HİCRET GECESİNDE HZ. EBÛ BEKİR'İN EVİNDEYİZ

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Ebû Bekir, hem İslâm’dan önce hem de İslâm’dan sonra Hz. Peygamber efendimizin en yakın arkadaşıdır. Aralarında iki yaş fark vardır. Hz. Peygamber, arkadaşından iki yaş büyüktür. Bilindiği gibi insan, duygu ve düşüncelerini, dünya görüşünü ve inancını, hayat tarzını ve yaşayışını paylaştığı, beğendiği ve takdir ettiği kimselerle arkadaş olur. İslâm’dan önce Hz. Ebû Bekir de, Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi nezih ve temiz bir hayat yaşadığı için onun yakın arkadaşı ve can dostu olmuştu.


Hz. Peygamber efendimiz, Yüce Allah tarafından kendisine verilen “İslâm’a dâvet” görevine başladığında durumu ilk önce en yakınlarıyla paylaştı. Bu en yakınlarının üçü kendi evinin içinde, biri de evinin dışındaydı. Evinin içinde olanlar Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyd; evinin dışında olan da Hz. Ebû Bekir'di. Buradan da anlaşılıyor ki, o günkü Mekke’de Hz. Peygamber’e ev halkının dışında en yakın olan Hz. Ebû Bekir’dir. Hz. Peygamber’in, insanları İslâm’a dâvetinin ilk muhâtabı işte bu dört kişi oldu. Biz bunları ilk dört Müslüman olarak biliyor ve tanıyoruz. İslâm dâvetinin, İslâm devletinin ve İslâm medeniyetinin temelini işte bu dört Müslüman oluşturdu. Ne mutlu onlara!


Tanıştığı ve arkadaş olduğu günden itibaren Hz. Peygamber'den ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, Müslüman olduktan sonra da ondan hiç ayrılmadı. Müslümanların Mekke'den Medine'ye hicret etmeleri için Yüce Allah'tan izin gelince, Hz. Ebû Bekir de diğer Müslümanlar gibi hicret için izin istedi. Hz. Peygamber de ona şöyle cevap verdi: "Sen, acele etme! Hele biraz bekle ve sabret! Belki Allah, sana hayırlı bir yol arkadaşı lütfeder, sen de onunla hicret edersin!" Hz. Peygamber’in bu cevabını bir müjde kabul eden Hz. Ebû Bekir, o günden sonra iki deveyi besiye aldı ve hicret için hazırladı. Derken beklenen gün geldi ve Hz. Peygamber'e hicret için Yüce Allah tarafından izin verildi. Müşriklerin Dârü’n-Nedve'de toplandıklarını ve kendisini öldürmek için karar aldıklarını Hz. Cebrâil'den öğrenen Hz. Peygamber, bütün Mekkelilerin gündüz uykusuna yattıkları öğle sıcağında doğruca Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Hz. Ebû Bekir’in kızı ve aynı zamanda Hz. Peygamber’in nişanlısı olan Hz. Âişe, o günü şöyle anlatır:

"Hz. Peygamber, babam Hz. Ebû Bekir'in evine her gün, ya sabah ya akşam muhakkak uğrar ve bizi ziyâret ederdi. Ancak, Yüce Allah'ın kendisine hicret için izin verdiği gün, hiç âdeti olmadığı halde tam öğle saatinde geldi. Babam, Hz. Peygamber'i görünce "Hz. Peygamber bu saatte gelmezdi. Muhakkak önemli bir işi olmalı." dedi. Hz. Peygamber içeri girince, babam oturduğu yerden kalkıp yerini ona verdi. O anda babamın yanında ben, annem ve ablam Esmâ vardı. Hz. Peygamber babama şöyle dedi: "Odadakileri dışarı çıkar (seninle mühim bir meseleyi konuşacağız!)"


Bunun üzerine babam şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Onlar benim ev halkım, eşim kızlarımdır; onlardan zarar gelmez. Anam, babam sana feda olsun, bu mühim mesele nedir?" Hz. Peygamber, bu soruya şöyle cevap verdi: "Yüce Allah, bana Mekke'den çıkıp hicret etmem izin verdi." Bunu duyan babam heyecanlı bir şekilde "Ey Allah'ın Elçisi! Bu yolculukta ben de sana arkadaşlık edecek miyim?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Evet, bu yolculukta birlikte olacağız!" deyince babam, sevincinden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Vallahi ben, o güne kadar bir kimsenin sevinçten ağlayabileceğini hiç düşünmemiştim." Babalarının bu gece, Hz. Peygamber’le birlikte hicret edeceğini öğrenen Esmâ, Âişe ve Âişe’nin annesi Ümmü Rûmân, hemen yol azığı hazırlamaya başladılar bile.


Mekke’de ve sıcak bölgelerde insanlar, günde iki sefer uyurlar. Gece uyurlar ve bir de öğle sıcağında uyurlar. Çünkü öğle sıcağında hiçbir iş yapılamaz. Öğle sıcağında evlerine veya gölgelik yerlere çekilen insanlar, vakitlerini uyuyarak geçirirler. Hz. Âişe'nin verdiği bu bilgiden anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, insanlar gündüz uykusu uyurken, gece yapacakları yolculuğun projesini çizdiler. Kimlere ne görev vereceklerini tayin ve tespit ettiler. Sonra da Hz. Peygamber kendi evine gitti. Yani insanlar, gündüz uykusundan uyanmadan önce Hz. Peygamber, kendi evine gitti. Yani o gün, Hz. Peygamber’in, Hz. Ebû Bekir’in evine gidip geldiğini kimse görmedi.


Akşam olunca Hz. Peygamber, belli bir saatten sonra kendisini öldürmek için evinin etrafını çeviren müşriklerin aralarından geçerek Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Yüce Allah, onu korudu. Hz. Ebû Bekir’in evine geldikten sonra, hazırlanan yiyecekleri alarak evden ayrıldılar ve Sevr dağına çıktılar.


Acaba bu gece Hz. Ebû Bekir’in evinde kimler vardı? Bu soruya cevap verebilmek için çok sevdiğimiz ve kendisine çok saygı duyduğumuz Hz. Ebû Bekir’i yeniden bir daha tanıyalım. Ev halkı, annesi-babası ve çocukları ile iyice bir tanışalım:


Hz. Peygamber’in doğumundan (571) iki sene sonra (573) dünyaya gelen Hz. Ebû Bekir, Kureyş kabilesinin Teym oğulları kolundandır. Babasının adı Osman, annesini adı Selmâ’dır. Babası Osman’ın künyesi Ebû Kuhâfe, annesi Selmâ’nın künyesi de Ümmülhayr idi. Mekke fethinden sonra Müslüman olan Babası Ebû Kuhâfe Osman, uzun bir hayat yaşamış ve kendisinden bir yıl sonra vefat etmiştir.

Hz. Ebû Bekir de diğer Mekkeliler gibi ticâretle meşgul olurdu. Kendisi iyi bir tüccârdı. İslâm’dan önce ilk evliliğini Kuteyle bint Abdiluzza isimli bir hanımla yaptı. Bu hanım, oğlu Abdullah ile kızı Esmâ’nın annesidir. İkinci evliliğini dul bir hanım olan Ümmü Rûmân künyesi ile meşhur Zeyneb bint Âmir’le yaptı. Ümmü Rûmân, ilk eşi Abdullah b. Hâris öldükten sonra oğlu Tufeyl ile yalnız kalmıştı. Hz. Ebû Bekir, yalnız kalan bu hanımla ikinci evliliğini yaptı. Bu hanımdan Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman ile kızı Âişe dünyaya geldiler. İlk hanımı Kuteyle, İslâm’ı kabul etmediği için eşinden ayrıldı. Kuteyle’nin çocukları Esmâ ve Abdullah, İslâm’ı kabul ettiler. İlk Müslüman kadınlardan biri olan Ümmü Rûmân’ın oğlu Abdurrahman, Mekke döneminde İslâm’ı kabul etmedi. Bedir ve Uhud savaşlarına müşriklerin safında katıldı. Hudeybiye’den (veya Mekke fethinden) sonra Müslüman oldu. Âişe ise, Müslüman doğdu ve Müslüman olarak yaşadı. O, hiçbir zaman müşrik olmadı. Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhâfe Osman, Mekke fethine kadar İslâm’ı kabul etmedi; o da torunu Abdurrahman gibi fetihten sonra Müslüman oldu. Annesi Ümmülhayr Selmâ, ilk Müslüman hanımlardandır. Hz. Ebû Bekir, annesinin Müslüman olması için Hz. Peygamber’den Yüce Allah’a duâ etmesini istemiş, O da duâ etmiş ve bu duânın bereketiyle Ümmülhayr Selmâ, Müslüman olmuştu. Hz. Ebû Bekir’in hem babası hem de annesi kendisinden sonra ölmüşler ve oğullarına vâris olmuşlardır.


Dikkat ederseniz, o gün Hz. Ebû Bekir’in ev halkından Müslüman olanların yanında henüz İslâm’ı kabul etmeyenler de vardır. Ama bunlar, aynı evde ve aynı çatı altında, büyük bir âile ortamı içerisinde birlikte yaşıyorlar. İşte o zaman Mekke’deki durum buydu. Hemen hemen bütün evlerde inananlar ve inanmayanlar birlikte yaşıyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in ev halkını iyice tanıdıktan sonra biz yine hicret konusuna gelelim.


Hz. Peygamber, hicret gecesi kendi yanındaki emânetleri Hz. Ali’ye teslim edip evinden ayrıldıktan sonra, Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Hz. Âişe’den öğrendiğimiz kadarıyla yukarıda isimleri geçen şahısların birçoğu evdeydi. Hz. Ebû Bekir, babası Ebû Kuhâfe, annesi Ümmülhayr, ikinci eşi Ümmü Rûmân, kızları Esmâ ve Âişe, oğlu Abdullah, o gece evdeydiler. Hz. Âişe’nin anlatımında, ağabeyi Abdurrahman’ın o gece evde olup olmadığına dair bir bilgi geçmiyor. Ben, o zaman Abdurrahman’ın evli olduğu ve o gece kendi evinde bulunduğu kanaatindeyim. Hz. Âişe’nin evde bulunanlarla ilgili anlatımı ise şöyledir:


“Hz. Peygamberle babam Ebû Bekir, Sevr dağında bir mağaraya çıktı ve orada üç gece gizlendiler. Kardeşim Abdullah, her gece onların yanında gecelerdi. Küçük Abdullah, becerikli ve anlayışlı taze bir gençti. Her gece yalnız başına mağaraya yiyecek ve içecek götürür, geceyi mağarada geçirir, seher vakti erkenden mağaradan çıkar ve eve gelirdi. Sabah olunca, Mekke’de gecelemiş (evinde yatıp uyumuş) gibi evden çıkardı. Gündüzün şehirde gezer, müşriklerin konuştuklarını iyice dinler ve bu dinlediklerini gece Hz. Peygamber’e anlatırdı.”


Saygı değer okuyucularım! Sahâbenin çocuklarına dikkat edin! Bu çocuklar, aynen babaları gibi kendilerini İslâm’a vakfetmişlerdir. Siz de çocuklarınızın böyle olmasını istiyorsanız, Ebû Bekir gibi olun ki, oğlunuz da Abdullah gibi olsun. Diyebilirsiniz ki, Ebû Bekir’in Abdullah’ı da var, Abdurrahman’ı da var. Ben de derim ki, Abdurrahman da sonradan Müslüman oldu hem de iyi Müslüman oldu. Yani biz şunu bilelim ki, Yüce Allah, kendini İslâm yoluna vakfedenlerin çocuklarına eninde sonunda sahip oluyor. Çocuklarınızın sizden sonra iyi bir hayat yaşamasını istiyorsanız İslâm’a hizmet edin!


Şimdi de Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Zübeyir ile evli olan kızı Hz. Esmâ anlatıyor: “Babam Ebû Bekir, Hz. Peygamber’le birlikte hicret için evden ayrılırken beş bin veya altı bin dirhemden ibâret olan parasının tamamını aldı. O sırada yaşlılıktan dolayı artık gözleri görmez olan dedem bize şöyle dedi: “Çocuklar! Bana öyle geliyor ki, babanız malının hepsini alıp götürmüştür, şimdi siz ne yiyeceksiniz?” Ben de dedim ki: “Hayır dedeciğim! Babam, bize çok para bıraktı.” Dedemi iknâ etmek için biraz çakıl taşı alıp evdeki bir çukura koydum. Çakıl taşlarının üzerine de elbise koydum. Sonra da dedemin elini tutup “Dede! Ellerini şu paranın üzerine koy!” dedim ve ellerini elbisenin üzerinde gezdirdim. Taşların aşağıdan gelen sesini duyunca para zannetti ve şöyle dedi: “İyi, iyi! Size bu kadar para bıraktıysa çok güzel! Bu size yeter!” Halbûki babam, bize para olarak hiçbir şey bırakmamıştı. Fakat dedemi bir şekilde rahat ettirmemiz gerekiyordu. Onun için böyle yaptım; o da rahatladı.


Saygı değer okuyucularım! Hz. Ebû Bekir, Müslüman olduğu zaman kırk bin dirhem parası vardı. Bu paranın otuz beş veya otuz dört bin dirhemini Müslüman olduktan sonra İslâm için harcadı. Hz. Bilâl ve Hz. Âmir b. Füheyre gibi nice Müslüman köleleri sahiplerinden para ile satın aldı, onları hürriyetlerine kavuşturdu, sonra da kendilerine iş verdi. Şimdi siz ve biz, bir hayır kurumuna üç-beş kuruş verdiğimizde büyük bir yardım yaptığımızı zannediyoruz. Şunu iyi bilelim ki, İslâm, sizin ve bizim zannettiğimiz gibi kolay yaşanılan bir din değildir. Bu dini hakkıyla yaşamak isteyenler, canlarını ve mallarını ortaya koymalıdırlar.

Hz. Esmâ anlatmaya devam ediyor: “Hz. Peygamber’in ve babamın yola çıktığı gecenin sabahında Ebû Cehil ve adamları gelip kapımıza dayandılar. Kapıyı ben açtım. “Ey Ebû Bekir’in kızı! Baban nerde?” dediler. “Babamın nerede olduğunu bilmiyorum!” dedim. O kötü ve pis adam, elini kaldırıp yüzüme öyle bir tokat vurdu ki, kulağımdaki küpem ayağımın dibine düştü.”


Saygı değer okuyucularım! Ebû Cehil’den bu tokatı yiyen Hz. Esmâ, o gün altı aylık hâmileydi. Eşi Hz. Zübeyir, o sırada Suriye seyahatinde olduğu için, kendisi babasının yanında kalmaktaydı. Burada müşriklerin, bayanlara karşı ne kadar zâlim ve sert olduklarını da görüyoruz. O zamanki müşrikler ne ise şimdikiler de aynıdır. Aralarında hiçbir fark yoktur.


Saygı değer okuyucularım! Siz de tahmin edersiniz ki, o gece Hz. Ebû Bekir’in evinde kimse uyku uyumadı. Gündüzleri, gecelerinden daha karanlık ve sıkıntılı oldu. Bu sebepten dolayı gündüz de uyuyamadılar. Bu sıkıntı, gün geçtikçe artarak ve büyüyerek devam etti. Henüz Müslüman olmayan Ebû Kuhâfe ve Abdurrahman hariç, âilenin bütün fertleri, kendilerini hicretin başarıya ulaşmasına vakfettiler. Allah da bu başarıyı onlara gösterdi. Kul, Yüce Allah’tan ne ister de Allah, onun istediğini vermez? Kul, Allah’a duâ eder de Allah, onun duâsını kabul etmez mi?


Saygı değer okuyucularım! Bu okuduklarınızı hikâye gibi okumayın. Bunlar, gerçekten olmuş olaylardır. Bu olayların kahramanları olan sahâbe-i kirâm efendilerimiz, her zaman bizim önderlerimizdir. Biz, Hz. Peygamber efendimizin imamlık yaptığı, ön saflarda da sahâbe-i kirâm efendilerimizin bulunduğu büyük bir câmide ibâdet eden seçkin insanlarız. Lütfen, kendinizi iyi tanıyın! Siz, sıradan insanlar değilsiniz.


Asrımızın saygın Müslümanları ve seçkin insanları olan sizlerin evlerinde ne var ne yok? Çocuklarınız ne ile meşgul oluyor, sizler ne yapıyorsunuz? Allah’ın dâvâsına, Hz. Peygamber’in emânetine ne kadar değer veriyorsunuz. Unutmayın ki, sizin Yüce Allah katındaki değeriniz, onun dinine verdiğiniz değer kadardır. Şurası kesindir ki, hiç kimse, Allah’ı ve kendisini aldatamaz. Yani boyunuzun ölçüsünü bir Allah bilir, bir de siz bilirsiniz.