Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN

İhlâs ve Samimiyet

e-Posta Yazdır PDF

Sınıfta ders anlatırken öğrencilere, sohbet ederken sohbet halkasında bulunanlara, câmide vaaz ederken cemaate, evde yemek yerken çocuklara, sokakta yürürken karşılaştığım arkadaşlara şu soruyu soruyorum: “Acaba şeytan nerede oturuyor, biliyor musunuz? Şeytana “git bir ikametgâh senedi al da gel!” desek, adres olarak nereyi yazar?” Bu soruyu kendisine sorduğum herkes, aşağı yukarı birbirine yakın cevaplar veriyor ve şeytanın bulunabileceği yer olarak şu yerleri sıralıyorlar: “Kahvehânede, meyhânede, kumarhânede, plajlarda, alış-veriş merkezlerinde, düğün salonlarında, eğlence merkezlerinde ve buna benzer yerlerde.” Bu şekilde cevap verenlere ben, ikinci soruyu soruyor ve şöyle diyorum: “Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Bu cevabı nerden veriyorsunuz, Kur’ân’dan mı, hadislerden mi?” Bu sefer cevap verenler susuyorlar. Ben de diyorum ki: “Bizim dinimizin iki ana kaynağı vardır, birincisi Kur’ân-ı Kerîm, ikincisi de hadis-i şerif, değil mi?” Hepsi “Evet!” diyorlar. Ben devamla diyorum ki: “Bu sorumun cevabını verirken Kur’ân’a ve hadise dayanarak cevap vermeniz gerekirdi.” Bu sefer hepsi yüzüme bakıyor ve şöyle diyorlar: “Öyle ise sizden öğrenelim, şeytan nerede oturuyor?” Bende onlara, size meâlini verdiğim şu âyetleri okuyorum:


“Andolsun sizi biz yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere “Âdem’e secde edin!” diye emrettik. İblîs’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” İblîs şöyle dedi: “Ben, ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Allah da “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Defol! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu. Bunun üzerine İblîs de “Bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver!” dedi. Allah şöyle buyurdu: “Haydi, sen kendisine mühlet verilenlerdensin.” İblîs de dedi ki: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun (sırât-ı müstakimin) üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarında, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” Bunun üzerine Allah, şöyle buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak defol, çık oradan! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” (Kur’ân-ı Kerîm, el-A’râf sûresi, 7/11-18)


İblîs yani şeytan, Yüce Allah’ın emrine karşı gelip Âdem’e secde etmeyince, Allah da onu cennetten veya meleklerin içindeki yüksek makamından kovdu. Bunun üzerine Yüce Allah ile şeytan arasında yukarıdaki konuşma meydana geldi. Neticede Allah ona, kıyâmete kadar yaşama, Sırât-ı müstakîm’in üstüne oturma ve insanları doğru yoldan saptırma fırsatı verdi. Fakat kim şeytana uyarsa, onu da şeytanla beraber cehenneme atacağını haber verdi.


Yukarıdaki âyetlerden şeytanın, Sırât-ı müstakîm’in üstünde oturduğunu ve kıyâmete kadar insanları doğru yoldan saptıracağını öğrendik. Hem de bu saptırma eyleminden hiçbir zaman bıkmayacağını öğrendik. İnsanın sağından, solundan, önünden, arkasından sokulacağını ve bu uğurda çok gayret sarf edeceğini öğrendik. Şimdi de şöyle bir soru soralım ve bu sorunun cevabını da Kur’ân-ı Kerimde arayalım. “Acaba şeytan, olanca gayretine rağmen herkesi doğru yoldan saptırabilecek mi? Yoksa yanına yaklaşamayacağı şanslı kimseler de var mı? Yani, Yüce Allah’ın koruması altında olanlar da var mı?” Bu sorunun cevabı için de yine Kur’ân-ı Kerîm’den şu âyet-i kerimelerin meâlini veriyoruz:


“… İblîs şöyle dedi: “Senin mutlak kudretine yemin olsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım.” Allah da şöyle dedi: “Doğrusu ki,-ben hep doğruyu söylerim- sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım!” (Kur’ân-ı Kerîm, Sa’d sûresi, 38/82-85) 


Saygı değer okuyucularım! Bu âyetlerden de öğreniyoruz ki şeytan, ihlâs sahibi olanlara yani samimi olanlara zarar vermiyor ve onların ayağını kaydıramıyor. Bildiğiniz gibi ihlâs, bir insanın ibâdetlerini ve bütün işlerini yüce Allah’ın rızasını gözeterek yapmasıdır. Eğer bir insan, her işini Yüce Allah’ın rızasını ve onun hoşnutluğunu gözeterek yaparsa bu işlerin hayrını hem dünyada hem de âhirette görür. Buyurun, Hz. Peygamber efendimizin bir hadis-i şerifinin meâlini birlikte okuyalım:


“Ebû Abdirrahman Abdullah bin Ömer bin el-Hattâb radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:


“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine: “Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a duâ etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz.” dediler. İçlerinden biri söze başlayarak şunları anlattı: 


“Allah’ım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Bir gün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde baktım ki, ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet annem-babam, uyanıp sütlerini içtiler. 


Ey Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al!” Onun bu yalvarmasından sonra kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.


Bir diğeri söze başladı ve şunları söyledi: “Allah’ım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivâyete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim, kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki: Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım. 


Allah’ım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır!” İkinci şahsın bu yalvarmasından sonra kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.

Üçüncü adam da şunları anlattı: “Allah’ım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Bir gün bu adam çıkageldi ve bana: “Ey Allah’ın kulu! Ücretimi ver!” dedi. Ben de ona: “Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden çoğaldı.” dedim. Adamcağız: “Ey Allah’ın kulu! Benimle alay etme!” deyince “seninle alay etmiyorum” diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü. 


Ey Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu sıkıntıdan bizi kurtar!” üçüncü şahsın bu yalvarmasından sonra mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.” (Buhârî, Büyû` 98; Müslim, Zikir 100)


Hadîs-i şerîfte iyi niyetle, ihlâs ve samimiyetle yapılan davranışların Allah Teâlâ’yı hoşnut ettiği belirtilmektedir. Cenâb-ı Hak kendi rızâsını elde etmek için yapılan güzel hareketlerden ve azâbından korkularak terkedilen kötü işlerden dolayı kulundan memnun olmaktadır. O’nun bu hoşnutluğu insanı hem dünyadaki hem de âhiretteki birçok sıkıntılardan kurtarmakta, her iki dünyada bahtiyar olmasını sağlamaktadır. 


Efendimiz’in anlattığı bu kıssada ana babaya hizmet, nefse hâkimiyet ve insan hakkına hürmetin önemi belirtilmektedir. Birinci kıssa, ana babaya yapılan iyiliğin, onların gönlünü hoş tutmanın değerli bir hareket olduğunu göstermektedir. Aslına bakılırsa, insan ana babasına iyilik yapmaya mecburdur. Çünkü onlar vaktiyle kendisine birçok iyilik yapmışlardır. Şimdi ise iyilik yapma sırası evlâda gelmiştir. Buradaki güzel davranış sadece ana babayı içine aldığı, öteki kıssalarda ise başkalarına iyilik söz konusu olduğu için, onlar daha değerli görünmektedir. 


Bu üç güzel hareketin en değerlisi, amcasının kızına sahip olmasına hiçbir engel yokken sadece Allah’tan korktuğu için nefsinin isteklerine meydan vermeyen kimsenin davranışıdır. Böyle birinin cennetlik olduğunu şu âyet-i kerîme de göstermektedir:


“Rabbinin huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranlar için şüphesiz varılacak yurt cennettir.” (Kur’ân-ı Kerîm, en-Nâzi`ât sûresi, 79/40-41)


İnsan sıkıntıya düşünce, kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Allah Teâlâ’ya duâ ve niyaz etmelidir. Bu esnada samimiyetle yaptığından emin olduğu bazı güzel hareketlerini anarak, onların hâtırına kendisine yardım etmesini söyleyip Allah Teâlâ’ya yalvarabilir. Bu hiçbir zaman başa kakma anlamına gelmez. İnsanın sıkıştığı zamanlarda duâ vesilesi yapabileceği ihlâslı işlerinin olması ne güzeldir.


İhlâs ve iyi niyetle yapılan güzel davranışların hayırlı neticeleri daha dünyada iken, hatta her şeyin bittiği sanılan bir zamanda görülüverir. Bu da ihlâs ve iyi niyetin insan hayatındaki yerini gösterir. (Riyâzü’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, I, 139-140)