Misafir Yazar

BÜLBÜL VE TEKNİK

e-Posta Yazdır PDF

Selman KARA 

            "İnsan, üretken ve tüketken olan canlıdır" derdi. "Tüketken" kelimesini "üretken"e simetri olsun diye uydurmuştu. Pek severdi simetrik olanı. Sonra "ve" hecesini de "fonksiyonel" bulmadı ve sildi.

 

            Teknik, mekanik, otomatik, metalik, ekonomik, pratik, makina, fabrika, yatırım, üretim, tüketim... Dünyası dilinden düşürmediği bu kelimelerle doluydu. Mekanik kanunlarını hayat ilkeleri kabul eder, bir makina gibi çalışır, emri altındakilerden de "teknik bir aygıt" olmalarını isterdi.

 

            "İş yerine robotlar koymaktansa insanları robotlaştırmak daha rasyoneldir," diye yazmıştı not defterine. Bu fikrini iş arkadaşlarına da anlatmış, buluşundan dolayı övünmüştü. Evet, canlı birer makinaydı insanlar, duygu bir zaaftı.

 

            Düzenli motor seslerini dinlemekten hiç bıkmazdı. Makina çalışırken en ufak bir pürüzlü ses gelse dengesi bozulurdu. Evinde de aynı düzen ve disiplini isterdi. Yemekler tam zamanında yenilir, sadece zaruri ihtiyaçlar için konuşulur, belli bir saatte yatılır ve kalkılırdı.

 

            Evde iş saatleri dakikası dakikasına belirlenmiş, bir çizelge halinde çerçevelenip duvara asılmıştı. Sonra bunu da yeterli görmedi adam. Teknik asrında bu iş de mekanik yollarla halledilmeliydi. Özel bir saat yaptırdı, günlük işleri büyük bir düzenle kaydettirdi ve her odaya bir tane höparlör taktırdı. Artık çizelgeye bakmak gerekmiyordu. Eve bir makina daha girmiş ve bu işi kökünden halletmişti.

 

            Evde her iş için bir makina vardı zaten. Her odadan mekanik sesler gelirdi. O, bu mekanik sesler orkestrasını lezzet alarak dinler, "Babam yaşasaydı da bunları görseydi" diye düşünürdü.

 

            Eve aldığı eşyalar, hem ekonomik, hem de fonksiyonel olmalıydı. Bunlar dümdüzdü ve hemen hemen hepsinin keskin geometrik şekilleri vardı. Elle tutulur bir faydası olmayan süslemeler, kıvrımlar ve nakışların tamamen anlamsız olduğunu düşünürdü. Evine tablo yerine, "teknik harikalar" dediği fabrikaların, füzelerin, uçakların, gemilerin... fotoğraflarını astırmıştı.

 

            Gencecik yaşında ölüveren eşi, "teknik ilkelerini" uygulamada onun en büyük engeli olmuştu. Bu sanat sevdalısı hülyalı kadınla, pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da hiçmi hiç anlaşamamışlardı. Teknik, mekanik ve metalik olan nesnelere düşkün değildi kadın.

 

 

            Her istediği elinin altında olan bu zarif İstanbul kızının niçin mutsuz olduğunu bir türlü anlayamamıştı adam. "Her şeyimiz var, niçin mutsuzsun?" diye sorar, kendi mantık ölçülerine uygun mantıklı bir cevap alamazdı. 

 

            Köşeli, açılı, kesin, keskin ve düz olanı severdi adam. Küçük bir saray gibi olan evini yıktırmış, yenisini bu zevke göre yaptırmıştı. Kadın, bu geometrik çizgiler anıtını da beğenmemişti. En çok da evin çevresini betonla kaplatmak fikrine itiraz etmiş, ağaçların kesilmesine, duygulu ve uysal karakterinden hiç beklenmeyen bir tavırla karşı çıkmıştı. Evin arka tarafı bu yüzden betonlanamadı ve bahçe olarak kaldı.

 

            Eşinin ölümünden sonra bir daha evlenmeyen adam, koca evde, onun yegane mirası ve kendisinin de tek evladı olan Rayegan'la birlikte yaşıyordu.

 

            Rayegan... Bu isim de mesele olmuştu. Karısının aşırı ısrarına dayanamayıp, istemeyerek kabul etmişti bu adı.

 

            Dadı elinde büyüyen Rayegan, büyüdü, gelişti, serpildi ve sonunda annesine benzedi. Yalnız önemli bir farkı vardı ki, annesi uysaldı, Rayegan ise, babasının tabiriyle, olabildiğince dik başlıydı ve hürriyetine de pek düşkündü.

 

            Rayegan'ın mutlaka teknik okullarda okumasını istiyor, hevesini uyandırmak için de elinden geleni yapıyordu. Üretken olmayan bütün ilim ve sanat dallarını gereksiz bulurdu. Tarih, din, sanat ve benzeri konularda eğitim veren okulların kapatılmasından yanaydı. Ekonomiye hiçbir katkısı olmayan "asalak ve tüketken" kuruluşlardı bunlar.

En tahammül edemediği şey, edebiyattı. Birgün Rayeganı şiir okurken yakalamıştı. Kapısının önünden geçiyordu ki, bir ses işitti:

                                                           "Anne girdin düşüme!

                                                           Yorganın olsun duam,

                                                           Mezarında üşüme!" 

 

            Hemen kızının odasına girdi, bu "deli saçması" şeyleri okuduğu için onu kınadı. Şiirin gereksizliğine dair uzunca bir konuşma yaptı.

 

            Rayegan, babasını, "Sen ne söylersen söyle, ben inandığımı yapacağım," diyen bir tavırla dinledi.

            Adam bunu sezince, "Bilime düşman mısın?" diye sordu birden.

 

            "Hayır," dedi Rayegan, "ben, makinanın insanı ezmesine karşıyım. İnsan bir âlet değildir! Teknik, sanatı sürgün etmemeli. Kültürsüz bir medeniyet istemiyorum. Akıl, kalbi susturmamalı. Duygunun olmadığı yerde insan da yoktur. Maddî olan, manevînin emri altında yürümeli. Madde ve ruh... Bunlar iki ayrı kutupsa, ben ruhtan yanayım. Çünkü, ben ruhumla insanım... Ama bedensiz de yapamam, bunu biliyorum..."

 

            Adam, kızının bu kararlı tutumuna şaştı: "Ezberden konuşur gibisin!" demekle yetindi.

 

            "Evet," dedi kız, "ezberden konuşuyorum. Bu mesele üstünde kafa yordum... Yani insanca davrandım! Düşündüm ve anladım... Kanaatlerimin özetiydi söylediklerim..."

 

            Bu tartışmanın olumlu bir meyve vermeyeceği belli olmuştu. Hiç de "üretken olmayan" bir konuşmayı sürdürmenin faydası yoktu. Odayı terkederken, "Hiç evlenmemeliydim!" demekle yetindi.

 

            Bu "aksaklıklar" sayılmazsa fabrikada da, evde de işler tam istediği gibi yürüyordu. Arzu ettiği düzeni ve disiplini kurmuştu. Hayat, bir otomatik makinanın çalışmasına benzemiş, bu durum, onu özlediği dengeye kavuşturmuştu.

 

            Umulmadık bir olay bu dengeyi bozdu: Bahçeye bir bülbül dadanmıştı! Güneş son ışıklarını da toplayıp, gecenin ilk karanlıkları etrafı sararken ötmeye başlıyordu bu bülbül.

 

            Daha çok evin hemen yanındaki tarihî çınar ağacına konuyor, uzun uzun, derin derin ötüyor, kendi dilince ardı ardına besteler yapıyordu.

 

            Türlü türlü ötüşleri vardı. Bazen ürpertilerle dolu bir heyecan dalgası kesiliyor, bazen acılarla inliyor, bazen hasretlerle figan ediyor, bazen ızdırabını feryadıyla dağıtıyordu. Gecenin sükûnetinde, bu sesler, diğer bütün seslerin arasından, pencerelerden, perdelerden sızıyor, onun dünyasına bir davetsiz misafir gibi giriveriyordu.

 

            Bu mekanik, otomatik ve teknik dünyanın ahengi temelinden sarsılmıştı. Bu "ilkel ses," kurulu dengeleri yerle bir etmişti.

 

            Adam, bülbüle öfkesinden uyku uyuyamıyordu. Sanki biliyormuş gibi en fazla da onun uyku saatlarında şakıyordu bülbül. Gece rahat uyuyamayınca günlük programı da aksamaya başlamıştı. İştahla yemek yiyemiyor, düzenli düşünemiyor, istese de dakik olamıyordu. İşin garibi, sevdiği bütün sesler de, ona o ilkel sesi hatırlatmaya başlamıştı. Hangi sesi duysa hemen bülbülün figanlarını hatırlıyor, zihninin duvarlarını paramparça eden bu sesi bir türlü zihninden kovamıyordu.

 

            Bir süre sonra, azıcık uykusunda görebildiği rüyaları da bülbül sesleriyle doldu. Uykunun kalın perdelerini delip geçen bu sese ölesiye kin bağladı adam.

 

            Bir gece irkilerek uyandı. Perdelerin ardından yine onun sesi geliyordu. Perdeleri sıyırdı, pencereyi açtı, içeriye yıldızlı yaz gecelerinin yumuşak aydınlığı doluverdi. Bülbül, bu tatlı gecenin ruha ürpertiler veren havasıyla vecde gelmiş, en güzel bestelerini art arda seslendiriyordu.

 

            Adamın içi öfke ve kinle doldu. Sabahı zor etti. O gün işe gitmedi. Motorlu testereyle odun kesen iki adam buldu. Büyük küçük bütün ağaçları ta kökünden kestirdi, uzaklara taşıttı. Ağaçlar kesilirken, güçlü homurtularla çalışan testere seslerini kendinden geçercesine dinledi. Eskiden ormanların derinliklerinden gelen fasılalı balta seslerinin ilkelliğini düşündü.

 

            Bülbül için, konup şakıyacak en küçük bir dal bile bırakmamış, yuvasını dağıtmış, onu yurdundan kovmanın yolunu bulmuştu. Artık o ötemeyecek, evin her yerinden teknik, mekanik, otomatik, metalik sesler gelecek, hayatın aksayan dengesi yeniden kurulacaktı.

 

            Akşam yemeğini iştahla yedi. Yemekten sonra Rayegan'a teknikteki yeni gelişmelerden, fabrikadaki üretim artışlarından, yeni pazarlama imkânlarından söz etti. Uyku saatını bildiren metalik sesi duyunca keyifle gitti yatak odasına. Yattı. Artık o ilkel ses yok, diye düşünürken o sesi yine duydu.

 

            Sesin nereden geldiğini araştırdı ve bulmakta gecikmedi. Bülbül, evin çatısındaydı. Muhteşem ağaçlarını, sevda kokan güllerini, rüzgârla salınan dallarını kaybettikten sonra vatanından kovulmuş bir sürgünden farkı kalmamıştı. Harabezara dönen yurdunu terkedememiş, solan gülleri için ayrılık ve ölüm besteleri yapmak istemişti sanki.

 

            Ötmesi acılarla doluydu. Derunî bir hüznün bütün nevilerini havaya yayıyor, bu ses bir mazlumun ahı gibi semalara çıkıyor, ruh ikliminde fırtınalar uyandırıyordu.

 

            Adam tahammül edemedi. "Radikal bir çözüm bulmalıyım," diye düşündü. Bunun en köklü çözümü, öldürmekti. Ölüm onu ebediyyen susturacaktı. Evet, onu öldürmeliydi. Bülbül, zaten ekonomik hayata hiçbir katkısı olmayan, üretime dönük hiçbir çalışma yapmayan lüzumsuz bir hayvandı.

 

            Kolay bir ölüm olmamalıydı bu. Otomatik bir makina gibi işleyen kurulu düzenini allak bullak eden bu "serseri"yi bizzat kendi elleriyle öldürmeliydi. Evet, onu öldürmek lezzetini bir başkasına veremezdi.

 

            Kiralık adamlar buldu, durumu anlattı, "Ne yaparsanız yapın, bu bülbülü yakalayıp bana getirin," dedi. Diri getirene ödül verecekti. Yüklüce bir miktar para! Paranın yapamayacağı şey yoktu!

 

            Kiralık adamlar hemen faaliyete geçtiler. Ustaca bir tuzak kurdular. Bahçenin orta yerine dikilen bir gül ağacıydı bu tuzak! Budanmış, dümdüz olmuş bahçede gül ağacını elbette görecekti bülbül. Görüp de gelmemezlik edemezdi. Eh, gerisi kolaydı artık.

            Nitekim aynen tasarlandığı gibi oldu, bülbül yakalandı, celladına götürüldü.

 

            Adam onu hemen öldürmedi. Nasıl öldürmesi gerektiğini uzun uzun düşündü. Kuşun zayıf bedeni kocaman elinde kaybolmuştu, ama başı görünüyordu. Dili susmuştu, fakat kalbi vargücüyle çarpıyor, sıcacık göğüs kafesini dövüyordu. Adam, bu minnacık kalbin atışını elleriyle hissetti. Sevda gibi, hasret gibi, firkat gibi geçmiş zaman duygularının kaynağı bu kalb olmalıydı. Öyle ya, dilin söyleyişi kalbin yanışındandı. Kararını verdi, bu kalbi delmeli, o ilkel seslerin kökünü kurutmalıydı. Radikal bir çözüm olacaktı bu. Geceyi bekledi. Silinip kaybolan geçmiş gecelerde bülbülün en coşkulu seslerle öttüğü saat gelince infazı başlatacaktı.

 

            Bir iğne aldı eline. Ona parmaklarıyla dokunmaktan hoşlandı. Bu pırıl pırıl metal parçasını bülbülün kalbine yavaş yavaş batırdı. Kuş, son kez ötmek ister gibi sesler çıkardı, ama bu bir ötüş sayılmazdı artık. Olsa olsa bir inleme denebilirdi ona. Çırpınmak istedi, ama adam onu sımsıkı tutuyordu, çırpınamadı bile... Gözleri kapandı, ağzı yarı açık kaldı. Adam, bülbülün minnacık cesedini çöp öğütme makinasına attı, makinanın düğmesine bastı. İşte, her şey bitmişti artık.

 

            "Bu iş tamam," diye söylendi yatarken. Çok uzaklardan gelen motor seslerini hazla dinledi. Uyku saatini hatırlatan metalik sese kulak verdi. Odadaki otomatik saatin tik taklarını işitti. Uykuya dalacaktı ki, ne olduysa o zaman oldu işte. Onu sinirlendiren, dengelerini bozan, uykularını kaçıran, rüyalarına giren o sesi yine duydu.

            Olacak şey miydi bu!

            Önce kulağına inanamadı. Radikal bir çözüm getirmişti oysa. Matematik kuralı kadar kesin bir netice elde etmişti. Peki bu ses nasıl duyuluyordu öyleyse?

 

            Bülbülün figanları devam ediyordu. Anlam yüklü, duygu yüklü bir sesti bu. Yepyeni bestelerle gelmişti. Hasret, firkat, gurbet acılarıyla dolu nağmelerle...

 

            Serin yaz gecelerinin, dalga dalga yayılan gül kokularının, uzak beldelerden ezan sesleri getiren rüzgârların ve bırakmak zorunda kaldığı acı tatlı bütün bir hayatın özlemi vardı sesinde.

 

            Adam kalktı, sesin nerden geldiğini araştırmaya başladı. Bir türlü yön tayin edemiyordu. Bu ses alttan, üstten, yandan, her yerden geliyordu. Adam gözlerini kapattı, yeniden ve bir daha anlamaya çalıştı sesin nerden geldiğini. Birden gözleri dehşetle açıldı...

                                   Ses, içinden geliyordu!

                                   Kuş, adamın ruhunda ötüyordu artık!

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL