Misafir Yazar

EĞİTİMDE DE REHBERİMİZ

e-Posta Yazdır PDF

Ömer SEVİNÇGÜL

 

Terbiye, bir şeyi zaman içinde kemâle erdirmektir. "Biriken beşer kültürünü yeni nesillere aktarma ve insanın doğuştan gelen kabiliyetlerini müsbet yönde açıp, geliştirme," diye de tarif edilir.

           

Daha müslümanca bir tarif yaparsak, terbiye, "kulu, dinî ve dünyevî görevlerini en iyi şekilde yerine getirebileceği bir hâle ulaştırma faaliyeti"dir.

           

Efendimizin terbiye anlayışında, "eğitim" ile "öğretim" iki ayrı unsur değil, birbirine sımsıkı kenetlenmiş bir bütündür. O, eğitirken öğretir, öğretirken de eğitir.

           

Bir hadîsinde, "Ben insanlara muallim olarak gönderildim," buyuruyor. O,      Allahın tayin ettiği bir öğretmen. "Yapan bilir, bilen konuşur," kaidesince, insanların nasıl terbiye edileceğini en iyi bilen Allah, kitabında, "Peygamberin verdiği her şeyi alınız ve yasakladığı her şeyden de kaçınız!" diye emrediyor.

           

İnanan için itaatten başka yol mu var?

 

GAYE

           

Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın eğitiminde gaye, şahsiyeti İslâma göre tesis ve inşadır. Sağlıklı toplumlar da ancak böyle fertlerle kurulur.

           

Onun, eğitimde temel hedefi müslüman yetiştirmektir. Esas olan, Allahın rızası ve ahirettir. Dünya huzuru ve rahatı ikinci plânda gelir, İslâmı yaşamayı kolaylaştıran bir vesiledir.

 

SAMİMİYET

           

İlâhî Fermanda, "Allah, ancak Kendisi için yapılmış ibadeti kabul eder," buyuruluyor. Bu emrin en güzel uygulaması Efendimizdedir. O, her işinde olduğu gibi, eğitiminde de ihlas ve samimiyet timsalidir. Şan, şöhret, makam, mal gibi fani seraplar peşinde koşmamış, yalnız Allahın rızasını esas almıştır. Her sözünün tereddütsüz kabul ve tatbik edilmesinde bu samimiyetin de büyük payı vardır.

           

Kureyş müşrikleri, davasından vazgeçmesi mukabilinde, Mekkenin reisliği ile beraber, tükenmez dünya malı teklif ettikleri zaman, haberi getiren Ebu Talibe, "Amcacığım! Güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar, ölürüm yine bu vazifeyi bırakmam!" diyebilmiştir.

 

MERHAMET

           

Onun, talebesi durumundaki ümmetine merhameti emsalsizdir. Muhataplarının kendisine reva gördükleri onca tahkir, tezyif ve işkenceye rağmen, beddua bile etmemiştir. Hadîs kitaplarında, Peygamberimizin "Ümmetim, ümmetim!" diyerek ağladığı nakledilir.

           

Bu nazirsiz merhameti de insanlara çok tesir etmiş, kısa zamanda, verilen bilgileri öğrenip, en güzel şekilde uygulamalarını sağlamıştır.

           

Hangi öğrenci, kendisi için göz yaşı döken bir öğretmenin tesirinde kalmaz?

 

SÖYLEDİĞİNİ YAŞAMAK

           

Öğretmenin, anlattığı konuları yaşaması öğrenciye tesir eder. Eğitimci tavsiye ettiği meseleleri, uygulamalıdır. "Kendini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez." Resülullahın, tebliğ ettiği dini yaşamakta eşi yoktur.

           

Meselâ, yalan söylemenin kötülüğünü anlatmış ve kendisi de asla yalan söylememiştir. Namazı tavsiye etmiş, herkesten çok O namaz kılmıştır. "Ahlâkınızı güzelleştiriniz!" diye emrederken, ahlâk merdiveninin zirvesindedir.

           

Kuranı Kerim de, "yapmadığınızı niçin söylersiniz!" diye ferman ediliyor ve bildiğini yaşamayan âlimler "kitap yüklü merkeplere" benzetiliyor.

 

BİLGİ

           

Eğitim ve öğretimde temel faktörlerden biri de "bilgi"dir. Konusunu kâfi derecede bilmeyen öğretmen, başarısızlığı peşinen kabul etmelidir. Zihinde billurlaşmayan manalar, muhataba aktarılamaz.

           

Şanlı Nebi, ilimde sınırı tayin edilemeyen bir ummandır. Ne öğrenmişse, Allahtan öğrenmiştir. Vahyin ışığı, tertemiz bir aynaya benzeyen ruhunda tam bir parlaklıkla aksetmiştir.

           

O, İlâhî kaynaktan aldığı feyizle hiç bir suali cevapsız bırakmamış, her konuda ümmetini aydınlatmıştır.

           

Muallimi Allah olanın, ilmini tasvire kimin gücü yeter?

 

ÖRNEK OLMAK

                                  

Öğretmenin, ahlâk ve fazilet sahibi örnek bir insan olması, güneşin parlaması kadar zarurîdir. Isınmayan soba ısıtmadığı, ışıklanmayan lâmba aydınlatamadığı gibi, güzel sıfatlarla süslenmeyen eğitimci de başkalarını eğitemez. Muallim, taklit arzusu uyandırabilmelidir. Bu da ancak, hayranlık duygusunu harekete geçiren özellikler taşımasıyla mümkündür.

           

Kuran ahlâkıyla ahlâklanan Efendimiz, bütün bu vasıflara mükemmelen sahiptir. Güvenilir bir insandır, bu sebeple "Emin" lâkabı hep ismiyle beraber söylenmiştir. Onu tanıyanlar, ona tam bir itimatla bağlanmışlar, her hareketini taklit etmek için hayret uyandıracak bir titizlik göstermişlerdır.

           

Bir misalini nakledelim: Abdullah İbni Abbas radıyallahu anh, Efendimizin her hâlini kendisine örnek alan bir sahabedir. Seyahatten dönerken, bir ağacın yanına gider, bir süre gölgesinde oturur ve düşünür. Bu hareketine bir mana veremiyerek, niçin böyle yaptığını soranlara şu cevabı verir: "Peygamberimiz de buradan geçerken, bu ağacın altında bir müddet oturmuştu."

 

SEVGİ

           

Eğitimle yakından ilgilenenler bilirler ki, öğrencinin başarısında öğretmenin sevilmesi büyük rol oynar. Hocasını sevmeyen talebe, onun dersini de sevmez. Dinlemek azap, çalışmak işkence olur. Fakat dersin öğretmenini seven öğrenciye, başarının yolları açılır.

           

Peygamberimiz, sahabeleri tarafından Allahtan sonra en çok sevilen zattır. Müslümanlar, Onun muhabbetiyle annelerinden, babalarından, kardeşlerinden ve çocuklarından kopmuşlar, dünyevî nimetleri terketmekte asla tereddüde düşmemişlerdir. Sözleri, "Anam babam sana feda olsun ya Resulallah!" diye başlar.

           

Enes Hazretleri anlatıyor: "Peygamberimizi tıraş olurken gördüm. Ashabı etrafını çevirmişti. Düşen kıllardan, herhangi birine bir kıl isabet etmesini istemekten başka bir dilekleri yoktu."

           

Hangi öğretmen bu kadar sevilmiş ve hangi öğretmenin saçının teli için canandan geçilip, canlar feda edilmiştir?

 

ARZU

           

Zorla yapılan eğitimin faydası azdır. Talebe, mecburiyet karşısında bazı meseleleri öğrense bile, uygulamak istemez. Acıkmayan yemek yer mi ve susamayan su içer mi? Öğrenci de öğrenmeye karşı açlık duygusu bulunmalı, eğer yoksa bu his uyandırılmalıdır.

           

Efendimiz bunu başarmıştır. İlmin önemini anlatmış, âlimlerin Allah katındaki değerinden bahsetmiş, sonuçta büyük bir ilim arzusu uyandırabilmiştir. "Hiç bilenlerle bilmeyeler bir olur mu?" âyetini okumuş, bunu teyid için, "Allah, kendisine hayır dilediği kimseyi din bilgini yapar," demiştir. "İlim aramak için bir tarafa yönelen kimseye Allah, cennetin yolunu kolaylaştırır," sözü de Ona aittir.

 

İLMİ YAYMAK

           

O, insanları ilim yaymaya da teşvik etmiştir: "Hazır olup dinleyenler, burada bulunmayanlara işittiğini anlatsın." buyurur.

           

İlmi yaymanın iki yolu vardır: Anlatmak ve yazmak. Yazılı kaynaklar kalıcıdır ve daha fazla insana tesir etme özelliği taşır.

           

Abdullah bin Amra, "Yaz!" emrini veren ve ağzını göstererek, "Hayatımı kudret elinde tutan Allaha yemin ederim ki, buradan haktan başka bir söz çıkmaz," diyen de Odur.

           

O, anne ve babaya da mesuliyet yükler: "Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın." Babanın rolü daha da önemlidir: "Bir baba evlâdına güzel edepten daha efdal bir şey hediye etmez."

           

Bu tür hadîsler, ev içi eğitimin ehemmiyetini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

 

KONU

           

Eğitimde, her konu aynı derecede alâka uyandırmaz. İnsanı yakından ilgilendiren ve her zaman karşısına çıkan meseleler daha çok dikkat çeker.

           

Ruhlar sultanı Efendimizin ise, terbiyesinde yer verdiği meseleler fevkalâde hayatîdir. Nerden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Kim bizi bu dünyaya gönderdi? Niçin yaratıldık? İşte her devirde, her insanın zihnini meşgul eden meselelerden bazıları.

           

Onun konuları arasında iman ve ibadet ilk sırayı alır. Ahlâk ve günlük yaşayışa dair hükümler önemli bir yer tutar. Ders verdiği Kuranı Kerimde ise, dinî ve dünyevî bütün ilimlerin özünü görmek mümkündür. Bu çeşni, âyetlerin tefsiri durumundaki hadîslerde de vardır. Her ilim dalı için temel prensip niteliğinde bilgiler verilmiştir. Bu düsturlar İslâm âlimleri için birer pusula gibidir.

           

Konularının mühim bir özelliği de pratik oluşudur. Her insanın daima karşı karşıya bulunduğu problemler anlatılmış, çözüm yolları gösterilmiştir.

           

Saadet vesilesi Efendimiz, fayda vermeyen ilimden Allaha sığınacak kadar hassasiyet sahibidir. Nadiren karşılaşılan ayrıntılar bir yana bırakılmış, esas noktalar ise kuvvetle belirtilmiştir. Böylece dinî ve dünyevî herhangi bir temel meselede ne yapması gerektiğini merak eden herkes, gerekli bilgiyi almış ve gücü yettiği oranda uygulayabilmiştir.

 

İHTİSAS

           

Sünnetteki eğitimde ihtisasın yeri nedir? Hadîs kitaplarını incelediğimizde, hakikat kandili Efendimizin ihtisasa riayet ettiğini görüyoruz. Sahabelerin hususî kabiliyetlerini tesbit edip, değerlendirmiştir. Böylece, her alanda mütehassıslar yetişmiştir. 

           

Meselâ, Üsame Hazretleri harp ilminde, Abdullah bin Amr hadîste, Muaz radıyallahu anh Kuran taliminde söz sahibidir. Meşveretlerde, sahabelerinin fikrine ehemmiyet vermesi de Onun ihtisasa riayetine güzel bir misaldir. Hendek harbinde Hazreti Selmanın harp tecrübesinden istifadeyle, Medine çevresine hendek kazdırmıştır.

           

Bir hadîsinde de, "Kuranı şu dört kişiden öğrenin," diyerek, mütehassısların isimleri sayar.

 

ÖĞRENCİYİ TANIMAK

           

Ruhlar sultanı Peygamberimiz, muhataplarını tanımakta benzersizdir. Kabiliyetlerini keşfetmiş, seviyelerini tayin ve ihtiyaçlarını tesbitten sonra ders vermiş, başka bir ifadeyle "ilacı yaraya damlatmıştır."

           

Öğrencisini dinlemeyen, tanımayan ve kabiliyetlerini bilmeyen öğretmen, görünmez hedeflere kurşun atan avcıya benzer. Böyle bir eğitimin faydasından söz edilebilir mi?

           

Efendimiz, talebelerini dinlemekte gayet sabırlı ve anlayışlıdır. İnsanlar, Ona her derdini anlatmış, özel meselelerini bile sormuş ve yanından, müşküllerini çözen bir insanın kalb huzuruyla ayrılmışlardır.

           

"Muhataba göre eğitim" meselesinde öğrencilerin anlayış dereceleri de nazara alınmalıdır.

           

Hidayet güneşi Efendimiz, bir hadîsinde, "İnsanlara akıllarının alacağı derecede söz söyleme emri aldık," buyurur. Önemli olan, muhatabı ikna ve tatmin etmektir. Hazmedilemeyen ilim telkin edilmemelidir. İnsanları irşat için gönderilen Peygamberimizin verdiği ilim süte benzer, her seviyedeki şahsın istifadesine uygundur.

           

Onun anlatışında, ilminin derecesini gösterme gayreti yoktur, maksat, muhatabın irşadıdır.

 

FERDİ EĞİTİM

           

Akıllar muallimi Peygamberimizde "ferdî eğitim" mühim bir yer tutar. Bunu, "göze bakıp, kalbe hitap etmek" diye tarif edebiliriz. Efendimiz "bir kişidir, meşgul olmaya değmez," diye düşünmemiş, her fırsatta gereken telkini yapmıştır.

           

Hazreti Enes radıyallahu anh naklediyor: Peygamber aleyhissalâtü vesselâm bana dedi ki: "Yavrum, kalbinde kimseye karşı kötülük düşüncesi olmadan gününü ve geceni geçirmeye çalış! Bu benim sünnetimdendir. Kim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiştir. Ve beni seven de cennette benimle beraberdir."

           

Her gece namaz kılıp, hergün oruç tutan Abdullah bin Amra şunu telkin eder: "Öyle yaparsan muhakkak gözlerin zayıflar, nefsin çöker. Nefsinin hakkı olduğu gibi ailenin de hakkı vardır. Şu halde bazan oruç tut, bazan da tutma, hem namaz kıl, hem de uyu!"

 

HAYAT İÇİ EĞİTİM

           

Sürekli dört duvar arasında geçen eğitim ve öğretim öğrenciyi sıkar. Devamlı dinlemek usanç verir. Öğrenmek zorlaşır ve anlatılanı hatırda tutmak bir mesele hâline gelir.

           

Peygamberimizin eğitiminde "hayat içi öğretim" büyük bir yer tutmaktadır. O, sınıfta ders verip, programı bitince evinde kabuğuna çekilen bir muallim değildir. Her an sahabelerle beraber yaşamaktadır. Birlikte harbe gitmiş, yemek yemiş, mescit inşaatında çalışmış, sohbetlerinde bulunmuş, kederlerini ve sevinçlerini paylaşmıştır. Bu hayatî faaliyetler esnasında da yeri geldikçe gerek davranışlarıyla, gerekse sözleriyle eğitime devam etmiştir.

           

Onun, ev içi özel hayatı bile dışarıya aksetmiştir. Birer öğrencisi durumundaki hanımları, aile içindeki hâllerini ve konuşmalarını diğer insanlara anlatmışlardır. En çok hadîs rivayet eden sahabelerden biri de Hazreti Ayşe validemizdir.

 

DERSHANE

           

Hazreti Peygamberin ders yeri, başka bir ifadeyle sınıfı mescididir, ders kürsüsü minberidir. Hayat boyu eğitim esas olmakla beraber, düzenli bir dersaneye de ihtiyaç vardır. İşte, mescit bu rolü icra eder. Hemen yanındaki sofada bekâr sahabeler kalmaktadır. Bunlara "çekirdek kadro" diyebiliriz. Geleceğin mürşitleridirler. İşleri İslâmı öğrenmek, tebliğ etmek, gerektiği zaman da harbe gitmektir.

           

Kısaca ifade edersek, Peygamber Mescidi İslâm tarihinin ilk yatılı üniversitesidir. Fakat Efendimizin dersini dinleyenler sadece bunlar değil, bütün sahabelerdir.

           

Efendimiz, dersanesindeki huzur, sükûn ve düzene büyük bir önem vermiştir Dersi ihlâl edecek hallere göz yummaz. Sahabelerin düzenli oturmalarını ister. Bir gün mescide geldiğinde dağınık oturduklarını görmüş, "Ne diye sizi öyle dağınık bir hâlde görüyorum," diye ikaz etmiştir.

           

Bir başka gün ise, "Kaybettiğim kırmızı devemi bulan var mı?" diyerek bağıran bir adamı, "Mescitler inşa edildikleri gaye içindir!" diyerek susturmuştur. Hutbe okurken, insanları çiğneyerek gelen birini görmüş, huzuru bozduğu için müdahale etmiş, "Otur! Gerçekten işkence ettin!" buyurmuştur.

 

PROGRAM

           

Peygamberimizin her günü, namaz vakitleriyle dilimlenmiş ve belli gayelere tahsis edilmiştir. Çok önemli bir hâdise olmadıkça program değişmez. Ders saatleri bellidir. Hafta içerisinde Cuma günü ve her günün sabah namazı sonrası, derse ve sohbete ayrılmıştır. Yatsı namazından sonra da sohbet edildiği nakledilmektedir.

           

Câbir bin Semûre radıyallahu anh, bu hususta şöyle der: "Peygamberimiz, sabah namazını kılınca, güneş açık ve parlak olarak görününceye kadar yerinde bağdaş kurar ve sahabeleriyle sohbet ederdi."

           

 Nakledeceğimiz şu hadîs de, hem ders programını göstermesi, hem de Efendimizin, sahabeleri usandırmamak için nasıl bir usul takip ettiğini ifade etmesi bakımında manalıdır:

           

Abdullah bin Mesud, perşembe günleri vaaz ederdi. Adamın biri, "Bize hergün vaaz etmeni dilerim," dedi. İbni Mesud radıyallahu anh, "Fakat bir şey beni bundan men ediyor, sizi usandırmış olmayayım. Peygamberimizin, bize usanç vermemek için yaptığı gibi, ben de vaazı aralıklı olarak, belirli zamanlarda yapıyorum," diye cevap verdi.

           

Peygamber Efendimizin, konuların öncelik derecesine göre de bir sistemi vardır. Önce, temel kabul edilen imanî bilgiler, arkasından ibadet, daha sonra da dinî hükümler başka bir ifadeyle helâl ve harama dair kanunlar öğretilmiştir.

           

Hakiki imanı kazanmayan kişiye helâl ve haramdan bahsetmek herhalde abes olurdu. Kuranı Kerim âyetlerinin inişi de bu sırayı takip eder. Ahlâk eğitimi ise, her dönemde devam etmiştir.

 

YAŞ SINIRI

           

Hakikat habercisi Peygamberimizin terbiyesinde yaş sınırı yoktur. Çocuklarla ihtiyarlar ders halkasında diz dize otururlar. Abdullah İbni Ömer radıyallahu anh, henüz çocukken, babasıyla birlikte, Peygamberimizin sohbetinden istifade etmiştir.     

           

Böyle olmakla beraber, Onun eğitiminde çocukluk ve ilk gençlik çağının ayrı bir önemi vardır. "Temel eğitim" anlayışı hâkimdir. Her müslümanın, bülûğ devresine gelinceye kadar, temel dinî ve dünyevî bilgileri öğrenmesi esastır.

           

Hadîste, "İlmi çocukken öğrenen, sanki taş üzerine nakşetmiştir, büyüdüğü zaman öğrenen ise, sanki suya yazı yazmış gibidir." buyurulmaktadır. Birincisi kolay kolay hafızalardan silinmezken, ikincisi pek çabuk unutulur. Bir hadîsi şerif daha nakledelim: "Kim, Kuranı gençliğinde öğrenirse, onu etine ve kanına mezcetmiş olur, büyüdüğü zaman öğrenen elinden çabuk kaçırır."

 

DİSİPLİN

           

Yapıcı bir disiplin, eğitimin vazgeçilmez şartıdır. Efendimiz, olumlu yönde bir disiplin uygulamıştır. Gördüğü hatalar karşısında susmamış, gereken ikaz vazifesini münasip bir lisanla yapmıştır. Sünnetin mühim bir kısmını da, Onun, olaylar ve konuşmalar karşısındaki tavrı teşkil eder. Sözü gibi, sükûtu da altındır. Görüp de müdahale etmediği hususlar "meşru" kabul edilmiştir.

           

İkazlarından birini nakledelim: Bir sahabe, Hazreti Bilâl radıyallahu anhı siyahî olduğu için ayıplar. Peygamberimiz, bunu duyunca, ayıplayan kişiye, "Sen, kendisinde cahiliye ahlâkı bulunan bir adamsın," der. O sahabe, hemen Hazreti Bilâle gider, yalvararak özür diler.

           

Onun eğitiminde mükâfat büyük yer tutar. Hoşuna giden bir hareket yapıldığında, yapanı takdir etmiş, başkalarına da örnek olarak göstermiştir. Meselâ, bir gün Hazreti Ebubekir radıyallahu anh ve Hazreti Ömer radıyallahu anhın ellerinden tutmuş, cemaat huzurunda, "Kıyamette böyle diriltileceğiz," demiştir. Bu söz ve hareket, o iki zata iltifat, diğerlerine de ibret içindir.

 

DERSİ KOLAYLAŞTIRMAK

           

Her muallimin hafızasına nakşetmesi gereken bir hadîs vardır: "Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, tiksindirmeyiniz."

           

Bu prensibi, Kendisi daima uygulamış, konuları mümkün olduğu kadar sadeleştirmiş, kelebekleri cezbeden güller misali, insanları kendine çekmiştir. Tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalbli, iyimser ve şefkat timsali bir mürşittir.

           

Onu tanıyanlar, seve isteye ruhlarına zincir vurup, Efendimizin manevî eteğine bağlamış, esarette hürriyeti tatmışlardır.

 

AYRINTILAR

          

  O, ayrıntılarla öğrencinin zihnini bulandırmaz. Esas konuları tam öğretme düsturu hâkimdir.

           

İslâm hakikatlarını tekrar tekrar işler, misâller verir, benzetmeler yapar, kıssalar anlatır, nihayet konuyu iyice öğretir. Sade bir dil ile tane tane konuşması da bu sebepledir.

           

Her meseleyi bütün teferruatıyla öğretmeye kalkışıp da, esası unutturmak Ondan ne kadar uzaktır!

 

SORU-CEVAP

           

"Sual ilmin anahtarıdır." Allah Resulü, soru sormaları için sahabelerini teşvik eder. Kuranı Kerimde, "Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun," buyurmuyor mu?

           

 

Peygamberimiz, sorulan her suali cevaplandırmakla kalmamış, sorana iltifat da etmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anhın, bir sorusu üzerine, ona, "İlme düşkünlüğünü gördüğüm için, bu soruyu senden önce kimsenin sormayacağına kanaat getirmiştim," der.

           

 Sual-cevap tarzının bulunmadığı bir eğitim yeknesaktır ve ezbere dayanır. Talebenin kabiliyetleri gelişmez. Ders saati sıkıntılı hülyalarla geçer.

           

Oysa, sünnetteki eğitimde bu usul o kadar önemlidir ki, sahabeler bir süre sual sormayınca Cebrail aleyhisselâm insan şeklinde gelmiş, Peygamberimize sualler sormuş ve Müslümanlara örnek olmuştur!

 

DİLBİLGİSİ

           

Öğretmenin, bir konuyu iyi anlatabilmesi kaliteli eğitimin önemli bir şartıdır. Bu da, hazmedilmiş bilginin yanında dil hâkimiyetini gerektirir. Manalara uygun kelimeleri seçemeyen anlatıcı, bilgisini aktaramaz. Öğrenci, ya hiç anlamaz veya yanlış anlar. İstifadesi noksan olur, dersten de soğur.

           

Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm, manaya en uygun olan lafzı seçmekte eşsizdir. Sade bir dil ile, en derin manaları kolayca ifade etmiştir.

 

BELAGAT

           

Peygamber Efendimizin yaşadığı muhitte edebiyat zirveye çıkmıştı. Muhatapları söz söylemeyi bilen ve sözden anlayan insanlardı. Çölde yaşayıp, çadırda oturan bedevîler arasında bile nice büyük hatipler ve şairler vardı.

           

Sözün "az ve öz" olmasına önem verirler, "çok konuşan çok yanılır," derlerdi. "Sözün hayırlısı az, öz ve usandırmaz olanıdır," cümlesi bir atasözü haline gelmişti.

           

Nakledeceğimiz şu küçük anekdot bile edebî anlayış hususunda bir fikir verebilir: Hatibin biri çok konuşur, susmayı bilmezdi. Bir gün yine uzun uzadıya konuştu. Konuşmasını kendisi de beğendi. Yanında duran bedevîye, "Size göre belâgat nedir?" diye sordu. "Az ve doğru sözdür," cevabını aldı. "Peki, konuşmaktan âcizlik nedir?" diye sordu. Bedevî, "O da, sabahtan beri içinde bulunduğun hâldir" cevabını verdi.

           

O devrin insanları, sözü yerinde ve zamanında söylemeyi takdir ederler, gereksiz yerde konuşmayı hoş görmezlerdi. "Her makamda söylenecek ayrı bir söz vardır. Her sözün münasip bir cevabı bulunur. Nice bakışlar vardır ki, maksadı sözden daha güzel anlatır," derlerdi.

           

Maksadı açık ve anlaşır biçimde anlatabilmek bir maharet kabul edilirdi. Nitekim meşhur bir edip, "Beyan nedir?" sualine şöyle cevap vermişti: "Sözün manaya kalıp gibi uyması, maksadını açıkça ifade etmesi, bir başka manaya ihtimal vermemesi, anlamak için düşünmeye ihtiyaç duyurmamasıdır."

           

Söyleyişin düzgün ve güzel olması çok önemliydi. Harfleri eksiksiz seslendirmek, heceleri lâyıkıyla telâffuz etmek, yerine göre ağır veya hızlı söylemek, âhenge riayet etmek dikkat edilmesi gereken hususlardı. Gerektiği zaman bazı kelimeleri tekrarlamak kusur sayılmıyordu. Konuşmada noktalama işaretlerine dikkat ederlerdi.

           

Soruya beklemeksizin cevap vermek takdir edilirdi. "Gecikmeden cevap vermek, isabetli konuşmak ve hata etmemek" sözü, belâgat tarifleri arasında mühim bir yer işgal ediyordu.

           

Konuşurken yapmacık hareketler yapan, gereksiz jest ve mimiklerle dikkat çekmeye çalışan, böbürlenerek söz söyleyen hoş karşılanmazdı. Sade, tabiî, gösterişten uzak ve mütevazı hatipler beğenilirdi.

           

Kendi sözlerine kıymet veren insanlardı. Dinlemesini bilmeyene söz söylemek istemezlerdi. "Yeme arzusu olmayanı yemeğe çağırmadığın gibi, dinleme arzusu olmayana da söz söylemek için kendini yorma," derlerdi.

           

Şüphesiz, ideal bir konuşmacıda aranan bu özellikler günümüzde de aynen geçerlidir.

           

Peygamber Efendimiz, böyle bir devirde ve meşhur edipler arasında konuşmalar yapmış, dost ve düşman herkesin takdirini kazanmıştı. Onun hakkında nice asılsız ithamlar edildiği hâlde, "söz söylemeyi bilmiyor, maksadını iyi anlatamıyor," yollu bir itiraza rastlanmaz.

           

Veciz konuşur, yerinde söz söyler, anlatmak istediğini gayet güzel anlatırdı. Telâffuzu mükemmeldi, her suale en münasip cevabı verirdi. Sözleri sade, fakat eşsiz derecede sanatlı idi.

 

ÜSLUP

           

Bilindiği gibi üslûp, bir yazar veya konuşmacının ifade tarzıdır, mananın da kalıbı ve suretidir. Aynı konuyu anlatan iki kişiden, üslûbu güzel olanın sözü dinlenir, benimsenir, sevilir ve takdir edilir.

           

Efendimizin üslûbu sadedir. Sanatkârane konuşmak için hususî bir gayret göstermemiş, lafızdan çok manaya önem vermiştir. Sadelik içinde harikulâde bir güzelliğe ulaşmıştır. Fakat yeri geldiği zaman edebî sanatlara da başvurmuştur. Teşbihler yapmış, misaller vermiş ve hikâyeler anlatmıştır. Bunlar son derece vecizdir, en küçük bir kelâm israfı yoktur.

           

İnsanların hukuken eşitliğini anlatırken benzetme yapar: "İnsanlar tarak dişleri gibi müsavidirler." Bu sözde, teşbih yoluyla, mücerret ve zor bir manayı, müşahhas ve kolay bir şekilde ifade etmiştir.

           

Temsillerinden de bir örnek nakledelim: "Ben ve ümmetim şuna benzeriz: Adamın biri kavmine gelip, demiş: "Ey kavmim, düşman askerini gördüm. Kurtulma çaresini arayın." Bunun üzerine kavmin bir kısmı itaat edip, yürümeye başlamış ve vaktinde uzaklaşıp, düşmandan kurtulmuşlar. Bir kısmı da, "Bu yalandır," diye yerinde kalmış, düşman askeri yetişince kendilerini helâk etmişler. İşte bana itaat edip uyanın ve isyan edip getirdiğim hakkı kabul etmeyenin misali buna benzer."

            O, zaman zaman kıssalar da anlatmıştır.

 

NETİCE

           

Peygamber Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm, eğitimde en mükemmel teknikleri uygulamış, son derece dar ve kısıtlı imkânlara rağmen harika bir tarzda başarılı olmuştur.

           

Zulmün ve vahşetin kol gezdiği bir beldede, adaletin ve medeniyetin bayrağını dalgalandırmıştır. Menfaatına zebun, hırsına mağlup, kinine sadık, şehvetine düşkün, nefsine esir bir kavmi irşat etmiş, feragat, fedakârlık, sevgi, merhamet, sadakat ve iffet timsali haline getirmiştir.

           

Dünya zevklerine sımsıkı sarılmış, batılda direnen insanları, düştükleri cehalet kuyusundan çıkarmış, birer maneviyat büyüğü ve hakikat kahramanı yapmıştır.

            Alemlere rahmet olarak gönderilen o zat, bir manevî yağmurdur ki, doğrudan doğruya ruhlara yağmış, çorak gönülleri gülistana çevirmiş, çöllerde güller yetiştirmiştir. Onun feyziyle kalbler çiçeklenmiş, duygular meyve vermiştir.

           

Onun manevî şahsiyeti nurlu bir ağaca benzer, sayısız tatlı meyveler vermiştir ve hâlâ da vermektedir. İnsaniyet semasının yıldızları olan sahabeler gibi, daha sonra gelen ve birer hakikat lâmbası olan âlimler de manevî gıdasını Ondan almışlardır.

           

Hanefîler, Şafîler, Gazalîler, Rabbanîler, Geylânîler, Şazelîler, Mevlânalar, Bediüzzamanlar ve daha niceleri o muallim Peygamberin talebeleridirler. Meziyetleri, şerefleri, faziletleri hep Ona aittir.

            Aleyhissalâtü vesselâm.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL