Misafir Yazar

Özgürlüğün Tutsaklarına Özgürlük!

e-Posta Yazdır PDF

 Şeyh Raid SALAH

Bu söylediğimiz ve halen söylemekte olduğumuz bir gerçektir. Özgürlüğü, özgürlük güneşinin tadını çıkarmayı, evlerimizde, çocuklarımız ve torunlarımızın yanında olmayı, onları sarıp sarmalamayı, oynamayı, gülmeyi, dudaklarının üzerine gülücükler bırakmayı, yanaklarındaki gözyaşlarını silmeyi, gözlerini mutlulukla sürmelemeyi, ana babalarımızla sohbet etmeyi, sabah öğle akşam onlarla sofra başına oturmayı, onlarla el sıkışmayı, sarılmayı, şakalaşmayı, anılarını, öğütlerini dinlemeyi, eşlerimizle bayram mutluluğunu ve her sene çocuklarımızın eğitim yolculuğuna katılma mutluluğunu yaşamayı istiyoruz. Onların anaokulu seviyesinden başlayarak okuldan eve evden de bahçelerimize, sebzeliklerimize ve su arklarımıza gittiklerini görme mutluluğunu yaşamak istiyoruz.
                                   Hapishanelerden, hapishane parmaklıklarından, zindanlardan, zincirlerden de nefret ediyoruz. Ama hapishaneden, parmaklıklarından, zindanlarından ve zincirlerinden korkmuyoruz. Hapsedilmekle değerlerimiz, Kudüs’ümüz ve Aksa’mızdan taviz verme arasında seçim yapmak zorunda kalsaydık mutlulukla "merhaba hapishaneler, parmaklıklar, zindanlar ve merhaba zincirler! En ufak değerimizden, Kudüs’ümüzün bir tek taşından, Aksa’mızın bir karış toprağından taviz vermeyeceğiz" derdik.
                                   Bizler annelerimizin hür doğurduğu bir milletiz, bizi köleleştirebileceğini zanneden olmadı, hür doğduk, hür yaşarız ve hür öleceğiz. Bu nedenle İsrail bilmelidir ki, hapishanelere sahip olabilir bizi hapsedebilir ama irademizi zincire vuramaz. İrademiz bütün İsrail hapishanelerinden, parmaklıklarından, zindanlarından ve zincirlerinden daha güçlü kalacaktır. İsrail bizi takip edebilir, işkence edebilir, bizi gözetleyebilir ama bizi korkutamayacak, şevkimizi kıramayacak, kararlılığımıza karşı duramayacak, emelimizi boşa çıkaramayacak, hakkımızı elimizden alamayacak ve hedefimize ulaşmamıza engel olamayacak.
                                   İsrail zulmüyle olan mücadelemiz hakkın batılla olan kavgasından başka bir şey değildir. Hakkın batıla galip gelmesi Allah’ın değişmez, ebedi sünnetlerinden biri olduğu için hakkımız İsrail batılını yenecek, adaletimiz İsrail zulmünü, direnişimiz İsrail hapishanelerini yenecek.
                                   Her evde bir erkek kalacak, bu adam güçlüdür ama hapishanede daha güçlü olur, temizdir orada daha temiz olur, saftır orada daha saf olur, gururludur hapishanede daha gururlu olur. O işkence görüyor, acı çekiyor ama o hapishaneden önce, orada olduğu sürede ve sonrasında İsrail’in işkencesine, azabına ve eziyetine galip gelecektir.
                                   Zikrettiğim bu müjde verici kanaate canlı bir örnek vermek için –ki siyasi esirlerin dosyası bunlarla doludur- halen demir parmaklıklar ardında bulunan siyasi tutuklu Muhammed Ali İbrahim’den kısaca bahsedeceğim.
                                   Onu 14.9.2007 tarihinde yazmış olduğu bir mektup yardımıyla anlatacağım. Mektubun girişinde şöyle diyor: 1968 yılı aralık ayıydı daha 17 yaşına girmemiştim. Bir Yahudi meslek lisesinde okuyordum. Okuldaki atmosfer özellikle de 67 savaşından ve Arap ordularının yenilmesinden sonra Araplara karşı ırkçılık ve nefretle doluydu. O zaman bunun sebebinin işgal olduğuna inanmıştım. İşgale karşı arkadaşımla birlikte yazılı yayın hazırladık. Yakalandık, bizi tutukladılar ve sorguladılar. Arkadaşım suçunu itiraf etti ve beni de ele verdi. Onu bir süre tutuklu sakladılar onlar için casusluk yapmayı kabul etmesinden sonra onu serbest bıraktılar. Soruşturma esnasında bana bunu itiraf etti. Ama ben aşağılanmayı ve onların kuklası olmayı şiddetle reddettim. İstihbaratta çalışanlar beni en şiddetli cezaya çarptırmakla tehdit etti. O dönem kanununa göre verilebilecek en yüksek ceza suçuma göre 6 aydı. Ama Hayfa’daki mahkemede beni yargıladıklarında yaşım 17 olmamış olmasına rağmen 2 sene hüküm yedim.
                                   Ebu Basil 2 seneyi hapiste geçirdikten sonra özgürlük güneşini gördü ancak İsrail istihbarat teşkilatı tarafından sürekli gözetim altında tutuldu ve takip edildi. Mektubunda şöyle diyor: "Bana karşı yapılan takibat ve provokasyon çalışmaları devam etti. Soruşturma için sürekli olarak çağrıldım, daha sonra da Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri de dâhil olmak üzere 1697’de işgal edilen topraklara girişimi engellediler."
                                   Bu baskıya rağmen Ebu Basil sarsılmaz bilinçli bir bakışla sözüne sadık kaldı. O dönem ekmeğini kazanmak için Hayfa’ya gitti. Orada merhum mücahit Davut Türkî ile tanıştı. Basil o dönem Türkî’nin başında olduğu gizli örgüte katılmamış olmasına rağmen İsrail istihbaratı –örgütün elemanlarını tutukladıktan sonra- Türkî’nin verdiği ifadede sadece adı geçti diye kendisini ikinci defa hapiste buldu.
                                   Mektupta bunu şöyle anlatıyor: "1972’nin sonlarında polis, istihbarat ve ordudan oluşan büyük bir kuvvet geldi. Tepeden tırnağa kadar silahlıydılar. Barbar bir şekilde eve girdiler ve sözde silahları aramaya başladılar. Beni iğrenç taş zindanlara koydular, soruşturma esnasında onlarla yardımlaşma teklifinde bulundular, tekliflerini sert bir şekilde reddettim. Bunun üzerine beni 6-8 yıl hapis cezasıyla tehdit ettiler. Onlara buna karar verecek olanın onlar değil mahkeme olduğunu söyledim. İstihbarattan biri beni sorgu odasının dışına çıkardı ve yukarı bakmamı istedi sonra da "üstümüzde ne var?" diye sordu. "Gökyüzü var" dedim. Bana "biz istihbaratçılar senin ölünceye dek gökyüzünü görmene engel olabiliriz, biz kanunuz, hâkimiz, her şeyiz" dedi.
                                   Bu adamın kanunu, hâkimi ve mahkemeyi avucunun içine aldığından emin olduğu görünüyordu. Bu nedenle Hayfa’daki yerel mahkeme Ebu Basil’i 6 yıl hapse mahkûm etti. Hüküm süresini doldurmaya başlayınca bu süre fiili olarak 2 yıla uygulamanın durdurulmasıyla da 3 yıla indirildi. Böylece Ebu Basil ikinci defa Ramle ve Damon Hapishanesinde 2 yıl hapis yatmış oldu.
                                   Basil, komite vaktinin yaklaşmasını mektubunda şöyle anlatıyor: "Bölgemizden sorumlu iki istihbarat çalışanı geldi ve bunlardan biri beni kendi saflarına katma amacıyla uzun uzun konuştu ve üçte birlik dönemi kısaltmama imasında bulundu. Bu aptalca sözleriyle alay ederek teklifini kesin bir şekilde reddettim. Bana yurt dışındaki üniversitelerde eğitim masraflarımı karşılama karşılığında vatandaşlığımdan feragat etmem ve bu ülkeden bir daha dönmemek üzere çıkmam için bir belge imzalamayı teklif etti. Ona "bu ülkeden sen çık" dedim. Öfkelendi, sandalyesinden kalktı ve eliyle duvara vurdu ve benim de "duvar gibi kalın kafalı olduğumu, hapisten çıktıktan sonra da peşimi bırakmayacaklarını, işimde bana baskı uygulayacaklarını, rızkımı elimden alacaklarını" söyledi. Ben de ona "istediğini yap, kendime ve halkıma ihanet etmektense ölmeyi yeğlerim dedim. Kızdı ve tehditler savururken hızlıca odadan çıkarılmamı" istedi.
                                   Tahmin edileceği gibi Ebu Basil’in üçte birlik dönemi kısaltılmadı. 2 sene hapiste kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Ancak takip ve baskı silsilesi daha sonra da peşini bırakmadı. Mektupta şöyle deniyor: "1977 senesinin başında Ülkenin Evlatları Hareketinin bir şubesini kurdum. Casusları aracılığıyla aleyhimde ucuz propagandalar yaymaya başladılar, benim casus olduğumu iddia ettiler ve bana eşlik eden herkesi baskıyla tehdit ettiler. Benimle olan çok sayıda genç soruşturmaya alındı, aşağılandı ve işkence gördü. Bu konudaki liste uzundur."
                                   Ebu Basil bu çirkin yöntemlerden etkilenmediği için bazı istihbarat servisleri onu tuzağa düşürüp sonra da uzun süreliğine hapse atmak için peşine casus taktılar. Örnek olarak Ebu Basil mektubunda şuna yer veriyor: "Bir defasında yanımdaki bir müteahhidin işini kullanmaya çalıştılar. Bu bir alüminyum müteahhidiydi. Yaptığı iş karşılığında ödemem gereken ücretten benim lehime vazgeçmesi için onu ikna ettiler. Beni tuzağa düşürmesi karşılığında da ona benden alacağından daha fazlasını ödeyeceklerini söylediler."
                                   Ama bu kişi ilk adımı atıp ona borç verdikten sonra hiçbir şeyden haberi olmadığına dikkat etti ve Ebu Basil’e istihbarat servisinin onu tuzağa düşürmek için kullandığını itiraf etti. Basil başka bir örnek anlatıyor: "İstihbarat teşkilatı Ülkenin Evlatları Hareketinin bayan üyelerinden birini sorguya aldı ve ondan beni tuzağa düşürmesini istedi. Bu kız istihbarat teşkilatında başına gelenleri bana açıkça anlattı ve yaptığını ifşa etmemem, onlar tarafından aşağılanmamak ve bunun üniversite eğitimine zarar vermemesi için bana ricada bulundu."
                                   Üçüncü örnekse şöyle: "İlk intifada yıllarında istihbarat bir gece yanlarında bir kızla bir grup genci bana yolladı. Bu gençler intifada için çalıştıklarını ve benimde yardım komitelerinde olduğumu duyduklarını iddia ettiler. Amaçlarını ve onları kimin yolladığını anladıktan sonra onları kovdum."
                                   Dördüncü örnek: "Halk Cephesi adına yazılı yayın dağıtımı ve ayaklanma çalışmaları yapılıyordu. Bu faaliyetlerin arkasında benim ve karımın olduğu haberleri yayılmaya başladı. Karakolda sorguya çekmek için beni çağırdılar. Ümitleri boşa çıktıktan sonra beni serbest bıraktılar. Bir süre sonra bu faaliyetlerin arkasındaki grubu tutukladılar. Bu grupla yapılan soruşturma esnasında Shin Bet görevlileri onlara benim bu işte parmağım olduğunu itiraf etmeleri için baskı yaptı. Bunun sebebi beni hapse atmaktı. Ama bu gruba bağlı üyelerin vicdanı bunu yapmalarına izin vermedi."
                                   İşte Basil’in evine girilmesi, soruşturma için çağrılması, tehdit edilmesi, onun ve onunla birlikte olan kişilerin gözetlenmesinden başlayıp son tutuklanma olayına kadar devam eden başarısız çalışmalar böyle sürüp gitti. Ebu Basil mektubunda şunları söylüyor: "25.9.2005 tarihinde karanlık bir gece ordu, polis ve istihbarattan oluşan büyük bir grup gürültü çıkararak silahlarını çekmiş bir halde evime beni tutuklamaya geldiler. Alçak casusların verdiği bilgilere dayanarak sözde silahları bulmak için evin dışını, içini ve atölyemi aradılar. Tabi bir şey bulamadılar ve her zamanki gibi hayalleri suya düştü. Sonra beni nezarete aldılar. Onlara açıklayacak bir şeyim yoktu. Söyleyeceklerimi mahkemede söyleyeceğim dedim. Soruşturma esnasında anladım ki, onlar benim atölyemde çalışmış 83 doğumlu Tulkeremli birisini beni daha uzun süre hapse atmak için kullanmışlardı.
                                   Burada çirkin ırkçı komplo kanununa ve suçlamak için tek bir şahidin sözlerine dayanıyorlardı. Bu kanunda tehlikeli olan durum, özellikle Arap direnişçilerine baskı uygulamak için koyulmuş ve Shin Bet'e basit herhangi bir insanı satın alma ve kendisi aleyhine kötülük yapmayı planladıkları kişi için şahitlik yapmaya ikna etme fırsatı veren bir kanun olmasıdır."
                                   Ebu Basil’in marangoz atölyesinde çalışan bu genç onun aleyhinde birçok suçlamada bulundu ve yalancı şahitliği kaydedildi. Yalancı şahit olarak mahkemeye sevk edildi. Peki, İsrail mahkemesi ne yaptı? Ebu Basil, şahit mahkemede vicdanının rahat olmadığını, Shin Bet'in isteği ve komplosu doğrultusunda bunları yaptığını ve karakolda verdiği ifadendin yalan olduğunu söylemesine rağmen İsrail mahkemesinin onu doğrucu Davut ilan ettiğini söyledi. Buna karşılık İsrail mahkemesi gerçeği söyleyen ve şahitlik yapanların sözlerini reddetti. Polisin tutanaklarında yer alan çelişkili sözleri ve yalan ifadeleri dikkate almadı. Böylece aslında adalet üzere kurulmamış devlette adaletin düştüğünü söyleyebiliriz. Mesele Arap nezarethanesiyle alakalı olunca adalet ve mantık ortadan kayboluyor ve mahkeme koridorlarında Shin Bet'in dişleri ortaya çıkıyor. Avukatların ortaya çıkardığı bütün yalanları ve dolapları görmezlikten geliyorlar. Ebu Basil mektubunda böyle diyor. İsrail mahkemeleri bu şekilde birer komediye ve oyun alanına döndü.
                                   İsrail Mahkemesi sabırlı, direnen ve mücadele eden Muhammed’i bu şekilde a’dan z’ye düzmece olan bir dosyayla 12 yıla mahkûm etti. İşte Ebu Basil 2005’ten bu yana demir parmaklıklar ardında bulunuyor. Shin Bet, halen onu takip ediyor ve onu parmaklıklar ardında tutmakta ısrar ediyor. Ama bütün bu iğrenç tuzaklara rağmen işte Ebu Basil mektubunu onurlu ve değerli nasihatlerle bitiriyor:
                                   "Bu çağrıda sadece kişisel olarak yaşadıklarımdan bahsetmek istemiyorum. Shin Bet'in şerefli, vatansever ve onların politikalarına ve direktiflerine boyun eğmeyi reddedenlere darbe indirmek için kullandığı cehennem planlarına ve kör kin tufanına karşı şereflileri uyarmak istiyorum. Direnişçiler! Halkımızın şerefli insanları özellikle de 48 toprakları içinde yaşayanlar! Hedef alma siyaseti ve istihbarat saldırılarının fazlalaşması devletteki en yüksek makam tarafından yani hükümet tarafından desteklenmektedir. Bu bir tesadüf değildir aksine işgalci, saldırgan ve ırkçı politikanın devamı aynı zamanda ırkçı, çirkin kanunlar koymak için baskı unsurlarının geliştirilmesidir.
                                   Yuval Diskin’in ırkçılık kokan açıklamaları bizim için devlet üzerindeki stratejik bir tehlikedir. Bu halk ve Filistin’i dert edinmiş öncüler olarak bizi bekleyen tehlikeyi göstermektedir. Bu politika bizi korkutmayı, hakkımız, vatanımız ve topraklarımız için sürdürdüğümüz mücadeleyi felce uğratmayı hedef almaktadır.
                                   Biz ise bu vatana muhacir olarak değil ancak ve ancak asıl sahipleri olarak geleceğiz. Diskin’e, onun gibiler ve onun hükümetine verilecek cevabın onların bizim ve dünya için tehlike oluşturduğu olmalıdır. Dünya için bütün uluslar arası ve insani kanunları hiçe sayarak tehdit oluşturmaktadırlar."
                                   Ebu Basil zalim hükümdarın yüzüne hakkı haykırarak mektubunu bitiriyor: "Bana karşı yürütülen bu çirkin saldırıya kaya gibi sert kartal gibi izzetle cevap vereceğim. Ülkenin Evlatları Hareketi'ndeki kardeşler haydi! İnsan haklarını savunan bütün siyasi hareketler, kurumlar ve örgütler haydi! Sizlerden onların yalanlarını ortaya çıkarmak ve sizden birinize gelebilecek darbeye karşı koymak için uluslar arası ve yerel düzeyde adli bir kurum önünde bu dosyayı yeniden açmanızı istiyorum. Pes etmeyin ve asla durulmayın. Bu sadece bir kişinin değil hepimizin özgürlüklerinin çiğnenmesi demektir. Vakit geçmeden önce uykunuzdan uyanın da “beyaz öküzün yenildiği gün yenilmiştim” diyen öküzün başına gelenler bizim de başımıza gelmesin."
                                   İsrail hapishanelerinin parmaklıkları ardında başı dik, sabırlı ve direnen Filistinli bayan esirler var. İsrail’in zalim eli, 1967 yılındaki işgalden bu yana kendini Filistinli kadınları tutuklamaya verdi. O zamandan bu zaman kadar bu zalim el en ufak bir vicdan azabı duymaksızın Filistinli kadınları tutukladı. Bu kadınlardan yaklaşık 600’ü 2000 yılı Aksa İntifadası’nda tutuklandı. Bu kadınların 100’den fazlası halen Telmond, Ramle ve Jalama hapishanelerinde bulunuyor.
                                   Şunu bilin ki;
                                   İsrail’in zalim eli 2000 yılında başladığı Filistinli kadınları tutuklama devresinde 18 yaşını doldurmamış iki kızı tutuklamıştır. Bunlar el-Halil’den Ayşe Ganimat ve Ayat Debabse’dir. Bu kızlar tutuklandıklarında henüz 15 yaşındaydılar. Aynı zalim el 29 Filistinli anneyi daha tutukladı. Bu kadınlar tutuklandıkları zaman küçük çocukları vardı. Bu çocuklar da zalim el annelerini dirilerin mezarında diri diri gömdükten sonra hükmen yetim kaldı.
                                   Şunu bilin ki;
                                   2000 yılında tutuklanan esirlerin 3’ü çocuklarını hapishanede doğurdu. Bunların sonuncusu 27.4.2007’de oğlu Bera’yı doğuran Semer Sabih’tir. İsrail Bera’yı annesinin karnındayken suçlu bulmuş ve sanki hapis cezası verilmiş gibi dünya ışığına gözlerini açamamış bu nedenle mahpus olarak doğmuş, bebekliğini annesinin kucağında mahpus olarak geçirmiştir. Kim bilir doğduğu zaman elleri ince ve narin olmasaydı İsrail bu ellere ve hapishaneden kaçmasın diye ayaklarına da zincir vururdu.
                                   Şunu bilin ki;
                                   2000 yılından bu yana devam eden tutuklama evresinde tutuklanan en kıdemli esir 13.4.1997’de tutuklanan ve 12 sene hapis cezası verilen Kalkilyalı Suna el-Rai’dir.
                                   Şunu bilin ki;
                                   Halen İsrail hapishanelerinde olan Filistinli esirler arasından 4’ü Filistin içinden. Arraba Buttof köyünden Lina Cerbuni’ye 18.4.2002 tarihinde 17 sene hapis cezası verildi. Tayra’dan Verde Kasım 4.10.2006’da 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Arrab Buttof’tan Verde Bekravi 16.10.2003’te 8 yıla mahkûm edildi. Aylut köyünden Hatice Ebu Ayyaş ise 22.1.2009’da 3 yıla mahkûm edildi.
                                   Ama her zaman sorulan ve sorulmaya devam edecek olan soru şudur: İçimizde gece ve gündüz bu esirlerin nasıl işkence gördüğünü, İsrail hapishanelerinin parmaklıkları ardındaki bu esirlerin günlerini nasıl geçtiğini bilen var mı? Bu soruya cevap olarak ben şu noktalara değineceğim. Belki de böylece Filistinli esirlerin yaşadığı trajik durumu hepimiz anlarız:
                                   1- Hapishanedeki bazı esirler hücre hapsine maruz kaldı. Hücre hapsi İsrail hapishaneler idaresinin esirlere karşı uyguladığı en şiddetli işkencelerden sayılıyor. Erkek ya da kadın esir uzun süreliğine karanlık ve dar bir zindanda tutuluyor. Bu süreçte diğer esirlerle görüşmesine izin verilmiyor. Bu cezanın en tehlikeli yanı ise hücre hapsinin belirli bir zaman diliminin olmaması. Bu ceza, süresini İsrail istihbarat teşkilatı ve hapishaneler idaresindeki güvenlik teşkilatının belirlediği meçhul bir cezadır. Esir burada cehennemi andıran dayanılmaz koşullarda yaşamaktadır. Esirler en düşük insani ve yaşam hakkı standardından bile yoksundurlar. Aşağılanma ve dayağa maruz kalırlar. Bu süre senelerce sürebilir ve bazılarının psikolojik ve ciddi fiziksel hastalıklara yakalanmasına sebep olabilir. Bu da hücre hapsinin İsrail askeri hapishanelerinin esirleri ezip aşağılamayı hedefleyen intikam politikası çerçevesinde dayattığı ek bir ceza olduğu anlamına gelmektedir. Örneğin Kudüslü Âmine Muna uzun aylar boyunca bu cezaya çarptırılmıştır.
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   2- Filistinli bazı esirler İsrailli soruşturmacılar ya da işgal kuvvetleri tarafından kötü muameleye ve şiddetli azaba maruz kalıyor. Bayan ve erkek esirlerin çoğu dondurucu soğukta uzun süre elleri ve ayakları bağlı bir şekilde bırakılmaları, lavabo kullanmalarına izin verilmemesine ek olarak tutuklanma ya da soruşturma sırasında dayaktan barbarca saldırılara kadar gördükleri işkencenin canlı örneklerini sunuyorlar. Bazı esirler hamileyken tutuklandı, soruşturma esnasında şiddetli baskıya maruz kaldı, çocuklarını düşürmeyle tehdit edildi, soruşturma esnasında kadın doktor bulunmasına izin verilmedi ve hamile kadınlar özel yiyeceklerden mahrum bırakıldılar.
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   3- Arap el-Dahil gazetesi 3.7.2009 tarihinde İsrail barosundan uzman avukatların hazırladığı bir rapor yayınladı. Bu raporda kadın esirlerin hücre hapsinde yaşadıkları koşulları anlatırken tüylerimiz diken diken oluyor. Burada bu cezanın uygulandığı odaların çok küçük olduğu ve insan kullanımına elverişli olmadığı görülüyor. Yine tuvaletlerin odanın içinde ve alaturka olduğu ve odanın içinin kötü koku yayan şeyden temizlenmesinin zor olduğu, banyo musluğunun tuvaletin 50 cm üzerinde olduğu bu nedenle esirin banyo yapmak için kötü kokulu tuvaletin üzerine çömelmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Banyo ve tuvaletin uyunulan yere yakın olması ve aralarını ayıran bir şey olmaması nedeniyle esir su ve kanalizasyon suyuyla ıslanmış yatakta uyumak zorunda kalıyor. Ayrıca odalarda güneş ve hava girecek pencere bulunmuyor bu da kokuların keskinliğini artırıyor ve tahammül edilemez hale getiriyor.
                                   Bundan daha vahimi hapishane idaresi 12 saat süresince esirleri ellerinden ve ayaklarından yatağa bağlıyor. Çoğu zaman gardiyanlar esirlerin tuvalete gitmek için zincirlerinin çözülmesi isteğini reddediyor ve bu nedenle onlar da ihtiyaçlarını elbiselerinin ve yatağın üzerinde gidermeye mecbur kalıyor. Hapishane idaresi de daha sonra bu yatağı değiştirmiyor. Esirler de günlerce bu yatakların üzerinde uyumak zorunda kalıyor. Aynı şekilde temizlik maddelerinde ve kadınların kullandığı petlerde de büyük eksiklik yaşanıyor. Raporlar bayan esirlerden birinin banyo yapmak için sabun yerine çamaşır deterjanı kullandığını ve her yerinin yandığını aktarıyor. Gardiyanlar ise ihtiyaç giderme esnasında kendi ihtiyaçlarını giderdiklerini kanıtlamak için esirleri avret yerlerini açmak zorunda bırakıyor.
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   4- Sonara Gazetesi’nin 20.3.2009 tarihinde yayınladığı habere göre, Filistinli esirleri boğan bu trajedik durum Yüksek Temyiz Mahkemesi Başkanı Ahmet Natur’u İsrail Hapishane İdaresi Komiseri Penny Kinyal’e Damon hapishanesindeki Filistinli kadınların durumu ve dini haklarından mahrum bırakılmaları hakkında protesto mektubu göndermeye sevk etti. Mandela Esir ve Tutukluları Koruma Vakfının raporuna göre; mektupta hapishane yönetiminin Müslüman esirlerin Kuran okumasına ve namaz kılmasına izin vermediği ve içeriye kitap sokulmasının yasaklandığı yer alıyor. Ahmet Natur, İsrail hükümeti yargı müsteşarından Müslümanlara hapishanelerde bütün dini hakların tanınması için hapishaneler idaresine talimat vermesini istediğini söyledi. Müsteşar hapishane idaresine gitti ve Natur’a dini hakların İslam hükümleri gereği sağlanacağı sözünü verdi. Ama Natur mektubunda bu sözün fiiliyata dökülmeyeceğinin anlaşıldığını açıkladı.
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   5- Esir Muhammed’in eşi Nur’un bize anlattığı canlı tanıklığa kulak verelim. Arap el-Dahil Gazetesinin 20.2.2009 tarihinde yayınladığı haberde Nur şunları söylüyor: “Eşim halen idari gözaltında tutuluyor. Ben de tutuklandığım günden beri burada idari gözaltı kapsamında bulunuyorum. Yaklaşık bir sene önce 20.2.2008 tarihinde yüksek mahkemede düzenlenen celse kapsamında Ürdün’e sürülmemi önerdiler. Son celsemde ise idari tutukluluk süremin 3 ay daha uzatılmasını istediler. Bu seferki bahane gizli bir dosyaydı. Benim insanları devletin güvenliğine karşı kışkırttığımı iddia ettiler. Tutukluluk süremde 2 kere açlık grevine girdim. Bunların ilki 12.12.2006 tarihindeydi. Bu süre zarfında 27 gün Telmond hapishanesinde hücre hapsine maruz kaldım. Hapishanenin avlusunda dolaşmama bile izin vermiyorlardı.” Nur devam ediyor:
                                   6- Beni zindana soktuklarında içerisi camlarla doluydu. Hava soğuk ve camlar kırıktı. Zindandaki camların ortalıktan kaldırılmasını reddettiler ve benim temizlememe de karşı çıktılar. Açlık grevinin 22. gününde ağzımdan kan gelirken bana tuz vermediler. Dilim şişmişti, ağzımdan ne olduğunu anlamadığım maddeler geliyordu. Nur bütün bu koşullara rağmen idari tutukluluğu sonlanıncaya kadar grevi bırakmamakta ısrar ettiğine işaret ediyor ve hapishane müdürünün 3.12.2008 tarihinde onu serbest bırakma sözü verdiğini sözlerine ekliyor. Böylece Nur grevine son veriyor ama bu vaat yalan çıkıyor. İdari tutukluluk süresi yeniden 6.8.2008 tarihine kadar uzatılıyor. Nur şöyle diyor: “ Ben 6 çocuk annesi bir kadınım. Buraya gelmeden önce Hişaron hapishanesi 12. kısımdaydım. 12.3.2008’de serbest bırakılma ümidim kayboldukta sonra el-Cezire kanalının yayınında çocuklarımın benim serbest bırakılmam için söz verildiğini ama serbest bırakılmadığımı söylediklerini duydum. O günden sonra ikinci grevime başladım. Bu grev 6.4.2008’e kadar devam etti.”
                                   Nur gardiyanların tepkisinin onu hücre hapsine koymak, avluda dolaşmasına izin vermemek ve Hişaron hapishanesindeki zindana koymak olduğunu söyledi. “Zindanı su basıyordu ve tuvaletle zindan arasında bölme yoktu. Pencerelerde perde olmadığı ve oda açık olduğu için banyo yapamıyordum.” Bu esir 16.3.2008’de mahkemeye çıktığını ve bundan bir gün önce de kan kustuğunu doğruladı. “Ağrının şiddetinden bağırıyordum. Çok hastaydım. Beni gece 3’te Hişaron’dan çıkardılar ve Ramle hapishanesine götürdüler. Otobüste gece 3’ten sabah 7’ye kadar uyudum. Elim ve ayaklarım bağlıydı. Mahkemede idari tutukluluğumun 3 ay uzatılmasına karar verildi. Mahkemeden sonra beni zindana geri getirdiler. Ellerim ayaklarım bağlı şekilde akşam 6’ya kadar zindanda kaldım. Banyoya gitmem izin vermediler. Daha sonra beni Hişaron’a götürdüler. Gece 10’da oraya vardık. Oraya vardıktan sonra hapishane müdürüne yalancı olduğunu, serbest kalacağıma dair söz verdiğini ama yapmadığını söyledim. Ramle hapishanesinde hücre hapsine konulmama karar verdiler. Eşyalarımı aldılar (su, tuz, elbise ve Kuran) 8 gün boyunca aynı elbiselerle zindanda kaldım. Onlardan eşyalarımı istedim ama vermediler. Sürekli olarak kan ve yeşil su kusuyordum. Bu, zindanın kokusunu ölü kokusu haline getiriyordu ve zindana gelen gardiyanlar maske takıyorlardı.”
                                   Nur, hapishane idaresinin açlık grevi yaptığı için onu muayene etmeye karar verdiklerine işaret etti. O bunu reddetti çünkü yorgunluktan ayakta duracak hali yoktu. Muayene için ısrar ettiklerinde eşyalarını geri vermeleri şartıyla muayene olmayı kabul etti. Ama onlar eşyalarını vereceklerine onu gece yarısı Jalama hapishanesine naklettiler. Orada da açlık grevine devam etti. Sabrı ve direnişi İsrail hapishaneler idaresini çocuklarını, eşini ve kardeşini görmesi ve telefonla annesi ve çocuklarıyla konuşması için izin vermeye mecbur etti. İsrail zulmüne karşı bu sabırla direnen mücadelesi olmasaydı annesi ve çocuklarıyla konuşamazdı. Esir şöyle diyor: “Şuan sağlık olarak çok bitkin ve yorgunum. Safra kesem ve böbreklerimde ağrılarım var. İlk grevimde ciğerimde ağrı vardı. Son dönemde ise görüşüm zayıfladı.”
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   7- Hak ve Özgürlüğün Sesi gazetesinin 28.11.2008’de Vaid Esirler ve Özgürler Cemiyetinin ağzından yayınladığı başka bir drama bakalım. Bütün insan hakları kuruluşları ve tıbbi örgütler durmadan İsrail hapishanelerindeki Filistinli esirlerin özellikle de esir İsra Imarane’nin kurtarılması için acilen harekete geçilmesi çağrısında bulundu. İsra’nın ailesi Vaid cemiyetine kızlarının diş teli nedeniyle şiddetli dişeti iltihabı geçirdiğini ve hapishane yönetiminin gerekli ilacı vermediğini, hapishanedeki doktorun ne olduğunu bilmediği haplar ve ağrı kesiciler verdiğini, kızlarının bu ilacı aldığında ağrıyı kısa bir süreliğine geçirdiğini hissettiğini bildirdi.
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                                   8- Başka bir gazetenin Filistinli bir esirin ağzından yayınladığı ve tüyleri diken diken eden bir olaya bakalım şimdi de. “Yahudi gardiyanların biri tarafından dövüldüm. Bu gardiyan yönetime çok yakın olan kişilerdendi. Onu şikâyet ettiğimde elbiselerimi çıkardılar, beni zincire vurdular ve hayızlı olmama rağmen beni hücre hapsine koydular. Gardiyanlardan en azından elbiselerimi vermelerini istedim. Buna aldırış bile etmediler.” Yahudi mahpuslardan biri saldırgan bir Yahudi mahpus hakkında şunları söyledi: “Arap esiri döven Yahudi mahpus hapishane yetkilileri tarafından övgü aldı.”
                                   Bilen biri var mı içimizde? Duyan var mı? Uyanan var mı?
                        9- Bu nedenle nasihat, uyarı ve hatırlatma babında kendime ve sizlere diyorum ki; içimizden birinin İsrail hapishanelerinin dikenli binalarının önünden geçerken sanki hiçbir şey görmemiş gibi gözlerini yummaması aksine bu binaya uzun uzun bakması ve kendi kendine şöyle demesi gerekiyor. “Bu parmaklıkların, duvarların ve tellerin ardında benim onurum ayaklar altına alınıyor. Şerefim gardiyanların ayaklarının altında çiğneniyor. Orada benim esir annem, kardeşim, esir kızım gece gündüz sabah akşam acı çekiyor ve hala yardım dileniyor. Ben, sen, bizler ve sizler bu biricik esirler için ne yaptık? “Özgürlüğün tutsaklarına özgürlük! Özgürlüğün tutsaklarına özgürlük!” çağrısı içimizde yankılanırken bizler ne yaptık?
.................................................................................................
İslami Hareket Lideri Şeyh Raid Salah'ın Pls48.net'te yayınlanan "Özgürlüğün Tutsaklarına Özgürlük! " başlıklı bu yazısı Gülşen Topçu tarafından İsra Haber için tercüme edildi.
 
                            
 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL