İSTANBUL’UN FETHİ

e-Posta Yazdır PDF

Milletimizin şeref ve zaferlerle süslü muhteşem tarihi içindeki en büyük zaferlerden birisi de: Hiç şüphe yok ki 29 Mayıs 1453 yılında gerçekleştirilen İstanbul’un fethidir. Binaenaleyh, biz bugün İstanbul’un fethinin 559 yıl dönümünü idrak etmenin mutluluğu içerisindeyiz. 


29 Mayıs 1453, Türk ve dünya tarihinin son derece önemli bir dönüm noktasıdır. Bin yıla yakın bir geçmişi bulunan ve fakat çürüyüp-dağılmış, bozulup-kokuşmuş, maddi ve manevi bir ahlaksızlığın batağında çırpınmakta olan Bizans İmparatorluğu bu tarihte bir daha dirilmemek üzere can vermiştir. Bu bakımdan İstanbul’un fethi; sadece bir İl’in, bir beldenin fethi değil; tarihe damgasını vuran, çağ değiştiren önemli bir hadisedir. İstanbul’un fethinde sadece iki ordu değil, ayrı iki dünya çarpışmıştı. 


Bu mücâdele âdeta, Hakk ile bâtılın, aydınlık ile karanlığın mücadelesi idi. Bu zafer, Ortaçağ’ın karanlıkları üzerinde doğan bir adalet ve insanlık güneşi olmuştur. Bu tarihten itibaren yeni bir çağ açılmış, bin yıllık bir geçmişi bulunan Bizans İmparatorluğu tarihe karışmıştır.


Bizans’ın paslı mıhını sökme şeref ve fazileti ise ALLAH sevgilisi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin: “Ne güzel komutan! Ne güzel asker” diye müjdelediği, "Fatih Sultan Mehmet" ve "Osmanlı askerine" aittir. İstanbul gibi dünyanın gözbebeği ve can damarı sayılan bir şehrin fethedilmesini yüce ALLAH, Fatih Sultan Mehmed’e ve O’nun askerlerine nasip etmiştir. 


Babası Sultan II. Murad’ın vasiyeti üzerine kendisine düşen en büyük görevin İstanbul’u fethetmek olduğunu kabul eden Fatih, henüz 21 yaşında bir genç iken bu büyük emeli gerçekleştirmiş, o güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar icad ederek, karalardan gemiler yürütmek pahasına yenilmez bir iman ve azimle Bizans’ı fethetmiştir. 


Fatih Sultan Mehmet ve askerlerinin en büyük gayesi Hz. Peygamber (S.A.V.) Eefendimizin övdüğü kimselerden olmaktı. Gerçekten: Bişr el-Ganevî (R.A.),1 babasından yaptığı rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:


“Kostantiniyye (İstanbul) elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan, ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!”1 buyurmuşlardır.


İşte bu sahih Hadis-i Şerîfin sırrına mazhar olabilmek gayesiyle Müslümanlar, asırlar boyu Bizans’ı defalarca kuşatıp bu cihad yolunda şehadet aramışlardır ki, İstanbu’da medfun Ashab-ı Kiram, hep bu gaye uğruna şehid düşmüşlerdir.


Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mucizelerinden bir mucizedir. İstanbul, asr-ı saadette Kostantiniyye ismi ile bilindiği için, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de hadis-i şeriflerinde bu isimle anmışlardır.

Bu büyük müjde, sahabeleri de heyecanlandırmış, İstanbul seferinde bulunmayı arzu etmişlerdi. Bu yüzden, 668 yılında Emevilerin yaptığı İstanbul seferine pek çok sahabe katılmıştı. Emeviler, bu kuşatmada İstanbul'u alamadılar ama, başta Ebû Eyyûb el-Ensarî (R.A.) olmak üzere, İstanbul önlerinde sahabelerden 400 kadar şehit bıraktılar. Onlar öncülerdi. Yani İstanbul'un manevî fatihleri...

Özellikle, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin  sancaktarı ve Resûlullah (S.A.V.) efendimizi yedi ay evinde misafir eden 96 yaşındaki Ebû Eyyûb el-Ensarî (R.A.) nun İstanbul önlerinde şehit düşmesi, sahabedeki fetih özlemini göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu hadis-i şeriflerinde övülen kişiler olabilmek için; ilki Hz. Osman (R.A.)nun hilafeti zamanında, Şam Valisi bulunan Hz. Muaviye (R.A.) tarafından olmak üzere, Hicri 32. senesinden itibaren pek çok İslâm komutanı ve İslâm ordusu İstanbul’u defalarca, tam 29 kerre kuşatmıştır. 


Bizans, Osmanoğullarından evvel yirmiiki defa muhasara edilmiştir. Bu yirmiiki muhasaradan beşi Müslüman-Arablara aittir. Hazret-i Osman (R.A.)nun hilâfeti yıllarından Hicrî:169/Milâdî:785 yılına kadar devam eden bu beş muhasaradan bilhassa ikisi mühimdir. Bu, mühim iki muhasaradan biri, Hicretin 48-49’uncu senelerindedir ve ünlü Sahabî Ebû Eyyûb el-Ensarî (R.A.) Hazretleri bu muhasarada şehid düşmüşlerdir. İkinci mühim muhasara ise, Emevîlerden Süleyman İbnü Abdülmelik devrine rastlar ki, Halîfenin kardeşi olan Mesleme kumandasındaki İslâm ordusu Hicrî:      97-99’da Bizans muhasarası yanısıra İznik’e kadar bütün araziyi işgâl etmiş ve bu mühim muhasara neticesindedir ki, Bizanslılar ilk defa olarak Bizans’da bir cami inşâsına müsaade etmişlerdir. Türlü değişiklikle günümüze dek gelen ve “Arab Camii” diye anılan cami budur.

Arapların Bizans üzerine son seferleri Abbasîler devrinde Halîfe El-Mehdî zamanındadır. Bir rivayete göre, Arabları müteâkib Selçukîler de, Malazgirt’den sonra Bizans önlerinde görülmüşlerse de, muhasaraya girişmeyip yalnız Üsküdar ve havalisini hâkimiyyetleri altına almışlardır.


Bizans, yukarıda kaydettiğimiz muhasaralar dışında Osmanoğulları tarafından yedi defa kuşatılmış, ilk dördü, Yıldırım Beyâzıd’a aittir. Yıldırım’ın 1391, 1395, 1396 ve 1400’deki dört muhasarasından 1396 yılındakinde Anadolu Hisarı (Güzelce Hisar) inşâ olunmuş, diğer üç muhasaradan ikisi haçlı âleminin, sonuncusu da Aksak Timur’un Osmanlı ülkesine tecavüzüyle bir netice vermemiştir!..


Osmanoğullarının Bizans’ı beşinci muhasarası “Fetret Devri”nde Yıldırım Bâyezid’in oğullarından Mûsâ Çelebi’ye aittir ve bu muhasarayı            Bizans imparatoru, o devir keşmekeşi içinde diğer şehzâdelerle işbirliği ederek atlatmasını                   becermiştir.


Bizans, altıncı defa Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın babası İkinci Murad tarafından kuşatılmış ve dört ay süren bu muhasaraya “Emir Sultan” ünvanıyla meşhur Şemseddin-i Buharî Hazretleri de beş yüz dervişiyle katılmışsa da, İkinci Murad’ın küçük kardeşi Mustafa’nın Bizans, Karaman ve Germiyanoğulları’nın iğfaline kapılıp devlete isyânıyla bu muhasara kaldırılmış, böylece Bizans, Feth-i Mübîn’e kadar nefes alabilmek imkânına kavuşmuşsa da, otuz bir yıl sonra tarihin sinesine gömülüp kaybolmuştur!.. 


Fakat, İstanbul’u fethetmek, askeri dehası bugün de herkesçe kabul edilen 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmed’e nasip olmuştur.


Bir de Fetih Hadis-i şerifinde verilen mesaja temas etmek istiyorum. Fakat önce peygamberî bir uygulamadan söz etmemiz uygun olacaktır. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, başlangıçtan beri ashâb-ı kiram bunaldıkça, gelecek parlak günleri ve İslâm hâkimiyetini haber vererek onları, hem teselli etmiş, hem de tam bir dayanıklılık göstermeleri noktasında eğitmiştir. Meselâ; Habbab b. Eret (R.A.) şöyle demiştir: İslâm'ın ilk günlerinde Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, Ka'be'nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak dayandığı bir sırada kendisine Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik: 


- Yâ Resûlellah! Bizim için ALLAH Teâlâ’dan zafer dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için ALLAH Teâlâ’ya duâ edemez misin? dedik. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz yüzü öfkeden kıpkırmızı olduğu halde hemen oturdu ve şöyle buyurdu:


“Sizden önceki ümmetler içinde öyle mazlum kişi bulunmuştur ki, müşrikler tarafından onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi bu çukura başı meydanda kalarak gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başı üstüne konulur, ikiye bölünürdü de bu işkence o mü'mini dîninden döndüremezdi. Bir başkasının da demir taraklarla etinin altındaki kemiği ve siniri taranırdı da bu işkence o mü'mini dîninden çeviremezdi. ALLAH Teâlâ’ya yemîn ederim ki, şu İslâm Dîni'ni muhakkak surette kemâle erdirecektir. Öyle bir derecede ki, bir süvari yalnız başına San'â'dan Hadramevt'e kadar selâmetle gidecek, ALLAH Teâlâ’dan başka hiçbir şeyden korkmayacak yâhud koyun sahibi yolcu, koyunu üzerine kurt saldırmasından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!"3  


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin yemîn ile ve en kuvvetli te'kîd edâtlarıyle sağlayarak haber verdiği bu kudret ve hâkimiyet, daha kendisi hayatta iken, ilk çeyrek asır içinde gerçekleşmiş ve müslümânlığın adalet nuru Arab Yarımadası'nın en karanlık yerlerine kadar girmiştir. Bu ise hiç şübhesiz hârika ve büyük bir mu'cizedir. 


Medine döneminde de Hendek Harbi öncesinde müslümanlar, büyük bir gayret ve fedakarlıkla Medineyi savunmak için hendek kazmaya çalışırken, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz kendilerine Yemen, Kisrâ ve Kayser'in saraylarının ve nüfuz bölgelerinin müslümanların eline geçeceğini müjdelemiştir. Bu müjdeler, müslümanlara içinde bulundukları sıkıntıları atlatacaklarını, yani bir anlamda zaferi önceden haber vermektir. Asla kuru bir cesaretlendirme taktiği değildir. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz hiç kimseyi aldatmaz. O'nun verdiği haberler, mutlaka doğrudur, öylece tahakkuk eder ve etmiştir. Tarih, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin verdiği hiç bir haberde yanıldığını tesbit edebilmiş değildir.


Gerek hadisimizde gerekse diğer fetih müjdesi taşıyan hadislerde zikri geçen merkezler, o günün dünyasında farklı kültür odakları durumundadırlar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu müjdeleri ile ümmetine, mevcut şartlara takılıp kalmamalarını, üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinin gerektirdiği diriliği korumalarını hatırlatmaktadır. Tabii bu, bir taraftan da ödenmesi gerekli bedele "hazır olun" demektir.,


İstanbul'un fethine dâir Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz tarafından verilmiş olan bu müjde, İstanbul'a yönelik olarak ümmetin gönlünde, önüne geçilmez bir cihâd ve fetih sevdası oluşturmuştur. Hadisimizin bütün rivayetlerinin sonunda yer alan bir nottan anladığımıza göre. Mesleme b. Abdilmelik, Abdullah b. Bişr el-Ğanevî'den bu hadisi sormuş. O da yukarıdaki şekilde hadisi rivayet etmiş. Bunun üzerine Mesleme, o sene İstanbul'u fethe çıkmıştır. O müjde aşkınadır ki, müslümanlar tam on iki kez Kostantiniyye'nin surları dibine gelmişlerdir.


Büyük Hedefleri Büyük İnsanlar Kovalar. 


Müslümanlar Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin gösterdiği o günün iki süper gücünden birinin merkezini İslâm'a açmayı hedeflerin ve şereflerin en büyüğü bilmişlerdir. Sonuçta, belli bir disiplini, geleneği ve teknolojisi bulunan genç Fatih'in komutasındaki Osmanlı ordusu bu görevi yerine getirmiş ve böylece hadisimizdeki büyük takdirin sebebinin anlaşılmasını sağlamıştır. Demektir ki bu büyük peygamberî övgünün temelinde İstanbul'un stratejik konumu ve dolayısıyla çağlar boyu müslümanların gündemine çok ciddi olarak girecek olan tebliğ ve medeniyet meselesi yatmaktadır. Fethin maksat ve hedefleri doğrultusunda hareket edenlerin bu büyük övgüden nasiblerini alacakları şüphesizdir. O halde iş, fethe ve fâtihe lâyık olmaya çalışmakta, Ayasofya dâhil fetih emanetlerine sahip çıkmakta toplanmaktadır.


Bir de şu hadis-i şerifi arz etmek istiyorum: Cabir b. Semüre (R.A.) den rivayete göre Hz Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: 


“Müslümanlardan bir çetecik BEYAZ EVİ fethedeceklerdir”5 buyurmuşlardır.  Bu fetih müjdesi de en yakın bir zamanda gerçekleşecektir, İnşaALLAH... Tıpkı İstanbul’un fethi müjdesi gerçekleştiği gibi...


İstanbul’un feth edileceğini müjdeleyen şu hadis-i şerifler de vardır: Ubade b. Samit (R.A)nun hanımı ve Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin yakınlarından olan Ümmü Haram (R.Anha.) dan rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:


“Ümmetimden denizde gazâ eden ilk muhâribler mağfiret olunmayı vâcib kılmışlardır, yâni hak etmişlerdir,” buyurdu. Ümmü Harâm (R.Anha) dedi ki:


Yâ Resûlellah! Ben de bunların içinde miyim? diye sordum. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:


- Sen onların arasındasın” diye cevâb verdi. Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: 


- Ümmetimden Kaysar’in İstanbul şehrine gazâ eden ilk muhâribler de mağfiret olunmuşlardır, buyurdu. Ümmü Haram (R.Anha): 


- Ben bunların içinde miyim yâ Resûlellah? diye sordum. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: 

- Hayır! diye cevâb verdi.6


Bu hadis-i şerif de, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mucizelerinden bir mucizedir. Çünkü bu mübarek hanımefendi, çok yaşlı iken kocası ile birlikte Kıbrıs seferine katılmış ve orada şehid olmuştur. Kabri Larnaka’da olup Halasultan veya Halahatun Türbesi olarak bilinmekte ve ziyaret edilmektedir.


Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:


“Eğer dünyanın ömründen yalnız bir gün bile kalsa, benim ehl-i beytim’den bir adam Deylem dağına ve Kostantiniyye’ye yani İstanbul’a mâlik oluncaya yâni fethedinceye kadar ALLAH Teâlâ o günü elbette uzatacaktır.”7 buyurmuşlardır.


Arzedilen hadisi şeriflerde fethin müjdelenmesi, mücahidlerin “güzel kumandan ve güzel asker” olarak tanıtılması, bunların günahlarının bağışlandığının bildirilmesi, İstanbul’un fethini her İslâm kumandanının kavuşmayı arzu ettiği bir gaye, ulaşmaya can attığı bir hedef haline getirmiştir. Ve nihâyet ALLAH, 29 Mayıs 1453 yılında bu fethi Osmanlı Sultanı II. Mehmed’e nasip etmiştir.


İstanbul’un Fethİ


İstanbul'un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 1452 yılında Boğaz'ın kontrolünü sağlamak için Rumeli hisarı inşa edildi. 16 kadırgadan oluşan güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz'lilerin elinde bulunan Galata'nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. Fetihin kronolojisi şu şekildedir : 


6 Nisan 1453: Fatih Sultan Mehmed otağı Konstantinopolis önlerinde, St.Romanüs Kapısı Şimdiki Topkapı önüne kuruldu. Aynı gün şehir, Haliç'ten Marmara'ya kadar kuşatıldı. 


6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 


9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç'e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 


9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 


11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı.


12 Nisan 1453: Donanma Haliç'i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed'in emri üzerine havan topları ile Haliç'deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı.


18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü.


20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans'ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donaması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa'ya düşman gemilerini her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu.


22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed'in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi, yüzlerce gemi halatlarıyla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç'e inmişlerdi Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç'de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı.

28 Nisan 1453: Haliç'deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. İmparator'a Ceneviz'liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi.


7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı.


12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında yapılan büyük saldırı püskürtüldü.


16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans'ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç'deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 

18 Mayıs 1453: Hareketli, ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar.


25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed, İmparator'a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey'i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi.


26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan'ın da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderildiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı.


27 Mayıs 1453: Genel saldırı orduya duyuruldu.


28 Mayıs 1453: Ordu, gününü ertesi gün yapılacak saldırılara hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Orduda, tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. İstanbul'da ise bir dini ayin düzenlendi, İstanbul Ayasofya'da herkesi savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu.

29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. 


Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçtiler yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed'in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler Bizans savunmasını tümüyle kırdılar. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı’dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya’ya gitti. Mabedi temizletti, tasvirler kapattı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya' nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi.


Fetih, İşgal Değildir


559 yılını idrak ettiğimiz bugünlerde değerlerinden kopmuş fetihle işgal arasındaki farktan habersiz bazı sözde aydınlar bu fetihten rahatsız olmaya başladılar. Eskiden şekilsel de olsa kutlamalara ev sahipliği yapanlar bugün batılı dostlarını(!) incitmemek adına İstanbul’un fethine olabildiğince yüzeysel yaklaşıyorlar. Kutlamalar ise ancak birkaç programla sınırlı. Falanca takımın şampiyonluğu, AB uyum yasaları, IMF’nin bilmem kaçıncı gözden geçirme haberleriyle dolu gazetelerimizde fetihle alakalı en küçük bir hazırlık ve kutlama haberi bile göze çarpmıyor. Cesur Yürek filmindeki İskoçyalıyı yere göğe sığdıramayan medyamız Ulubatlı Hasan’ı çoktan unutmuş görünüyor.


Bildiğiniz gibi Arapça bir kelime olan "Fetih", açmak demektir. Peki İstanbul´un Fethi ile açılan nedir? Fethi işgal yani askeri bir zafer olmaktan ayıran nedir?


Fetih bir yeri ve orda yaşayanları; bulundukları derin ve karanlık kuyulardan hak ve hakikate çıkarmaktır. Aydınlığa, huzura, adalete ve insanlık imkanlarına kavuşturmaktır. İstanbul’un fethi ile de karanlık zalim emperyalist, köleci, ahlaksız, cahil toplum sistemi gitmiş; hürriyet, adalet, birlik, ahlak ve gelişmeyi sağlayan bir sistem gelmiştir. Bunun yanında kana susayan barbarların zaferleri ise, insanlığa hep felâket getirmiştir. İşte İskender’in istilâları, işte Moğolların beldeler yıkan, ocaklar söndüren işgalleri ve işte Timur’un zaferleri!


İstanbul’un fethi ile birlikte yıllardır; zulüm, ahlaksızlık ve soygunculuğun pençesinde inleyen insanlara huzur, adalet ve mutluluk yolu açılmış oldu. İstanbul’a giren Osmanlı askerleri çiçeklerle karşılanmış ve halk her türlü çirkinliğin sembolü haline gelen ‘Latin serpuşu’ yerine İslam’ın adaletinin simgesi olan ‘Türk sarığı’nı büyük bir açık gönüllülükle kabullenmişti.


Fatih şehre giren ordusuna söylediği: “Zinhar çocukları, din adamlarını, sizinle savaşmayan ihtiyarları öldürmeyin. Kadınlara dokunmayın. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin size lâyık gördüğü şerefin ehli olasınız” sözleri bir fatihle işgalci arasındaki en açık göstergedir. Bununla da kalmayan Fatih, Tıpkı Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, Mekke’nin fethinden sonra, "Bize ne ceza verecek?" diye bekleşen halka "Bu gün kınama günü değil, hepiniz hürsünüz!" demesi ve kutlu beldenin valiliğini biraz önce kendisine diş bileyen Attâb İbn Esid’e vermesi gibi, İstanbul’un fethinden sonra halka; ‘her hususta serbest olduklarını, isterlerse camilerin duvarına bitişik kilise yapabileceklerini’ ilân etmiş olması O’nun yolunda yürüdüğünü ispat ediyordu.


Fethin bir boyutu da imar etmektir. İstanbul’un fethiyle harabe halinde devralınmış olan şehir kısa zamanda yeniden onarıldı ve Yahya Kemal’e ‘Aziz İstanbul’, Necip Fazıl’a da ‘İstanbul’ şiirini yazdıracak hale getirildi. Kadıköy’üne ‘körler ülkesi’ adını verecek kadar kör olanlardan kurtarılan şehir yeniden planlanarak ilim, kültür, sanat ve medeniyet merkezi haline getirildi. 


Peki ya bugün peşinden koşturduğunuz batılılar... Srebrenitsa’da binlerce insan katledilirken, Mostar köprüsü top ateşine tutulup yerlebir edilirken neredeydiler? Ebû Garip’te insanlık onurunu ayaklar altına alanlar, dünyanın en büyük mülteci sorununu ortaya çıkarıp dört milyon Filistinliyi evlerinden, çiftliklerinden sürenler yine onlar değiller mi?


Artık küresel şarlatanlara dur demenin; fetih şuurunu yeniden kuşanıp Süleymaniye’ye yaslanarak seslenmenin zamanıdır: “Seni seviyorum İstanbul; Mekke, Medine ve Kudüs aşkına.”