KUTLU DOĞUM HAFTASI

e-Posta Yazdır PDF

Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin doğumu, Kamerî Takvime göre Rebiülevvel ayının 12. gecesinde, Miladî takvime göre de 20 Nisan 571 yılında olmuştur. 


Asr-ı saadetten beri dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene, Rebiülevvel ayının 12. gecesini “Mevlid kandili” olarak ihya ederler.


1989 yılından beri de, 20 Nisan’ı içine alan hafta, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından müştereken düzenlenen “Kutlu Doğum Haftası” adı altında değişik etkinlikler ile kutlanmaktadır.


En Kutlu Doğumdur bu…

O’ndan önce ve O’ndan sonra doğanların sevindiği kutlu doğumdur bu…

Bu Kutlu Doğumun yüreklerimizde bir doğum olmasını istiyoruz.

Yeniden kul olabilmek için…

Yeniden ümmet olabilmek için…

Liyakati hak etmek için…

O’na ihtiyacımız var;

Yüreklerimiz yolunu şaşırdı. 


Yüreklerimizin, O’nun kılavuzluğuna ihtiyacı vardır. Boş bırakılmış gönül tahtını gelişi güzel kimselere bırakmış insanların, O’nun sevgisine ve aşkına ihtiyacı vardır. İnsanlığın en büyük sorunu sevgi açlığıdır. O’nu sevmeye, O’nunla insanı ve kâinatı sevmeye her zamankinden daha fazla muhtacız. Yürekleri tükenmiş insanların dünyasında yaşıyoruz. Tükenen bütün yüreklerin Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin sevgi ve rahmet dolu soluğuna ihtiyacı vardır.


"Ne mümkün vasf olunmak ol Habibi,

Ana vassâf hemen ALLAH karîbi.

Ana bî had salât kim ol Habîbi

Bu vuslat derdinin oldu Tabibi" 1


* * *     ***    ***


"Dünya neye sâhibse O’nun vergisidir hep,

Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi,

Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet,

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.” 2


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi

Sevmek


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi sevmek olgun imanın bir işareti olarak kabul edilmiştir.Nitekim Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre: 


“Üç şey vardır ki; bunlar kimde bulunursa o şahıs imanın tadını tadar: ALLAH ve Resûlünü herkesten fazla sevmek, sevdiğini ALLAH için sevmek, ALLAH kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”3 buyuran Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu sevgiyi gönlünde taşıyanların imanın tadını alacaklarını müjdelemektedir.


Yine sevginin önemini vurgulayan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre:

“Canımı kudret elinde bulunduran ALLAH’a yemin olsun ki, Sizden birinize ben ana-babasından, aile veçocuklarından ve diğer bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kişi bana ve tebliğ ettiğim İslâm dini’ne tam anlamıyla iman etmemiştir."4  buyurdu.

Hz. Ömer (R.A.) bu hadis-i şerifi işitince:

- Ya Resûlellah! Sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin, dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:


- Ya Ömer! Nefsinden de sevgili olmalıyım, buyurunca; Hz. Ömer (R.A.):


- Nefsimden de, diyerek durumu arz etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:


- Ya Ömer! İşte şimdi oldu, cevabını verdi.


Görüldüğü gibi sevgide öncelik sırası ve en geçerli olanı ALLAH ve O’nun elçisine karşı beslenen sevgidir. Kur'an-ı Kerim'de ALLAH’ı sevmenin ön şartı olarak Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize tabi olunması gerektiği bildirilmiştir:


“Resûlüm ya Muhammed! De ki: Eğer ALLAH Teâlâ’yı kemâl-i hulus ile seviyorsanız, bana ittiba ediniz, uyunuz ki ALLAH Teâlâ da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin bağışlasın. ALLAH Teâlâ kullarını çok mağfiret edici ve çok merhamet edicidir.”5 Binaenaleyh ALLAH’ın sevgisini iddia edip te Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetine muhalefette bulunan kimse bu iddiasında doğru değildir.


Tarih boyunca milletimiz O’na derin bir hürmet ve sevgi beslemiştir. Gerçekten Anadolu insanının okumuşunda, okumamışında, gencinde, yaşlısında, kadınında ve erkeğinde Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin bir imajını görmek mümkündür. O’nu kendi hayatlarına, düşüncelerine, kültürlerine, davranışlarına ve çevrelerine yansıtmışlardır. Şanlı tarihimizi ve kültürümüzü zenginleştiren bu örneklerden birkaç tanesine işaret etmekte yarar vardır: 


1- Anadolu insanı Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimize olan sevgisinden ve bağlılığından dolayı çocuklarına O’nu hatırlatacak isimler vermektedir. Erkek çocuklarına Mehmet, Ahmet ve Mustafa gibi isimleri tercih ediyorlar. Bu hususta bir inceliği de dikkate alarak ''Muhammed'' ismini verecek olursa ağzından çıkabilecek bir hatalı ifadeden dolayı Peygambere saygısızlık olmasın diye daha çok “Mehmet” olarak isimlendirmeyi uygun görmüşlerdir. Bu duygu ve hasret, kız çocukları için de geçerlidir. Bilindiği gibi “gül” ve kokusu Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin teninden hasıl olduğu söylenmekte, bu nedenle gül motifi O’nun bir simgesi olarak kabul edilmektedir. Mahallemizde kapıcılar var. Onların hanımları aralarında konuşuyorlardı. Çoğunun kızlarının adı Gül, Güldane, Gülser, Gülseren veya Güllü gibi bir isimle başlamaktadır. Sordum: 


- Nerelisiniz? 


- Çankırılı, Çorumlu, Sivaslı, Kırşehirli, Yozgatlı, Erzincanlı gibi Anadolu‘nun çeşitli şehirlerinden olduklarını söylediler. Dedim ki: 


- Sizin köylerinizde Gül pek fazla değildir. Neden çocuklarınıza hep Gül adını veriyorsunuz? Yoksa Gül’e olan hasretinizi mi böyle ifade ediyorsunuz. Hanımlardan en yaşlısı tebessüm ederek şöyle cevap verdi: 

-

Yok bey yok. Gül, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin remzidir. Gül, O’nun sembolüdür, simgesidir. Biz çocuklarımıza Gül adını vermekle Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin adını veriyoruz. Onları öpüp koklamakla Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi koklamış oluyoruz. 


Belki bu kadın okur-yazar bile değildir. Ancak onun gönlünden gelen bu cevap, bir kültürü ve sevgiyi canlandırmaktadır.


2- Bilindiği üzere yüce dinimiz vatan, hürriyet, cihad ve şehitlik gibi konulara önem vermektedir. Bunları korumaya çalışan bir milletin ordusunun fertlerine, adeta Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz gözüyle bakılmasından dolayı “Küçük ve sevimli Muhammed” manasına gelen “Mehmetçik” ismi verilmiştir. O’nun mensup olduğu askerlik mesleği ile icra ettiği görev ve hizmetinin önemini vurgulamak için de, denmiştir.


3- Yavuz Sultan Selim tarafından bazı mukaddes emanetlerin Topkapı Sarayı’na nakledilerek burada muhafaza edilmesi, milletimize ayrı bir haz ve heyecan vermiştir. Yüzyıllar boyunca bu mukaddes emanetin bulunduğu dairede gece ve gündüz ara verilmeksizin Kur’an-ı Kerim okunması teamül haline getirilmiştir. Diğer yandan her yıl Ramazan ayında binlerce insan Hırka-i Şerif Camii’ni ziyaret ederek O’na karşı olan sevgi ve hasretini gidermektedir.


4- Asırlar boyunca Osmanlı sultanları Hicaz bölgesine hizmet ederek Mekke ve Medine halkını maddî yönden desteklemişlerdir. Ayrıca “Haremeyn”i korumayı, bakım ve onarımını yapmayı dinî ve hayrî bir görev telakki etmişlerdir. Her yıl üç aylar girdiğinde Anadolu insanının katkısıyla, Kudüs, Medine ve Mekke’deki Müslümanlara ulaştırılmak üzere para, kumaş vs. kıymetli eşya gönderilirdi. Buna “Surre”' denmekteydi. Bu tür yardım götüren özel birliklere de “Surre Alayları” denirdi. Bu uygulama da Anadolu insanının Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize duyduğu sevginin güzel bir örneğidir. 


5- Anadolu'da yerleşmiş bir mevlid kültürü vardır. Doğum, ölüm, sünnet, nişan, düğün, kandil, hacı uğurlama ve karşılama gibi akla gelebilecek birçok tören sırasında mevlid okunmaktadır. Bu geleneğin Osmanlılar döneminde de “MevIid AIayı” şeklinde resmi bir merasim halini aldığını görmekteyiz. Her yıl Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin doğum gününe rastlayan Rebiu’l-evvel ayının onikinci gününde Sultan Ahmet Camii’nde bir merasim yapılırdı. Burada devlet erkânı ve müderrisler protokol sırasına göre, Vezirler, Yeniçeri Ağası, Defterdar, Reisü'l-Küttap, Kapıcıbaşı Ağalar... otururlardı. Daha sonra ferace giymiş Padişah, alay eşliğinde camiye götürülürdü. Padişahı Yeniçeri ve Kapıcıbaşı Ağaları selâmladıktan sonra yerlerini alırlardı. Milletimizin asırlar boyunca sahiplendiği bu mevlid kültürü, günümüzde de millî birlik ve beraberliğimizi korumada önemli bir yer tutmaktadır. Bugüne kadar Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize olan sevgi, aşk ve hasretlerini “Na’t”lar halinde dile getirmek üzere yüzlerce mevlid metni yazılmıştır. Fakat bunların arasında Süleyman Çelebi’nin yazdığı mevlidin müstesna bir yeri vardır. Merhaba bahrinden alınan şu mısralarda, bir yandan Resûlullah (S.A.V.) Efendimize dünyayı şereflendirmelerinden dolayı hoş geldiniz denilmekte, diğer yandan da âsi, günahkâr, çaresiz ve zor durumda kalan bütün ümmet için bir kurtarıcı olduğu müjdelenmektedir:


6- Şairler, aşıklar ve edipler, fizikî ve coğrafî anlamda uzak olsalar bile, Anadolu insanı ile Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve O’nun kabrinin bulunduğu Medine şehri arasında bir sevgi köprüsü kurmuşlardır. Öyle ki, O’na ulaştırılmak üzere esen rüzgârlar ve akan sularla selâm, hasret, ta’zim ve sevgilerini göndermişlerdir.


Millî kültür, örf ve adetlerimizle iç içe girmiş Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sevgisini ifade etmek elbette mümkün değildir. Memnuniyetle ifade edebiliriz ki, yüce milletimiz bu alanda zengin bir miras ve birikime sahiptir. Her şeyden önce Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetine kalbî bir bağlılık söz konusudur. Yapılan mabetler, kılınan namazlar, teravihler, tutulan oruçlar, heyecan ve gözyaşları ile yerine getirilen Hac ibadeti ve Medine ziyareti, bunun canlı örneğidir. Yine O’nun ismi anılınca gösterilen saygı, getirilen salavat, ellerin kalbin üzerine götürülerek kıyam edilmesi gibi hususlar, toplumumuzla bütünleşmiş davranışlardır. Belki insanlarımızın Kur’an-ı Kerim’in bütün emirlerine riayet etmekte zaafı ve eksikliği olabilir. Fakat o, bunları yerine getirmediği için ayrıca muzdariptir. Halinden memnun değildir. Onları zamanla telafi edeceğini her fırsatta tekrarlamaktadır. Ecdadından aldığı saf ve temiz bir inanç ve kültürle kitabına, Peygamberine, bayrağına, iffetine ve bunlardan kaynaklanan bütün mukaddes değerlerine son derece bağlıdır. İşte bu samimi duygu, bağlılık ve teslimiyet, bizim için çok önemli bir miras ve zenginliktir. İnsanımızın bu güzel hasleti şu hadis-i şerifte zikredilen bir olayı hatırlatmaktadır. Enes b. Malik (R.A.) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize: 


- Ya Resûlellah! Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, o husustaki kesin bilginin ALLAH’a ait olduğunu belirttikten sonra adama:


“Sen onun için ne hazırladın?” diye sordu. Adam mahcubiyet içinde:


- Ya Resûlellah! Onun için çok nafile namaz, çok nafile oruç ve çok nafile sadaka hazırlayamadım, namaz, oruç ve zekât gibi temel ibadetlerde eksiklerim olabilir. Ancak ben ALLAH’ı ve Resûlünü çok seviyorum, ALLAH ve Resûlüne olan sevgim tamdır, bunda eksiklik yoktur, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Sen sevdiğinle beraber olacaksın.”6


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu hadisi şeriflerinde, ALLAH ve Resûlünü çok sevmenin fazilet ve öneminden bahsetmektedir. Bu sevgiye geçmeden, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ile kendisine nasihat edilen sahabenin o an ki halinde çok belirgin bir şey göze çarpmaktadır; sahabe Resûlullah (S.A.V.) Efendimize kıyamet ne zaman kopacak diye sorduğu halde, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz bu soruya uzaktan yakından alakası olmayan bir cevapla konuya son noktayı koymuştur. Bu tavrın belli başlı sebebi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin dahi bilgi sa-hibi kılınmadığı gereksiz bir konudan meseleyi lüzumlu bir yana aktarmaktadır. Bu tavır aynı zamanda müminlere lüzumsuz ve kendilerine hiç bir fayda sağlamayacak sorulardan ve konulardan uzak durmaları gerektiğini öğütleyip, gerekeni ve daha önemli konulara dikkat etmelerini sağlayıp onları eğitmek ve eğitim metodunu sunmaktır.


Sahabenin ifadesinde görüldüğü üzere ne fazla bir nafile namaz ne de sadakası vardır. Ancak kalbinde duyduğu ALLAH ve Resûl sevgisi onun kurtuluşudur. Sevgi bir ibadettir. Bu nedenle kimi neden sevdiğimize bakmamız ve sevgi bağını imana göre germemiz gerekmektedir. İnsan imkan ve bulunduğu hal gereği sevdiğinin yaptıklarını tam olarak yapmayabilir. Bu onun sevgisinin azlığından olsa bile, o az olan sevgide samimi olmak kurtuluş reçetesidir. Sahabe durumun böyle olduğunu yani fazlaca nafile ibadetlerin bulunmadığını ancak, içinde ALLAH ve Resûlüne karşı samimi bir sevgi beslediğini söylüyor İşte bu tür sevgi felah ve saadete vuslattır.


Bu hadis-i şerifi okuyunca ümidimiz artmaktadır. Zira çağımız insanının amel noktasında eksikliklerinin olduğu doğrudur. Fakat ALLAH’a ve O’nun elçisine olan iman ve sevgisinin ise gönüllerde iz bıraktığı da bir gerçektir.


Efendimiz (S.A.V.)in Bir Kısım 

Emir ve Öğütleri


Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz hiç yalan söylememiştir, hangi konuda konuşmuşsa doğrusunu söylemiş ve bildirmiştir. Bizim mutluluğumuz, selâmetimiz, kurtuluşumuz için ne gerekiyorsa hepsini anlatmış, söylemiş, açıkça bildirmiştir. 


Kuru kuruya Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimize iman ettim demekle iş bitmez. O’nun haber verdiklerini yeterince öğrenmek, öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik etmek, uygulamak gerekir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize neler emretmiştir, neleri yasaklamıştır, nasıl öğütler vermiştir? İşte bir demet:


1- Gerçek, tasdikî bir imana sahip olmamızı istemiştir. İnançla ilgili bilgimizin, kültürümüzün Kur’ân-ı Kerim’e, Sünnete, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin râşid haleflerine ve halifelerine uygun olması gerekir. İnanç konusundaki yanlışlıklar sapıklıktır. İnanç konusunda büyük din imamlarına tâbi ve bağlı olmamız gerekir.

2- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, imandan sonra beş vakit namazı emretmiştir. Bunu da eda etmemiz, dosdoğru kılmamız gerekmektedir.


3- O bize cemaati, birliği, bizden olan emir sahibine itaat etmeyi emretmiştir. Hz. Muaviye (R.A.) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“Yaşadığı zamandaki imama biat etmeden ölen kimse sanki cahiliye ölümü ile ölmüş olur...”7 buyurmuştur.


4- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize nefs-i emmâremizle yani kötülükle çok emreden benliğimizle cihad yapmayı emretmiştir.


5- Yine bize saldırgan küffar ile cihad etmeyi emretmiştir.


6- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize iyi ahlâklı, erdemli faziletli, yüksek karakterli olmayı emretmiştir. Kötü ahlâktan, huylardan, alışkanlıklardan kaçınmayı emretmiştir.


7- ALLAH’ın Resûlü bize gururlu, kibirli olmayı yasaklamış, mütevâzi, alçakgönüllü olmayı emir ve tavsiye etmiştir.


8- O bize lüksü, israfı, saçıp savurmayı, Nemrud ve Firavun gibi yaşamayı yasaklamış; kanaatli olmayı, ihtiyacımızdan fazla tüketmemeyi emir ve tavsiye etmiştir.

9- O bize din düşmanlarını, küffarı dost ve veli edinmemeye dair ilâhî ayetler getirmiş ve bu konuda bizi uyarmıştır.


10- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize iyiliği, cömertliği, misafirperverliği, yardımlaşmayı, paylaşmayı emretmiş, Adiyy b. Hatim (R.A.)den rivayete göre: 

 

“Yarım hurma ile olsun kendinizi Cehennem ateşinden korumaya bakınız”8 buyurmuştur.  Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz cömertliği, keremi övmüş, cimriliği yermiştir.


11- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize, hayat tarzı bakımından çok güzel bir örnek ve model olmuştur.


12- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize lisan âfetlerinden korunmamızı, ya hayırlı sözler söylememizi yahut susmamızı emretmiş; bizleri gevezelik, zevzeklik, gıybet, yalan, iftira, nemime yani lâf ve söz taşımak, fitne ve fesada, nifak ve şikaka yol açacak konuşmalardan kaçınmamızı kesinlikle tenbih etmiştir.


13- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize, ebedî mutluluğa erişmemiz, kurtulmamız, Cennete girmemiz için; kendisini annemizden, babamızdan, eşimizden, çoluk çocuğumuzdan, en yakın dostumuzdan daha fazla sevmemizi öğütlemiştir. O bu sevgiye muhtaç değildir, biz O’nu sevmeye muhtacız.

14- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize merhametli olmayı, insanlara ve hayvanlara ve bitkilere zulm etmemeyi sıkı sıkı tenbih etmiş, bu yolda bize örnek olmuştur. 


“Merhamet etmeyene merhamet edilmez”  buyurarak bizi uyarmıştır.”9


15- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi haram yeme konusunda uyarmış, haramın; yiyeni ve edineni cehenneme sürükleyeceğini, azaba sebep olacağını bildirmiş, helâl ve tayyib şeyleri kazanmamızı, yememizi sıkıca öğütlemiştir.


16- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, âdil olmamızı emretmiştir.


17- Hırsızlıktan yakalanmış olan Kureyş kabilesinin seçkin bir kadınını afvetmesi için şefaat dileyenlere, Hz.Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre:


“Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı, hiç tereddüt etmeden ona da cezasını verirdim”10 buyurmuş, istenilen şefaatı kabul etmemiş, böylece adalet ve eşitliğe bağlılığın örneğini vermiştir.


18- Resûlullah (S.A.V) Efendimiz eline imkân geçse de, mütevâzi ve kanaatli hayattan ayrılmamış, bütün ömrü boyunca et ile buğday ekmeğini bir arada doyasıya yememiştir.

19- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin bize getirdiği kurtarıcı şeriatta her türlü faiz kesinlikle haram kılınmış, ALLAH’a iman edenler ve ebedî mutluluğa kavuşmak isteyenler faizden kaçınmak konusunda kesin şekilde uyarılmıştır.


20- Ahmedî şeriatta parayı yığıp istif etmek, depolamak yani kenz yapmak haramdır. Paranın yeterli miktarı geçinmek için, geri kalan kısmı ticaret, sanayi ve diğer iş sahalarında sermaye olarak, bir kısmı da ALLAH’a malî ibadet yapmak, sâlih ameller işlemek için kullanılacaktır.


21- Resûl-i Kibriya Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz parayı sevmezlerdi, kendisi için para biriktirmezlerdi, vefatlarında parası çıkmamıştır. Zaten O, Hz.Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre: 


"Bize varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır"11 buyurmuştur.


22- Abdullah b. Amr (R.A.)den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz,  “Rüşvet alan da, veren de ateştedir”12 buyurmuştur.


23- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, insanların nimetlere en çok şükredeni, zahmetlere en fazla sabr edeni idi. Bize bu konuda da örnek olmuşlardır.


24- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi aldatıcı, yalancı dünya konusunda uyarmış; dünya oyuncaklarının ve tuzaklarının bizi ALLAH yolundan alıkoymaması için çok güzel öğütler vermiştir.


25- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz biz ümmetine hayırlı dualar etmiştir, bizim de O’na salât ve selâm getirmemiz, Sünnetini uygulamamız, O’nun yolundan ve izinden gitmemiz gerekir.


26- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizlere çok açık şekilde haramın azabının, helâlin hesabının olduğunu bildirmiştir.


27- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz çalışmayı, rızkını aramayı emretmiş; asalaklıktan, tembellikten, dilencilikten, istemekten çekindirecek öğütler vermiştir.


28- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi dalkavukluktan, meddahlıktan, çok övücü olmaktan yalakalıktan, tabasbustan, yağcılıktan men etmiştir.

29- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize âhir zaman fitnelerini ve alâmetlerini bildirmiş, onlara karşı uyarmıştır.


30- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz:“Emaneti olmayanın dini de yoktur”13 buyurarak emanete hıyanet etmenin kişiyi dinden imandan çıkaracak çok büyük bir günah ve isyan olduğunu haber vermiştir. Veyl emanetlere hıyanet edenlere!.. Veyl, işleri, vazifeleri, memuriyet ve makamları ehil ve layık olanlara değil de eşe dosta, akrabaya, arkadaşa, partiliye, hemşehriye verenlere...


Alemlerin Sevgili Efendisi’ne Bir Mektup


Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan ALLAH dostu ve Peygamber aşığı bir kardeşimiz, işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin Ravzası’nda elektrik çarpması sonucu vefat etmiş ve Cennetü’l-Baki’ye defnedilmiş. Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye dönmüş. O zaman yedi yaşında olan oğlu, bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o Peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları… Biliriz ki dil, kalpten geçen her şeyi ifade edemez. ALLAH Teâlâ bize de bu kardeşimiz gibi Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sevgisini nasip etsin. Âmin.


Terliğimi Bıraktığım Yerde 


Bir seni güneşim, bir babamı ve bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine-i Münevvere’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane, senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzan’daki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin Mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde de seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.


Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine-i Münevvere’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine-i Münevvere’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde.


Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun, bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde:


— Babacığım! Neden Medine-i Münevvere bu kadar sıcak? diye. Babam da:


— Evladım! Medine-i Münevvere’de iki tane güneş var da ondan, derdi.


— Nasıl olur, babacığım! Güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek:


— Bak! Yavrum doğru… Bütün dünyayı ısıtan bir güneş var amma, bir de âlemleri ısıtan ve aydınlatan bir güneş var. O güneş de Medine-i Münevvere’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.


Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine-i Münevvere’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor amma, içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı taaa buralarda bizi aydınlatıyordu amma, içimi ısıtması için O’nun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki, Medine-i Münevvere müezzini ezanı, sanki Bilal-i Habeşî okuyor sanırsınız.


Namaz için Mescid-i Nebevî’ye Koştururduk


Bilir bilmez,  babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam:


- İncitmeyin, sakın!.. Onlar, Ebû Hureyre (R.A.)nun kedileri, derdi. Biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin, çünkü.


Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud'da yatan yetmiş şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud da senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki, en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken, sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı.

Hasretin beni üşütüyor


Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim amma, hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam, bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar… Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki... Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medine-i Münevvere’deyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver.


Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.


Sana benzeyen bir yanım daha var


Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine-i Münevvere’den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskanmıştım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde ben de kimse görmeden terliklerimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı. Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Amma güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bile, bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim! Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun!

Muhammed Nebi Doğanay

Aman ALLAH’IM! Bu ne güzel bir anlatım! Çünkü yazan hâdiseyi bizzat yaşamıştır. Zaten böyle güzel bir yazı ancak orada doğmakla, orada büyümekle, orada yaşamakla ve O yüce Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize hasretlik çekmekle yazılır.


Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz diyarında O’na komşu olarak büyümüş bir çocuk, O’nun hasretiyle yanıp tutuşan, içi üşüyen bir çocuk, O’na kavuşunca ısınacağını bilen bir çocuk ancak bu kadar güzel yazabilir. Çocuk gözüyle, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi sevmek bir başka şey.


Bu yıl hem hacca ve hem de umreye Asil Turizm hacıları ve umrecileri ile gittim. Bu mektubu oraya da götürdüm. Ve Ravza’nın hemen yanında Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin huzurunda hacılarıma, umrecilerime okudum.  Muhammed Nebi kardeşimin selamını götürdüm. Bilemiyorum ben bu mektubu okurken çok duygulandım, hislendim. Hem ağladım, hem de hacılarım, umrecilerim gözyaşı döktü. Hatta bir hacımın şu sözünü hiç unutamıyorum:


— Hocam! Bu mukaddes yerlere geldim, gidiyorum derken, hiç gözümden yaş akıtamadım. Ancak bu mektubu dinlerken, içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. ALLAH sizlerden razı olsun, dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sevgisiyle, gözümüzden bir çift damla da olsa gözyaşı akmasına vesile olduğu için ben bu çocuğu ve yazdıklarını çok sevdim, gözlerinden öpüyorum. Şimdi okurken sizin de gözyaşlarınızı sildiğinizi tahmin ediyorum.


Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz 

Evinize Misafir Olsa?


Bir soru: Eğer bir gün, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ziyaretinize gelse, yalnızca birkaç günlüğüne, aniden çalsa kapınızı. Merak ediyorum neler yapacağınızı!.


Biliyorum ama, böylesine şerefli bir konuğa en güzel odanızı açacağınızı, O'na sunacağınız tüm yemeklerin en iyisi olacağını ve inandırmaya çalışacağınızı, O'nu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı, gerçekten de evinizde O'na hizmet etmekten alacağınız hazzı, fakat söyleyin bana!


Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizi, evinize doğru geldiğini gördüğünüzde O'nu kapıda mı karşılayacaksınız?

Yoksa O'nu içeri almadan önce aceleyle bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp yerine Kur’an-ı Kerim-ı Kerim'i mi koyacaksınız?


Peki hala Amerikan filimleri seyredecek misiniz televizyonda? Ya da kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle? O size kızmadan önce.


Kim bilir, belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdiniz. Hatırlayabildiğiniz en son çirkin kelimenin.


Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun yerine ortalığa kitaplığınızın raflarında tozlanmış hadis kitapları mı çıkaracaksınız?


Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz? Yoksa telaşla ne yapayım diyerek, sağa-sola mı koşturacaksınız?


Merak ediyorum!

Eğer Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa, yapmaya devam edecek misiniz her zaman yaptığınız şeyleri? Ailenizdeki sohbetler eski hallerini koruyacak mı? Her yemekten sonra sofra duası etmeyi yine zor mu bulacaksınız? Hiç yüzünüzü asmadan, oflayıp puflamadan her vakit namazını kılacak mısınız? Ya sabah namazı için sıcacık yataktan erkenden fırlayacak mısınız?


Peki ya yine mırıldanacak mısınız her zaman söylediğiniz şarkıları? Peki bilmesine izin verecek misiniz aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri.

Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz? Şöyle diyelim ya da, gideceğiniz her yere götürebilecekmisiniz Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizi de?


Yoksa bir kaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?


Tanıştırmaktan onur duyar mısınız? Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ziyareti bitene dek birbirleriyle arkadaşlarınızın.


Şimdi söyleyin açık yüreklilikle! O'nun kalmasını ister misiniz sizinle? Sonsuza dek, hep birlikte.


Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız ziyareti bitip gittiğinde. 


Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?

Silmek ve düşünmek eğer bir gün Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ziyaretinize gelse, yapacağımız şeyleri!

Cevabını herkes düşünsün!...

.............................................................................

1 Mustafa İsmet Garibullah Büyük Şeyh Efendi (K.S.), Risale-i Kudsiyye, 2, Kısaca sadeleştirilmiş şekli: O ALLAH'ın sevgilisi, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizi tam vasfetmek mümkün değil. Yani O’nun sıfatlarının hepsini bilmiyorsun ki başkasına bildiresin. Ancak, O Resûlullah (S.A.V.) Efendimizi ziyade tarif edici O'nun ziyade yakını olan ALLAH (C.C.) dür. Biz tam bilmiyoruz ki bildirelim. Resûlullah deriz, peygamber deriz ancak o kadar. O Resûlullah (S.A.V.) Efendimize sonsuz, sayısız salat u selâm olsun. Zira O, ALLAH'ın en sevgilisi bu vuslat derdinin doktoru olmuştur. Vuslat derdi, ALLAH'a kavuşma aşkı ve isteğidir ki, bu ne güzel hastalıktır. Bu hastalığı tedavi eden doktor ne güzel doktordur. Ya Rabbi! Sen, seni sevenlerle eyle bizi. Amin., 2 Safahat, 461

3 Buhârî, İman: 2,  9, 14; Müslim, iman: 67, 4 Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69, 70, Nesei, İman: 19, 5 Âl-i İmran Sûresi: 31, 6 Buhârî; Edeb:  96; Müslim; Birr: 164/2639, 7 A.b.Hanbel, 4/96, No:16434  Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir, 19/388, No:909, 8 Buhari, Zekat: 8, No: 1347,  2/512, 9 Buhârî, Edeb:18, 10 Müslim, Hudud: 2, Buhari, Hudud: 11, Ebu Davud, Hudud: 4., 11 Buhârî, Ferâiz:3, Humus:1, Cidâd:80, Meğâzî:14, Tefsir, Haşr:3, Nafakat:3, İ'tisam 5; Müslim, No:1757; Tirmizî, Siyer:44; Ebu Dâvud Harac:19; Nesâî, Fey:1, 12 Taberani, el-Mu'cemu'l-Evsat, No: 2047, 3/29; Deylemi, Firdevs, No: 3314, 2/284, 13 İbn-i Hibban, İman, No: 194, 1/422