Gelen Haberi Mutlaka Araştırmak Lazımdır!

e-Posta Yazdır PDF

Hicretin dokuzuncu yılında idi. Hâris b. Dırar, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına gelmiş, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz, O'nu İslâmiyete davet edince Müslüman olmuş ve:

- Ya Resûlellah! Beni kavmimin yanına gönder de, onları, İslâmiyete davet edeyim ve Müslüman olanların zekâtlarını toplayıp filan zaman Sana göndereyim demişti. Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz de O'nu, zekâtlarını toplamak üzere Beni Mustalık kabilesine göndermişti.

 

Benî Mustalık kabilesi, Müslüman oldular, meydanlarında mescidler yaptılar. Haris b.Dırar, Müslümanların zekâtlarını topladı ve gönderme zamanı geldiği halde, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin elçisi gelmediğini görünce, bu hususta ALLAH Teâlâ ve Resûlünü kızdıracak bir hâdise çıktığını sandı. Kavminin ileri gelenlerini yanına toplayıp onlara:

- Resûlullah (S.A.V.) efendimiz, bana bir vakit tayin etmiş ve o zaman, elçisini gönderip yanımdaki zekâtı aldıracağını söylemişti. O vakit geldiği halde, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin elçisi gelmemiştir. Resûlullah (S.A.V.) efendimiz, sözünden döner değildir. Kendisinin, elçisini yanında tutup salmayacağını da, sanmıyorum. Herhalde, bu iş yüzünden bir kızma vardır. Geliniz, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin yanına gidelim, dedi.

 

O sırada, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Velid b.Ukbe'yi, Hâris b.Dırar'ın yanındaki zekât mallarını teslim almak üzere Beni Mustalık kabilesine gönderdi. Benî Mustalık kabilesi, Velid b. Ukbe'nin geldiğini işitince sevindiler. İçlerinden yirmi kişi, onu, develer ve davarlarla karşılamağa çıktılar.

Velid b. Ukbe, onların kendisini silahlı olarak karşılamağa çıktıklarını görünce korkmuş, Benî Mustalık kabilesinin irtidad ettiklerini ve zekât vermekten kaçındıklarını sanmış, aralarında cahiliyye döneminde bulunan bir kinden dolayı kendisini öldüreceklerini zannetmiş, korkmuş ve daha yanlarına varmadan, izi sıra Medine-i Münevvereye geri dönmüş. Bu sebeple Benî Mustalık kabilesi, ne deve ne de davar zekâtı teslim edebilecekleri bir kimse göremediler. Velid b.Ukbe, Medine-i Münevvereye geri dönünce Benî Mustalık kabilesinin silâhlandıklarını ve kendisinin zekâtı toplamasına engel olduklarını

 

Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimize haber vererek:

- Yâ Resûlellah! Hâris b. Dırar, beni zekât toplamaktan men etti ve öldürmek istedi! Benî Mustalık kabilesi, Seninle çarpışmak için toplanmışlar, demiş. Bunun üzerine, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz de gazab etmiş ve durumu incelemek üzere Halid b. Velid (R.A.)yu bir miktar askerle onların üzerine göndermiş ve O'na:

- Onların durumunu gizlice tetkik et. Eğer onları Müslümanca bulursan yumuşak davran ve zekâtlarını al. Yok, irtidad etmişlerse onlarla savaş! Buyurmuş. Bu emir üzerine Halid b.Velid (R.A.), geceleyin onların yakınlarına varınca, içlerine casuslar saldı. Casuslar, onların ezan okuduklarını ve hatta teheccüd namazını kıldıklarını gördüklerini haber verdiler. Halid b.Velid (R.A.) de yanlarına vardı. Kendilerinde itaat ve hayırdan başka bir şey görmedi. Medine-i Münevvereye dönüp durumu, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimize haber verdi.

 

Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz, daha önce, Benî Mustalık kabilesine göndermek üzere askerî bir birlik hazırlamış bulunuyordu.

Benî Mustalık kabilesi, bunu, haber alınca, Velid b.Ukbe'yi karşılamış olan binitli heyet, acele Medine-i Münevvereye geldi. Kendilerine gönderilmek üzere bulunan İslâm birliğiyle Medine-i Münevverede karşılaştılar. İslâm birliği, Hâris b.Dırar'ı görünce:

- İşte Hâris! dediler. Hâris b.Dırar, onlara:

- Sizler, kimlerin üzerine gönderiliyorsunuz? diye sordu.

- Senin üzerine! dediler. Hâris b.Dırar:

- Ne için benim üzerime gönderiliyorsunuz? diye sordu.

- Resûlullah (S.A.V.) efendimiz, sana, Velid b.Ukbe'yi göndermişti. O'nun söylediğine göre, sen onun zekâtı toplamasına engel olmuş ve kendisini de, öldürmek istemişsin, dediler.

 

Hâris b.Dırar:

- Hayır! Muhammed'i, hak din ve kitapla Peygamber gönderen ALLAH Teâlâ'ya yemin ederim ki,  ben kat'iyyen ne onu görmüşümdür, ne de o benim yanıma uğramıştır! dedi.

 

Hâris b.Dırar, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına girdiği zaman, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz, ona:

- Sen, zekâtın toplanmasına engel olmuşsun, elçimi de öldürmek istemişsin öyle mi? diye sordu. Hâris b. Dırar

- Hayır! Seni, hak, din ve kitapla Peygamber gönderen ALLAH Teâlâ'ya yemin ederim ki, ben ne elçini gördüm, ne de o, benim yanıma uğradı!

 

Benim şimdi gelişim, ancak, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin elçisinin bize gönderilmeyişinden ve bunun da, ALLAH Teâlâ ve Resûlünün gazabından ileri gelmiş olmasından korktuğum içindir! Dedi.

Benî Mustalık heyeti:

 

- Yâ Resûlellah! Sor, o elçine bakalım bizimle hiç konuşmuş mudur? dediler. Benî Mustalık heyeti ile konuştuğu sırada, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizi, Vahiy hali bürüdü. Hucurât sûresinin inen altıncı ayet-i kerîmesinde Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

 

 “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, hemen onu iyice araştırınız, yoksa bilmeyerek bir kavme saldırırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”1

 

Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Beni Mustalık heyetine:

- Sizin yanınıza kimi göndermemi istiyorsunuz? diye sordu.

 

Benî Mustalık heyeti:

- Bizim yanımıza Abbad b.Bişr'i gönder! dediler.

 

Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz:

- Ey Abbad! Onlarla birlikte git! Mallarının zekâtlarını al! Mallarının en iyilerini seçip almaktan sakın! buyurdu.

 

Abbad b. Bişr, Benî Mustalık kabilesinin yanında on gün kaldı. Onlara, Kur'ân-ı Kerim okuttu, İslâm şartlarını öğretti. Ne hakkı zayi ettirdi, ne de, onların hakkına tecavüz etti. Hoşnud olarak Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına döndü.

 

Bu hadise ve neticesinde nazil olan ayet-i kerime Müslümanlara büyük bir ders veriyor. Herhangi bir fasıkın sözlerine gerekli olan tahkikatı yapmadan, hemen kıymet verilmesinin korkunç bir hadiseye sebep olacağını bildiriyor.

 

İman esaslarını kabul ettiğini söyleyen, fakat gereğini yerine getirmeyen, ona göre hareket etmeyen kimselere dinen “fasık” dendiğine göre, bu gün yaşadığımız şu cemiyette bu konuda ne kadar titiz davranmamız gerektiği apaçıktır.

 

Çünkü birçok fasık kimseler, kendilerini doğru, dürüst ve güvenilir bir kimse olarak gösterirler, iyi niyetli olduklarını söylerler ve bir takım yalan sözler, düzme haberler ile karşısındakini aldatmaya, fitne-fesad çıkarmaya çalışırlar.

 

Köroğlu:

 “Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu.”

demiştir. Mertlikten nasibi olmayan kimselerin, gelişen teknik imkânlarından da istifade ederek hoşlanmadıkları kimseler hakkında şöyle veya böyle yollara başvurdukları görülen bir gerçektir.

Binaenaleyh, biz Müslümanlar için: Haber getiren şahsı tanımak, gelen haberi iyice araştırmak mutlaka lâzımdır. Yoksa birçok zarardan sonra işin gerçek yüzü anlaşılıp o haberin yalan olduğu bilindikten sonra, fasıkın haberine aldanan kimse ömrü boyunca pişmanlık duyar. Duyar amma:

 

 “Bir faide bahşeder mi heyhat!

Vaktinde yapılmayan nedamet.”

 

Gerçekten pişmanlık, vaki olan zararı ödeyemez. Şu halde bu ayet-i kerime bütün Müslümanlara büyük bir ders vermektedir. Ebû Hureyre (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:

 “Kişiye, her duyduğunu bahsetmesi günah olarak yeter.” buyurmuşlardır.  Yine Ebû Hureyre (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz:

 “Kişiye, her duyduğunu bahsetmesi yalan olarak yeter,” buyurdular.3

 

Muaz b. Enes  el-Cühenî (R.A.)nun babasından rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:

 “Kim bir Müslümanı bir münafığa karşı savunursa, ALLAH Teâlâ onun için bir melek yaratır da o melek kıyamet gününde o kimsenin vücudunu cehennem ateşinden korur. Kim de karalamak gayesiyle bir

 

Müslümana bir iftira ederse ALLAH Teâlâ o kimseyi bu söylediği sözlerin vebâlinden tamamen temize çıkıncaya kadar cehennem köprüsü yani sırat üzerinde bekletir."4Buyurdu.

Câbir b. Abdullah ile Ebu Talha b. Sehl el-Ensarî (R.Anhüma) dan rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:

"Her kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, ALLAH Teâlâ da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yalnız bırakır. Kim de bir Müslümana şerefinin elden gitmesi ve saygınlığının yitirilmesi söz konusu olan bir yerde yardım ederse, ALLAH Teâlâ da ona kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yardım eder."5 Buyurdu.

 

Bu hadis-i şerifler kulağımıza küpe olmalıdır. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine, ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."6

 

Ayet-i kerimede: Kişinin bilmediği bir şeyin peşine düşmesi, bilmediği bir konuda söz söylemesi, hüküm vermesi, bilgisizce davranması, bilmediği tanımadığı kişiler hakkında ileri-geri konuşması, daha özel olarak yalancı şahitlik yapması, iftira atması, kısaca bilgi sahibi olmadan tahmine göre herhangi biri için maddî veya manevî zarara yol açacak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır.

İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanır. Âyet-i kerimede bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması gerektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir.

 

Bu sebeble insan: Görmediği halde gördüm, duymadığı halde duydum, bilmediği halde bildim, dememelidir. Hakkında bilgisi olmadığı bir hususu söz konusu ederek hiç bir kimseyi yermeye kalkışmamalıdır. Zan ve tahminlerin peşinden gitmemelidir. Hele hele yalan yere  sahitlik yapmamalıdır.

 

Bu ayet-i kerimenin anlamı çok geniştir. Hem ferdî hem de sosyal hayatta kişinin "bilgi" yerine tahmin ve zanna uymamasını gerektirir. Bu emir, İslâm hayatının ahlâkî, hukukî, siyasî ve idarî tüm yönlerini kapsar ve bilim, sanat ve eğitim için de geçerlidir. Bu emir, toplumun insan hayatında "bilgi" yerine "tahmine" uymanın ortaya çıkardığı birçok meseleden korur. İslâm ahlâkı şunları gerektirir:

Şüpheden kaçın ve araştırmaksızın hiç bir şahıs veya grubu suçlama! Soruşturma sırasında sadece şüphe nedeniyle bir kimseyi tutuklamak, dövmek veya hapsetmek yasaktır. Dış ilişkilerde de, soruşturma ve araştırma yapmaksızın hiç bir harekete girişilmeyeceği ve söylentilerin ortalıkta dolaşmasına izin verilmeyeceği şeklinde belirlenmiş dengeli bir politika izlenmelidir. Aynı şekilde eğitimde de sadece tahmin, varsayım ve akıldışı teorilere dayanan bilimler kabul edilmez. Her şeyin ötesinde bu ayet-i kerime, hurafe ve batıl inançları kökten kesip atmaktadır. Çünkü bu emir, müminlere sadece ALLAH Teâlâ ve Peygamberi tarafından öğretilen "bilgi"ye dayanan şeyleri kabul etmeleri gerektiğini bildirmektedir.

 

Bir insanın bilmediği bir şeyi söylemesinin veya bilmediği bir şeyi yapmasının doğru olmadığı, bilinen bir gerçektir. Ey müslüman! Bilmediğin bir hususta bir kimseyi kınaman, sana yaraşmaz. Öyleyse yalan yere şahitlik yapmak, yalan konuşmak, iftira etmek, zanna dayanarak insanlar hakkında konuşmak, başkalarının gizliliklerini araştırmak, şer'an haram kılınmıştır. Zira göz, kulak ve gönül, bunların hepsi, o yaptığı kötü işten sorumludur. Bunların sahiplerine kıyamet gününde şöyle bir soru sorulacaktır: Dinlemenin helal olmadığı şeyi niçin dinledin? Bakmanın helâl olmadığı şeye niçin baktın? Üzerine kastetip yönelmenin helal olmadığı şeye niçin kastedip yöneldin?

 

Herkes kulağından, gözünden ve kalbinden mes'ul olacaklar ve: Kulağını ALLAH Teâlâ'ya itaatta mı, yoksa isyanda mı kullandın? denilecek. Diğer uzuvlar hakkında da aynı sorgu yapılacak. Bu sebeble insan eğer onları hayırda kullanırsa mükâfaatı, yok eğer şerrde ve günahlarda kullanırsa cezayı hakeder.

Hem şunu bil ki, gizlilikleri ve ayıpları araştırmak, zan ve tahminlerde bulunmak, buna göre hüküm vermek, bir hastalıktır. Bu, insanın kişiliğinin zayıflığına, maddeye battığına ve saf olmadığına işaret eder.

 

 

İftirada bulunmak, insanları yalan iftiralara maruz bırakmak, yalan söylemek, iftira ve bühtanda bulunmak, zanna bağlı olarak başkalarını tenkit etmek, başkalarının gizliliklerini araştırmak, insanın bilmediği bir şeyi söylemesi yahut da bilmediği bir şeye göre amelde bulunması, ya da bilmediği bir şeye dayanarak başkasını kötülemesi haramdır. Ne yazık ki bu kötü ahlâk, Müslümanlar arasında da yaygınlık kazanmış bulunuyor ve artık bilgisizce, güvenilir kaynaklar olmaksızın söz söylemek, din ve imanın zaafa uğraması ve ahlakî değerlerin çözülüşü sebebiyle oldukça yaygın bir hal almıştır. İnsan kendisi için helâl olmayan şeyleri işitecek, bakması ya da görmesi helâl olmayan şeylere bakacak ya da görecek olursa, yapması helâl olmayan şeyleri yapmaya karar verirse bunlardan dolayı sorumlu tutulur, ceza görür.

 

 

Kulak, göz ve gönül, insanın en değerli organladır. Ana rahminden dünyaya geldiğinde bu organlarımız tertemiz olarak gelir. Ergenlik çağından sonra her duyuş, her bakış ve düşünüş bizden bir şeyler götürür veya getirir. Şair:

 

 

"Gözümün baktığına

 

Gönlümün aktığına

 

Kulağımın çaktığına

 

Estağfirullah tövbe"

 

 

demiş. Ne güzel söylemiş.  Bu sebeble gözümüz haramın peşine düşmesin. Kulağımız yalana, gıybete, iftiraya iltifat etmesin. Gönlümüz kayalar gibi katılaşmasın. Ayet-i kerîmeler ile yumuşatılsın. Gönlümüz batıl şeylere yaklaşarak küf tutmasın, zikrullah ile Kur'an-ı Kerîm ile cilalansın. Gönlümüzde hazan yaprakları dökülmesin. Kur'an-ı Kerîm gönlümüzün baharı olsun. Kur'an-ı Kerimde "Ülaike" kelimesi ikiyüzdört defa geçmektedir. Hepsinde insanları işaret etmektedir. Yalnız bu ayet-i kerimede kulak, göz ve gönüle işaret etmek için "Ülaike" kullanılmak suretiyle bunların da akıllıca kullanılmasına işaret edilmiştir. Her organın ayrı ayrı hesaba çekileceği bildirilmektedir.

 

....................................................

 

1)Hucurât sûresi: 6 2)Ebû Davud, Edeb:80, No:4992, 2/716 3)Müslim, Mukaddime:3, No:5, 1/10 4)Ebû Davud, Edeb:41, No:4883, 2/687 5)Ebû Davud, Edeb:41, No:4884, 2/687 6)İsra sûresi:36