18 MART ŞEHİTLER GÜNÜ

e-Posta Yazdır PDF

İki yüz elli bin vatan evladının şehit olması pahasına, tüm dünyaya "Çanakkale Geçilmez!" dedirttiğimiz Çanakkale savaşları, tarihimizin en önemli zaferidir.

   Müslümanları düşmanlarına karşı bu denlü üstün kılan özelliklerinden biri Kur’an-ı Kerim'de: "İki güzelden biri"1 şeklinde ifade edilen "şehitlik veya zafer" inancıdır. Yani, Mü'min için savaşta iki güzel neticeden biri vardır: Ya galip gelecek gazi olacak veya şehit olacaktır. Güzel bir şekilde yaşamak, ondan sonra Allah yolunda O'nun rızası için şehit olmak, her Mü'minin hayal ettiği bir mutluluktur.

Bu sebeple merhum şairimiz Akif'in:
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
diye tanıttığı Anadolu toprakları, kelimenin tam anlamı ile "şehitler yurdu"dur. Çünkü bu topraklar uğruna sadece Çanakkale’de İki yüz elli bin vatan evladı, gözlerini bile kırpmadan düşmanla göğüs göğüse çarpışmış, şehit olmuştur.

   Bir 18 Mart Çanakkale Şehitlerini anma gününde, şehitlik gezilirken, topluluk içinden biri çıkar ve etrafındakilere yüksek sesle şöyle der:

  - Bu nasıl ilkel ve geri bir anlayıştır. İşte tam burası şehitlik. Bir adam çıkmış diyor ki:

"Kim bu Cennet vatanın uğrunda olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda..."

   Kardeşim bu topraktır. Hiç toprak sıkılınca şüheda fışkırır mı? diyerek, imanı volkan gibi olan İstiklal Marşı şairimiz merhum Akif'in inancıyla ve sanatıyla alay eder ve mahiyette yere eğilir. Bir avuç toprak alır ve çevresindekilere:

  - İşte bir avuç toprak aldım ve sıkacağım. Bakalım şüheda fışkıracak mı? der ve toprağı sıkmak amacıyla elini yummasıyla beraber, parmaklarından kanlar fışkırmaya başlar. Çevresindekilerin şaşkın bakışları altında meydana gelen bu hadise karşısında adam şok olmuştur. Mesela anlaşılınca görülmüştür ki, o toprak içinde çok yoğun biçimde bulunan ve Avusturya dikeni denen küçük dikenler, elin kılcal damarlarını patlatması neticesinde kanların o tazyikle fışkırdığı görülmüştür. Kutsal değerlerle alay eden bu zavallı da uzunca bir zaman cımbızla dikenleri ayırmak zorunda kalmış ve o dikenler de kendisine iyi bir ders olmuştur.

   Görülüyor ki, ceza bazen apaçık gelir. Aslında merhum şairimiz Akif, bu hadiseden yaklaşık bir asır önce sanki olayı görmüş gibi tasvir ediyordu:

''Enbiya yurdu bu toprak; şüheda burcu bu yer;
 Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer!
 Dışı baştanbaşa bir nesl-i kerimin yâdı;
 İçi boydan boya milyonla şehit ecsadı.
 Öyle meşbu’-i şehadet ki bu öksüz toprak:
 Oh, bir sıksa adam otları, kan çıkacak!''
 
 Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefil,
 Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!
 Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan;
 Çünkü mîrasyedi sâil kovulur her kapıdan! 2

   Merhum şairimiz Akif her zaman: ''İnsan bir haddini, bir de hesabını bilmeli.'' derdi. Haddini aşanlar için derler ya...

   ''Hak sillesinin sadası yoktur
    Bir vurdu mu hiç devası yoktur.''

   Bu gibilere ALLAH Teâlâ'dan hidayet dileyerek, Lütfen Necmettin Halil Onan'ın aşağıdaki şiirini yavaş yavaş ve düşünerek okuyalım:

DUR YOLCU

   Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
   Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
   Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
   Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

   Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
   Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda
   İstiklal uğruna, namus yolunda,
   Can veren Mehmet'in yattığı yerdir.

   Bu tümsek, koparken büyük zelzele
   Son vatan parçası geçerken ele
   Mehmet'in düşmanı boğduğu sele
   Mübarek kanını kattığı yerdir.

   Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
   Yaptığı bu tümsek amansız çetin
   Bir harbin sonunda bütün milletin
   Hürriyet zevkini tattığı yerdir

   Bizler için böylesi bir öneme sahip olan Çanakkale zaferinin yıldönümü olan 18 Mart tarihi, 27 Haziran 2002’de 4768 sayılı Kanun’la “Şehitler Günü" olarak kabul edilmiştir.
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE 3

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf ordulann yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle "bu: birAvrupalı"
Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel'undeki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam.
Atılan her lâğamın yaktığı; Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidiı:ş Savnılur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak el, ayak
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık gülle yağan mermîleı:..
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat imân?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü o te'sîs-i İlahî o metîn istihkâm
Sarılır, indirilir mevki'i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslere Hudâ'nın ebedî serhaddî;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedânn gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamlan sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

   Çanakkale zaferinin bu yıldönümünde bütün şehitlerimizi rahmet, şükran ve minnetle anıyoruz. Ruhları şâd olsun.
......................................................................................
1 Tevbe sûresi:52
2 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 163-164, TDV baskısı
3 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 385, TDV baskısı