KUR’AN-I KERİM AHLÂKI

e-Posta Yazdır PDF
Kur’an-ı Kerim de Resûlullah
(S.A.V.) Efendimizin yüksek bir ahlâka
sahip bulunduğu ve O'nun insanlar
için güzel bir örnek ve model olduğu
beyan ediliyor. ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz sen, yüce bir ahlak
üzeresin.” 1
“Ândolsunki ALLAH Teâlâ'nın
Resûlünde, sizin için, ALLAH'a ve
ahiret gününe kavuşmayı umanlar
ve ALLAH'ı çokca zikredenler için
güzel bir numune vardır.” 2
Âyet-i kerimede, Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin, ALLAH Teâlâ'nın
rızasını kazandıracak davranışlarda
bulunmak isteyenler için mükemmel
ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numunesi
olduğu anlatılmaktadır. Bugün
İslâm dünyası başta olmak üzere insanlık
âlemi dehşetli krizler içindedir.
Şunlardan kurtulmanın tek çaresi
ALLAH Teâlâ'ya itaat etmek, O'nun
emir ve yasaklarını hayata uygulamaktır.
ALLAH Teâlâ'ya itaat etmek,
Son Peygamber Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimize itaat ile olur.
Said b. Hişam diyor ki: Hz. Aişe
(R.Anha)ya:
- Ey Mü’minlerin annesi! Bana,
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin ahlâkını
anlat! dedim. Hz. Aişe (R.Anha):
- Sen, Kur’an-ı Kerim okuyorsun
değil mi? dedi.
- Evet okuyorum! dedim.
- İşte Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimizin ahlâkı, Kur'an-ı Kerim idi,
dedi.
Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz yaşayan bir Kur’an-ı Kerîm
idi. İslâm’ın nasıl yaşanacağını gösteren
canlı bir örnekti. Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin hayatı canlı bir
Kur’an’dır. Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz, davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Esasen Kur'an-ı Kerim tek
örnek kişi kabul etmektedir ki, o da Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizdir. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan
bütün ahlâkî değerlerin hepsi O’nda vardı.
Bugünkü İslâm dünyası Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimize gereği gibi uymakta mıdır? Bu
soruya evet cevabını vermek mümkün değildir.
Çünkü Müslümanlar O'na gereği gibi uymuş, dinini
ve Sünnetini hakkıyla anlamış ve hayata tatbik
etmiş olsalardı şu perişan, zelil, feci durumda bulunmazlardı.
İslâm Dini; ahlâka pek büyük bir kıymet, bir
ehemmiyet vermiştir. Zaten İslâm Dini; bir ahlâk,
bir fazilet, bir hikmet dinidir. Ebû Hureyre (R.A.) den
rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Ben ancak güzel ahlâkı, ahlâkî faziletleri
tamamlamak için gönderildim”3 buyurmuştur.
İslam dininde insanların manevî kıymetleri,
sahip oldukları ahlâk ile ölçülüdür. Ebû Hüreyre
(R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"Mü'minlerin imanca en mükemmel olanı,
ahlâkça en güzel olanıdır.”4 buyurmuştur.
İnsanların ahlâkı değişebilir. Çirkin huyları
güzel huylara değiştirmeye “tehzibi ahlâk” denir. Bu
değiştirme, mümkündür. Mümkün olmasaydı, Nebiyyi
Zişan Efendimiz: “ Ahlâkınızı güzelleştiriniz.”
diye emretmezdi.
Nefisleriyle mücadele eden bir nice zatların
ne güzel huylar kazandıkları daima görülmektedir.
Riyazet, terbiye; hayvanlara, otlara, çiçeklere, hatta
taşlara tesir edip dururken insanlara tesir etmez
mi?. “Huy canın altındadır, can çıkmadıkça huy çıkmaz”
sözü her yönüyle doğru değildir. Gerçi bazı
huyları değiştirmek güçtür. Fakat imkansız değildir.
Tedavi sayesinde bazı hastalıklar, tesirsiz bir hale
geldiği gibi, terbiye ve mücadele sayesinde de bazı
huylar, hiç olmazsa tesirini gösteremez bir hale
gelir, güzel huyların karşısında siner, kalır.
Ebu Zer (R.A.) der ki: Resûlullah (S.A.V.)
efendimiz bana şöyle buyurdu:
“Nerede ve nasıl olursan ol, ALLAH Teâlâ’dan
kork, takva sahibi ol! İşlediğin kötülüğün,
haramın hemen arkasından iyilik yap,
tevbe-istiğfar et ki, o kötülüğü yoketsin, silip
süpürsün! İnsanlarla da güzel geçin, insanlara
iyi ahlakla muamele et.”5
Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin özlü
sözlerinden biri olan bu hadis-i şerifte üç önemli
hususa tenbih ve ikaz buyrulmaktadır.
1- Her yerde ve her halde takva üzere olmak.
ALLAH Teâlâ’nın azabından korkup, bütün emirlerini
yapıp yasaklarından kaçınmak suretiyle kişi,
ancak muttaki olabilir.
2- İşlenen haramların ardından hemen tevbeistiğfar
etmek, iyilik yapmak.
Takva, günah işlemeye, günah işlemek takva
sahibi olmaya engel olmadığı için, insanlık gereği
işlenecek günahların peşinden iyilik yapmak, o
hata ve günahın sonuçlarını ve hatta bizzat günahın
kendisini ortadan kaldırmak gerekmektedir.
3- İnsanlarla güzel geçinmek: İnsanlara güzel
ahlâkla muamele çok farklı şekillerde olabilir, yerine
göre tatlı dil, güler yüz, müsamaha, bağışlama,
kusurlarını görmeme, hatasını yüzüne vurmama,
ayıbını teşhir etmeme, eza ve cefasına katlanma,
iltifat, hediye vs. Bunu yapabilen, hem dünyada
hem ahirette mükafaatını görecektir. Dünyada
felah, başarı, sıhhat, takdir ve sevgi, ahirette
Cenâb-ı Hakk'ın mağfiretine mazhariyetle necat ve
kurtuluş.
Evet, olgun bir Müslüman başkalarının mallarına,
canlarına ve namuslarına tecavüz edemez.
Herkesin emniyet ve huzur içerisinde yaşamasını
ister. Hâlbuki ALLAH Teâlâ’yı inkâr eden birisi,
kendi nefsinin isteklerine uyar, bu sebeple de her
türlü kötülüğü mübah görür, insanların malına, canına
ve mukaddesatına el uzatmaktan geri kalmaz,
kendi alçak duygularını tatmin etmek için her türlü
ahlaksızlığı meşrulaştırır. Çevrenin saadet ve selametini
düşünmez. Onun yegane gayesi kendisinin
hayvanca yaşamıdır.
İnsan güzel inanca ve güzel ahlaka sahip olmalıdır
ki, hem dünyada hem de ahirette felaha ve
kurtuluşa erişebilsin. Bu da kuru laf ile değil, dinin
talimatı gereğince ciddi bir şekilde çalışmakla elde
edilir. Gerekeni yapmak ve doğru yolu takip etmek
lazımdır. Dolayısıyla selamet ve saadet sahiline kavuşmak
isteyenler, hak dine, üstün ahlaka sarılmalı
ve bunların gösterdiği yoldan ayrılmamalıdır.
İşte İslam esaslarını ve insanî olgunlukları ihtiva
eden ayet-i kerimelerden bazıları. ALLAH
Teâlâ şöyle buyurdu:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz
değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır
ki, ALLAH Teâlâ'ya, ahiret gününe,
meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır.
ALLAH Teâlâ'nın rızasını gözeterek yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere
ve kölelere sevdiği maldan harcar,
namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı
zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık
ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru
olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler
ancak onlardır.”6
Bu âyet-i kerime, islamın en mühim hakikatlerini
öğretmektedir. Ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki;
bir insan yalnız abdest almak, yalnız şöyle-böyle
bir namazı kılmak ve oruç tutmakla imânını kemâle
erdirmiş, tam Müslüman olmuş sayılmaz. Tam ve
hakikî bir Müslüman olmak, imânın ve insanlığın
kemâline ermek için her şeyden önce sahih ve sağlam
bir imâna, mükemmel ve sarsılmaz bir i'tikada
sahip olacak, bütün itikad esaslarına imân edip inanacak.
ALLAH Teâlâ nasıl emretmiş, Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz ne suretle kılmış ise namazını
öylece kılacak, orucunu tutacak, varsa malının zekâtını
verecek, daha sonra ahlâkî vazifelerini de tamâmıyla
yapacak. İşte bu suretledir ki, bir insan
tam Müslüman sayılır. En büyük İslâm düşmanlarının
da i'tirâf ettikleri gibi bu ayet-i kerime beşeri
ve insanî bütün olgunlukları toplayıcıdır. Çünkü insanlığın
kemâli, özetle üç şey ile kaimdir: Sahih ve
sağlam bir i'tikad, nefsini güzel ahlâk ile güzelleştirmek,
insanlarla güzel geçinmek. İşte bu âyet-i kerime
sarahatiyle, delâletiyle, işaretiyle bunları ihtiva
etmekledir. Bunun içindir ki Ebu Meysere (R.A.)
den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Her kim bu âyet-i kerime ile amel eder,
bunun gösterdiği gibi olursa imânını kemâle erdirmiş
olur”7 buyurmuşlardır.
“ALLAH Teâlâ ile birlikte bir ilah daha tanıma!
Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş
olarak kalırsın.
Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi,
ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde
emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin
yanında yaşlanırsa, kendilerine “Of!” bile
deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz
söyle.
Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle
üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde
onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi
de sen onlara öyle rahmet et!” diyerek dua et.
Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi
bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki ALLAH
Teâlâ, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri
son derece bağışlayıcıdır.
Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını
ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.
Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların
dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür.
Eğer Rabbinden umduğun, beklemek durumunda
olduğun bir rahmet için onların yüzlerine
bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine
gönül alıcı bir söz söyle.”
Rivayete göre Bilâl, Suheyb, Salim, Mehca'
ve Habbab gibi yoksul sahâbîler, Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin yardımı ile geçinirlerdi. Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz onlara verilecek bir şeyleri
olmadığı zaman, mahcubiyetinden ötürü
söyleyecek bir söz bulamaz, yüzünü başka tarafa
çevirir, fakat onların ihtiyaçlarını gidermek için
Cenab-ı Hakk'ın kendisine imkân vermesini dilerdi,
işte bu âyet-i kerimede, Resûlullah (S.A.V.) Efendimize
bu gibi insanlara bir şeyler veremeyecek
bile olsa, hiç olmazsa: “ALLAH Teâlâ, bize de, size
de bol rızık versin”, “ALLAH Teâlâ sizleri mesut ve
müreffeh kılsın” gibi sözlerle onların gönüllerini alması
gerektiği hatırlatılmaktadır.
“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma.
Sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker durursun.
Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine
daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları
çok iyi görür.
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın.
Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları
öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.
Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır
ve çok kötü bir yoldur.”
Bu âyet-i kerimede “zina etmeyin” denilmeyip
de “zinaya yaklaşmayın” buyrulması ilgi çekicidir.
Buna göre yalnız zina değil, kişiyi zina etmeye sevk
eden yollar da yasaklanmıştır. Esasen bir kere bu
yollara tevessül edildikten, yani insanı zina etmeye
zorlayan ve cinsî arzuları kabartan bir ortama girdikten
sonra, artık, bu arzuların ağır baskısı karşısında
iradenin gücü oldukça yetersiz kalır ve
zinadan korunmak son derece güçleşir, insanın bu
psikolojik zaafını dikkate alan Kur'an-ı Kerim, prensip
olarak insanı kötülüklere sevk edici sebepleri
ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Buna sedd-i zerîa
prensibi denir.
“Haklı bir sebep olmadıkça ALLAH Teâlâ'nın
muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir
kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine hakkını
alması için yetki verdik. Ancak bu veli de
kısasta ileri gitmesin. Zaten kendisine bu yetki
verilmekle o, alacağını almıştır.
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar,
ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz
sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu
gerektirir.
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve
doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem
de neticesi bakımından daha güzeldir.
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına
düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların
hepsi ondan sorumludur.
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.
Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir
ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.
Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin
nezdinde sevimsizdir.”8
“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram
kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın,
ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla
çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların
da rızkını biz veririz; kötülüklerin açığına da gizlisine
de yaklaşmayın ve ALLAH Teâlâ'nın yasakladığı
cana haksız yere kıymayın! İşte
bunlar ALLAH Teâlâ'nın size emrettikleridir.
Umulur ki düşünüp anlarsınız.
Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına,
sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı
adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün
yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz
zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun,
ALLAH Teâlâ'ya verdiğiniz sözü tutun. İşte
ALLAH Teâlâ size, iyice düşünesiniz diye bunları
emretti.
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur.
Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar
sizi ALLAH Teâlâ'nın yolundan ayırır. İşte sakınmanız
için ALLAH Teâlâ size bunları
emretti.”9
Enam sûresinin bu 152, 153 ve 154. âyet-i
kerimelerindeki bu on vasiyet, emirler ve nehiyler
bütün peygamberlerin şeriatlarında muhkem olarak
vardır. Bu teklif ve vasiyetlerin beşi emir, diğer
beşi de yasak şeklindedir.
Bakara, İsrâ ve En'am sûrelerindeki bu âyeti
kerimeler, ahlâkî faziletlere teşvik ve bedene,
mala, ırza, akla ve dîne zararı olan her türlü kötülüklerden
meneden âyetlerin en büyüklerinden ve
en kapsamlılarındandır. Hatta bu âyet-i kerimeleri
rehber edinenler, hiç şüphe yok ki, dünyâ ve âhirette
saadet ve selâmete erişeceklerdir. Nasıl ki,
Allâh Teâlâ şu âyet-i kerîmede bunu va'd buyurmuşlardır:
“Ey mü'minler! Allâh'dan korkarsanız O,
size hayır ve şerri, faydalı ve zararlı şeyleri ayırt
eden bir nur verir, kötülüklerinizi de örter, sizi
de bağışlar, muhakkak ki, ALLAH Teâlâ büyük
bir inayet sahibidir.”10
Bu âyet-i kerime, takva ile olan emirlerin en
şümullüsüdür. Çünkü mühim esasları bulunduran
bir asıldır. Buradaki Furkan kelimesi, takvâ kelimesi
gibi pek geniş ma'nâları ihtiva eden bir kelimedir.
Âyet-i kerimenin manâsı şu demektir: “Ey mü'minler!
Eğer siz, ALLAH Teâlâ'nın koymuş olduğu din
ve şeriatın, kâinatta var olan ilahi kanunların gereğine
göre sakınılması vâcib olan şeylerin hepsinde
ALLAH Teâlâ'dan korunur ve takva üzerinde bulunursanız,
nefsinize ve kendi cinsiniz olan insanlara
zararı olan şeylerden sakınır, kemal mertebesine
yükselmenize, dünya ve ahiret saadetine mani
olan her türlü sebeplerden çekinir, küçük-büyük
bütün günahlardan sakınır ve gücünüzün yettiği
kadar ibadet ve taatla meşgul olursanız, bu takvanız
ve bu korunmanız ile ALLAH Teâlâ sizde ilim
ve hikmetten oluşan bir nur, bir meleke yaratır; siz
o nurun aydınlığı ile hakkı batıldan, zararlı olanı
faydalı olandan, nuru zulmetten ayırt edersiniz.
Böylelikle dâima haktan ayrılmazsınız; ALLAH
Teâlâ da yapmış olduğunuz kötülükleri siler, o
nurun tesiriyle böyle kötülük yapmak sevdası gelemez, yaptıklarınızdan ötürü de ALLAH Teâlâ size
azap etmeyip fazl u keremiyle onları örter.” Demek
oluyor ki, insan sahih ve sağlam bir itikatla dini ve
ahlâkî vazifelerini devamlı bir surette yaptıkça
rûhen yükselecek, ALLAH Teâlâ'nın inayeti ile onun
kalbi parlayacak ve bu parlak kalb ki, vicdan dediğimiz
işte asıl budur, mıknatısî bir ibre gibi ona
dâima doğruyu gösterecek ve böylelikle bu insan
haktan ayrılmayacaktır. İşte bu son âyet de bize bu
yüksek hakikati göstermiş bulunuyor
Bu ve Kur'an-ı Kerîm'in diğer ayet-i kerimelerinden
öğrendiğimize göre hakikî ve Kur'an-ı Kerim
ahlâkı ile tam ahlâklanmış bir Müslümanın başlıca
vasıfları şunlardır:
1- ALLAH Teâlâ'nın birliğine ve O'ndan başka
ilah olmadığına, ALLAH Teâlâ'nın Meleklerine,
Peygamber-lerine, Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizin
ALLAH Teâlâ'nın kulu ve Peygamberi olduğuna,
peygamberlere kitap gönderildiğine, Âhiret
gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, hayır ve
şerrin ALLAH Teâlâ'nın yaratması ile olduğuna
şüphesiz surette inanır, kalbi ile tasdik ve dili ile de
bunları ikrar eder.
2- ALLAH Teâlâ'nın emrettiği ve Resûlullah
(S.A.V.) Efendimizin gösterdiği şekilde namazını
kılar, orucunu tutar, malının zekâtını verir, bundan
başka olarak yetimlere, yoksullara, muhtaçlara,
hısım ve akrabalarına, yolda kalmışlara mal ile
seve seve yardımda bulunur.
3- Mühim ve tehlikeli vaziyetlerde asla sarsılmaz,
gevşeklik göstermez. ALLAH Teâlâ'ya tevekkül
eder.
4- Felâketleri metanetle karşılar, bunları muvaffakiyetle
atlatabilmek için bütün kudretini sarf
eder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül
gösterir. ALLAH Teâlâ'dan ümidini kesmez.
5- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini
kıracak en ufak sözlerde ve işlerde bulunmaz.
6- Sözünde durur, ahdinde sadık kalır.
7- Her ne suretle olursa olsun emanete hıyanet
etmez,
8- Üzerine aldığı her türlü vazifelerini en iyi
bir surette yapmaya çalışır.
9- Üstünü, başını, oturup yattığı yeri, kabınıkacağını
kirden-pastan, kafasını kötü fikirlerden,
kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden
temizler. Cismen ve rûhen temizliğiyle herkese
örnek olmaya çalışır.
10- ALLAH Teâlâ'nın ve Resûlullah (S.A.V.)
Efendimizin emirlerine itaat eder ve ahlâkî vazifelerini
eksiksiz olarak yapar.
11- İnsanlar arasında fitne-fesat çıkarmaz, insanları
birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden
sakınır.
12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz
ve ortaya dökmez.
13- Kumarcı, içkici, düzenci, oyuncu, atlatıcı,
dalkavuk ve hilekâr değildir.
14- Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez.
15- Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük
satmaz.
16- Kötülüğün, hayâsızlığın her türlüsünden,
gizlisinden ve açığından, büyüğünden, küçüğünden
sakınır. Halkın iyiliğine çalışır.
17- Özü sözüne, içi dışına uygun ve dosdoğru
olur.
18- Her nerede olursa olsun, hatta kendi
aleyhinde bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz.
19- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı bırakmaz,
onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti
çiğnemez.
20- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez,
yalan şahitliği yapmaz. Haksızlığa karşı nefret
duyar.
21- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan
sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz.
22- İsraftan ve cimrilikten sakınır.
23- Ne eliyle, ne diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
24- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir suretle
gücendirmez.
25- Varlık zamanında da, darlık zamanında
53 Nisan 2009
da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
26- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri
affeder, intikam sevdasına düşmez.
27- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık
yapacak olursa, hemen ALLAH Teâlâ'yı hatırlayarak
O'ndan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman
olur.
28- Her iyi işe arka çıkar, maddî ve manevî
yardımda bulunur, insanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa
ve zulme asla yardımcı olmaz, kötüleri korumaz
ve herkesi kötülükten çevirmeğe çalışır.
29- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife
bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, umuma
faydalı bir insan olmağa özenir.
30- Başka milletlerin nasıl yükseldiklerini,
nasıl gerilediklerini ve nasıl düştüklerini, ahlâkî düşkünlüğün
doğuracağı elim akıbetleri tetkik ederek
onlardan ibret alır ve bu suretle başkalarının düştükleri
hatalara düşmemeye çalışır.
31- Kim söylerse söylesin, hakkı kabul eder,
ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa
alır ve bunda taassup göstermez.
32- Müslüman tembel değildir. Dünyâ için hiç
ölmeyecekmiş gibi çalışır, yarın ölecekmiş gibi de
âhirete hazırlanır; her iki vazifesini eksiksiz yapar.
33- ALLAH Teâlâ'nın yolunda, millet ve memleket
uğrunda elinden gelen fedakârlıktan, yerine
göre canını feda etmekten çekinmez.
34- Yapacağı bir işin önünü sonunu düşünmeden
hatırına gelir gelmez hemen yapmaya kalkışmaz,
ibâdetinde acele ederek eksik bırakmaz,
hayırlı işlerde geriye kalmayıp dâima ileri koşar.
35- Müslümanların derdini kendisine derd edinir ve
onların iyiliğine çalışır. Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını
gidermeye özenir, cenazelerine gider,
kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar,
küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur,
azamet ve kibir göstermez.
36- Müminleri ve bütün insanları kardeş bilir
ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisininki
gibi muhterem tutar.
37- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü
bir lâkab takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten,
yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden
muhafaza eder.
38- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya
çalışır; üç günden fazla dargın durmaz.
39- Sevdiğini ALLAH Teâlâ için yâni bir karşılık
beklemeyerek sever, sevmediğini de ALLAH
Teâlâ için sevmez.
40- İşlerinde tereddütlü ve evhamlı olmaz, bir
işin meydana gelmesi için zaruri olan her türlü sebeplerine
yapıştıktan sonra ALLAH Teâlâ'ya tevekkül
eder.
41- ALLAH Teâlâ ve Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin
sevgisini her şeyden üstün tutar. ALLAH
Teâlâ sevgisi ve ALLAH Teâlâ korkusu onun bütün
vücûdunu kaplar.
42- Her ne suretle olursa olsun, şüpheli şeylerden
sakınır.
43- Bir Müslüman için en büyük gaye hakikî
bir Müslüman olmaya çalışmak, Müslümanlığın
tayin ye telkin eylediği faziletleri yaşamak ve yaşatmak
ve bu suretle bütün insanlara örnek olmaktır.
Tevfîk yani başarı ALLAH Teâlâ'dandır.
ALLAH Teâlâ'nın tevfikini kazanmak için de Kur'anı
Kerim ahlâkına, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin
Sünneti-ne, İslâm ilkelerine, neyin iyi
olduğunu ve neyin kötü olduğunu bildiren şer’i ahkâma
tâbi olmak gerekir.
Ya Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize uyarak
ahlâklı ve faziletli olacağız yahut zillet ve rezalet
içinde sürünmeye devam edeceğiz. Seçim bize
aittir.