İslam Ülkeleri Derhal Müdahale Etmelidir

e-Posta Yazdır PDF

2008 yılının son haftasında Filistin topraklarında yaşanan acı ve şiddet, Filistin’in Gazze şehrine düzenlenen hava ve füze saldırısının ortaya çıkardığı elem verici sonuçlar hepimizi mateme boğmuştur. Gerçekten Müslümanların vaziyeti yürekler acısı... Hele hele savaşların, olayların televizyonlarda bir savaş filmi seyrediliyor gibi seyredilmesi, sadece vah! vah! diyerek çaresizlik içinde kalınıp bir şeyler yapılamaması üzüntümüzü daha da artırmaktadır. Biz Müslüman Türkler olarak bu din kardeşlerimizin karşılaştıkları bu acı duruma seyirci ve duyarsız kalmamız düşünülemez. Nasıl düşünülebilir ki Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayet edilen bir hadis-i
şeriflerinde Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
“Müslüman, Müslümanın din
kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu (başına
gelen musibete veya düşmanına) teslim
etmez” buyurmuşlardır.1 Binaenaleyh
yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsun,
ırkı, rengi, dili ve kültürü ne olursa olsun
bütün Müslümanlar, Numan b. Beşir
(R.A.) den rivayet edilen Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin bir hadisi şeriflerindeki
ifadesiyle:
“Birbirlerine merhamette,
sevgide, lütuf ve atifet hususlarında yek
vücut olmalıdırlar.”2 Birbirlerinin sevinç
ve kederlerini paylaşmalıdırlar.
Türkiye müdahil olmalı
Arap Birliği acele toplanıp İsrail'i
protesto edecekmiş!.. Hükümetimiz de İsrail'i
protesto etmiş...İran İsrail'i şiddetle
protesto etmiş... İslâm dünyası İsrail'i
protesto ediyormuş... Falan filan ve saire...
Ben kendime bakıyorum, bende de
kuru protestodan başka bir şey yok.
Protestolarımıza birkaç damla
gözyaşı bile karıştıramıyoruz.
Bizde artık Osmanlı ruhu kalmamış.
İslâm dünyasının ahı gitmiş vahı
kalmış.
Bir buçuk milyarlık İslâm âlemi kuru
protestolardan başka bir şey yapamıyor.
Filistin, batının çirkin yüzünü bir defa daha ortaya
koymuştur. Medeniyetler arası uzlaşma adı altında AB
kapılarında bekleyenlerin hangi medeniyetle uzlaşmaya
çalıştıklarını bir daha görmeleri gerekir. Çünkü bugün
Müslümanlara reva görülen muamele, gayr-i müslimlere
uygulansa, tüm haçlı âlemi ayağa kalkardı. Bu gibi olaylar
karşısında sadece demeçler vermek kâfi değildir.
Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor: “Eğer mü’minlerden
iki grup, birbirleriyle vuruşurlarsa, (nasihatle, ALLAH’ın
hükmüne davetle) aralarını düzeltin, bulup
barıştırın. Bundan sonra eğer onlardan biri diğerine
saldırırsa, hâlâ tecavüz ediyorsa; siz, ALLAH’ın emrine
dönünceye kadar, o saldırganla, tecavüz edenle
savaşın. Neticede eğer ALLAH’ın emrine dönerse, aralarını
adaletle düzeltin, bulup barıştırın ve (her
işinizde) adaletli davranın, hareket edin. Çünkü hiç
şüphe yok ki, ALLAH adaletli olanları sever.” 3
Muhterem okuyucu!
Evet dikkat buyurun! Meali arzedilen ayet-i kerimede
Cenab-ı Hak, bir Müslümana diğer bir Müslüman
saldıracak olursa, seyirci kalınmamasını ve saldırana
ALLAH'ın emrine dönünceye, zulmünden vazgeçinceye
kadar karşı koyulmasını emretmektedir. Ya bu Müslümana
saldıran, mütecaviz kâfir olursa ne olacak? EIcevab:
Bütün Müslümanlar elbirliği ile o mütecaviz kafire
karşı koyacaklardır. Falan devlet ne der, filan komisyon
ne söyler bakmayacaklardır.
Çünkü İslâm, mensublarından bazısı dargın veya
birbirine hasım iken seyirci kalınmasını veya ateşin
alevlenmeye bırakılmasını kesinlikle yasaklar. Akıl, fikir ve
kudret sahiplerinin yalnız hakkı gözeterek ve nefsî arzulardan
uzaklaşarak arabuluculuğa teşebbüs etmeleri,
mütecaviz olanla, ALLAH Teâlâ'nın hükmüne dönünceye
kadar mücadele etmeleri gerekir.
Yukarıda meali arzedilen ayet-i kerimede ALLAH
Teâlâ'nın hükmü böyle. Hele hele Müslümana saldıran
kafir olursa sessiz kalmak asla olmamalıdır. Çünkü bu durum,
saldıran kafirin şımarmasına ve cesaretlenmesine
nihayet kafa tutmasına ve zulmünü artırmasına sebep
olur. Bu hususta hiçbir devletten veya topluluktan çekinmemek
gerekir. Sadece ALLAH Teâlâ'dan korkmak
ve azimli olmak gerekir.
Acilen bir şeyler yapmak gerekiyor. Basit kınamalar,
sıradan uyarılar İsrail'i daha da cesaretlendirmekten
başka işe yaramamaktadır. Dünya
kamuoyu bu katliamları durdurmak için cılız tepkiler vermek
yerine İsrail'e karşı ciddi yaptırımlar uygulanmasını
sağlayacak adımları atmak zorundadır. Aksi takdirde,
kaybeden sadece Gazze değil, bütün insanlığın onuru
olacaktır. Bu olay insanlık için yüz karası, insanlık dışı
davranış, alçakça yapılan bir soykırım hareketidir.
Bir kez daha İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği
katliamları lanetliyor, saldırılarda şehit olan Filistinli
kardeşlerime Allah'dan rahmet, yaralılara acil şifalar dili
yorum.
İnsanlık olarak son yüzyılda dünyada meydana
gelen olaylara ibretle eğildiğimizde, sorumsuzca
davranan yetkililerin, çatışma yanlısı odakların, kendi
çıkarları uğruna ötekinin hayatını hiçe sayan ve dünyayı
kan gölüne çevirmekten çekinmeyen ihtiras sahiplerinin
ürettiği şiddet ve savaşların, karşı şiddetleri nasıl
beslediğini, kalplerde kin ve nefreti nasıl derinleştirdiğini
ve bütün dünyayı müteselsil bir savaş, şiddet ve kaos ortamına
nasıl sürüklediğini üzülerek görmekteyiz. Özellikle
son yüzyılda, gelişmiş ülkeler açısından stratejik önem
taşıyan Ortadoğu ve İslam dünyasında, müdahalelerin,
işgallerin, şiddetin, hak ihlallerinin bu coğrafyanın
ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal diğer faktörleriyle
birleştiğinde insanlarında kin, nefret, intikam ve düşmanlık
duygularını nasıl kökleştirdiğini ve toplumsal hayat
ve sağduyuyu nasıl altüst ettiğini bütün dünya kamuoyu
görmektedir.
Gazze’ye yapılan, aralarında yaşlı, hasta, çocuk ve
kadınların da bulunduğu yüzlerce insanın ölümüne,
yaralanmasına, ev ve işyerinin yerle bir olmasına sebep
olan bu çirkin saldırı, hangi din ve inançtan olursa olsun,
sağduyu ve vicdan sahibi herkese insanlık adına ağır bir
mahcubiyet yaşatmıştır.
Herkesin gözü önünde cereyan eden ve amacı da
herkesçe bilinen bu olayların “din ve medeniyet çatışması”
olarak sunulmasını, bir tespit veya öngörü olarak
değil, barışı katleden gerçek failleri göz ardı ettirmeyi ve
çatışmayı daha geniş bir zemine yaymayı hedef alan
stratejik bir eylem planı olarak değerlendirmek gerekir.
Tekrar vurgulamak gerekir ki, bunu bir din ve
medeniyet savaşı olarak, hatta savaş olarak nitelemek
gerçeği görmemek olur. Bu ve benzeri olaylar, bütün
dinlerin gayrı ahlaki olarak kabul ettiği kirli bir güç gösterisidir.
Tarihte iktidarını güç gösterisi ve ayrımcılık olarak
sergileyenlerden çok çekmiş olan bir ulusun, tarihin
değişik dönemlerinde zulme, şiddete ve ayrımcılığa
maruz kalanların bugün eline güç geçirdiğinde veya güç
odaklarının desteğini aldığında benzeri acıları
başkalarına yaşatıyor olmasını bütün dünya ibretle izlemektedir.
Bu son gelişme, aynı zamanda yıllardır barış
için sarf edilen çok yönlü çabalara indirilmiş ciddi bir
darbe olup, bütün bölgenin istikrarsızlığını perçinlemekten,
toplumlara, nesiller boyu sürecek kin, öfke, nefret ve
şiddet yüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.
Bize emanet olarak verilmiş bir dünyayı fesat ve
tuğyanla, isyan ve zorbalıkla yaşanılamaz hale getirmek
sadece insanlığa karşı suç değil, ilahi vahiyden ve rahmet
elçisi bütün peygamberlerden de nasipsizliktir. Kimden
gelirse gelsin her türlü haksızlığa karşı çıkmak, dini,
dili, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun mazlumun yanında olmak,
semavi dinlerin ve kutsal kitapların ortak çağrısıdır.
Bunun için de, bugün bütün dini kurum ve liderlerin bir sınavla
karşı karşıya olduğunu, bu trajik gelişmeleri kınamalarının
yeterli olmayacağını, şiddet, zulüm ve fesadın
önlenmesi, huzur ve barışın tesisi için hem kendi ülkelerinde hem de dünya kamuoyuna yönelik olarak
seslerini yükseltmelerinin ve insani duyarlılığı
geliştirmelerinin sadece dini değil insani ve ahlaki bir
vazife haline de geldiğini ifade etmek isteriz.
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci
kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve
yaralılara yardım elini uzatmak insani bir ödevdir. Ancak,
kayda değer bir ekonomik güce ve uluslararası etkinliğe
sahip İslam ülkeleri de dahil, dünya uluslarının ve sorumlu
devlet adamlarının asıl görevi, savaşı, şiddeti ve orantısız
güç kullanımını önlemek, bunu önleyecek uluslar arası
mekanizmaları çalıştırmak olmalıdır.
Masum sivillerin ölümüne yol açan, semavi dinlerin
ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka
ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara
aykırı olan bu tür saldırıların ve şiddetin bir an
evvel sona erdirilmesini, hür ve medeni dünyanın bu
vahim gelişmeler karşısında tavır almasını bekliyor, insani
yardımların etkin biçimde bölgeye ulaştırılması
konusunda geç kalınmamasını diliyoruz.
İsrail askeri güçlerinin Gazze'ye yönelik olarak
gerçekleştirdiği ve çok sayıda masum Filistinlinin hayatını
kaybettiği saldırıları lanetliyorum. Bu saldırının Filistinli
çocukların okul saatine denk getirilmesi ve atılan füzelerin
sivil yerleşim merkezlerini hedef alması İsrail'in vahşette
sınır tanımadığının yeni bir göstergesidir.
İsrail'in saldırıları vahşettir. Yaşananlar, İsrail'in
terörist devlet yöntemleriyle hareket etmekte sakınca
görmediğini ortaya koymuştur. Bu tutum, giderek insan
hakları, hukuk ve adalet gibi evrensel değerlere olan
inancın, saygının kaybolmasına, kuvvetlinin her şeyi yapacağı
duygusunun zihinlere yerleşmesine yol açmaktadır.
Saldırı, sadece Filistin halkını değil, tüm insanlığı
vurmuştur.
Filistin ve diğer İslâm ülkelerindeki bu hadiseler
yeni değildir. Tarihe baktığımızda Müslümanları yok etmek
için düzenlenen haçlı seferlerine bütün gayri müslimlerin
katıldıklarını görüyoruz. Hıristiyanlık dünyası bin
yıl kadar önce de, İslâm alemine karşı Haçlı seferleri tertiplemişti.
İlk Haçlı seferinde, önce Orta Avrupa'daki
Yahudileri öldürmekle işe başladılar. Sonra bir milyon kişilik
muazzam bir kalabalık halinde Ortadoğu'ya geldiler, bu
bölgedeki Müslümanların bölünmüş ve parçalanmış olmasından
yararlanarak Kudüs'ü aldılar. Hazret-i İsa'nın
öğretilerine taban tabana zıt olarak Kutsal şehirdeki bütün
Müslüman ve Yahudileri merhametsizce boğazladılar.
Aradan kaç asır geçtikten sonra Papa, bu haçlı seferleri
dolayısıyla Müslümanlardan özür diledi.
Daha sonra yapılan Haçlı seferlerinden birinde
Müslümanlarla savaşmak üzere yola çıkmış olan Hıristiyanlar
Konstantinopol'e saldırdılar. Kendi din kardeşlerinin
canına okudular. Haçlıların, İstanbul'da Ortodoks
Hıristiyanlara yaptıkları zulümleri, merhametsizlikleri, şenaatleri
Batılı tarihçiler anlata anlata bitiremiyor. Ayasofya'yı
yağmaladılar, vaaz kürsüsüne bir fahişeyi çıkartıp
maskaralık ettirdiler. Kıymetli eşyayı taşımak için mabedin
içine atlar, katırlar, merkepler getirdiler, bu hayvanlara
o kutsal mekâna pislettirdiler. Kadınların, kızların ırzına
geçtiler, çaldılar, yağmaladılar, öldürdüler, yıktılar. Şimdi
Filistin’de yaptıkları gibi.
İslâm alemi niçin bu urumda?
Çünkü İslâm ülkeleri, Müslümanlar İslâm'ın,
Kur’ân-ı Kerîm'in çok gerisinde kalmışlardır. Müslümanların
pek çoğunun yaşantılarının, hayat tarzlarının İslâm
ile, Kur’ân-ı Kerim ile pek alâkası kalmamıştır. “Müslümanım”
deniliyor, fakat Müslümanca yaşanılmıyor. Şairin
dediği gibi:
“Bir elde kadeh, bir elde Kur’ân-ı Kerim!
Ne helâldir işimiz, ne de haram.
Şu yarım yamalak dünyada,
Ne tam kâfiriz, ne de tam bir Müslüman!”
Müslümanların durumu bu. ALLAH Teâlâ ve
Resûlü'nün emirleri yerine getirilmiyor. Muhalefet ediliyor.
Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor: “...O'nun emrine aykırı
davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya
kendilerine çok elemli, acıklı bir azap isabet etmesinden
sakınsınlar.”4
Evet gerçek bu. Hâkim durumda olan ve
istiklâl¬lerini koruyan müslümanlar, ALLAH ve Resûlüne
itaat etmemeleri, birbirleriyle çekişmeleri, aralarındaki
fitne-fesat ve kargaşa sebebiyle esarete ve zillete
mahkûm oldular. “Kişinin cezası davranışı (ameli) cinsindendir”
fehvasınca kendi içlerinde düşman gruplara
ayrılan, hatta birbirlerine karşı kâfirlerle işbirliği yapan bir
topluluk, firâsetsizlik ve basiretsizliklerinin cezası olarak
düşmanlarına esir kılınmakla cezalandırılır.
Olmaması gereken, fakat maalesef öyle hadiseler
oluyor ki Müslümanlar İslam’da ittifak ediyorlar fakat
koltukta ihtilaf ediyorlar ve iktidar uğruna kıyasıya, acımasızca
birbirleriyle savaşa girişiyorlar. Müslüman müslümana
acımazsa başkası acır mı? Bir Müslüman iktidar
uğruna hristiyanlarla, yahudilerle işbirliği yaparak Müslüman
kardeşini saf dışı bırakmaya çalışır mı? Halbuki
Cenâb-ı ALLAH: “Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp
da kâfirleri dostlar edinmeyin…”5, “Ey iman edenler!
Yahudileri de, hristiyanları da kendinize dost edinmeyin,
yar olarak benimsemeyin. Onlar ancak birbirlerinin
dostudurlar, yaranıdırlar. İçinizden kim onlara
dost olursa, o da onlardandır. Hiç şüphe yok ki,
ALLAH zulmeden kimseleri, doğru yola eriştirmez.”6
buyurmaktadır.
Geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de bir
kısım müslümanlar, Cenâb-ı Hakk'ın bu apaçık emrini
çiğneyerek hristiyanlarla dost olmuşlar ve üstelik diğer müslümanlarla savaşa girişmişlerdir. Gaye; iktidar, menfaat,
ikbal ve hırs. Hak ve adalet değil! Alınacak ibret
şudur ki, ALLAH'ın kanununu çiğneyenler ve çiğnenmesine
seyirci kalanlar hüsrana düşerler, birliklerini
kaybeder¬ler, zayıflar ve çeşitli şekillerde karşılarına
çıkan fitneler, bela ve musibetler altında inim inim inlerler.
Yine Cenâb-ı ALLAH'ın Kur'ân-ı Kerîm'inde:
“ALLAH'a ve O’nun Peygamberine itaat edin. Birbirinizle
çekişmeyin, yoksa korku ile zaafa, başarısızlığa
düşersiniz ve kuvvetiniz, yardımınız kesilip dev
letiniz elden gider..”7 İlâhi fermanına kulak vermemişler
ve gerçekten de korkuya kapılmışlar, zayıf düşmüşlerdir.
Nihayet: “Öyle bir fitneden, musibetten korkun,
sakının ki, o, içinizden yalnız zulmedenlere isabet etmez.
(Bu belâ, başkalarına da geçer, umumî olur,
herkesi perişan eder.) Hem bilin ki, ALLAH'ın azabı
çok şiddetlidir.”8 âyetinin hükmü tecelli etmiş ve fitne,
musibet bütün İslam ülkelerini derinden sarsmıştır.
İşte, şu sıralar İslâm ülkelerinin, Müslümanların
başına gelen belâların sebebini, bu ayet-i kerîmelerin
ışığında aramak lâzımdır. Uhud savaşında, Müslümanlar
kazanmış oldukları savaşı, sırf Hz.Peygamber (S.A.V.)
Efendimizin bir emrine muhalefet etmeleri sebebiyle kaybetmediler
mi? Bugün İslâm ülkeleri, Müslümanlar üstün
değilse, zillet çukurlarında yuvarlanıyorlarsa; zalimlerin,
kâfirlerin, mürtedlerin, muattıla güruhunun çizmeleri altında
eziliyorsa, yumruklarını yiye yiye yerlerde sürükleniyorlarsa,
kendimize bakalım. Kime itaat ediyoruz?
ALLAH Teâlâ ve Resûlüne mi, yoksa başkalarına ve
tağutlara mı? Evet kime? Sabah namazına kalkma, mışıl
mışıl uyu. Veyahut sıcak yatağının basında, pijama ile
Kevser ve İhlâs Süresiyle namaz kıl, sonra cup diye
tekrar sıcak yatağa atla. Ondan sonra Müslümanlar
muzaffer olsunlar. Tembel felsefesi bunlar hep. Rabbimiz
Mü’minlere “üstün olmayı” vaat ediyor. Şayet üstün
değilsek ki şüphesiz öyleyiz, öyleyse kendimize bakalım.
Kendimizi yoklayalım.
Bu sebeple zararın neresinden dönülürse kârdır.
Tevbe edelim. ALLAH Teâlâ’ya kul, Resûlü'ne ümmet
olalım. Ümitvar olalım. İstikbaldeki en büyük, gür sada İslâm'ın
sadası olacaktır. Biz İslâm'a sımsıkı sarılırsak ve
hakkıyla yaşarsak, şairin:
“Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakkın.
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”
dediği gibi, ALLAH'ın mü'min kullarına Kur'ân'da bir va’di
vardır. Zafer va’di... Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“ALLAH, sizden iman eden ve salih amellerde bulunanlara
yemin ile vaadetmiştir ki; kendilerinden evvel
gelen Müminleri, Kâfirlerin yerine getirip hakim kıldığı
gibi elbette onları da yeryüzünde kâfirlerin yerine
geçirip hükümran edecek ve onlara kendileri için
razı olduğu dini İslâm’ı yaşama imkanını elbette verecek
ve onların her türlü korkularını üzerlerinden
kaldırdıkdan sonra hallerini kat’i bir eminliğe, güvene
elbette çevirecektir. Onlar bu güvenlik içinde bana
ibadet ederler, bana hiç bir şeyi şirk, ortak koşmazlar.
Artık bundan sonra kim kâfir olursa işte onlar fasıkların
ta kendileridir.”
Bu ayet-i kerîme, Müslümanlara, parlak bir geleceği
vaat etmektedir. Ancsak bu va’de lâyık olmanın
şartları vardır.
1- Müslümanlar, ezelde Kaalu Belâ gününde
ALLAH'a vermiş oldukları sözü, O'nunla yapmış
oldukları ahd ve misakı unutmazlar, gereğini yerine
getirirlerse,
2- İslâm dininin hükümlerini, emirlerini, yasaklarını
ferdi ve toplumsal hayatlarına uygularlarsa,
3- Kendilerine ALLAH katından en güzel örnek,
model ve rehber olarak gönderilmiş Peygambere
itaat ve biat ederler, onun yolundan giderler, onun
Sünnetini ve metotlarını esas kabul ederlerse,
4- Şeytanı ve tağutları dost, velî, yar, müttefik
olarak kabul etmezlerse,
5- Parayı, serveti, malı-mülkü şu fanî dünyanın
aldatıcı ve oyalayıcı oyuncakları durumunda olan
birtakım eşya, âlet ve vâsıtaları putlaştırmazlarsa,
6- ALLAH yolunda önce nefisleriyle, sonra
harbî ve saldırgan kâfirlerle cihad ederlerse, bu va’de
nail olurlar. Yoksa:
İslâm'a ihanet ederek, ahkâm-ı ilâhiyeye sırt
çevirerek, Resul'ün yolunu bırakarak zafere nâil olunmaz.
Bakın arzedilen ayet-i kerimede ALLAH Teâlâ Ümmeti
Muhammed’den iman edip ameli salih işleyenlere
kendilerini yeryüzünün halifesi kılacağını ve kendileri için
seçtiği İslâm dinini yeryüzüne hakim kılacağını beyan
buyuruyor. Korkularını emniyete çevireceğini vaat ediyor.
İşte ALLAH Teâlâ’nın vaadi... Ve ALLAH Teâlâ’nın vaadi
hakikatin ta kendisidir. Muhakkak yerini bulur. Ve ALLAH
Teâlâ asla vaadinden dönmez. Evet vaad eden: ALLAH
Teâlâ, vaad edilenler: İnananlar ve inandıklarını bilfiil tatbikat
sahasına koyanlar, kamil Mü’minler, biz Müslümanlar.
Vaad edilen şey: Şu üç husustur:
1- Müslümanlar bulundukları yerde hakim olacaklar,
mahkum olmayacaklardır.
2- Dinî inançlarını, hayatlarına kolayca uygulayabilme
imkânına sahip olacaklardır.
3- Her türlü korku gidecek, yerine tam bir emniyet,
sükunet ve güven gelecek.
Evet, vaad edilen bu üç şeyi kendimizde bir arayalım
bakalım.
1- Bu gün Müslümanlar bulundukları yerde hakim
mi, mahkum mu? El-Cevap: Mahkum. 2- Bugün Müslümanlar dinî inançlarının gereğini
rahatlıkla ifa edebiliyorlar mı? El-Cevap: Edemiyorlar.
Bugün şu cennet vatanımızda, hem de “İnsan hakları,
laiklik, din ve vicdan hürriyetinin” bulunduğu iddia
edilirken; üniversitede baş örtülü okumak isteyen Müslüman
kız öğrencilere inançları gereği başlarını örtme
müsaadesi verilmemesi, İslâmî tesettüre riayet etmek
isteyen kız öğrencilerin okuma öğrenim hak ve özgürlüğünden
mahrum edilmek istenmesi bunun en açık misallerinden
biri değil midir?
3- Bugün Müslümanlar maddî ve manevî tam bir
emniyet, sükunet ve güven içinde midirler? El-Cevap:
Değildirler.
Bakınız. Vaad edilen bu üç şeyin üçü de bizde yok.
Yoksa, ALLAH Teâlâ bu vaadini yerine getirmedi mi?
Haşa sümme haşa... Va'dini yerine getirmede ALLAH
Teâlâ’dan daha sadık kim olabilir?
O halde eğer va’dedilen bu üç şeyin üçü de bizde
yoksa, bu demektir ki, ALLAH Teâlâ bizim imanımızdan
ve amellerimizden razı değil!
Çünkü bu vaad, iman ve salih amellerle şartlıdır. İşlerini,
hareketlerini bozan Müslümanlar, bu va'din dışında
kalırlar. Bu sebeple dikkat edelim! Kendi kendimizi kandırmayalım.
Tarih bunun en güzel şahididir.
“Mü’minim, Müslüman’ım” diyen insanlar, İslam
âlemi; kamil bir imana ve imanın gereği olan salih
amellere ciddi bir şekilde bağlı kaldıkları dönemlerde
güçlü devletler kurmuşlar, üç kıtanın hakimi olmuşlar,
faziletli hizmetlerde bulunmuşlardır. Fakat, şart koşulan
bu iman-amel hususundan ayrıldıkları, taviz verdikleri
dönemlerde ise başka milletlere mahkum ve yem olmaktan,
en azından uydu durumuna düşmekten kendilerini
kurtaramamışlardır.
Açın tarih kitaplarını. Okuyun Resûlullah (S.A.V.)
efendimiz ve Ashabının dönemini, okuyun Dört Halife
dönemini, okuyun Selçuklular dönemini, okuyun Malazgirt
Savaşını, okuyun ve hem de ibretle okuyun! Bakın ecdadımız
Osmanlılar dönemini, kuruluşunu, yükselişini
ve hazin yıkılışını.
İslâm âlemi, Müslümanlar uzun müddetten beri
hırpalanıyor. Herkes müteellim müteessir. Ümmeti
Muhammed maddeten ve manen hırpalanmış, hırpalanıyor.
Bu bir vakıa. Aslında ümitsizliğe asla mahal
yok. Çünkü Aziz ve Alîm olan bir Rabbimiz var.
Üzülmeyelim, ALLAH Teâlâ dilediğini aziz eder,
dilediğini zelil eder. Bela ve musibetler de ancak O'nun
izniyle gelir. O istemezse bütün dünya bir araya gelse bir
kimseye en ufak menfaat sağlayamaz. O istemezse,
bütün dünya toplansa bir kimseye en ufak zarar dokunduramaz.
O halde neden üzülüyoruz?.. “HasbünALLAHü
ve ni'me'l vekil.” diyelim. O'na sığınalım. Unutmayalım ki,
diken olmadan gül çıkmaz. Eşsiz bir hazineye alın teri
dökmeden, zahmet çekmeden ulaşılamaz. Evet zulüm
var. Hem de katmerli zulüm var. Ama bir de şu var: Gün
doğmadan neler doğar.
Cabir b. Abdullah (R.A)’den rivayete göre Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Benden önce
hiçbir kimseye verilmeyen beş şey bana verildi:
1- (Bana) bir aylık yol (mesafesi uzaklığında bulunan
düşmanının kalbine) korku (verilmek)le yardım
olundum.
2- Yeryüzü bana namazgâh ve temizlik sebebi
kılındı. Onun için ümmetimden her kime namaz vakti
erişirse, hemen namazını kılıversin.
3- Ganimetler bana helal edildi. Halbuki benden
evvel kimseye helâl edilmemiştir.
4- Bana şefaat verildi.
5- Benden evvel her peygamber, hassaten
kendi kavmine gönderilirken, ben, bütün insanlara
gönderildim”9
Kardeşim!.. Mezkur beş şeyden birincisine dikkatini
çekerim. Müslümana, bir aylık yol mesafesi uzaklığında
bulunan düşmanına, onun korkusu veriliyor.
Bugün ise, değil bir aylık yol mesafesi uzaklığında, burnumuzun
dibinde bulunan kafirler bizden korkmuyor.
Bugünkü kafirler hiçbir İslâm ülkesinden korkmuyorlar.
Ve bugünkü İslam ülkeleri manen ve maddeten zayıflamış
ve kafir milletlerin o veya bu şekilde bir takım
baskı ve tahakkümü altına girmişlerdir. Neden? Sebebi
nedir? Bunun bir tek sebebi vardır. O da şudur: Bugün
Müslümanız, İslam ülkesiyiz diyen bütün İslam ülkeleri;
kısmen veya tamamen ALLAH Teâlâ'nın ahkamını rafa
kaldırmıştır, dinden ibadetten dini yaşantıdan uzaklaşmışlar
giyim-kuşam, ahlâk ve yaşantı bakımından tıpatıp
onlar gibi olmuşlar ve neticesinde de İslâm'dan
uzaklaşmışlardır. Bir kafir, kendisi gibi düşünen, giyinen
kuşanan ve hareket edenden korkar mı? Niçin korksun
ki?.. O da onun gibi. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
“(Ey mü'minler) gevşemeyin. Mahzun olmayın. Siz
eğer (gerçekten) mü'min iseniz, (düşmanlarınıza
galip ve onlardan) çok üstünsünüz.”10 Diğer bir ayeti
kerime: “ALLAH Teâlâ kafirlere mü'minlerin aleyhinde
asla bir yol bahşetmez.”11
Evet, mü'mîn hem davası hem de akıbeti bakımından
her zaman, mü'min olmayandan üstündür. Çünkü
mü'min, ALLAH Teâlâ'ya inanır, yalnız O'nun kulu ve
kölesi olur. Sadece ALLAH Teâlânın dini için savaşır,
ölürse şehid, kalırsa gazi ve mükafâtı cennet olur.
Bu sebeple ümitvar olalım. Bu da geçer. İstikbalde
en gür sâdâ, İslâm'ın sâdâsı olacaktır inşaALLAH. Yeter
ki biz üzerimize düşeni yapalım. ALLAH'ın dinini yaşayalım.
Sabah namazına kalkalım. İslâm'ın ve Müslümanların
aziz ve mansur olması için şu duaları mutlaka, her
gün okuyabildiğimiz kadar okuyalım:
* HasbünALLAHü ve ni'me'l-vekil,
* Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh,
* Ya dafia'l-belâyâ idfe’anne'l-belâyâ,
* Fellahü hayrun hafiza. Ve hüve erhamü'r-rahimîn.
* Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü mine'z-zalimîn.
* Vellahü galibün âlâ emrihi.
Ya Rabbi! İslâmı ve Müslümanları aziz ve mansur
eyle! Yardım eyle! Dünya ve ahiretimizi ma'mur eyle!
Korktuğumuzdan emin, umduğumuza nail eyle! Amin...
Cenab-ı Hak, şerleri hayr eyler
Gerçekten İslam aleminin ve Müslümanların
vaziyeti yürekler acısı... Ancak dua ediyoruz ve inanıyoruz
ki, sonu çok hayırlı olacaktır, inşaALLAH...Cenâb-ı
hak şöyle buyuruyor:
“...... Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız,
ama o, sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki siz bir şeyi
seversiniz, ama o, sizin için bir şerdir, kötülüktür.
(Bunu ancak) ALLAH bilir, siz bilmezsiniz.”12
Çünkü yaşadığımız hayatta, bir çok hadiseler bize
gösterdi ki: Bazen bize iyi gibi, hayır gibi görünen şeyler
neticede şerre sebep olabilir. Bununla birlikte şer gibi
görünen şeylerin sonunun da hayır ile bittiği hayır getirdiği
olabilir. Mesela kimse ilaç içmeyi sevmez ama buna rağmen
içeriz. Niçin? Hastalıklardan kurtulmak için yani istemeden
beğenmeden yapıyoruz ama sonunda hayır
geliyor. Gene bunun gibi şeker hastasına şekeri çok çok
yedirirseniz, hatta severek yedirirseniz onu öldürürsünüz.
İyi bir şey gibi görünenin sonunda da şer geliyor...
Evet... İslâm âleminin ve Müslümanların bu yürekler
acısı vaziyeti bizim için ve bize göre kötü gelebilir zor
görünebilir, zehir gibidir ama bizim için birçok hastalığın
tedavisidir bu dramlar, çekilen acılar... Bir çok kişi ölecek,
şehid olacaklar. Ama Müslümanlar uyanacak, bilinçlenecek,
kendilerine gelecekler.
Körfez Savaşı'nın olduğu zamanlarda bir gazetenin
profesör olan ve uluslararası olayları inceleyen bir yazarı
diyor ki: “Bizler uzun uğraşılar sonucu Müslümanları
batıya ısındırmıştık. Şimdi ise bu savaşla birlikte Müslümanlar
batıya karşı yeni bir kinle yüklendiler, bilendiler.
Şimdi bu kini silmek için 50 yıl daha çalışmamız
gerekiyor.” Dediği doğrudur bu imansızın. Demek ki biz
göremesek de Rabbimiz bize şer gibi görünen bir olayda
bu imansızın ifade ettiği bir hayrı gizlemiştir.
Bu sebeple ayet-i kerime gereğince, bu olaylardan
alacağımız ders: Bazen hoşumuza gitmeyen şeylerin
hakkımızda hayırlı olduğudur. Evet, nice üzüldüğümüz
şeyler vardır ki sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve
nice sevdiğimiz şeyler vardır ki bizim için kötü sonuç
vermiştir.
O halde biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği
kadar yararlı işler yapmaya, durumumuzu düzeltmeye,
kötü sonuç doğuracak işlerden kaçmaya, tehlikelerden
sakınmaya çalışmalıyız.
Fakat ALLAH'tan, başımıza bir olay geldiği, hoşumuza
gitmeyen, bizi üzen bir olayla karşılaştığımız zaman
da kendimizi üzüntü girdabına atmak yerine sabretmeli,
işin sonunu beklemeliyiz.
ALLAH'ın takdiri ne şekilde tecelli ederse etsin,
mutlaka hakkımızda hayırlıdır. Atalarımız: “İnsanın
gücüne giden şey, hakkında hayırlıdır” demişlerdir.
Bir babanın, küçük çocuğunu bazı şeylerden men
etmesi, çocuğun zoruna gitse de onun yararınadır. Doktorun
verdiği ilaç, acı olsa da hastaya şifa getirir. Doktor,
zulmünden değil, şefkatinden ötürü o acı ilacı hastaya
vermektedir. Hastanın her arzu ettiğini vermek, onu
ölüme sürükleyebilir.
Şayet yüce ALLAH da sana istediğin bir şeyi vermiyorsa,
seni zengin etmiyor, fakir yaşatıyorsa seni
çocuksuz yapmışsa veya çok sevdiğin bir şeyi elinden
almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna gitmeyen işlerin
içinde senin için kimbilir nice faydalar vardır! Ya bu vesile
ile ALLAH sana ileride çok yararlı şeyler verecek, yahut
seni bu olaylarla deneyip ruhunu olgunlaştıracak, manevi
dereceni yükseltecektir. Erzurumlu İbrahim Hakkı (K.S.)
hazretleri, Marifetname isimli kıymetli eserinde şöyle
diyor:
Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Sen Hakk'a tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabır eyle, razı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Deme şu niçin şöyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabır eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
VALLAHi güzel etmiş
Billahi güzel etmiş
TALLAHi güzel etmiş
ALLAH görelim ne etmiş
Ne etmişse güzel etmiş