Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat

e-Posta Yazdır PDF
Günümüzdeki küfür tufanından,
isyan selinden kurtulabilmek için, ALLAH
Teâlâ'nın dinine sımsıkı sarılmak
gerekir. Bilindiği gibi Nuh (A.S) ve beraberindekiler
ALLAH'ın dinine sarıldıkları
için selamete ermişler, o günkü
tufandan kurtulmuşlardır. Bunun için
de öncelikle: İtikadı tashih etmek; yani
Hz Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in,
Sahabe-i Kiramın, Ehl-i Beyt'in, Selefi
Salihinin inandığı gibi inanmak; bid'atlerden,
bozuk itikadlardan kaçınmak;
Ehl-i Sünnet uleması tarafından yazılmış
muteber ve güvenilir akaid kitaplarını
okuyarak doğru ve mutedil yolda
olmak; Muhkem yani mânâsı açık ve
kesin olan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere
sarılmak, Müteşabih yani mânâsı
tam açık olmayan ayet-i kerime
ve hadis-i şerifleri esas ve usûl olarak
kabul etmemek, bunların manasını ALLAH'a
havale edip, ilimde yeterli derecesi
olan gerçek ve icazetli âlimlere
sormak; tashih-i itikat yani inançların
doğru olması hususunda çok titiz ve
hassas olmak; bid'atlerden, zındıklıklardan
sapık görüşlerden kaçınmak; ilmiyle
amel eden, ihlaslı âlimlerin, Salihlerin,
kâmil mürşidlerin Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz yolundan
gidenlerin itikadı üzere inanmak
gerekir.
İşte bu inanç, Nuh (A.S.)ın gemisi
gibidir. Ebû Zer (R.A) dan rivayete
göre Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ona binen kurtulur, selamete
erer, binmeyip geri kalan da (oğlu
bile olsa) boğulup gider.” 1
İnsana en fazla lazım olan şey;
bilinmesi ve kesin şekilde inanılması
gerekli olan hususlara iman etmektir.
İman etmiş olanların en çok dikkat ve
titizlik göstermeleri gereken konu
"Tashih-i itikâd", yani inanılacak, bilgilerin,
Kur'âna, Sünnet'e, Din'e uygun
olmasını temindir. Hz. Muaviye (R.A) anlatıyor: Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz bir gün aramızda doğrulup
buyurdular ki:
Haberiniz olsun! Sizden önce ehl-i kitap
yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet
ise yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan yetmiş
ikisi ateşte, sadece birisi cennettedir. Bu da
(ehl-i sünnet ve'l-) cemaattir. 2
Avf b. Malik (R.A) dan rivayet edildiğine göre
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. (Bunlardan)
biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar
da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. (Onlardan da) yetmiş
bir fırka ateşte ve biri cennettedir.
Muhammed'in canı (kudret) elinde bulunan (ALLAH'a)
yemin ederim ki, benim ümmetim
muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir
fırka cennette ve yetmiş iki fırka ateştedir.
-Ya Resûlellah! Cennette olan fırka kimlerdir?
diye soruldu.
-O (Sahabilerin yolunda olan) cemaat, diye
cevap verdi. 3
Hadis-i şeriflerde geçen cemaat kelimesi ile
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in ve sahabelerinin
yolunda olup bid'at ve yanlış itikaddan uzak duran
grup kastedilmiştir ki, bu gruba ehl-i sünnet ve’l-cemaat
derizki şu hadis-i şerif bunu ifade etmektedir:
Abdullah b. Amr b. As (R.A.) den rivayete
göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Beni İsrail üzerine gelen şeyler, tıpatıp
aynısıyla benim ümmetimin üzerine de gelecektir.
Öyle ki onlardan aleni olarak annesine
gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi
mutlaka yapan olacaktır. Nitekim beni İsrail yetmiş
iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü.
Benim ümmetim de yetmiş üç millete
bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi
ateştedir.
- Bu fırka hangisidir? diye soruldu.
- Benim ve ashabımın üzerinde olduğu
şeyden ayrılmayanlar-dır,” buyurdular. 4
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in dedikleri aynen
tahakkuk etmiş ve maalesef müslümanlar bir
sürü fırkaya ayrılmışlardır. Biri müstesna, hepsi
derece derece bozuk ve dalâlettedir. Bu müstesna
yol, bu kurtulacak olan fırka, ehl-i sünnnet ve’l-cemaat
mezhebidir. İslâm, Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimizimiz'den bugüne kadar bozulmadan,
tahrife uğramadan, bir kopukluk olmadan gelmiştir.
Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz:
“Ümmetim dalâlet (sapıklık) üzerinde ebediyen
ittifak etmez. Siz bu cemaate sımsıkı
sarılınız. Çünkü ALLAH Teâlâ’nın yardımı cemaat
üzerinedir” 5 buyurmuştur.
Gerçek İslâm, Kur'ân'ın ve Sünnetin doğru
yorumuna dayanan İslâm'dır. O da Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat İslâmlığıdır. Hakikat budur. Çünkü
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Artık onlar, sizin
(Sen ve Ashabı’nın) iman ettiği gibi, iman ederlerse,
muhakkak hidayete ermiş olurlar ve eğer
yüz çevirirlerse, hiç şüphe yok ki onlar Hak’tan
yana büyük bir ayrılık içindedirler. O halde ALLAH
Teâlâ onlara karşı sana yetecektir. Ve O her
şeyi hakkıyla işitici ve hakkıyla bilicidir. 6
Bu ayet-i Kerime açıkça ifade ediyor ki:
Kıyamet kopuncaya kadar, Hz. Peygamber (S.A.V)
Efendimiz ve Ashab-ı Kiram gibi inanıp, onlar gibi
amel edenler, onlara hakkıyla tabi olanlar hidayettedirler.
“Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat” da bunlardır.
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz ve Ashabından
sonra onların itikadına ve ameline muhalif olarak
türeyen bütün fırkalar, muhalefetleri ölçüsünce
Hak’tan, hidayetten ayrılık içindedirler.
Bir Müslüman için en büyük değer imandır.
Ona ebedî mutluluk kapısını imanı açar. İmanla
yaşar ve ömrü ölümüne imanla bitişirse en büyük
saadeti kazanmış olur. İmanı elden giderse en
büyük zarara uğramış olur. İman yoksa para, mal,
mülk, büyük servet, tantana, şaşaa, debdebe hiçbir
şeye yaramaz.
Burada yeri gelmişken Üstadımız Hacı Ali
Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) Hazretlerinin, bu
ayet-i celileyle alâkalı acaip, insanı hayrete düşürecek
bir kıssasını zikredelim:
Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise
Sırruhu) Hazretleri bize bir kaç kere şöyle anlattılar:
Bir gece seher vakti, uyanıkken aşikâre olarak şeytan
geldi ve bana:
- "Sen hangi mezheptensin?" diye sordu. Ben de:
- "Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebindenim."
dedim. - "Peki mezhebinin hak olduğuna delilin nedir ?"
diye sordu. Ben de:
- "Kur’an-ı Kerim'dir." dedim. O da:
- "Her mezhep sahibi haklı olduğuna dair Ku’ran’ı
delil getiriyor. O hâlde onların haksız olup, senin
haklı olduğun ne malûm?" dedi. Bunun üzerine,
ben ona nice ayet ve hadislerle cevap verdiysem
de, bir türlü def olmuyor ve bana karşılık veriyordu.
Böylece uzun müddet mücadele devam etti, çok
yoruldum, âciz kaldım ve yanımda duran yatağa
düştüm, uzandım. O anda Mevlâ Teâlâ Hazretleri
yukarıda zikredilen: (Artık onlar, sizin (Sen ve
Ashabı’nın) iman ettiği gibi, iman ederlerse,
muhakkak hidayete ermiş olurlar ve eğer yüz
çevirirlerse, hiç şüphe yok ki onlar Hak’tan yana
büyük bir ayrılık içindedirler. O halde ALLAH
Teâlâ onlara karşı sana yetecektir. Ve O her
şeyi hakkıyla işitici ve hakkıyla bilicidir.) ayet-i
celilesini hatırıma getirdi. Ben de hemen yatağımdan
doğrulup ona cevap olarak bunu okudum ve
dedim ki:
- Bu ayet-i celilede Mevlâ Teâlâ, habibine
(S.A.V) ve ashabına hitaben buyuruyor ki: “Eğer
onlar (kendi dinlerini hak bilip, insanları ona davet
eden yahudi, hristiyan ve diğer din mensupları)
senin ve ashabının inandığı gibi inanırlarsa,
muhakkak (ancak o zaman) hidayete ermiş olurlar.
Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar Hak'tan büyük bir
ayrılık içindedirler.” Sonra Şeytana dedim ki: İşte bu
ayet-i celile nazil olduğu zaman ne Mutezile, ne Şia,
ne Cebriyye, ne de Kaderiyye gibi batıl mezhepler
vardı. Ancak Efendimiz (S.A.V) ve ashabı mevcuttular
ve Hak üzere olanlar da ancak bunlardır. Öyleyse
dünya yıkılıncaya kadar onların inancı gibi
inanıp, amelleri gibi amel edenler onlara hakkıyla
tâbi olduklarından hidayet üzere olmuş olurlar ki:
"Ehl-i sünnet vel-cemaat" bunlardır. Efendimiz
(S.A.V) ve ashabından sonra onların itikadına
muhalif, inancına zıt olarak ortaya çıkan bütün
fırkalar, topluluklar ise batıldır. Hidayetten ayrılık
içindedirler. Mevlâ Teâlâ, Efendimiz (S.A.V) ve
ashabına hitaben: "Eğer onlar sizin inandığınız
gibi inanırlarsa, muhakkak hidayete ermiş
olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar Hak'-
tan büyük bir ayrılık içindedirler ve hidayetten
de uzaktırlar" buyuruyor, işte Şeytana bunları deyince,
defolup gitti.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, sonradan çıkmış
herhangi bir mezheb, fırka ve cereyan değildir.
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin, Sahabe-i güzin
(R.A.)mun, Ehl-i Beytin, Selef-i Sâlihîn efendilerimizin,
Eimme-i müctehidînin tebliğ ettikleri ve açıkladıkları,
aslına uygun gerçek İslâm'dır. Bu yol
cadde-i kübrâdır. İ'tikad ve füru'daki bid'at fırkaları
ise küçük patikalardan ve çıkmaz yollardan başka
bir şey değildir.
Bu bakımdan Ehl-i Sünnet, Kur'ân'a ve Sünnet'e
dayanan gerçek İslâm demektir. Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz ile, Kur'an ile başlamıştır.
Ehl-i Sünet'i herhangi bir fırka gibi görmek, gerçekleri
çarpıtmaktır. İslâm dininin ana caddesi Ehl-i
Sünnet ve’l-Cemaat yoludur. Hadîste geçen “sevad-
ı azam” Ehl-i sünnet’tir. 7 Ehl-i Sünnet diğer
fırkalar gibi herhangi bir fırka değildir.
Bu arada şu hususu da belirtmek isterim ki:
Bütün mü’minler kardeştir. Bid’ati ve yanlışlığı kendisini
küfre götürmeyen herkes mü’mindir. Beraeti
zimmet asıldır.
BÜYÜK İMAMLAR
Kendilerine "Ehl-i sünnet ve'l-cemaat" ve
"Fırka-i Nâciye" adı verilen Müslümanların itikatları,
kısaca yazdığımız şekildedir. Malûmdur ki, Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ile görüşüp ona
iman etmiş olan zatlara "Ashab-ı Kiram, Ashab-ı
Güzîn" denir, Ashab-ı Kiram’ı görüp onlardan feyz
almış olan müslümanlara da "Tabiîn" adı verilmiştir.
Ashabı güzîn ile tabiîne, "Selef-i salihîn" denilir.
Bunlar, ehl-i sün-net ve'l-cemaatın ilk rehberleridir.
Bunlar Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in
yolunu hakkıyla takib etmiş, İslâmiyeti her tarafa
yaymaya çalışmış, İslâm birliğini, İslâm câmiasını
kuvvetlendirmiş, bid'atlardan, yani din adına sonradan
türemiş, dine aykırı bulunmuş şeylerden beri
bulunmuşlardır.
Ehl-i sünnetin i'tikat hususunda büyük üstatları,
büyük imamları vardır. Bunlardan her biri, selefi
salihîn mezhebi üzere yürümüş, İslâm âleminde
yüz gösteren muhtelif ceryanlara, felsefî görüşlere
karşı hak ve hakikati müdafaaya çalışmış, İslâm
akaidinin ne kadar saf, ne kadar doğru olduğunu
yeni yeni deliller ile, çalışmalar ile isbat etmiştir. İşte
bu büyük mücahit âlimlerden birisi: İmam Matüridî
(H. 280-333), diğeri de: İmam Eş'arî (H. 260-324)
dir.
İmam Matüridî ile İmam Eş'ari arasında esas
itibariyle ihtilâf yoktur. Her ikisi de selefi sâlihin yolunu
takib etmiştir, ikisi de hak üzeredir. Ancak ikinci derecede bulunan, teferruat sayılan birkaç tali
meselede ihtilafları vardır. Fakat bunların başlıcaları
da sözde ve görünüşte bir ihtilaftan başka
değildir.
Bu sebeple bugün Müslümanların en büyük
kısmı, itikatça ya İmam Maturidi'ye veya İmam
Eşari'ye tabi bulunmaktadır. ALLAH Teâlâ Hazretleri
hepsinden razı olsun. Amin.
BÜYÜK MÜCTEHIDLER
Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca
müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza
kadar ibadetler hususunda ve muamelât
(muameleler) ile ukûbât (cezalar) gibi İslam
Hukuku’nu teşkil eden meseleler hususunda dört
büyük müçtehidden birinin mezhebine tabi
olagelmişlerdir. Bu dört büyük müçtehid şu zatlardır:
1- İmam-ı Azam Ebû Hanife (H. 80-150)
2- İmam Malik ibn-i Enes (H. 93-179)
3- İmam Muhammed ibn-i İdris eş-Şafii (H. 150-
204)
4 - İmam Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i Hanbel (H.
164-241)
DÖRT DELIL
Bu dört kudretli, mübarek imamın mezhebleri
kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine
kurulmuştur. Kitaptan maksat, Kur'an-ı
Mübin'dir. Sünnet’ten maksat, Hz. Peygamber
(S.A.V) Efendimiz'in mübarek sözleri, işleri ve
görüp de men etmeksizin sükût buyurmuş olduğu
şeylerdir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in
evvelce men etmemiş olduğu bir şeyi görüp de
ona karşı sükût buyurmaları, o şeyin meşru
olduğunu gösterir. İcmâ-ı ümmet’ten maksat, bir
asırda bulunan bütün müçtehitlerin bir hâdisenin
şer'i hükmü hakkında ittifak etmeleridir. Abdullah bin
Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.)
Efendimiz:
“Ümmetim dalâlet (sapıklık) üzerinde ebediyen
ittifak etmez. Siz bu cemaate sımsıkı
sarılınız. Çünkü ALLAH Teâlâ’nın yardımı cemaat
üzerinedir” 8 buyurmuştur. Abdullah (R.A.)
den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Müslümanların güzel gördüğü birşey, ALLAH
katında da güzeldir” 9 buyurmuştur.
Bu sebeple müslümanların dini varlıklarını
temsil eden bütün müçtehitlerin bir mesele
hakkında aynı görüş ve kanaatta bulunmaları, o
mesele hakkında şer'an muteber bir delildir, bir
hüccettir.
Kıyas-ı fukaha’ya gelince bundan maksat da:
Bir hâdisenin kitap ile, sünnet ile veya icmâ-ı ümmet
ile sabit olan hükmünü aynı illete, aynı sebebe,
aynı hikmete bağlı olarak o hadisenin tam
benzerinde de meydana çıkarmaktan ibarettir. Bu
ikinci hâdise hakkındaki hüküm de; güzelce
düşünülünce anlaşılır ki, yine kitap ile veya sünnet
ile veya icma ile sabit bulunmuştur. Müçtehit ise
yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden isbat etmiş olmuyor.
Bilakis ikinci hadiseye göre kapalı bulunan
bu hükmü yeniden açığa, meydana çıkarmış oluyor.
Kıyas-ı fukahâ, bir içtihat meselesidir. Bunun
meşru olması, makbul olması ise şer'an sabittir.
“Ey akıl, basiret sahipleri! Düşünün de
ibret alın.” 10
Kur'an emri buna delildir. Resûl-ü Ekrem
(S.A.V) Efendimiz, ümmetinin fukahası için böyle
bir içtihadı câiz görmüş, güzel kabul etmiştir.
Nitekim Sahabe-i Kiram’dan Muaz ibn-i Cebel
(R.A.) Yemen’e kadı tayin olunmuştu. Hz. Peygamber
(S.A.V) Efendimizin:
- “Ya Muaz! Bir dava ile karşılaşırsan nasıl,
ne ile hükmedeceksin?” Sualine, Muaz da şöyle
cevap vermiştir:
- ALLAH’ın kitabı ile hükmedeceğim.
- ALLAH’ın kitabında bir hüküm bulamazsan?
- Resûlullah (S.A.V) in sünneti ile hükmedeceğim.
- Ya, Resûlullah’ın sünnetinde ve ALLAH’ın
kitabında da bir hüküm bulamazsan?..
- O zaman içtihadımla, kendi görüşümle
hükmedeceğim, hüküm vermekten geri kalmam.
Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (S.A.V) Hazretleri
Muaz’ın göğsüne vurarak:
- ALLAH Teâlâ'ya hamd olsun ki
Resûlünün elçisini resûlünün razı olduğu şeye
muvaffak buyurmuş” 11 diye memnuniyetini belirtmişti. Bu sebeple salâhiyetli zatların kıyas yolu ile
içtihatta bulunmaları da şer'an pek güzel ve makbul
bulunmaktadır.
Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ile kıyas-ı fukahaya:
“Edile-i Erbaa= dört delil”, “Usulü Erbaa=
dört temel, asli delil” denir. Bütün müçtehitlerin ekseriyeti
bu dört delili kabul etmiş, bütün yüksek
müçtehitler, şer'i hükümleri bu dört delilden birine
veya bir kaçına dayandırmıştır. Artık bu delillerin
hepsini de kabul etmek gerekli bir vazifedir. Bu
deliller insanların haklarını, vazifelerini bildiren İslam
hukukunun gelişmesini temine mahsus birer
çok yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların
dini hayatı bu dört feyizli hikmet ve maslahat
kaynağından asla uzak, beri olamaz.
Yukarıda mübarek adlarını yazdığımız dört
büyük imam, müslümanlar hakkında bir ilahi rahmettir.
Bunlar dört temel delilden dini hükümleri
çıkarmış, müslümanlara takip edecekleri yolu
açıkça göstermişlerdir. Artık bunlardan her
hangisinin mezhebine uyan bir Müslüman hak bir
mezhebe intisap etmiş, Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz'in yolunda bulunmuş olur.
Bu pek muhterem müçtehitlerin hepsi de dini
meselelerin esasında ittifak etmişlerdir. Aralarında
bir ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir
kısım fer'î (ayrıntılı) meselelerde ihtilaf etmişlerdir.
Fakat güzelce incelenirse görülür ki, bunların
birçoğu da görünüşte bir ihtilaftan başka şey
değildir. Çünkü bu meselelerin birçoğunda bu
mübarek zatlardan biri, bir azimet ve takva yolunu,
diğeri de bir ruhsat ve müsaade yolunu tercih etmiş,
bu şekilde ümmet-i merhumenin önünde geniş bir
rahmet sahası açık bulunmuştur. İşte Abdullah ibni
Abbas (R.A.) den rivayet edilen Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz'in: “Ümmetimin ihtilafı bir rahmettir.”
12 hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.
Evet… Düşünmeli ki, müslümanlıkta
ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara âit ne
kadar çok meseleler vardır. Bunların hükümlerini,
Kur'an-ı Mübin ile hadis-i şeriflerden ve ümmetin
icmâından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman
için kolay birşey değildir. Bu pek büyük bir
ihtisas işidir.
İşte bu yüksek müçtehitler, bu vazifeyi sadece
Hak Teâlâ'nın rızası için yapmış, müslümanlara
lazım olan bütün meseleleri açıkça bildirmiş, her
asırda milyonlarca ehli islama rehber olmuşlardır.
Artık bu muhterem zatların İslam milleti için ne
büyük hizmetlerde bulunmuş olduğunda, bunların
her türlü şükrana layık bulunduğunda kim şüphe
edebilir?
Bu kıymetli âlimler büyük bir manevi kuvvet
ve seciye ile ve pek güzel bir niyet ile içtihat sahasında
çalıştıkları içindir ki isabet ettikleri meselelerden
dolayı ikişer kat, isabet edemedikleri
meselelerden dolayı da birer kat sevaba nail olmuşlardır.
Şunu da ilave edelim ki, bu dört büyük müçtehide
ait dört mezhepten her birinin müntesipleri,
kendi mezheplerinin daha doğru, daha isabetli,
sünnete, maslahata daha uygun ve daha elverişli
olduğuna inanırlar. Aksi takdirde, o mezhebi tercih
etmelerinin hikmeti kalmaz.
Fakat bundan dolayı diğer mezheplerin
itibarını azaltmak da akıllarından geçmez, bu dört
mezhebin dördüne de hürmet ederler. Bu hürmet,
ehl-i sünnetin şiarıdır.
Malûmdur ki, İslam hukukunu ihtiva eden
ilme, “fıkıh” denir. Fıkıh, lûgatta bir şeyi hakkıyla
bilmek, bütün esaslarıyla kavramak manasınadır.
İbadetlere, muamelelere, cezalara dair dinî hükümleri
bildiren ilme, fıkıh ilmi adı verilmiştir.
Dini hükümleri mufassal delillerden, yani
yukarıda yazdığımız dört temel delilden anlayıp
çıkarmaya ilmi gücü olan İslâm âlimlerinden her
birine fakih, çoğuluna da fukaha denir. Müçtehitler
ise fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.
...................................................................
1 Taberani, El- Mu’cemü’l-Kebir, 3/45, No:2636,2637, Müsned-i Bezzar, 9/343,
No:3900. Ayrıca bak. Hüd Suresi:43, 2 Ebû Davud, Sünne:1, Tirmizi, İman:18 , 3 İbni
Mace, Fiten:17, 4 Tirmizi, İman:18, 5 Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 12/342, No:13623,
6 Bakara suresi:137, 7 Bak. Ahmed b. Hanbel; 4/278, No: 17982, 8 Taberanî, el-
Mu’cemü’l-Kebîr, 12/342, No:13623, 9 Hakim, el-Müstedrek: 3/78, A,b.Hanbel, 1/379,
Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 9/112, 10 Haşr sûresi: 2, 11 Ebû Dâvud; Akzıye:11;
No:3592; 2/327; Tirmizi; Ahkam:3; No:1332; 3/62; Nesâî; Kuzat:11; No:5334; 8/230;
A. b. Hanbel; 5/230, 12 Deylemi, Firdevs; No:6497; 4/160; Ebû Nuaym, Hılyetü’l-
Evliya;7/119