Elim Bir Olay: Kerbelâ

e-Posta Yazdır PDF

Ey Sünnisiyle, Alevisiyle, Şiasıyla bütün Müslümanlar!


Ey Ümmet-i Muhammed


Bakın ve ibret alın bugün etrafımızda nice Kerbelâlar yaşanıyor. Bağdat’tan, Şam’dan, Kahire’den, İslamabad’dan ateşler her gün yükseliyor. Sadece Irak’ta ayda ortalama bin insan can veriyor. Şam’da yüz binin üzerinde insan hayatını kaybetti. Milyonlarca insan yerinden, yurdundan, evinden barkından oldu. Çocuklar umutlarını, hayallerini, geleceklerini yitirdi.

Artık yeni Kerbelâların yaşanmaması için ortak bir dile ihtiyacımız var. Yüreklerimizi birleştirmeye, gönül kapılarımızı birbirimize açmaya ihtiyacımız var. Geçmişin acılarını bize yeniden yaşatmak, gönüllerde kapanmaz yaralar açmak, ortak değerlerimizi ayrılığa, kin ve nefrete dönüştürmek isteyenlere tek yürek halinde gereken cevabı vermeliyiz. Artık Yüce Rabbimizin:


“Hepiniz el birlik ALLAH Teâlâ’nın ipi olan Kur’ân-ı Kerîm’e, İslâm’a sımsıkı sarılın. Ayrılığa düşmeyin…”1


“ALLAH Teâlâ’ya ve O’nun Pey¬gamberine itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin, yoksa korku ile zaafa, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz, yardımınız kesilip devletiniz elden gider..”2

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın…”3


Emirlerine kulak vermeliyiz.


Artık Sünnisiyle, Alevisiyle, Şiasıyla bütün Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları gerekir. Bağdat’ın 1258 yılında Hülagü tarafından yerle bir edilmesi ve bir milyondan fazla insanın öldürülmesinin sebebi: Cevdet Paşa’nın gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “İslam milleti, hangi mezhepte olursa olsunlar, müşriklere karşı birlik içinde olup ta bunca asırlardan beri İslam’a merkezlik etmiş olan Daru’s-Selam yani Bağdat’ı, muhafazaya gayret edecekleri yerde mezhep kavgaları ile uğraştılar. Neticede yerle bir olunca, meydanda ne Sünni kaldı, ne Şii.”


Amerikanın körfez savaşında Bağdat’ı bombalaması, 2003 yılında işgal etmesi ve nihayet İsrail’in gazze’yi bombalaması ve işgal etmesi yine aynı sebebten. Görüyoruz ki tarih tekerrür ediyor. Niçin? İbret alınmıyor da ondan.


İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (A.S.)dan bu yana 10 Muharrem aşûre günü, bir çok peygamberin hayatında önemli ve olumlu olayların gerçekleştiği ve ve onların ümmetleri için hep sevinç günü olmuştur. Pek çok peygamber bu mübarek günde tehlikelerden kurtulmuş, düşmanları da helak edilmiştir. Yalnız bir istisna yıl var ki, işte o sene yüreklerin tâ iç kısmına kan damlamıştır ki, İslâm tarihinde Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sevgili torunu Hz.Hüseyin (R.A.)nun Kerbelâ’da şehit edilmesi, bu üzücü hâdise de bu güne tesadüf etmiştir. Hz.Hüseyin (R.A.)nun şehâdeti gibi, İslâm tarihinin bu en yürek paralayıcı hâdisesi maalesef 10 Muharrem H. 61’de; M. 10 Ekim 680’de vukubulmuştur.


Önce kısaca Hz.Hüseyin (R.A.)yu tanıtalım. Hz.Hüseyin (R.A.), Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin torunu, Hz. Fâtıma (R.Anha) ile Hz. Ali (R.A.)nun küçük oğlu, Kerbelâ şehidi.


5 Şaban Hicri 4, miladi 10 Ocak 626 yılında Medine-i Münevvere’de doğdu. “Şehîd” lakabıyla meşhurdur. Göğsünden aşağısının dedesine çok benzediği rivayet edilir. Doğduğu zaman Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, ağabeyi Hz.Hasan (R.A.)ya yaptığı gibi o güne kadar Araplar’ca pek bilinmeyen adını kulağına bizzat ezan okuyarak koydu ve doğumunun yedinci gününde akîka kurbanı kestirip Hz.Fâtıma (R.Anha)dan saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istedi. Hz.Hüseyin (R.A.), ağabeyi Hz.Hasan (R.A.) ile birlikte tabiînden Ebû Abdurrahman es-Sülemî’den kıraat öğrendi, dedesiyle annesinden ve babasından, ayrıca Hz. Ömer (R.A.)den ve diğer bazı sahâbîlerden sekiz hadis-i şerif rivayet etti.


Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, iki torununa son derece düşkün olup onları çok sever, isteklerini tereddütsüz yerine getirir, onlarla oyun oynar, sırtına bindirip gezdirir, hatta secdede iken üstüne çıktıklarında inmelerine kadar beklerdi.


Ebû Said el-Hudri (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:

“Hasan ve Hüseyin: Cennet gençlerinin efendileridir.”4


Bera b. Azib (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Hz.Hasan (R.A.) ile Hz.Hüseyin (R.A.)yu görmüş ve:

“Allah’ım! Ben, bunları seviyorum. Sen de bunları sev!” buyurmuş.5


Ebu Hureyre (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Hasan ve Hüseyin’i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.”6


Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Hz.Hasan (R.A.) ve Hz.Hüseyin (R.A.)nun gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin (R.A.), Resûlullah (S.A.V.) Efendimizden deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da:


“Bundan güzel deve olabilir mi?” buyururlardı.


Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz.Hasan (R.A.) ile Hz.Hüseyin (R.A.), güreşmeye başladılar. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz gülerek:


“Ha gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin’i!” diyerek Hz. Hasan (R.A.)yu kayırınca, Hz.Ali (R.A.):


- Yâ Resûlellah! Sen Hüseyin’i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür, dedi. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: 


“Baksana Cebrail’de, Hüseyin (R.A.)ya: Ha gayret Hüseyin göreyim seni! diyor.” Buyurdu.7


Müslümanların Ehl-i beyt’e ve âl-i Resûle dahil olan Hz.Hasan (R.A.) ile Hz.Hüseyin (R.A.)ya duyduğu sevgi ve şefkat Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin vefatından sonra da devam etmiştir.

Hz.Hüseyin (R.A.), Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sevgili torunu, emaneti ve reyhânesi yani çiçek demeti denilerek Müslümanlar dan daima sevgi, şefkat ve bağlılık görmüş, böylece altı yaşında kaybettiği dedesinin ve annesinin yokluğunu fazlaca hissetmemiştir. Ayrıca ağabeyi Hz.Hasan (R.A.) ile birlikte bütün İslâm dünyasında olduğu gibi Türkler arasında da Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sevgili torunu sıfatıyla daima sevilmiş, sayılmış ve adları çocuklara verilen en yaygın isimler arasında yer almıştır.


Hz.Hüseyin (R.A.)nun çocuklarından Ali Ekber, Kerbelâ’da kendisiyle birlikte şehid olmuş, Ca’fer ve Abdullah adlı oğullarından devam etmeyen soyu diğer oğlu Ali Zeynelâbidîn’den devam ederek seyyid unvanıyla tanınmıştır. Ayrıca Fâtıma ve Sekîne adlı iki de kızı vardı.


Hz.Hüseyin (R.A.)nun çocukluk yılları Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin otağında geçmiştir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz.Hüseyin (R.A.)nun sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Resûlü’nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz.Hüseyin (R.A.), bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş, bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.


Hz. Hüseyin (R.A.), şehit edileceğini bile bile, Hakkı hâkim kılmak ve Hak davadan taviz vermemek uğruna yoluna devam etmiş ve zalimlere zerre kadar taviz vermemiştir. Kendisi, ailesi ve en sadık arkadaşlarıyla, hayatı pahasına zulme onay ve destek vermemekte onurluca direnmiştir. 

Hz.Hüseyin (R.A.), hiç bir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk’a adayan gerçek ve örnek Müslüman  tipini simgeler. Bir konuşmasında:


“Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yoksun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşindeler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her Mü’minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. Şehid olmak istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir.” diyen Hz.Hüseyin (R.A.)n eyleminden, şehadetinden alınması gereken ders: “Hz.Hüseyin (R.A.) ALLAH Teâlâ’nın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk’a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk’ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koydu. Bu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, Cihad ve Hak yolundan sabırlı, kararlı ve metin olmak gerektiğidir.”


Bu bakımdan: Kerbela bir misyon, Kerbela bir felsefe, Kerbela fedakârlık ve er meydanıdır. Orada Kûfe ahalisinin dehşetli ihânetini görmekteyiz. O mübarek şehidin kanı Irak topraklarını sulamıştır. Aradan asırlar geçmesine rağmen, o topraklarda dökülen kanlar henüz diyet miktarına ulaşmamıştır.


Hicretin 61. yılında vuku bulan bu elim olay, bütün Müslümanlar  için büyük üzüntü sebebi olmuştur. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin torununu ve büyük İslâm kahramanını canevinden vuranlara Müslümanların iyi nazarla bakması asla mümkün değildir. Gerçekten, Sünnî-İslam dünyası, Yezid’in Kerbela’da Hz.Hüseyin (R.A.)ya yaptığını asla kabul etmezler. Hz.Hüseyin (R.A.)yu Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin mübarek bahçesinin nazlı çiçeği olarak tavsif ederler, her hatırlayışlarında Hz.Hüseyin (R.A.)ya yapılan zulmü tel’in ederler, yürekleri kabarır, gözleri yaşarır. Ancak bunu Şiilerdeki gibi şekilciliğe ve merasime dökmezler.


Mealesef bu elim olay siyasi bir boyut kazanmıştır. Hz.Hüseyin (R.A.)nun 10 Muharrem 61’de, 1 Ekim 680 Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz.Hüseyin (R.A.)nun intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiiler’in her yıl dövünerek, kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları bu matem orucu Şii-Fatımî devletinin himayesinde devlet merasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini almıştır. Esasen dinin yasakladığı bu nevi bir matem, Şiî inancın canlı tutulmasında ve mezhep bütünlüğünün sağlanmasında önemli rol oynamıştır.


Aşûre’yi Şia’nın yas günü ilan etmesine karşılık Emevîler Kerbela faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o günü adeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devletinin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiyecekler pişirilmiş ve bu konudaki bid’atların haklı gösterilmesi maksadıyla çeşitli hadis-i şerifler uydurulmuştur.


Halbuki Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları gerekir. Bağdat’ın 1258 yılında Hülagü tarafından yerle bir edilmesi ve bir milyondan fazla insanın öldürülmesinin sebebi: Cevdet Paşa’nın gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “İslam milleti, hangi mezhepte olursa olsunlar, müşriklere karşı birlik içinde olup ta bunca asırlardan beri İslam’a merkezlik etmiş olan Daru’s-Selam yani Bağdat’ı, muhafazaya gayret edecekleri yerde mezhep kavgaları ile uğraştılar. Neticede yerle bir olunca, meydanda ne Sünni kaldı, ne Şii.”


Amerikanın körfez savaşında Bağdat’ı bombalaması, 2003 yılında işgal etmesi ve nihayet İsrail’in gazze’yi bombalaması ve işgal etmesi yine aynı sebebten. Görüyoruz ki tarih tekerrür ediyor. Niçin? İbret alınmıyor da ondan.


Tabiatıyla; aşûre orucunun bu elim olay ile hiç bir alakası yoktur. Aşûre orucunun bu olay ile irtibatlandırılması yanlıştır. Böyle bir niyetle oruç tutulması bid’at olur. Önemine binaen bu elîm olayı kısaca özetliyoruz.


Kerbela faciası


Cihâna doğan İslâm güneşinin üzerinden henüz üç çeyrek asır bile geçmemiştir. Hâtemünnebi vefat edeli sadece yarım asır olmuştur. O nur deryasından feyz alan sahabelerin bir kısmı henüz hayattadır. Lâkin, hilâfet merkezinin başında bir zalim bulunmaktadır. Müslüman bir idareci olarak ilk defa namazı terkeden ve içki içen bu Yezid, hakkı olmayan bir makamda zulmetmektedir...


Hz. Ömer (R.A.)nun Müslüman  olmasıyla kırk sayısına ulaşan Sahabe-i Kiramdaki samimiyet, ihlâs, sadakat öyle bir derecede idi ki, aradan sadece kırk sene geçtiğinde Asya, Avrupa ve Afrika topraklarında kırk devlet İslâm’ın hâkimiyeti altına girmişti. Horasan’dan Endülüs’e kadar geniş bir coğrafyada gümbür gümbür Kur’an-ı Kerîm okunur olmuştu.


Lâkin, bu arada yeni yeni kavimler Müslüman  olmuşlar, dini hiç bilmeyen insanların sayısı hızla çoğalmıştı. Rabbimizin “imtihan” kanunu çalışıyordu. “Siz nasılsanız, öyle idare olunursunuz” hükmü orada da geçerli idi. Ekseriyet dinde cahil olunca, sırf ALLAH rızası için hareket yerine, dünyevî niyetler işin içine karışınca; devletin başına da Yezid gibi bir zalim geçmişti.


Medine-i Münevvere’de bulunan birkaç sahabiden başka, istemeyerek de olsa Müslümanlar  Şam’ın yeni halifesi olan Yezid’e biat ettiler.


Hz.Hüseyin (R.A.), Yezid’e biat etmeyen sahabilerdendi. O’nunla beraber biat etmeyenler, Yezid’in bu işe layık olmadığını söylüyorlardı. Ne var ki onlar, biat etmedikleri gibi, bu konuda bir karşı eyleme de girişmediler.


Hz.Hüseyin (R.A.)nun tavrı ise başka oldu. O, biat etmeyişini eyleme dönüştürdü ve baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye hariç bütün aile fertlerini yanına alıp Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktı.


Hulefâ-i Râşidîn devrini gören insanlar bu zulümden rahatsız oluyorlardı. Bir çıkış yolu arıyorlardı. Hz.Ali (K.V.) devrinde başşehir yapılan Küfe şehrinin ahalisi de hemen hemen topluca imzalı mektuplar göndererek, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin muazzez torunu Hz.Hüseyin (R.A.)yu davet ettiler. O’nun halife olmasını istediler. Hz.Hüseyin (R.A.)nun Yezîd’e biat etmeyip Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini haber alan Küfeliler’den bilhassa Şebes b. Rib’î ve Süleyman b. Surad gibi bazı ileri gelenler O’nu hilâfete getirmek için kendisine davet mektupları yazdılar. Ayrıca, Ebû Abdullah el-Cedeli başkanlığında bir heyet gönderdiler. Kufeliler bu davetIerini yaparlarken, Yezid’i tanımadıklarını, Hz.Hüseyin (R.A.)ya halife olarak biat etmek istediklerini yazıyorlardı. Bunun üzerine Hz.Hüseyin (R.A.), durumu yerinde incelemesi için amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye yolladı. 5 Şevval 60, 9 Temmuz 680 tarihinde şehre ulaşan Müslim b. Akil, Muştan b. Avsece’nin evine indi ve Hz.Hüseyin (R.A.) adına biat almaya başladı. İlk aşamada 12-30.000 kişinin biat ettiği ve hatta Müslim’in Küfe Mescidi’nde açıkça bir konuşma dahi yaptığı rivayet edilmektedir. Yezid, Müslim’in bu faaliyetini öğrenince Valisi Numân b. Beşîr el-Ensâri’yi görevden alarak yerine Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti ve ondan Müslim’i şehirden çıkarmasını veya öldürmesini istedi. Ubeydullah’ın Hz.Hüseyin (R.A.) taraftarlarını ürküten tedbirler alması üzerine Müslim daha nüfuzlu bir kişi olan Hâni b. Urve el-Murâdî’nin evine yerleşti ve halkı ayaklanmaya çağırdı; hatta Ubeydullah’ın köşkünü kuşattı. Ancak Ubeydullah’ın safında yer alan Küfe ileri gelenlerinin nasihat ve tehditleri üzerine ayaklanan halk dağılmaya başladı ve geceye doğru Müslim’in yanında sadece otuz kişi kaldı; daha sonra onlar da dağıldı. Bu gelişmeler üzerine geceleyin Kinde kabilesine mensup Tav’a adlı bir kadının evine saklanan Müslim ihbar üzerine yakalanarak öldürüldü. Bu yüzden Kûfelilerden biat aldığını daha önce mektupla haber verdiği Hz.Hüseyin (R.A.)ya onların sözlerinden döndüğünü bildiremedi.


Hz.Hüseyin (R.A.) yeni gelişen olaylardan haberi olmadığı için Kûfe’ye hareket etmeye karar verdi. Her ne kadar Abdullah b. Abbas O’na Kûfeliler’in babasıyla ağabeyine yaptıklarını hatırlatıp sözünde durmayan bu insanların davetine uymamasını ve eğer Mekke-i Mükerreme’de kalmak istemiyorsa, Yemen’e gidip orada Müslim’in hâkimiyet kurmasını beklemesinin daha iyi olacağını söylediyse de Hz.Hüseyin (R.A.) kararından dönmedi. Yezîd’in halifeliğini tanımayan Abdullah b. Zübeyr ise Mekke-i Mükerreme’de kalmasını teklif etti ve biat almasına kendisinin de yardımcı olabileceğini bildirdi. Abdullah b. Ömer ve Ömer b. Abdurrahman b. Haris gibi şahıslar da kesinlikle Kûfe’ye gitmemesini istediler. Abdullah b. Abbas (R.A.) ise hiç değilse yalnız gitmesini önerdi.


Bazı Müslümanlar, Hz. Hüseyin (R.A.)nun böyle küçük bir grupla Yezid üzerine gitmesini yadırgadılar ve O’nu tenkit ettiler. O, ise, Kufelilerin kendisine yardım edeceklerini umuyordu. Ne var ki Iraklılar Abdullah b. Abbas (R.A.)nun da söylediği gibi, pek güvenilir insanlar değillerdi. Nitekim Hz.Hüseyin (R.A.)yu Irak’a davet eden Kufeliler, Hz.Hüseyin (R.A.)nun amcası oğlu olan Müslim b. Akil’i dahi koruyamamışlardı. Fakat Hz.Hüseyin (R.A.), 8 Zilhicce 60; 9 Eylül 680 tarihinde umresini tamamladıktan sonra ailesi ve bazı taraftarlarıyla birlikte Kûfe’ye hareket etti. Bütün ailesini yanına aldığı için başlarına bir şey gelirse bunun soyunun tükenmesi demek olacağı endişesine kapılan amcasının oğlu Abdullah b. Ca’fer önce bir mektup yazarak durmasını istedi; sonra da Mekke Valisi Amr b. Saîd b. As el-Eşdak’tan onun adına eman alarak kendisine gönderdi. Ancak Hz.Hüseyin (R.A.), rüyasında Resûlullah (S.A.V.) efendimizi gördüğünü ve ister lehine ister aleyhine sonuçlansın başladığı işi tamamlamakla emrolunduğunu söyleyerek geri dönmeyi reddetti. Yolda şair Ferezdak ile karşılaşıp Kûfe’deki durumu sorunca:


- Halkın kalbi seninle, kılıçları Beni Ümeyye iledir; ilâhî takdir ise gökten iner ve ALLAH dilediğini yapar, cevabını aldığı halde:

- Doğru söyledin, ALLAH Teâlâ’nın dediği olur. ALLAH dilediğini işler ve rabbimiz her gün yeni bir iştedir. Takdir hoşumuza gidecek şekilde olursa nimetlerinden dolayı ALLAH Teâlâ’ya şükrederiz; O şükredenlerin yardımcısıdır. Eğer takdir umulandan başka türlü çıkarsa niyeti hak ve takvası da teneşir tahtası olan kimse elbette taşkınlık göstermez, diyerek yolculuğunu sürdürdü. 


Ancak daha sonra Sa’labiyye’de karşılaştığı iki yolcudan Kûfeliler’in biatlarından caydığını ve Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürüldüğünü öğrenince geri dönmek istedi; fakat bu defa da Müslim’in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur oldu. Bu arada taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söyledi, onlar da ayrıldılar; yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi kaldı. Böylece sayısı azalan kafile Ninevâ bölgesindeki Kerbelâ’ya vardı.


Küfe Valisi Ubeydullah’ın emriyle kafileyi uzun süredir 1000 kişilik kuvvetiyle gözetlemekte olan Hür b. Yezîd, Hz. Hüseyin (R.A.)nun Kerbelâ’ya ulaştığını valiye bildirdi. O da kafilenin sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olunmasını, susuz ve savunmasız bir yerde konaklamaya mecbur edilmesini istedi. Rey valiliğine getirilen Ömer b. Sa’d b. Ebû Vakkas’a da ordusuyla Hz.Hüseyin (R.A.) üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretti. Ömer b. Sa’d önce bu işe yanaşmak istemediyse de yoğun ısrar ve Rey valiliğinden alınma tehdidi karşısında kafilenin üstüne yürüdü.


Aslan yavrusu, Hz.Fatıma’nın ciğerparesi, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin sevgilisi, Cennet delikanlılarının efendisi, mazlumların öncüsü Hz.Hüseyin (R.A.)yu şehit edenlerin başında ordu komutanı olan Ömer ibn-i Sa’d ibn-i Ebi Vakkas, Hz.Ali (R.A.)nun en yakın arkadaşlarından olan Sa’d ibn-i Ebi Vakkas’ın oğludur.


Kufe valisi Ubeydullah ibni Ziyad, onu Rey şehrine vali olarak atar ama önce Hz.Hüseyin (R.A.)yu öldürmesini ister. Sabahlara kadar göz yaşı döken, en yakınları tarafından: 


- Öl! Ama Hz.Hüseyin (R.A.)yu öldürme! diye nasihat edilmesine rağmen:


- Hz.Hüseyin (R.A.)yu öldürmede ateş var, valilikte tat var, diyerek hem ağlamış, hem öldürmek üzere ordusunu Hz.Hüseyin (R.A.) nun üzerine aç kurtlar gibi salmış.


İşte Ömer! Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu... İslâm için ilk defa kan döken, Aşere-i mübeşşereden olan Sa’d’ın oğlu..Yezid’in ordusunun başına geçmiş, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin torununu öldürmeye gidiyor.. Aslında bütün akraba ve dostları, dünyalık için Hz. Hüseyin (R.A.)yu öldürmeye gitmemesini söylemişlerdi. Fakat O, Rey şehrine vali olmak için; ibn-i Ziyad’ın teklifini kabul etti ve ordunun başına geçti. 


Bakın mevki ve makam düşkünlüğü insanı ne kadar şaşırtıyor ve nasıl felâket çukuruna düşürüyor. Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, dünyayı ayaklarının altına almıştı. Onun yanında mal ve makamın hiçbir kıymeti yoktu. Üstelik hayatta iken Cennet’le müjdelenmiş olduğu halde toprakta gezerdi. İşte Ömer b. Sa’d, O babanın oğlu idi. Fakat kısa zamanda fikirler başkalaşmış, âlemin ahvalinde değişme olmuştu. Bunun, sonucu olarak Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin (R.A.)nun şan ve şerefinin yüksekliğini bildiği halde Rey valiliğinden vazgeçememiş ve göz göre göre kendini Cehennem ateşine atmaya cesaret edebilmiştir.


Evet Ömer b. Sa’d... Bu kişi, Hz. Hüseyin (R.A.)yu vuran Emevî ordusunun kumandanı idi. Aile fertlerinin itirazlarına rağmen dünya hırsına aldanan ve kumandanlıktan vazgeçemeyen bir kimse... Bu davranışı ile muhterem babası Âşere-i Mübeşşere’den Sa’d b. Ebi Vakkas Hazretlerinin kemiklerini sızlatan biri. İşte dünya hırsının kişileri nerelere sürükleyece ğinin mücessem örneği. Yarabbi sen bizi muhafaza eyle. Amin.


Hasan (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:

“Dinarı yani altın ve parayı sevmek; her hatanın, günahın başıdır.” buyurdu.8 Hz. İsa (A.S.) da:


“Dünyayı sevmek; her hatanın, günahın başıdır.”9 buyurmuştur.


Ömer b. Sa’d, Hz.Hüseyin (R.A.)ya yaklaşınca, O’na bir elçi göndererek, buralara geliş sebebini sordu. Hz.Hüseyin (R.A.), Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlattı ve:


- İzin verin dönüp gideyim, dedi.


Yezid’e biat ederek zelil bir şekilde yaşamaktansa kılıç altında ölmeyi tercih eden Hz.Hüseyin (R.A.), komutandan çekip gitmesi için izin ister ama komutan, ben de seni seviyorum, gitmeni isterim fakat vali senin ya biat etmeni veya öldürmemi emretti, diyerek valiliğin tadına varmak için izin vermez.


Ömer b. Sa’d, Hz.Hüseyin (R.A.) ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kaldı ve durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah ise Yezîd’e biat önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatını kesmesini istedi. Bunun üzerine Ömer, Hz.Hüseyin (R.A.)yu Küfe’ye çağıranlar arasında bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirdi; sonra da birkaç defa Hz.Hüseyin (R.A.) ile gizlice görüştü. Aralarında ne konuştukları tam olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz.Hüseyin (R.A.), şu teklifleri yapmıştır: Geldiği yere dönmek, bizzat Yezid’e gidip biat etmek veya İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak.


Ömer, kabul edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah önce bu teklifi uygun gördüyse de Sıffin’de, Hz.Ali (R.A.)nun safında çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen O’na önemli bir fırsatı kaçırmış olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik içindeki Hz.Hüseyin (R.A.)yu isteğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını söyledi. Ayrıca O’nun, Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtti. Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek Hz.Hüseyin (R.A.)nun doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu başaramazsa O’nunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e bırakmasını emretti. Şemir karargâha 9 Muharrem Perşembe günü ulaştı. Ömer b. Sa’d kumandayı, dolayısıyla kazandığı dünyalığı elden kaçırmamak için bu görevi yerine getireceğini söyledi.

Muharrem ayının dokuzu perşembeydi. Ömer b. Sa’d, aldığı emri Hz.Hüseyin (R.A.)ya bildirdi ve görüşünü istedi.


Hz.Hüseyin (R.A.) de, o gecelik mühlet istedi ve ordular kamplarına çekildiler.


Hz.Hüseyin (R.A.) kardeşlerini ve arkadaşlarını yanına topladı ve onlara bir konuşma yaparak, gece karanlığından istifade ederek gitmelerini söyledi. Fakat onlar bu teklifi reddettiler ve beraber kaldılar. Hz.Hüseyin (R.A.) ve yanındakiler o geceyi dua, namaz ve istiğfarla geçirdiler.


Ne var ki Iraklılar O’nu kardeşleriyle yalnız bıraktılar. O’nu davet edip Kerbela çöllerine getirdiler, sonra da İbn-i Ziyad’ın askerleri oldular. Yemin billâhlar ederek yardım sözü veren Küfe ahalisi ise korkunç bir döneklik ve ahde vefasızlık yaparak yerlerinden kıpırdamadılar.


Hz.Hüseyin (R.A.)nun yanında sadece 32 atlı ve 40 piyade askeri vardı. Ertesi gün Hz.Hüseyin (R.A.) gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına bindi ve önünde bir mushaf olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin buraya geliş amacını anlamaları, hakkında insaflı hüküm vermeleri halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmalarını söyledi. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin (R.A.) bu konuşmasında anne-babasının ve amcalarının İslâm’a hizmetlerini dile getirmiş. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin kendisi hakkındaki övücü ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını hatırlatmıştır. Hz.Hüseyin (R.A.) nun bu konuşması üzerine Hür b. Yezid yaptıklarına pişman olarak O’nun safına geçti.


Kerbela’da Hz.Hüseyin (R.A.) yu ilk karşılayıp susuz bir yere yerleşmeye zorlayan Hür b. Yezid, valinin göndereceği katiller ordusu gelinceye kadar Hz.Hüseyin (R.A.) yu orada tutan, geri gitmesine izin vermeyen, katiller ordusu gelince Hz.Hüseyin (R.A.)yu onlara teslim eden Hur ibn-i Yezid, Hz.Hüseyin (R.A.)nun öldürüleceğini anlayınca katiller ordusunun başı Ömer ibn-i Sa’d’a gider ve öldürmemesini ister, Ömer, göz yaşları arasında öldürme emrini verir. Bunun üzerine Hür b. Yezid, yer değiştirir ve Hz.Hüseyin (R.A.)nun yanına geçer ama biraz sonra katiller ordusu tarafından öldürülür.


Vaktinde gelmeyen yardım, yardım değildir. Açlıktan öldürdüğünüz adamın kabrini altından yapsanız ve üzerine yağ ile bal dökseniz faydası yoktur.


Muharrem’in onuncu günü o gözyaşları içinde Hz.Hüseyin (R.A.)yu öldürmeye gelen komutan zulmünden önce, öğle namazını da ihmal etmez.


Hz.Ali (R.A.)yu hançerleyerek şehit eden Abdürrahman ibni Mülcem, çok fazla namaz kıldığından alnında namaz izi varmış. 


Hz.Hasan (R.A)den rivayete gore Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizi şöyle uyarır:10


“Sakın kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın. Dileyen namaz kılsın, dileyen oruç tutsun. Emaneti olmayanın dini olmaz”11


Gönülleri Müslümanlarla olan, kılıçları kafirlerle olan insanlarımız, makamların, mevkilerin, ünvanların tadına varmak için kâfire göz yaşları arasında hizmet ederken döktükleri gözyaşı cehennemdeki ateşine benzin görevi yapar.


Bu dünyada Müslüman’ı  biraz daha fazla öldürsün diye kâfire petrol taşımasına katkıda bulunanlar kendi ateşlerinin yakıtını taşırlar.


Ömer b. Sa’d’ın sancağıyla gelip ilk oku atması üzerine başlayan savaş birbirine denk olmayan bu kuvvetler arasında tam bir dram şeklinde devam etti ve Hz.Hüseyin (R.A.)nun savaşa başlarken yirmi üç süvariyle kırk piyadeden oluşan askerleri kısa sürede azaldı. Savaşın sonlarında artık sıcak ve susuzluktan bitkin hale düşen bu az sayıdaki insanın başında piyade olarak cesaretle dövüşen Hz.Hüseyin (R.A.)ya Şemir b. Zülcevşen’in emriyle her taraftan hücum edildi. Sinan b. Enes en-Nehaî önce bir harbe saplayıp O’nu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından da çadırları yağmaladılar. Bir avuç insan, yine kendileri gibi Müslüman  olduğunu söyleyen bir ordu karşısında kahramanca Hakk’ı müdafaa etti; ama âlemdeki “hikmet” kanunu gereği, ekseriyet zulmünde galib oldu. Resûlullah (S.A.V.) efendimizin gözbebeği torunu ve yakınları hunharca şehid edildi. Ter temiz kanları Kerbelâ toprağına döküldü. Asırlardır şenlik sembolü olarak kutlanan Aşure günü de hüzne bulandı. Şehidlerin cesetleri ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.


Hz.Hüseyin (R.A.), şehid düştüğünde elliyedi yaşında idi.


Artık Kerbelâ, İslâm değil, cahilî-arap asabiyyeti kokuyordu, artık. Resûlullah (S.A.V.) efendimizin torununu öldürmeye koşarken âyet-i kerîme, Kur’an-ı Kerîm duymak istemiyor, tanrılaştırdıkları kimselere kulluklarını ifa ediyorlardı, Yezid’in askerleri.


Yahudiden, hıristiyandan, mecusiden, aç domuzlardan esirgemedikleri Fırat sularını, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin torununa yasaklıyorlardı Yezid’in askerleri, saltanat uşakları, ulul-emr cahilleri.

Hz.Hüseyin (R.A.)yu ve yanındaki yetmişiki insanı çocuk, kadın ayırımı yapmadan susuz bırakan, Fırat nehri ile onların arasına giren ve su içmelerine izin vermeyen Abdullah ibn-i Hasın, Hz.Hüseyin (R.A.) nun bedduası ile bu dünyada da susuz ölmüştür. ALLAH Teâlâ O’na öyle bir hastalık vermiş ki, içtiği suyu hemen kusarmış ve suyun başında susuzluktan ölmüş.


Yürekleri yandığı halde Müslümanların öldürülmesi için kâfirlere yardım edenler aleme ibret olsun için bu dünyada da cezalarını çekebilirler.


İnsanlık namına her şeylerini yitirmiş olan bu vahşiler, dini kenara bırakıp nefislerinin emrine girdiklerinden, Kur’an-ı Kerîm’in tabiriyle “bel hum edall = Bilakis onlar daha sapıktırlar” olmuşlar, yani hayvandan da aşağılık hale gelmişlerdi.. Küçücük çocukları kesiyor, adeta “kelle kapmaca” oynuyorlardı tağutların keyfi için. Bu kellelere karşılık, her biri bir makam, bir hediye umuyordu ulul-emirlerinden. Fakat tarih göstermiştir ki, her birisi bir belaya duçar oldu bu paralı askerlerin.


Kerbela’da şehit edilenlerin toplam sayısı 72’dir. Ömer b. Sa’d bunların başlarını kopartarak Ubeydullah İbnu Ziyad’a  gönderir. İbnu Ziyad Kufe’de halkı toplayıp başları getirtir. Halkın gözü önünde elindeki çubukla Hz.Hüseyin (R.A.)nun başına  dürter, dudaklarının arasına geçirir ve kaldırmaz. Bu hakareti gören Zeyd b. Erkam (R.A.):


- Kaldır çubuğu! Kendisinden başka ilah olmayan Zat’a yemin olsun, ben Resûlullah (S.A.V.) efendimizin dudaklarını bu dudakların üzerinde onları öperken gördüm! der ve kendini tutamayıp ağlar. Zalim b. Ziyad:


- ALLAH Teâlâ, gözlerini  ağlamaktan çıkarsın. ALLAH Teâlâ’ya yemin olsun, eğer bunak ihtiyarın teki olmasaydın kelleni uçururdum! der. Zeyd b. Erkam orayı terkeder ve şöyle bağırıyordu etrafa:


- Ey arap toplumu, bugünden sonra sizler kölesiniz! Siz Fatıma’nın oğlunu öldürdünüz! Ve fahişenin  12oğlunu kendinize lider yaptınız. O seçkinlerinizi öldürüyor, adilerinizi de köleleştiriyor! Böylece alçaklığa razı oldunuz. Alçaklığa razı olan kahrolsun!...”


İbn-i Ziyad yapacağını yaptıktan sonra, Hz.Hüseyin (R.A.) ve O’nunla şehid olanların kafalarını Şam’a, Yezid’e gönderdi.


Burada ölmüş insan kellelerinin oradan oraya gönderilirken hangi dine uyulduğu konusu üzerinde durmuyoruz. Çünkü İslâm Şeriatına göre, ölü cesedinin tümünü, ya da bir parçasını bu şekilde teşhir etmek haramdır. İbn Ziyad bunun fetvasını nereden aldı bilmiyoruz. Ne var ki ortalıkta oyuncak haline getirilen bu insan kafaları, kazanılacak olan makamlar için birer rüşvetti, Yezid’e....


Kerbelâ dramından sonra Yezid Devleti’nin askerleri, âdeta kelle kapma kampanyası başlattılar. Kim çok kelle götürürse, onun makamı o nisbette büyük olacak; ya da verilecek paraların meblağı ona göre artacaktı.


Bugün bile; belki kelle keserek değil, ama Müslümanlara  her türlü işkence ve cefayı çektirip makamlar elde eden; ALLAH Teâlâ’nın emirlerine değil, hizmet ettikleri dinsiz amirlerine itaat ve kulluk uğruna İslâm emirlerini çiğneyen ve de bunu yaparlarken Müslüman  geçinen nice İbn Ziyad’lar vardır...


Hz.Hüseyin (R.A.)nun kesik başı ve esirler Dımaşk’a gönderildiğinde Yezîd görünüşte üzülmüş ve Hz.Hüseyin (R.A.)yu öldürtmesi sebebiyle Ubeydullah b. Ziyad’a lanet etmiştir. Ancak O’nun bu üzüntüsünde samimi olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü gerçekten üzülmüş olsaydı Ubeydullah, Şemir ve diğerlerini hiç değilse görevlerinden alması gerekirdi; ayrıca öldürme emrini verenin bizzat kendisi olduğu yolunda rivayetler de vardır.


Bu durum, ceylanı yemek için onu öldüren, sonra da ona acıyan avcının halini hatırlatıyor!


Bugün bile; dünyanın her tarafında milyonlarca insanı aç bırakan, sömüren, başkalarını öldüren Batı emperyalizmi, ardından da hümanizm edebiyatı yapmakta, sömürülmeye devam edilmesi için bir türlü uyanmayı bilmeyen Müslümanlara  açlık ve fakirlik konserleri vererek, öldürdükleri, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanlara güya acıyıp ağıtlar düzmektedirler.


İnsanlar şunu görmek istemiyorlar ki, Batı, emperyalistleri sömürdükleri Afrika’dan defolup çıksalar, dünyada aç kalmayacak. Tabii ki oluşturduk ları küçük devletlerin başlarına koydukları kukla Devlet (!) Başkan (!)larını da beraberlerinde götürmek şartıyla!..


İşte Yezid’in Hz.Hüseyin (R.A.)ya ağlaması, ya da İbn Ziyad’ın şayet doğru ise sonradan yaptıklarına pişman olması böyle bir şeydi.


Bununla beraber Hz.Hüseyin (R.A.)nun katliamdan kurtulan oğlu, kızları, kız kardeşi ve Tâliboğulları’ndan diğer esirler Dımaşk’ta birkaç gün tutulduktan sonra Yezîd tarafından bir muhafız birliği refakatinde Medine’ye gönderilmiştir.


Cenab-ı Hak bu zâlim İbn Ziyad’ın ölümünü İbrahim İbnu’l-Eşter eliyle hicrî 66 yılında gerçekleştirmiştir. İbrahim’i, Muhtar İbnu Ebî Ubeyde es-Sakafî, İbnu Ziyâd’ı öldürmesi için yollamıştı. İbrahim İbnu’l-Eşter, zalimi, Musul’a beş fersah mesafede el-Câzir’de adamlarından bir kısmıyla öldürür. Onun ve adamlarının kelleleri getirilip muhtar’ın önüne atılır. Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere ince bir yı