İslâm Ülkelerinin, Müslümanların Başına Gelen Belâların Sebebi

e-Posta Yazdır PDF

Hac mevsimi, kurban bayramı günleri ve biz de elhamdülillah, hacılar, ALLAH Teâlâ’nın bahtiyar kulları, sevgili kulları arasındayız. Hepinizi bu kutsal iklimden, hac atmosferinden heyecanla ve dualarla selamlıyorum. Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh. Bana şu telefonla ulaşabilir ve dualarımıza katılabilirsiniz. 00966 567 756 189


Bu sebeple bulunduğumuz kutsal iklimden, bu başlıklı bir yazı yazmak istemezdim. Ancak kiminle karşılaşsak, sorulan soru bu… Tefekkür ve dua konusu bu.

“Ya Rabbi! Cümlemizi rahmetine gark eyle. Afv ü mağfiretine nail eyle. Cemalinle ve Firdevs Cennetinle müşerref eyle. Cehennemden uzak eyle. Dünya ve Ahiretimizi mamur eyle. İslâm’ı ve Müslümanları aziz ve mansur eyle. Memleketimizi, milletimizi muhafaza eyle. Ezansız, bayraksız, İslâm’sız, Kur’an’sız bırakma. Zarar vermek isteyenlere sen fırsat verme. Amin! Ya Rabbe’l-alemin ve ya erhame’r-rahimin.” 

“Ya Rabbi! Yeryüzünün neresinde olursa olsun, Müslümanlara zulmeden bu zalimleri-kafirleri sana havale ediyoruz, kahr u perişan eyle. Ya Rabbi! Sen Müslümanları halas eyle! Amin, ya Rabbel-alemin ve ya erhame’r-rahimin.”


Şimdi gelelim konu başlığımıza: İslâm Ülkelerinin, Müslümanların Başına Gelen Belâların Sebebi nedir?


Özetle: İslâm ülkeleri, Müslümanlar İslâm’ın, Kur’ân-ı Kerîm’in çok gerisinde kalmışlardır. Müslümanların pek çoğunun yaşantılarının, hayat tarzlarının İslâm ile, Kur’ân-ı Kerim ile pek alâkası kalmamıştır. “Müslümanız” deniliyor, fakat Müslümanca yaşanılmıyor. Şairin dediği gibi:


“Bir elde kadeh, bir elde Kur’ân-ı Kerim!

Ne helâldir işimiz, ne de haram.

Şu yarım yamalak dünyada,

Ne tam kâfiriz, ne de tam bir Müslüman!”


Müslümanların durumu bu. ALLAH Teâlâ ve Resûlü’nün emirleri yerine getirilmiyor. Muhalefet ediliyor. Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:


“...O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli, acıklı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”


İşte, şu sıralar İslâm ülkelerinin, Müslümanların başına gelen belâların sebebini, bu ayet-i kerîmenin ışığında aramak lâzımdır. Uhud savaşında, Müslümanlar kazanmış oldukları savaşı, sırf Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bir emrine muhalefet etmeleri sebebiyle kaybetmediler mi? 


Bugün İslâm ülkeleri, Müslümanlar üstün değilse, zillet çukurlarında yuvarlanıyorlarsa; zalimlerin, kâfirlerin, mürtedlerin, muattıla güruhunun çizmeleri altında eziliyorsa, yumruklarını yiye yiye yerlerde sürükleniyorlarsa, kendimize bakalım. Kime itaat ediyoruz? ALLAH Teâlâ ve Resûlüne mi, yoksa başkalarına mı? Evet kime? Rabbimiz Mü’minlere “üstün olmayı” vaat ediyor. Şayet üstün değilsek ki şüphesiz öyleyiz, öyleyse kendimize bakalım. Kendimizi yoklayalım.


Cabir b. Abdullah (R.A)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:


“Benden önce hiçbir kimseye verilmeyen beş şey bana verildi:


1- Bana bir aylık yol mesafesi uzaklığında bulunan düşmanının kalbine korku verilmekle yardım olundum.


2- Yeryüzü bana namazgâh ve temizlik sebebi kılındı. Onun için ümmetimden her kime namaz vakti erişirse, hemen namazını kılıversin.


3- Ganimetler bana helal edildi. Halbuki benden evvel kimseye helâl edilmemiştir.


4- Bana şefaat verildi.

5- Benden evvel her peygamber, hassaten kendi kavmine gönderilirken, ben, bütün insanlara gönderildim”


Hadis-i şerifte zikredilen beş şeyden birincisine dikkatinizi çekerim. Müslümana, bir aylık yol mesafesi uzaklığında bulunan düşmanına, onun korkusu veriliyor. Bugün ise, değil bir aylık yol mesafesi uzaklığında, burnumuzun dibinde bulunan kafirler bizden korkmuyor. Bugünkü kafirler hiçbir İslâm ülkesinden korkmuyorlar.


Ve bugünkü Müslümanlar, İslam ülkeleri manen ve maddeten zayıflamış ve kafir milletlerin o veya bu şekilde bir takım baskı ve tahakkümü altına girmişlerdir. Neden? Sebebi nedir? Bunun bir tek sebebi vardır. O da şudur: Bugün Müslümanız, İslam ülkesiyiz diyen bütün İslam ülkeleri; kısmen veya tamamen ALLAH Teâlâ’nın ahkamını rafa kaldırmıştır, dinden ibadetten dini yaşantıdan uzaklaşmışlar giyim-kuşam, ahlâk ve yaşantı bakımından tıpatıp onlar gibi olmuşlar ve neticesinde de İslâm’dan uzaklaşmışlardır. Bir kafir, kendisi gibi düşünen, giyinen kuşanan ve hareket edenden korkar mı? Niçin korksun ki?.. O da onun gibi.


Bu gün Müslümanlar, İslam ülkeleri yardımsız kalmışlardır. Bin türlü isyan, günah, kötülük, hıyanet içindeyken ALLAH Teâlâ’nın bize yardım edeceğini, zafer kazandıracağını beklemek akıl kârı değildir. ALLAH Teâlâ’nın bize yardım etmesini istiyorsak birtakım sebeplere tevessül etmemiz gerekir, bunların başında namaz kılmak gelir... Kur’ân-i Kerim’de:


“Ey kullar!.. Zor işlerinizin çözümü için hem sabırla ve hem namazla ALLAH Teâlâ’dan yardım isteyin...”


“Ey iman edenler! Başınıza gelen felaketlere karşı sabır ile ve de namazla ALLAH Teâlâ’dan yardım isteyin. Muhakkak ki ALLAH Teâlâ’nın yardımı sabredenlerle beraberdir.”  buyrulmaktadır.


Bu iki âyet-i kerimeden anlaşılacağı üzere ALLAH Teâlâ’dan yardım isteyenlerin namaz kılmaları ve sabırlı olmaları gerekmektedir. Sabah namazına kalkma, mışıl mışıl uyu. Veyahut sıcak yatağının basında, pijama ile Kevser ve İhlâs Süresiyle namaz kıl, sonra cup diye tekrar sıcak yatağa atla. Ondan sonra Müslümanlar muzaffer olsunlar. Tembel felsefesi bunlar hep.


Bu sebeple zararın neresinden dönülürse kârdır. Tevbe edelim. ALLAH Teâlâ’ya kul, Resûlü’ne ümmet olalım. Ümitvar olalım. İstikbaldeki en büyük, gür sada İslâm’ın sadası olacaktır. Biz İslâm’a sımsıkı sarılırsak ve hakkıyla yaşarsak, şairin:

“Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakkın.

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”

dediği gibi, ALLAH Teâlâ’nın, Nûr sûresi, 55. ayet-i kerîmesinde vaad ettiği husus mutlaka gerçekleşecektir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:


“ALLAH, sizden iman eden ve salih amellerde bulunanlara yemin ile vaadetmiştir ki; kendilerinden evvel gelen Müminleri, Kâfirlerin yerine getirip hakim kıldığı gibi elbette onları da yeryüzünde kâfirlerin yerine geçirip hükümran edecek ve onlara kendileri için razı olduğu dini İslâm’ı yaşama imkanını elbette verecek ve onların her türlü korkularını üzerlerinden kaldırdıkdan sonra hallerini kat’i bir eminliğe, güvene elbette çevirecektir. Onlar bu güvenlik içinde bana ibadet ederler, bana hiç bir şeyi şirk, ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim kâfir olursa işte onlar fasıkların ta kendileridir.”


Bu ayet-i kerîme, Müslümanlara, parlak bir geleceği vaat etmektedir. Çok sıkıntı çeken, çok güçlüklere katlanmış olan Müslümanlara, artık korku ve sıkıntı devrinin geçmekte olduğunu, inanıp salih ameller yaptıkları takdirde ALLAH Teâlâ’nın buyruğu uyarınca hareket etmiş olan önceki Mü’min milletler gibi yeryüzünde hükümran olacaklarını müjdelemektedir. Ancak egemenliğin şartı, imanla beraber salih ameller de yapmaktır. Şirk koşmadan ALLAH Teâlâ’ya kulluk etmek, zulümden kaçınmak, adam kayırmadan insanlar arasında eşitlik ve adalet sağlamaktır. İşte böyle sağlam bir toplum ezilmez, hükümran olur.


İman; dinde ana temel ve değişmeyen esastır. Şartları doğrultusunda ALLAH Teâlâ ve Resûlüne mutlak itaati gerektirir. Sâlih amel ise, hem böyle bir imânın tabiî ürünü kabul edilen ibadetlerin tamamıdır, hem de insanlıktan yana yine imân temeline dayalı yapılan her türlü iyilik ve yararlı hizmettir.


Kısacası ALLAH Teâlâ, Ümmeti Muhammed’den iman edip ameli salih işleyenlere kendilerini yeryüzünün halifesi kılacağını ve kendileri için seçtiği İslâm dinini yeryüzüne hakim kılacağını beyan buyuruyor. Korkularını emniyete çevireceğini vaat ediyor. İşte ALLAH Teâlâ’nın vaadi... Ve ALLAH Teâlâ’nın vaadi hakikatin ta kendisidir. Muhakkak yerini bulur. Ve ALLAH Teâlâ asla vaadinden dönmez. Evet vaad eden: ALLAH Teâlâ, vaad edilenler: İnananlar ve inandıklarını bilfiil tatbikat sahasına koyanlar, kamil Mü’minler, biz Müslümanlar. Vaad edilen şey: Şu üç husustur:


1- Müslümanlar bulundukları yerde hakim olacaklar, mahkum olmayacaklardır.


2- Dinî inançlarını, hayatlarına kolayca uygulayabilme imkânına sahip olacaklardır.


3- Her türlü korku gidecek, yerine tam bir emniyet, sükunet ve güven gelecek.


Evet, vaad edilen bu üç şeyi kendimizde bir arayalım bakalım.


1- Bu gün Müslümanlar bulundukları yerde hakim mi, mahkum mu? El-Cevap: Mahkum.

2- Bugün Müslümanlar dinî inançlarının gereğini rahatlıkla ifa edebiliyorlar mı? El-Cevap: Edemiyorlar. 


3- Bugün Müslümanlar maddî ve manevî tam bir emniyet, sükunet ve güven içinde midirler? El-Cevap: Değildirler.


Bakınız. Vaad edilen bu üç şeyin üçü de bizde yok. Yoksa, ALLAH Teâlâ bu vaadini yerine getirmedi mi? Haşa sümme haşa... Va’dini yerine getirmede ALLAH Teâlâ’dan daha sadık kim olabilir?


O halde eğer va’dedilen bu üç şeyin üçü de bizde yoksa, bu demektir ki, ALLAH Teâlâ bizim imanımızdan ve amellerimizden razı değil! İşte bir-kaç misal:


Çünkü bu vaad, iman ve salih amellerle şartlıdır. İşlerini, hareketlerini bozan Müslümanlar, bu va’din dışında kalırlar. Bu sebeple dikkat edelim! Kendi kendimizi kandırmayalım.


Cuma saatinde bir bakalım. İslâm’ın en büyük şiarı ve cemaatle kılınma mecburiyeti bulunan bir namaz. Cuma namazı. Camide bulunan Müslümanlar mı çoğunlukta, yoksa ana caddelerde, alış-veriş merkezlerinde, lokantalarda bulunanlar mı? Gidip onlara: Siz kimsiniz diye sorsanız? Müslümanız diyeceklerdir. Peki böyle Müslümanlardan ALLAH razı olur mu?

Elbette razı olmaz.


İslâm’ın en büyük farzlarından biri olan tesettür durumuna bir bakın. Müslümanız diyen hanımların bir kısmı ya tesettüre hiç riayet etmiyor, örtünmüyor. Bir kısmının durumu ise daha berbat. Çünkü onlar, kendilerine göre örtünüyorlar, kendilerini tesettürlü zannediyorlar. Fakat aslında onlar örtülü çıplaklardır.

Boyun, omuz, göğüs, kol, koltukaltı, bel, kalça ve benzeri yerlerini apaçık belli eden daracık, süslü-püslü, cicili-bicili kıyafetlerle gezen hanımlar… Evet, alaca bulaca, rengârenk, yırtmaçlı, takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, sözde tesettürlü hanımlar… Peki böyle sözde tesettürlü hanımlardan ALLAH razı olur mu?

Elbette razı olmaz.


Faizsiz ticaret yapılamaz, faizli kredi kartları zarurettir, vaz geçilemez diyen ve böyle inanan Müslümanlardan ALLAH razı olur mu?

Elbette razı olmaz.


Vitrin, vizyon vb. gerekçelerle, manken kıyafetli hanımları kendisine sekreter  edinen Müslüman iş adamlarından, başkanlarından, yöneticilerinden ALLAH razı olur mu?

Elbette razı olmaz.


Dinler arası diyalog, üç İbrahimî din inancına sahip Müslümanlardan ALLAH razı olur mu?

Elbette razı olmaz.


Şu bir tarihî gerçek ki: Müslümanlar, İslam âlemi; kamil bir imana ve imanın gereği olan salih amellere ciddi bir şekilde bağlı kaldıkları dönemlerde güçlü devletler kurabilmişler, üç kıtanın hakimi olmuşlar, faziletli hizmetlerde bulunmuşlardır. Fakat, şart koşulan bu iman-amel hususundan ayrıldıkları, taviz verdikleri dönemlerde ise başka milletlere mahkum ve yem olmaktan, en azından uydu durumuna düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır.

Açın tarih kitaplarını. Okuyun Resûlullah (S.A.V.) efendimiz ve Ashabının dönemini, okuyun Dört Halife dönemini, okuyun Selçuklular dönemini, okuyun Malazgirt Savaşını, okuyun ve hem de ibretle okuyun! Bakın ecdadımız Osmanlılar dönemini, kuruluşunu, yükselişini ve hazin yıkılışını.


İslâm âlemi, Müslümanlar uzun müddetten beri hırpalanıyor. Herkes müteellim müteessir. Ümmeti Muhammed maddeten ve manen hırpalanmış, hırpalanıyor. Bu bir vakıa. Aslında ümitsizliğe asla mahal yok. Çünkü Aziz ve Alîm olan bir Rabbimiz var.


Üzülmeyelim, ALLAH Teâlâ dilediğini aziz eder, dilediğini zelil eder. Bela ve musibetler de ancak O’nun izniyle gelir. O istemezse bütün dünya bir araya gelse bir kimseye en ufak menfaat sağlayamaz. O istemezse, bütün dünya toplansa bir kimseye en ufak zarar dokunduramaz. O halde neden üzülüyoruz?.. “HasbünALLAHü ve ni’me’l vekil.” diyelim. O’na sığınalım. Unutmayalım ki, diken olmadan gül çıkmaz. Eşsiz bir hazineye alın teri dökmeden, zahmet çekmeden ulaşılamaz. Evet zulüm var. Hem de katmerli zulüm var. Ama bir de şu var: Gün doğmadan neler doğar. Bak Cenab-ı Hak ne buyuruyor:


“ALLAH Teâlâ, Mü’minleri şu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber ALLAH Teâlâ, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat ALLAH Teâlâ, resullerinden dilediğini ayırdeder. O halde ALLAH Teâlâ’ya ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır.”

Bu âyet-i kerime büyük bir müjdedir, büyük bir ümüttür. ALLAH Teâlâ, Mü’minleri bulunduğumuz şu durumda bırakmayacaktır. Fakat bazen savaş, şehitlik ve diğer sıkıntılarla imtihan eder ki iyi ile kötünün yani münafıkla Mü’minin özellikleri ortaya çıksın ve aralarındaki fark görülsün.



“Ey mü’minler gevşemeyin, gevşeklik göstermeyin, Mahzun da olmayın. Siz eğer gerçekten mü’min iseniz, düşmanlarınıza galip ve onlardan çok üstünsünüz.”

Bu ayet-i kerime, müslümanların, Uhud savaşında uğradıkları geçici başarısızlıktan dolayı ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini onlara ihtar etmekte ve müslümanlara, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim ve kararlılık sayesinde nice zaferlere ulaşmanın mümkün olduğunu müjdelemektedir.


“ALLAH Teâlâ kafirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol bahşetmez.”


Evet, mü’mîn hem davası hem de akıbeti bakımından her zaman, mü’min olmayandan üstündür. Çünkü mü’min, ALLAH Teâlâ’ya inanır, yalnız O’nun kulu ve kölesi olur. Sadece ALLAH Teâlânın dini için savaşır, ölürse şehid, kalırsa gazi ve mükafâtı cennet olur.


Bu sebeple ümitvar olalım. Bu da geçer. İstikbalde en gür sâdâ, İslâm’ın sâdâsı olacaktır inşaALLAH. Yeter ki biz üzerimize düşeni yapalım. ALLAH Teâlâ’nın dinini yaşayalım. Sabah namazına kalkalım. İslâm’ın ve Müslümanların aziz ve mansur olması için şu duaları mutlaka, her gün okuyabildiğimiz kadar okuyalım:


Seyuhzemul-cem’u ve yuvellûned-dubur.

HasbünALLAH ve ni’mel-vekil,

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh,

Ya dafial-belâyâ idfe’ annel-belâyâ,

Fellahü hayrun hafiza. Ve hüve erhamür-rahimîn.


Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minez-zalimîn.


Vellahü galibün âlâ emrihi.


Ya Rabbi! İslâmı ve Müslümanları aziz ve mansur eyle! Yardım eyle! Dünya ve ahiretimizi ma’mur eyle! Korktuğumuzdan emin, umduğumuza nail eyle! Amin...

ALLAH Teâlâ’nın mü’min kullarına Kur’ân-ı Kerîm’de bir va’di vardır. Zafer va’di...


Fakat bu va’de lâyık olmanın şartları vardır.

1- Müslümanlar, ezelde Kaalu Belâ gününde ALLAH Teâlâ’ya vermiş oldukları sözü, O’nunla yapmış oldukları ahd ve misakı unutmazlar, gereğini yerine getirirlerse,


2- İslâm dininin hükümlerini, emirlerini, yasaklarını ferdi ve toplumsal hayatlarına uygularlarsa,


3- Kendilerine ALLAH katından en güzel örnek, model ve rehber olarak gönderilmiş Peygambere itaat ve biat ederler, onun yolundan giderler, onun Sünnetini ve metotlarını esas kabul ederlerse,


4- Şeytanı ve tağutları dost, velî, yar, müttefik olarak kabul etmezlerse,


5- Parayı, serveti, malı-mülkü şu fanî dünyanın aldatıcı ve oyalayıcı oyuncakları durumunda olan birtakım eşya, âlet ve vâsıtaları putlaştırmazlarsa,


6- ALLAH yolunda önce nefisleriyle, sonra harbî ve saldırgan kâfirlerle cihad ederlerse, bu va’de nail olurlar. Yoksa:


Unutma! İslâm’a ihanet ederek, ahkâm-ı ilâhiyeye sırt çevirerek, Resûl’ün yolunu bırakarak zafere nâil olunmaz.