Aile Hayatında Huzurun Reçetesi İslâmiyet'tir

e-Posta Yazdır PDF

Hayatı daha yaşanabilir kılma ve birbirimizin yükünü azaltmak için neler yapmamız gerekir? Toplumları derinden sarsan sayısız sorunların yaşandığı günümüzde, insanlık onuruna yakışır aydınlık geleceğin inşası için birey, aile ve toplum olarak hepimize ciddî görevler düşüyor. Bu yüzden hayatı daha yaşanabilir kılma ve birbirimizin yükünü azaltmak için sosyal yardımlaşma ve paylaşmayı, sevgi ve saygıyı temel alan bir hayat tarzını sürdürmek durumundayız. Huzurlu toplum ve huzurlu aile istiyorsak, İslamiyetin emirlerine uymalı, kısacası İslamiyeti yaşamalıyız. Bu husustaki sorular ve cevapları:

 

- Aile nedir?
- Çeşitli disiplinlere göre çok yönlü ve farklı tarifi olan aile kavramı en genel anlamda, kan ve evlilik yoluyla birbirlerine bağlanan fertlerin bir araya getirdiği en küçük toplum birimi şeklinde tarif edilmektedir. Aileyi oluşturan fertler dönemlere, bölgelere, sosyal ve iktisadi yapıya göre her zaman değişmektedir. İslâm dini, ailenin tanımında sayısal nitelikten öte kurumsal önemine dikkat çekmektedir. Zira aile, kültürel kimliği ve insani değerleri koruyan temel kurumdur.
Ailevî Vazifeler
Aile hayatı, bir toplumun başlangıcıdır. Müslümanlıkta aile teşkilâtı pek önemlidir. Aile fertleri, başlıca karı ile kocadan ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı vazifeleri ise, şunlardır:
Kocanın başlıca vazifeleri: Hanımı ile güzel geçinmek, onu himaye etmek, onun nafakasını temin ederek, kendisine sadakattan ay-rılmamaktır. Bir hadis-i şerifte:
“Sizin hayırlılarınız, kadınları hakkında hayırlı olanlarınızdır.”  buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte de:
“Kadınlara ancak kerim olanlar ikram, kötü olanlar da ihanet eder.”  buyurulmuştur.
Kadınların başlıca vazifeleri: Kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyyetini koruyup haline kanaat etmek israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmaktır. Mes’ud bir halde yaşamanın birinci yolu budur.
Çocukların babalarına, analarına karşı başlıca vazifeleri: Onlara hürmet ve itaat etmektir, kendilerinin hayatlarına vesile olan, kendilerini senelerce bir muhabbet ve şefkatla kucaklarında beslemiş bulunan babalarına, analarına karşı “of” demeleri bile caiz değildir. Ba-basına, anasına bakmayan, onların meşru emirlerini dinlemeyen, on-ların îhtiyaçlı zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk hayırlı evlât olmak şerefinden mahrum kalır, toplumun fertleri arasında kıy-metli bir uzuv sayılamaz, Hak Teâlâ’nın azabına müstehak olur.
Babalar hürmet, analar da yardım etmek bakımından önceliklidir. Bununla beraber ananın hakkı, babaya göre iki kattır. Bir hadis-i şerifte:
“Cennet anaların ayakları altındadır” buyurulmuştur.
Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına değil, belki onlardan sonra on-ların dostlarına, kabirlerine de hürmette kusur etmezler. Çünkü bu hür-met de babaya, anaya hürmet kısmındandır.
Babaların ve anaların çocuklarına karşı başlıca vazifeleri: Dünyaya gelmelerine sebeb oldukları bu yavrularını güçleri yettiği öl-çüde beslemek, terbiye etmek, okutup bir kazanç yoluna sevketmektir.
Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit derecede davranmalı, çocuk-ları bakıp okşamak hususunda eşit tutmalıdır ki, aralarında bir gücenme, bir rekabet duygusu meydana gelmesin.
Ana ile baba, çocuklarına merhamet ile muamele yapmalı, kendi-lerini isyana sevk etmeyecek tarzda terbiyeye çalışmalı ve kendilerine karşı güzel bir fazilet örneği halinde bulunmalıdırlar. Dokuz yaşına gi-ren çocuklarını kendi yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri halde namaz kılmayan çocuklarını hafifçe dövmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da mahzur yok ise, evlendirmeye çalışmalıdır. Salih çocuk-lar, Hakk’ın birer kıymetli ihsanı demektir.
Kardeşlerin başlıca vazifeleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip hürmet ve şefkatta bulunmaktır. Kardeşlerin aralarında pek kuvvetli bir bağlılık vardır. Bunu daima korumalıdır. Hele büyük kardeşler, baba ve ana yerindedirler. Bunlara karşı büyük bir saygı göstermelidir.
Maddî bir menfaat yüzünden birbirine düşman kesilen kardeşler, iyi ruhlu kimseler sayılmaya layık olamazlar. Birbirine tutkun olan kar-deşler, hayatta daima muvaffak olurlar.
Şunu da ilâve edelim ki hizmetçiler de aile efradından sayılırlar. Bunlara karşı da lütuf ile, gönül alıcı muamelede bulunmalıdır, kendilerine güçleri yetmeyecek işleri yüklememelidir.
Hizmetçiler de insanlık bakımından efendilerine müsavidirler. Bunların da mümkün mertebe terbiyelerine, güzelce yaşamalarına bakmalıdır, kusurlarını affederek kendilerini güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdır.
- Aile kurumunun ferde ve topluma faydaları nelerdir?
- Aile, bedensel ve ruhsal ihtiyaçların denetim ve tanziminde, güzel ahlâk ve adabın kazanılmasında çok önemli bir misyona sahiptir. Diğer taraftan aile, hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile hem de kişiyi dince günah sayılan kötülüklerden alıkoyan bir vasıtadır. Kişiliğin kazanılması, geliştirilmesi ve olgunlaşması için ferde en uygun iklimi sağlayan aile, bir nevi yüksek ahlâk okuludur.
- Ailenin hayatiyetinin korunması nelere bağlıdır?
- Ailenin temel işlevinin ve varlığının sürdürülebilmesi, onun düzenli ve uyumlu olmasına, dinî ve ahlâkî değerlerle mücehhez kılınmasına bağlıdır. Bu değerler üzerine kurulmuş aileler, toplumumuzun en büyük güvencesidir.
- Evliliğin ailedeki rolü nedir?
- Özellikle eşlerin karşılıklı sevgi, saygı, sadakat, sabır, hoşgörü, iffet, haya, vefa, güven gibi ahlâkî değerlere önem vermeleri, aile hayatlarında huzur ve mutluluğu yakalamalarında önemli bir etkendir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de evlilik ve ailenin karşılıklı sevgi ve rahmet üzerine kurulduğuna işaretle bunun ALLAH’ın varlığının belgelerinden biri olduğu ifade edilmektedir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
"Size nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için hanımlar yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve merhamet yapması da O'nun ayetlerindendir. Şüphe yokki bunda fikrini iyi kullanacak, etraflıca çok iyi düşünecek bir topluluk için elbette ibretler vardır."
Ailede Huzur Esastır  
Karı–koca karşılıklı olarak birbirlerine nazikâne şekilde hitap edip, zerafet ölçüsünde davranmalıdırlar. Birbirlerine karşı; “efendi”, “bey”; “hatun”, “hanım” gibi nazikâne ifadelerle hitap etmelidirler.
Bizde yerleşmiş örfe göre, erkek yabancıların yanında hanımının isminden bahsetmez. Hanımından bahse mecbur kaldığı yerde; “refikam”, “ayalim”, “çocuklarımın anası”, v.b. gibi ifadeler kullanır. Hanım da kocasından bahsederken; “bizim bey”, “bizimki”, “bizim efendi” gibi tabirler kullanır.
Karı-kocanın birbirlerini kıskanmaları gayet normaldir. Ebu Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sa’d b. Ubade (R.A.):
- Ya Resûlellah! Ben hanımımla birlikte bir adam bulsam, dört şahit getirinceye kadar ona dokunmayacak mıyım? Diye sordu. Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:
“Evet!” buyurdu. Sa’d b. Ubade (R.A.):
- Kesinlikle hayır! Dedi. Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin  ederim ki ben, şahid aramazdan önce kılıncımı indiririm, dedi. Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:
“Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet biliyoruz ki o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan  da kıskancım, Allah da benden kıskanç.!”  Buyurdu.
Hz. Ali (R.A.) de kıskanmayanları kınayarak şöyle demiştir: İşittiğime göre kadınlarınız çarşı ve pazarlarda erkekler arasında gezip dolaşıyorlar. Sizde kıskançlık duygusu yok mu? Şunu bilin ki kıskanmayan kimsede hayır yoktur.  
- Aileyi olumsuz etkileyen faktörleri izah eder misiniz?
- Aile sevgi, şefkat, sadakat, samimiyet ve güven gibi değerlerle kurulan dinî ve ahlâkî öğretilerle varlığını sürdüren bir birimdir. Aile mefhumunun taşıdığı anlam ve yüklendiği misyonun aile bireyleri tarafından yeterince bilinmemesi veya benimsenmemesi aileyi olumsuz olarak etkilemektedir.
- Ekonomik sıkıntılar, aileye ve topluma nasıl yansıyor?
- Çağımızdaki hızlı sosyal, ekonomik ve yapısal değişmeler tüm toplumsal kurumlarla birlikte aile kurumumuzu da kötü etkiliyor. Aile hayatında ciddi problemlere sebep oluyor. Neslin sağlıklı yetişmesini zorlaştırıyor. Diğer taraftan aile içi şiddet ve boşanmalara zemin hazırlıyor. Gençlerin dini, ahlâki değerlerden uzak yaşama ve zararlı alışkanlıklara kolayca yönelmesine neden oluyor. Eşlerin birbirini dinleme becerisi aralarındaki sevgiyi güçlendirir.  
Sosyal bir varlık olan insan, yaşantısını başka insanlarla paylaşma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç, evlilik ve aile kurumunu doğurmuştur. Lakin modern kültürle gelen iş yoğunluğu, vakitsizlik, aşırı yorgunluk, TV, internet, chat ve çeşitli meşguliyetler dikkatli olunmadığı zaman evlilikleri tehdit edebiliyor.
Eşlerin birbirlerine kendilerini rahatça ifade edebilmesi ve birbirlerini dinleme becerisi, evliliğin kalitesini ve evlilik doyumunu etkiler.
Evli kadınların en çok şikâyet ettiği durum, erkeklerin onları dinlemediği ve anlamadığı konusudur. Erkekler minicik bir çabayla bunun önüne geçebilir. Ancak anlamak ve anlaşmak için dinlemek öncelikli şarttır. Erkeklerin, hanımları yargılamadan, bilgiçlik taslamadan, samimi ve içten dinlemeleri çok önemlidir. Tarafların birbirlerine zaman ayırarak dinlemeleri; aralarındaki sevgi bağını güçlendirir; kızmışsa, öfkelenmişse bunu ifade etmelerini sağlar. Konuşarak rahatlar ve anlaşılmış olmanın huzurunu, güvenini yaşar. Eşlerin karşılıklı olarak birbirini anlamak için çaba göstermesi gerekir. Konuşurken birinin cümlesi bitmeden diğerinin konuşmaya başlayarak hemen çözüm önerileri getirmeye çalışması, muhatabın nezaketini istismar etmek demektir. Başkalarının nezaketini istismar edenler, dinlemekten çok konuşmaya yeltenenlerdir. Bu durumda kişi iletişim kuramaz. Onun yaptığı sadece karşıdakine iletmektir. Beyan gerektiği şekilde dinlenmezse kelimelerden geçen duygular akıp gider ve kişi bunun farkına varamayabilir. İlişkilerinizde yeter ki dinlemeye hazır olun. Birçok problemin kendiliğinden çözüldüğüne şahit olacaksınız.
Kadın ve erkek, farklı donanımlarla yaratılmıştır. Sözgelimi kadınlar şefkatin ve sevginin sembolü iken erkekler gücü ve otoriteyi temsil eder. İnsanın doğasında var olan psikolojik farklılıkları anlamak, tarafların beklentilerine cevap bulabildiği ve kendini ifade edebildiği kaliteli bir ilişki zemini oluşturur. İlişkilerde kadınların önceliği anlaşılmak ve kendini ifade edebilmektir. Bu konuda sorunlar yaşayan hanımlar ilk etapta kendini gözyaşlarıyla ifade eder. Sorun devam ederse psikiyatrik rahatsızlıklarla istem dışı olarak bedeni konuşmaya başlar.
İnsanın her anı bir olmayabilir. Sevinç, hüzün, gözyaşı, öfke, evlilik sürecinde farklı zaman aralıklarında yaşanabilir. Önemli olan, mutlulukların paylaşımı ve yaşanması kadar eşlerin birbirlerinin öfke ve kızgınlıklarına da tahammül edebilmeleridir. Tarafların sabır kapasiteleri ve öfke anında sakinleştirici bir rol oynamaları evliliğin seyrine etki eder. Ancak bu durum, yaşanan sorunların çözüme kavuşturulmadan üstünün kapanması olarak algılanmamalıdır. Sabır ve tahammül, o anki yaşanan kriz durumunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmemek ve tarafların çözüm aramak için rahat, sakin ve aklıselim düşünebileceği bir vakte ulaştırmak adına geçici bir çözümdür.

Evliliklerin Sağlıklı Olması
Genellikle evliliğin ilk yılları evliliğin gidişatı açısından çok önemlidir. Bilimsel çalışmalar da evliliğin ilk yıllarının ailenin temelini oluşturması açısından önemli olduğunu göstermektedir. Evlilik ekonomik, duygusal, sosyal… pek çok yönü içine aldığından eşlerin bu konulardaki değerleri, kalıplaşmış düşünceleri açısından ilk yıllar bir uyum dönemidir ve bazıları için zor geçebilir.
Bu uyum döneminde her iki tarafın ailesi önemli rol oynar. Aile, kişinin hayata bakışında davranışlarında sahip olduğu değerlerin ve kalıplaşmış düşüncelerin birinci dereceden belirleyicisidir. Kişinin düşünce yapısında hayat felsefesinde arkadaşlarının, aldığı eğitimin, okuduğu kitapların etkisi olsa da en etkili kaynak ailedir.
Ailelerin uyumu önemlidir.
Evliliğin ilk yıllarındaki sorunları çoğu ailelerin kültürel farklılıklarından kaynaklanabilmektedir. Bununla beraber bazı durumlarda yakın akraba evliliklerinde sorunlar görülebilirken birbirine yabancı ailelerde sorun olmayabilir. Bunda kişisel farklılıklar ve ekonomik durum etkili olmaktadır.
Farklılıkları kabul etmek
Evliliğin başında yaşanan sorunlar kişinin bütün evlilik hayatında derin izler bırakabiliyor. Çatışma hayatın bir parçası olsa da seviyeli olması önemli. Ailelerin birbirine gösterdiği saygı kadar eşlerin birbirinin ailesine karşı gösterdiği saygı da etkili olmaktadır.
Arkadan konuşmayın
Hiç kimse arkasından konuşulup eleştirilmek istemez. Bununla beraber maalesef bu insanlar arasında sıklıkla yapılmaktadır. Bazen yaşlılık, bazen ruhsal hastalıklar ya da düşünmeden hareket etme sonucu anne-babası ve eşi hakkında konuşan kişi bunu yerine göre anlayışla dinlese de eşine bunu yansıtmamalıdır. Eşi ailesi hakkında konuşursa bunu da kibarca engellemelidir. Bu tür hatalar evliliğin ilk yıllarında ciddi sorunlara ve sevgi eksikliğine sebep olmaktadır. Eşiyle ailesi arasında sevgi ve saygıyı artıracak şekilde iletişim becerisine sahip olmak, evliliğin ilk yıllarından itibaren sağlam temeller üzerine oturmasını sağlamaktadır.
Eşlerin, eşlerinin ailelerine saygı duyması
Evlilikte yapılan en büyük hatalardan birinin eşlerden birinin diğerinin ailesini olumsuz şekilde eleştirmesidir. Ailesi eleştirilen eş bu durumda ya kendisi de eşinin ailesini eleştirmekte ya da savunucu pozisyona geçmektedir. Böylece ya tatsızlık büyümekte ya da kişi eşine hak verir görünse de içine atmakta ve bu birikim oluşturmaktadır. Kişi her ne kadar kendi ailesinden birisinin hatalı olduğunu bilse de bunun yüzüne karşı söylenmesi üzücü olmaktadır.
Eşinizin yanında olun
Bazı aileler stresli ailelerdir. Evliliklerde az sayıda da olsa psikolojik problemlere bağlı olarak yüze karşı hakaret ve yersiz eleştiriler gibi hiç olmaması gereken durumlar görülmektedir. Bu da ne kadar uygun şekilde engellenir ve mağdur olan yalnız bırakılmazsa evlilik o kadar seviyeli bir şekilde devam eder.  
Evliliklerde Yapılan Yanlışlar
Kişiliğini eleştirmeyin
Eşinin kişiliğini küçük düşürücü, onur kırıcı sözler sarf etmek sevgiyi zedeler. "Sen hep böylesin, hep beceriksizsin." suçlamalarına sitemkar ve biraz da hakaret içeren "Hep kendi bildiğini okudun. Beni dinlemedin." sözleri suçlayıcı eleştirilerdir.
İşi yokuşa sürmeyin
Günün birinde eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranışından vazgeçmiştir. Diğer eş "On yıldır sana söyledim ama beni dinlemedin, başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?" biçimindeki konuşmalar eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır.
Geçmişi hatırlatmayın
Evlilik hayatı boyunca insanların olumsuz hatıraları olmuştur. Kavgalar, tartışmalar, atışmalar ya da unutulan anlar, yapılan yanlış davranışlar olagelmiştir. Evlilik hayatı boyunca bu kötü hatıraların eşler tarafından tekrar tekrar ısıtılarak ortaya konulması ilişkileri zedeler.
Genellemeler yapmayın
Eşinize bir kalıp biçerek o kalıba sokan ifadeler kullanmak, onu kötü bir fiille damgalamak da büyük hatalardan biridir. "Ben senin için değiştim, sen benim için hiçbir şeyden vazgeçmedin. Çok bencilsin..." sözleri evliliği yıpratır.
Birbirinizin aklını okumayın
Çiftler arasında iletişim tek taraflı olmaya başladığında eşler birbirlerine mesafe koymaya başlarlar. Sürekli iğnelemeler, kavgalar, atışmalar artık kadın ve erkeği kendi dünyasına itmiştir.
Erkek de kadın da kendi dünyasında eşiyle konuşmaya başlar. Kafalarında kurdukları şeyler zaman zaman birbirlerinin hareketlerine yorumlar çıkarmaya neden olur. "Senin ne demek istediğini biliyorum. Ben senin bakışından anlarım." gibi sözlerle eşinin mimik ve hareketlerinden anlamlar çıkarılmaya başlanılır.
Kendinizi haklı görmeyin
Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı halde kim daha haklı, adeta "mahkeme" kurulur. Yargısız infazlardan kaçının.
Ses tonunuzu yükseltmeyin
İletişimde en önemli husus konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralara girmektir. Dinlemek, anlamak ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek, ses tonunu yükseltmemektir.
Çokbilmişlik yapmayın
‘Senin hasta olduğunu biliyorum, nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayıflıkların var hepsini keşfettim, ne yapman gerektiğini söylüyorum, beni dinlesen doktora filan da ihtiyacın olmaz’ gibi sözler doğru değildir. Eş ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun kendini doktor yerine koymamalıdır.
Gençlere tavsiyeler
Eşinizin şiddet, cinsel taciz, terk, ihmal gibi olaylar yaşayıp yaşamadığına ve ailesiyle ilişkilerine dikkat edin.
- Alkol veya uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklarının olup olmadığına dikkat edin.
- Evlenmenize anne-babanın karşı olması ciddi sorun oluşturacaktır.
- Taraflardan birinin hami olduğu durumlarda evlilikler uyumlu sürmez.
- Eğitim ve ekonomik düzeylerin aşırı şekilde farklı olduğu evlilikler sorunlara sebep olur.
- Nişanlılık ne demektir? Ne kadar gereklidir?
- İnsanlar birbirlerini tanımak için evlenmeden önce "nişanlanıyorlar". Nişan, evlilik demek değildir. Bu nedenle İslami kurallar çerçevesinde görüşmeler olabilir. Evlenmek isteyen taraflar muhakkak görüşmeli. Fakat bu görüşmelerde üçüncü bir şahıs da bulunmalı. Sık sık ve uzun görüşmeler sakıncalıdır.
Nişanlılık, tehlikeli bir süreçtir. Her an patlayabilir. Birisi nişanlanmıştı. Nişanlandığı kızla alışverişe çıkmışlar. Bir ara kızın ağzından kaba bir ifade çıkmış. Sonra benim yanıma gelip, "Hocam, bu iş burda bitti! Ben o kızdan ayrılıyorum!" dedi. Kız, ağladı yalvardı fakat o bitirdi meseleyi. Bu gibi misallerin sayısı çoktur. Evliliği zorlaştırmak da İslam'a aykırıdır zaten. Evlenmeye hazır olan, bir an önce kıydırmalıdır nikahı.
- Nişanlıyken dini nikah kıydırmak doğru mudur?
- Şimdilerde nişanlananlar, resmi nikahtan önce dinî nikâh yaptırıyor. Bana gelip, "Hocam biz nişanlıyız. Birkaç ay sonra evleneceğiz. Dinî nikâhımızı şimdiden kıydıralım mı?" diye soranlara cevabım "Hayır!" Çünkü bu devirde resmî nikâh olmaksızın evlenmek bir nevi hileli iş yapmak demektir. Kadını oyuncak etmek demektir. Resmî nikâh olmazsa, hukuk da olmaz. Kadın bir hak iddia edemez. Resmi nikah kanunlara uygun olduğundan, çiftler kanunlardan istifade ederler. Bu nikâh yoksa, kanunlardan istifade etme de yoktur. Bu durumda en fazla kadın mağdur olur. Dînî nikâh, nişanlıları şımartıyor.
- Kadından çalışıp para kazanması beklenmeli mi?
- Hayat, rolleri dağıtmış. ALLAH iş bölümü yapmış. Erkek doğum yapamadığı gibi, kadından da çalışıp para kazanması beklenemez. Evini geçindiremeyecek erkek, evlenmese daha iyi. Çünkü sonuçları kötü olur. Kadın hem evde hem işte çalışacak. Olur mu böyle şey. Kadının huyu ne kadar iyi olursa olsun, aşırı yorgunluk insanı isyana götürür. İslamiyet diyor ki, tutumlu olun. Geliriniz giderinize denk olsun. Böyle yaparsanız kadınlar çalışmak zorunda kalmaz. İsrafa dağ dayanmaz. İsraf yüzünden gelir, gideri karşılamıyor. Bu şartlar içinde çalışan kadın, huzurlu değil huzursuzdur. Kadın çalışacaksa, onları daha iyi şartlarda nasıl çalıştırabiliriz? Bunu düşünmek lazım.
- Geçimsizliği nasıl çözeriz?
- Geçimsizlik sabırla, özür dilemekle, tebessümle ve hediyeyle çözülür. Bir de şöyle düşünülecek, "Eşim benim hangi davranışlarıma kızıyor?" Sonra da dikkat edecek o hallerine, düzeltmeye uğraşacak. Kavga demek, bagajın iplerinin kopması demektir. İpler tamamen koptu mu, bagaj dağılır.
- Aile yapımızı tahrip eden faktörlerden korumak için neler yapılması gerekir? Huzurlu ve mutlu toplumun oluşması için neler yapmalıyız?
- Dini ve millî değerlerimizin yaşatılmasında ve kuşaktan kuşağa devam ettirilmesinde olmazsa olmaz bir değeri olan aile kurumunun olumsuz faktörlerden korunması için gerekli çalışmaların yapılması hususunda toplumun bütün kesimlerine önemli görevler düşmektedir. Aileyi güçlendiren mesaj verilmeli. Kamu ve sivil toplum kuruluşları birlikte hareket etmeli. Aile yapımızdaki gelişme ve değişmeler iyi takip edilmeli. Aile bağlarının pekişmesi için çalışmalar artırılmalı, özellikle görsel yayınlarda, aile yapımızı koruma ve güçlendirmeye yönelik mesajlar ön plana çıkartılmalıdır.
- Gençlerimizin alkol ve uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan korunması için neler yapmalıyız?
- Toplumumuzun ruh sağlığına özellikle gençlerimizi zararlı alışkanlıklara karşı uyarmak için irşat hizmetlerini arttırmak gerekir. Vaaz ve hutbelerde de zararlı alışkanlıklardan toplumu koruma, imkanı olan gençlerin evlendirilmesi, aile içi iletişim konularına ağırlık vermek gerekir. Zaman zaman çeşitli vesilelerle yapılan etkinliklerinin ana teması “Aile ve Gençlik” olarak belirlenmeli; ülke çapında panel, konferans, sempozyum konuları, aile birliğini sağlamanın önemi ve gençliğin zararlı alışkanlıklardan korunması konularında yoğunlaşmalıdır. Herkesin istifade edebileceği şekilde “Aile ve Gençlik, zararlı alışkanlıklar, Hıristiyanlık Propagandası ve Misyonerlik, Alkollü İçkiler, Sigara ve Diğerleri, Satanizm, Ateizm ve Eleştirisi” ve benzeri konularda eserler hazırlanmalıdır. Ayrıca yurtdışında yaşayan soydaş ve yurttaşlarımızın ailelerine yönelik de irşat ve eğitim programları hazırlamak gerekir.
Aile yapımızın korunması ve son yıllarda belirgin bir şekilde ortaya çıkan bireyi ve aileyi tehdit eden problemler ile ilgili toplumu bilinçlendirerek problemlerin çözümüne katkıda bulunmak ve bu alanda ortaya çıkan olumlu ve olumsuz gelişmeleri takip etmek amacıyla çeşitli çalışmalar yapılmalıdır.
- Toplumdaki sevgisizliği nasıl yok edebiliriz?
- Toplumları derinden sarsan sayısız sorunların yaşandığı günümüzde, insanlık onuruna yakışır aydınlık geleceğin inşası için birey, aile ve toplum olarak hepimize ciddî görevler düşüyor. Bu yüzden hayatı daha yaşanabilir kılma ve birbirimizin yükünü azaltmak için sosyal yardımlaşma ve paylaşmayı, sevgi ve saygıyı temel alan bir hayat tarzını sürdürmek durumundayız.
Çünkü birbirimizin sorunlarıyla dayanışma içerisinde hayatı paylaşma, birçok bireysel ve toplumsal sorunumuzu çözebilir ve bunların çözümü hayatı kolaylaştırır, huzur ve mutluluğu, arzu ettiğimiz birlik ve beraberliği sağlar.
Aksi takdirde, birbirimizin dert ve sıkıntılarına duyarsız kalıp sırt çevirme, şefkat ve merhamet duygularından uzaklaşma, nemelazımcı tavırlar takınma, paylaşma ve dayanışmanın güzellik ve erdeminden uzaklaşma; aile ve toplumumuzdaki ahengi bozar, sorunlarımızı artırır, çevremizdeki akraba ve dostlarımızı azaltır, servet ve gücün yetmediği durumlarda, bizleri telâfisi mümkün olmayan çaresiz durumlara düşürebilir.
Huzurlu aile ve huzurlu toplum için Yüce dinimiz İslamiyet’in emir ve tavsiyelerine uymak, sevgi, saygı, sadakat, paylaşma ve yardımlaşma gibi prensiplere kulak verip, aile ve toplum olarak birbirimize karşı yerine getirmemiz gereken birtakım görev ve sorumlulukların bilincinde olarak, omuz omuza verip, hayatı acı ve tatlısıyla paylaşarak, mutlu ve huzurlu yarınlara hep birlikte kavuşabiliriz. Huzurlu toplum ve huzurlu aile için reçete budur.
Aile; Ahlakın Olgunlaştığı Mekteptir
Aile, yüksek ahlak okuluna benzer. Aile, bedensel ve ruhsal ihtiyaçların denetim ve tanziminde, güzel ahlâk ve adabın kazanılmasında çok önemli bir misyona sahiptir. Diğer taraftan aile, hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile hem de kişiyi dince günah sayılan kötülüklerden alıkoyan bir vasıtadır.
Hayatın Acı Ve Tatlısını Paylaşmalıyız
Yüce dinimiz İslamiyet’in emir ve tavsiyelerine uymak, sevgi, saygı, sadakat, paylaşma ve yardımlaşma gibi prensiplere kulak verip, aile ve toplum olarak birbirimize karşı yerine getirmemiz gereken birtakım görev ve sorumlulukların bilincinde olarak, omuz omuza verip, hayatı acı ve tatlısıyla paylaşarak, mutlu ve huzurlu yarınlara hep birlikte kavuşabiliriz. Huzurlu toplum ve huzurlu aile için reçete budur.
Sağlam Aile
Bir toplumun en küçük kurumu ailedir. Aile kurumu sağlam olursa, toplum da o oranda sağlam olur. Aynen bir duvar misali. Bir duvarın sağlamlığı, o duvarda kullanılan taş ve çimentonun sağlamlığı ile orantılıdır. Aileyi besleyen taş ve çimento ise, ahlâk ve maneviyattır. Sevgi, saygı, şefkat ve muhabbet gibi aile bağlarını güçlü kılan değerler ise ancak sağlam bir inanç ile elde edilebilir.
Türkiye toplumunu dirençli kılan ve nice büyük badirelerin kolayca atlatılmasına sağlayan en önemli özelliğimiz, güçlü ve sağlam aile yapımızdır. Milletimizin inançlarından kaynaklanan bu güzel meziyetimiz, düşmanlarımızın bile hayranlığını kazanmıştır.
Napalyon Bonapart’ın şu sözleri, bu gerçeği ispatlamaya yetmektedir: “Türkleri üstün yapan iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının iffetli olması.”
Aile yapımızı çökertilmek isteniyor
Milletimizi savaş meydanlarında yenemeyen düşmanlarımız, şimdi sinsi hile ve tuzaklarla emellerine ulaşmak istemektedirler. Bugün, şer odaklarının hedefinde Türk aile yapısının tahrip edilmesi vardır. Emperyalist çevreler, aile yapımızı çökertmek için uluslararası düzeyde çalışmalar yapmaktadır.
Aile yapımızı çökertmek için kullanılan en etkili araç medyadır. Irkçı emperyalistlerin kontrolünde bulunan medya kuruluşları, ahlaki ve manevi değerleri tahrip etmekte, ahlaksızlığa teşvik edip özendirmektedir. Yabancı sermayenin medya üzerinde kurduğu denetim ve tekelleşme, geleceğimizi tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Yabancıların da Türkiye’de TV kurmalarına izin veren yasal düzenlemeler yapılması, milletimizin geleceğini karartmaktan başka bir sonuç vermemiştir.
Yine, Türk Ceza Kanunu’nda “suç” sayılan zinanın serbest bırakması, bu milletin maneviyat dünyasına vurulan en büyük darbe olmuştur.
Aile kurumunu tahrip etmek için bir kampanya yürütülmektedir. Bu çevrelerin aileye yönelik tahripkar çalışmaları etkili olmakta, en sağlam yapı taşımız olan aileyi zayıflatmaktadır. Millî ve manevî değerleri tahribe yönelik bu ifsat edici faaliyetlere karşı, sağlam karakterli ve güçlü iradeye sahip nesiller yetiştirilmesi gerekmektedir.”
Yeryüzündeki kaostan kurtulmanın yolu ifsat değil, islahtır. Tarihimiz ve inancımıza göre saadeti istiyorsan önce aile yapısı sağlam olması lâzım. Bu sebeple, aile, çocuk ve kadının korunması bir topluma yapılacak en büyük iyiliktir. İnsanlık saadetinin en büyük meselelerinden birisidir.
Aile hayatı herkes için rahmettir
Ahlâkî ve manevî değerlere göre kurulmuş aileler herkes için rahmettir. Kadın, erkek ve çocuklar için bir rahmet ve iyilik olduğu gibi, ailenin akrabaları ve bütün insanlık için de bir rahmettir. Çünkü, böyle bir toplum, kendi içinde bir denetleme mekanizmasına sahiptir.
Şurası bir gerçek ki, toplum içinde işlenen hırsızlık, çete, mafya, cinayet vb. suçların önemli bir kısmı, parçalanmış ailelerin, sahipsiz ve sıcak aile ortamından uzak yetişen çocukları eliyle işlenmektedir. Bugünkü yanlış ve çarpık gidişata el atılmazsa, toplum ciddi bir güvenlik problemiyle karşı karşıya kalacaktır.
Çünkü, paylaşım duygusunun en ideal verildiği tek kurum ailedir.
Sahipsiz ve başıboş yetişen çocuklar, toplum arasında bir suç makinesi haline gelmektedir.
Hiç kimsenin, hiçbir yavrumuzu anne baba sevgisi ve aile ortamı sıcaklığından mahrum bırakma yetkisi yoktur.
Son söz olarak, şu çözümün altını çizmek isterim ki; çocuklarımız, kesinlikle İslâmî terbiye ve din eğitiminden mahrum bırakılmamalıdır.
Medya şiddeti körüklüyor
Aile yapımız emperyalistlerin kullandığı medya ve onun yaydığı kötü alışkanlıklar tarafından bombardıman edilmektedir. İslam’ın cemiyet hayatından uzaklaştırılmasıyla beraber, aile içi şiddet, boşanmalar, parçalanmış aileler, dramlar, sevgisiz büyüyen çocuklar, cinnet geçirenler artmıştır. Geleneksel aile dayanışmasının yok olmasının artık sıradan ve garipsenmeyen olaylar haline gelmiştir. Boşanmalar, şiddet ve hatta aile içi cinsel taciz ve tecavüzlerin artmıştır. Boşanma olayları korkunç boyutlara vardı. Toplumsal çöküntünün temelinde ekonomik, kültürel, eğitim yetersizliğinin rolü varsa da, en büyük sebep milli ve manevi değerlerden giderek uzaklaşmak. Türk aile yapısında giderek artan yozlaşma, ahlaki çöküntü, gençliğin uyuşturucu bağımlısı olması ve bunun 10 yaşına düşmesinin en büyük sebebi televole yayınlar. Gençler, idealistler yerine idolları örnek alıyor. Televizyon programlarının yüzde 60’ı şiddet ihtiva ediyor. Her 4 lise öğrencisinden 1’i televizyon bağımlısı.”
Aile yapımız medya bombardımanı altındadır. Medya kitle imha silahı gibi. Geçmişe nazaran ailede huzursuzluk, boşanmalar, şiddet ve hatta aile içi cinsel taciz ve tecavüzler artıyor. Boşanma ve benzeri hadiselerde; geçmişe nazaran korkunç bir patlama yaşanıyor. Toplumdaki çürümenin temelinde ekonomik, kültürel, eğitim yetersizliğinin rolü varsa da, en büyük sebep milli ve manevi değerlerden giderek uzaklaşmak.
İslam’ın toplumsal hayattan uzaklaştırılmasıyla beraber, aile içi şiddet, boşanmalar, parçalanmış aileler, dramlar, sevgisiz büyüyen çocuklar, cinnetler gün geçmiyor ki TV ekranlarına ya da gazete manşetlerine çıkmasın. Geleneksel aile dayanışmasının yok olması ne yazık ki artık sıradanlaşan ve garipsenmeyen olaylar haline geldi. Televizyon seyredenler iliklerine kadar televole kültürü afyonu veya zehriyle uyuşmuş vaziyetteler.
TV’de ünlü oldu, fuhuş baskınında gözaltına alındı. “Gelinim Olur musun?” ve “Biri Bizi Gözetliyor” yarışma programlarıyla tanınan ünlü isimler fuhuş yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı. Her şey 'BBG' ve 'Gelinim Olur musun?' ile başladı Sosyeteyi sarsan 'Barbie' baskınında 23 kişi gözaltında. Olayların 'Gelinim Olur musun?' ve 'Biri Bizi Gözetliyor' gibi programların etkisiyle gelişmesi dikkat çekti. Fuhuş yaptıkları iddiasıyla düzenlenen 'Barbie' adlı baskında aralarında manken …………. de bulunduğu 23 kişi gözaltına alındı.
Erotik Sitelere Dikkat!
İnternet kullanımında edep kurallarına dikkat edilmesi gerekir. E-lektronik iletişimde edeb: "Utanılacak hal ve hareketlerden kaçınmak, terbiye ve ahlak kurallarına riayet etmek" anlamına gelir. İnternet ortamının bireye tanıdığı özgürlük, kimi zaman ahlaki kurallara uygun akılcı ve yapıcı amaçlarla maalesef kullanılmamaktadır. İslam’ın yasakladığı ve mahrem saydığı hususlardaki sayfalar açılmamalı, ahlaki kurallarla bağdaşmayan sayfalara girilmemelidir. Zira Rabbimiz bizim gizli ve aşikar bütün yaptıklarımızdan haberdardır.
Sistem sırtımızı sıvazlıyor
Medyada, haberlerden tutun da bu tür eğlence programlarına kadar yapılan iş, küçük insanların dünyasını yaldızlayıp süsleyip, bu dünyayı ve bu dünyada yaşayanları izleyiciye, okuyucuya satmaya dönüştü. Küçük insan, sıradan insan yani bizler toplum çoğunluğunun çalışarak, sebat ederek, insani değerleri de öğreten, kazandıran bir eğitimden geçerek değil; kısa yoldan, şans faktörüne bağlı olarak ya da "ünlenip" satışa hazır duruma gelmeye çalışarak bu sistemin içinde kendimize daha iyi bir yer edinme düşleri kuruyoruz. Medya da bizi bize satıyor. Bu yapılan iş, sıradan insanın yani modern toplumsal sistemin içinde kenara itilmişlikten kurtulmak için çırpınan bizlerin "sırtını sıvazlamak", "Siz böyle de güzelsiniz. Bekleyin en umutsuz olduğunuz anda sistem size de şans tanıyacaktır" demek anlamına geliyor.
Olayı sistemin bütününden soyutlayıp şu, bu TV kanalı, şu veya bu magazin basınının kötü niyetine bağlamaya çalışıyoruz. Oysa medya sistemin içerisindedir. Sistem kendisini muhafaza edebilmek için toplumun "atomize edilmiş" "kefeni yırtmak için" bir çok şeyi yapmaya hazır duruma getirilmiş insanlarını, bizlere yani yarınki kurbanlarına satmak oluyor.
Aile kurumu yıpratılıyor
İnsanlar artık çocuklar ile oturup televizyon izleyemez hale geldi. Ekranlarda hergün birbirini aldatan insanların görüntülerine yer veriliyor. Aile kurumu yıpratılıyor. Televizyonların ortaya çıkardığı toplumsal erozyon bu tür olaylara yol açıyor. İbretle okuyun:
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) öğrencilerinin "Yılın Girişimci Sanatçısı" seçtiği ….. ….., ödülünü üniversitenin Ayazağa Yerleşkesi’nde düzenlenen törenle aldı.
Orta yaşlı bir erkek izleyicinin, "Sizce erkekler eşlerini neden aldatırlar?" sorusuna da ….., espriyle:
- Siz eşinizi aldattınız mı peki?" sorusuyla yanıt verdi. İzleyiciden:
- evet" yanıtını alan …..:
- Öyleyse siz cevap verin, dedi. ….. …..:
- Bir kere aldatmak çok zevkli bir şey. İnsanlar bunu birbirlerini kırmadan yapabildiği sürece bana çok da ters gelmiyor açıkçası. Bunu çok istedim. Beğendiğim insanlar oldu ama anne olma duygusu ve bir Türk kadını olma duygusu beni engelledi" diye konuştu.
Medyadan seçme haber başlıkları: Şarkıcı Fıskıye ben lezbiyen değilim dedi... Ünlü sanatkar ben homo değilim dedi... Manken Feşmekâ-ne sevgilisinden hamile kaldı, bir önceki sevgilisi ateş püskürüyor... Yaşasın! Bazı belediyelerin içki satışını birtakım Kırmızı Sokak’larla sınırlandırmasını Danıştay durdurdu... Maaşını alamayan ithal malı futbolcu antrenmana çıkmadı...
Batırıcı Kültürler
İstihbarat Servisi’nin “Bu kültür Türkiye’yi batırır” diye rapor verdiği televole kültürünün ne olduğunu pek iyi bilmiyorum, çünkü televizyonum yok. Anladığım kadarıyla ahlâksız, havaî, aşağı ve bayağı, zevzek, zırzop, fasafiso, ipe sapa gelmez, tahrip edici, sersemletici, çürütücü bir kültür olması gerekir.
Filmin bundan önceki kısımları: Râsim ve Sevcen çiftinin mutlulukları yoktur, Râsim baldızı Teslim’i sevmektedir. Rasim’in babası ilerlemiş yaşına rağmen çapkınlıktan vaz geçmemekte, asansörde komşu kızına yiyecek gibi bakmaktadır. Öte yandan kayınbirader Tolgaç, evli bir kadına asıldığı için ölüm tehdidi almış ve evini terk etmiştir. İlköğretim okuluna giden Firkete son günlerde sersem ve mayhoş vaziyettedir, yakın hısımlardan Törgen lisede bıçaklanmış ve ölümden hayatî müdahale servisinde geriye dönmüştür. Bütün bunlar olurken yine de arada bir müzikli ve içkili toplantılar yapılmakta, felekten kâm alınmakta, ha ha ho, hi, hi, hi gürültüleri içinde eğlenilmektedir...
Televole kültürü acaba böyle bir şey midir? Beni bağışlayın, çok câhilim, televizyonum yok, seyredemiyorum...Televole kültürü başka da Türkiye’yi batıracak hastalıklar ve kötülükler vardır.
1- Lüks ve israf: Son otuz yıl içinde lüks meskenlere, lüks otolara, lüks ev eşyasına, lüks yazlıklara, lüks giyim ve kuşama bir trilyon dolardan fazla harcadık. Ticaret, sanayi, işletmecilik, üretim sahalarında kullanmamız gereken Sermayeyi hiçbir işe yaramaz şekilde dondurduk ve sonunda yerli ve uluslararası faizcilerin kölesi olduk.
2- Eğitimin iflâs ettirilmesi: Dikkat buyurunuz etmesi demedim, ettirilmesi dedim. Alçak ve popülist politikacılar Türkiye eğitimini batırmış ve bitirmişlerdir. Okullarda genç nesillere üç boyut kazandırılır: Bilgi ve kültür boyutu... Ahlâk, karakter, aksiyon boyutu... Sanat, estetik, güzellik boyutu... Bu üçünde de iflas etmiş vaziyetteyiz. Bir toplumu cep telefonları değil, eğitim yüceltir ve kurtarır.
3- Üniversitelerin köleleştirilmesi, dejenere edilmesi: Üniversiteler ülkenin beynidir, ülkeye ışık tutan, yol gösteren kurumlardır. Oralarda ilim, irfan, akıl, vicdan, ciddiyet, vakar, bilgelik hakim olmazsa; onların yerine ideoloji, demagoji, çağdaş dogmatizm, modern hurafeler hâkim olursa ülke batar, halk perişan olur, devlet ağır yaralar alır. Bana söyleyiniz, dünyanın hangi ileri, demokrat, hukukun üstünlüğü ilkesini kabul etmiş, millî iradeye ve millî kimliğe saygılı ülkesindeki üniversitelerde başörtüsü yasağı vardır? Fransa’da mı? Hayır, oradaki üniversitelerde asla böyle bir yasak yoktur. Dünyanın hiçbir ciddî ve demokrat ülkesinde bizdeki gibi bir başörtüsü yasağı yoktur üniversitelerde...
4- Kalitesizlik: Bizde genel bir kalitesizlik vardır. Kalite konusundaki istisnalar kuralı bozmaz. Politikada kalitesizlik, medyada kalitesizlik, eğitimde kalitesizlik, üniversitelerde kalitesizlik, mimarlık ve şehircilikte kalitesizlik... İşte bu kalitesizlik bizi batıracaktır.
* Tesettürlü kadın gökkuşağı gibi rengârenk elbiseler ve örtülere bürünmüş... Çok kalitesiz ve rüküş...
* Lise tatil olmuş gençler okul kapısından dışarıya çıkıyor. Gömleğin üstteki üç düğmesi çözülmüş, kravat aşağıya indirilmiş, gömleğin etekleri pantolon üzerine çıkartılmış, ceket ele alınmış... Ne kadar kalitesiz bir kıyafet, ne kadar bayağı bir hal ve hareket...
* Liseli kız okuldan çıkınca eteğini belinden kıvırmış, mini etekli olmuş... Kalitesiz...
* Taksim’de Tünel’e doğru yürüyorsunuz. Bir insan seli akıyor... Kılıklar kıyafetler, konuşmalar, mimikler, gülüşmeler, gülümsemeler, surat asmalar hep kalitesiz...
* Bir hukukçu, “Laikliği korumak için din ve inanç hürriyeti kısıtlanabilir. Esas olan din hürriyeti değildir, laikliktir” şeklinde konuşuyor... Kalitesiz.
*Çağdaşın biri feryat ediyor, “İrtica ülkeyi tehdit ediyor...” diye avaz avaz bağırıyor. “İrtica nedir, târif et, iddialarının gerekçelerini göster” diyorsunuz, ne târif edebiliyor, ne de gerekçe gösterebiliyor... Kalitesiz..
* Günlük bir gazete, materyalistlerin bile artık eskimiş olarak kabul ettikleri Darvinizmi müdafaa ediyor, bu teori veya ideolojiyi hak ve doğru olarak gösteriyor... Kalitesiz...
Ah bu kalitesizlik Türkiye’yi batıracak...
İslami ölçülere uyulduğunda aile yapımızda her şey daha rahat ve daha kolaydı. Geleneksel âile yapımızda herkesin rolü belliydi. Bundan dolayı da fazla sorun çıkmazdı. Teknoloji çağı birtakım kolaylıklarla beraber insanlarımızın teknik vasıtalarla emperyalistlerce daha kolay esir alınmasını da beraberinde getirdi. Bu teknolojiyi kötü yönde kullanan emperyalistler, insanlarımıza istedikleri gibi yön veriyorlar. Emperyalistlerin silah gibi kullandığı medya, insanlarımızı adeta hipnotize ediyor. Televole programlarını izleyenler, düşünme yeteneklerini kaybediyor. Lüks tüketim ve ALLAH Teâlâ’nın haram kıldığı israf körükleniyor. İnsanlarımız obezite oluyor. Genç kızlar ve erkekler, dizilerdeki aktörler gibi birbirlerini aldatmaya yöneliyorlar. Bu da aile içindeki huzuru yok ediyor. Kanaatsizlik aile içi kavgaları ve huzursuzlukları büyütüyor. Böyle bir aile yapısı ayakta durabilir mi?
Aile, toplumdaki sevgi, saygı, sadakat, feragat, fedakarlık, sevinç ve sıkıntıları paylaşma, mücadele ve tehlikelere karşı direnmenin asli unsurlarıdır. Aile bozulursa, toplum ve millet olarak çöküntü meydana gelir.
Alkolizm, uyuşturucu, kumar, zina, şiddet, aile içi cinsel taciz ve tecavüz gibi ‘kötü alışkanlıklar’ın ‘aile yapımızın temelini yıkan patlayıcı maddeler’ olduğu gibi bunlar, aile gibi cemiyeti de imha eden gerçek “kitle imha silahı”na benziyor.
İslâm’ın emirleri gözardı edilmemeli
Aileyi Cenab-ı ALLAH’ın kurmuş ve bunun için de ailenin mukaddes bir kurumdur. Cenab-ı ALLAH buyuruyor ki:
"Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin ALLAH katında en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır. Hakikaten ALLAH her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır."  
     “Anne-babaya ‘üf’ bile demeyiniz”
İslâm’ın emirlerine uymazsak, ailede ve toplumda huzur olmaz. Cenâb-ı Hak:
“Rabbin, sadece kendisine ibadet, kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Eğer onlardan biri veya her ikisi de senin yanında yaşlanırsa, sakın kendilerine “üf” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) merhamet et” diyerek dua et.  buyurmuştur. Cenab-ı ALLAH, burada anne-babaya nasıl itaat etmemiz gerektiğini anlatıyor.
Burada aileyi Cenab-ı ALLAH kuruyor. Demek ki bizim, yani aile bireylerinin, kadın ve erkek, anne ve baba ALLAH’a, O’nun gönderdiği peygambere bağlı olmamız gerekiyor. Bunlara bağlılık koptukça, aile sistemi bozuluyor. Aile bozulunca toplumun huzuru bozuluyor.
Cenab-ı ALLAH’ın “Anne ve babaya “üf” bile demeyeceksin” emrini unutanlar ya da inanmayanlar, bırakınız üf demeyi hakaret ediyorlar, hatta annesinin kolundaki bileziği almak için kolunu kesiyorlar. Aile fertlerinde iman olmazsa çocuklar canavarlaşır. Böyle evlat olur mu? Olmaz. Cenab-ı ALLAH “üf” demeyeceksin diyor, adam annesinin kolunu kesiyor.
Gençler anne-babayı takmıyor!..
Aileyle ilgili bir diğer sorun da, gençlerin evlenme sorunu. Bilindiği gibi yüce İslâm dini meşrû evliliği kolaylaştırıp teşvik ediyor. Hz.Peygamber (S.A.V.)Efendimiz: "Mahşerde ümmetimin çokluğuyla övüneceğim" buyuruyor. Bugün gençlerin çoğu evlilik konusunda, ana-babalarını devre dışı bırakma eğiliminde. Hatta giderek zorlaşan hayat şartlarını bahane göstererek evlilik dışı hayatı tercih edenler bile var. Böylece; gençlerimiz uyuşturucu ve kötü davranışların kirli tuzağına düşmekten kurtulamıyorlar.
Ekonomik sıkıntıların kaynağı israf
Aile yapımızı bozan faktörlerden birisi de ekonomik sıkıntılardır. Ekonomik sıkıntıların kaynağının da israf olduğuna inanıyorum. Ailede hanımın vazifesi ekonomiyi idare etmek, israfı önlemek. İslamiyet ölçüyü koymuş. Hz.Peygamber (S.A.V.)Efendimiz buyuruyor ki: "Bir hanım pilav yaparken bir pirinç tanesini dahi çöpe atması caiz değildir" Niçin? Bereket şifa o pirinç tanesinde ise bir tencere pilav işe yaramayacak. Bir anne besmeleyle mercimek çorbası pişirirse çocuklarına baldan tatlı gelir. Herkes yorganına göre ayağını uzatacak. Dış etkilere, nefsin istek ve arzularına göre hareket eden bir aile bireyleri bir arada duramazlar. Ekonomik denge bozulunca ahlak ve ailede bozulur. Abdullah b. Mes’ud (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor ki: "من اقتصد ماعال=İktisat eden kimse fakir düşmez, huzur bulur."  Kredi kartları milleti israfa sürükledi. Adam zaruri ihtiyaç diye cep telefonu alıyor. Modası geçince bir milyara aldığı telefonu 500 milyona satamıyor. Vatanını, milletini, ALLAH’ını seven israf etmez.
İşte ürküten tablo! Alkollü içki tüketiminde dünyada üçüncü sıradayız!
Her yıl uyuşturucu yüzünden Türkiye’de 350 bin kişi ölüyor. Çanakkale’de vatan için savaşarak şehit olanların sayısı ise 250 bin kişi. Bu da içki yüzünden ölenlerin, savaşta şehit olanlardan daha çok olduğunu gösteriyor.
Şu anda Türkiye, alkollü içki tüketiminde dünyada üçüncü sırada. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre ülkemizde 30 milyon tiryaki, 25 milyon alkol dostu, bunların 7 milyonu alkol bağımlısı, 5-6 milyon da ilaç bağımlısı olduğu biliniyor. Ülkemizde kişi başına düşen alkollü içki miktarı 15 litre. Türkiye de alkol tüketiminin en fazla olduğu yaş grubunu genç kuşak oluşturuyor. Ondan sonra çocuk kuşağı geliyor. Yine 839 öğrenci üzerinde yapılan bir araştırmada Lise çağındaki gençlerin; yüzde 47.7’si sigara, yüzde 35.5’i alkol kullanıyor. Üniversite öğrencilerinde ise, sigara tiryakilerinin yüzde 66’sını erkekler, yüzde 57.5’ini kız öğrenciler oluşturuyor."
Nereye gidiyoruz?
Netice itibariyle ne oluyor? Nereye gidiyoruz? Hiç merak ettiniz mi? Toplumumuz ve özellikle gençlerimiz arasında boşanmalar, dağılan ve parçalanan aileler, boşanan eşler arasında perişan bir duruma düşen çocuklar, elem ve üzüntü verici daha birçok olay yaşanıyor. Bu hususta, gençler üzerindeki baskı ve yönlendirmelerden vazgeçerek, evlilik konusunda da onlarla daha iyi bir diyalog içine girmemiz lazım. Bu bağlamda hepimize, her anne-babaya ve bütün toplumumuza büyük görevler ve sorumluluklar düşüyor.
Aile ve toplum uçuruma gidiyor
Kötü alışkanlıklardan alkollü içki kullanımının topluma verdiği zararlar, ilmi raporların verilerine göre şöyle: "Irza tecavüzlerin yüzde 80’i, Trafik kazası yapanların yüzde 61’i, Yangına sebebiyet verenlerin yüzde 16’sını alkollü içki kullanan kişiler oluşturuyor. Bu kişilerin almayanlara göre, 16 kat fazla düştükleri ve 30 kat fazla zehirlendikleri acı bir gerçek. Dünya Sağlık Örgütü’nün, ülkemizin de içinde olduğu 30 ülkeyi kapsayan araştırma raporunda "ortalama vukuat yüzdeleri" ise şöyle: Cinayetlerin yüzde 85’i, Irza Tecavüzlerin yüzde 50’si, Şiddet Olaylarının yüzde 50’si, Trafik kazalarının yüzde 60’ı, Eşlerini dövenlerin yüzde 70’i, İşe gitmeyenlerin yüzde 60’ı bu suçlarını alkollü iken işliyor. Akıl hastanelerinde yatanların yüzde 40 ile 50’sinde Genel tutuklamaların yüzde 50’sinde alkol temel sebebi oluşturuyor. İntihar olaylarında da alkolün etkisi içmeyenlere oranla 58 kat daha fazla.
Gelecek nesilleri de etkiliyor
Alkolizm öyle bir illet ki, alkollü içki kullanan kadın ve erkekler sadece kendilerine değil, doğacak yeni nesillere büyük zararlar veriyorlar. Hamile iken içkiye devam eden annelerin çocuklarına vereceği zararları şöyle:
Psikolojik sorunlar: yüzde 89, Konuşma bozukluğu: yüzde 80, Doku bozukluğu: yüzde 80, Saldırgan tavırlar: yüzde 72, Hormonal ve Cinsel bozukluk: yüzde 46, Normalden küçük doğum: yüzde 98, Duyma bozukluğu: yüzde 41, Göz bozukluğu: yüzde 25, Ortopedik arıza: yüzde 33, Dudak ve parmaklarda bozukluk: yüzde 91, Cilt ve tırnak arızaları: yüzde 30, Kalp zafiyeti: yüzde 29.
Bu durumda içkiye devam eden hamile annelerin sağlam çocuk doğurma ihtimali sıfır. Alkol kullanan babaların hesabı ise bizim bu tablomuzun dışında. Yine AMATEM’in raporlarına göre "Her yıl 1 milyon çocuğun içkiye başladığı" ifade ediliyor. Yapılan araştırmalar sonucunda:
"Yaşlılık sebebiyle ölü sperm sayısı yüzde 15 iken içki kullananlarda ölü sperm sayısı yüzde 55. Normal evlilerde, yüzde 9’u çocuksuz iken alkollü içki içenlerde bu oran yüzde 14.
Alkol, ana rahmindeki cenini imha ediyor. Ana rahmindeki çocuk bir zar içinde korunuyor. Bu zarı sadece 3 şey delip geçiyor. Alkol, frengi mikrobu ve kurşun zehri. Alkollü içki ana rahminde imha edemediğini, düşüğe sebep olarak zayi ediyor. Alkol alan kadınların yüzde 50’si düşük yapıyor."
Aileyi bozan alışkanlıklar
İnsanlarda ya ALLAH korkusu, ahirete ve öldükten sonra dirilişe, yaptığı her türlü kötülüğün hesabını vereceğine dair iman yok, ya da varsa da zayıf. İslami yaşayış noksan. Biz; "Haya duygusu imandandır" buyuran bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmuşuz. Çünkü insanlar artık utanmıyor. Genç kızlar ve kadınlar örtülmesi gereken yerlerini açıyor. Sokaklar bu tür canlılarla dolu. Anayasanın 58. maddesine rağmen içki fabrikaları kurarsanız, teşvik ederseniz, reklamlarla sevdirirseniz, bu kötü alışkanlıkların önüne geçmek mümkün olmaz.
Anayasa’nın 58. maddesi Devlete gençliğin korunması yükümlülüğünü getirdiğini belirterek şöyle diyor: “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.” Demekki gençliğin geleceğini karartmayacaksınız. Bir yılda alkollü içkilere 11 katrilyon para ödersiniz. Bu para Türkiye halkının tamamının eğitim ve sağlığa harcadığı paradan daha fazla. Alkolik ya da kumarbaz bir baba bırakın ailesine bakmayı içki bulmak ya da kumar borcunu ödemek için namusunu bile satar.
ALLAH’ın ölçülerine uymamız lazım
Huzurlu aile ve huzurlu toplum için: Aslımıza dönmeli, milli ve manevi değerlerimizi gençlere aşılamalıyız. Aile binamızı ALLAH’ın ve O’nun Sevgili Resulünün koyduğu ölçülere uyarak kurmamız lazım. O zaman aile de huzurlu olur, toplum da. Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı’nda söylediği gibi oğlumuzu ‘Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın’, kızımızı da ‘Kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın’ diyerek motive etmemiz gerekir.
Emperyalist oyunu bozalım
Emperyalist güçler ülkemizin kaynaklarını sömürmek için psikolojik ve kültürel savaş ile bizi dejenere ediyorlar. Bu savaşta en büyük rolü de medya, sermaye ve misyonerler oynuyor. Misyonerin asıl parolası şudur: “Anadolu Türklere bırakılmayacak kadar zengin ve bizim vaad edilmiş vatanımızdır.” Milletimizi manevi değerlerinden yani İslamiyet’ten koparma stratejisini uyguluyorlar. Bunun için de “Hoş Görü”, “İbrahimi dinler”, “Dinler arası diyalog” gibi sloganlar kullanıyorlar. Uyanık olalım. Emperyalistlerin oyununu bozalım”
Ahlak dönüşümü sağlanmalı
Özel televizyonların 1990’lı yıllarda hayatımıza girmesinden beri, toplumsal yapımızda bir çok değişiklik meydana geldi. Amerikanvari yaşam tarzını insanlarımıza dayatan televizyonlar, zihinlerde yaptığı tahribatla ahlak yapımızı çöküntüye uğrattı. Su gibi para harcanan renkli eğlence dünyalarını Televole ve magazin programlarıyla evlerimizin içine taşıyan ekranlar, "Ben de böyle yaşamalıyım” zihniyetinde hiçbir ahlaki kaygı taşımayan bir neslin oluşmasına sebep oldu. Bu konuda dönüşüm sağlayabilmek için yapılması gereken şey, toplumumuzun çimentosu olan ahlakı yeniden diriltmek, ruhlarda oluşan erozyonu durdurmaktır.

Günahlardan arınma mevsimi:
ÜÇ AYLAR
ALLAH Teâlâ, mekânlar içinde mukaddes mekanlar; zamanlar içinde de mukaddes zamanlar yaratmış olup, insanlara rahmetini ve nimetlerini çokça ihsan ettiği belli vakitler, belli mevsimler vardır. Haftanın günleri arasında Cuma; kameri aylardan olan ve İslâm alemince “üç aylar” diye bilinen: Recep, Şaban ve Ramazan ayları bu türden feyiz ve bereketi bol zaman dilimlerindendir.
Şüphesiz bu aylar, dünyanın ağır meşgaleleriyle bunalan ruhlarımızı dinlendirmek ve kulluk şuuru içinde Yüce ALLAH’ın rahmet ve merhametine sığınmak için çok kıymetli fırsatlardır. Yüce ALLAH’a bu aylarda yapılacak yakarışlar, tevbe ve istiğfarlar, kalıcı iyilik ve hayırlar, gönülden paylaşılan sevinç ve kederlerin mükafatı insanlara kat kat verilecektir.
ALLAH’a şükürler olsun ki, 4 Temmuz Cuma günü 1 Recep olup, pek feyizli ve bereketli bir maneviyat, rahmet ve mağfiret mevsimine yüce ALLAH’ın lütfuyla girmiş bulunuyoruz. Asırlardan beri bütün Müslümanlar, pek feyizli, bereketli ve birbirinden sevap ve fazilet bakımından pek güzel ve bir nevi hasat mevsimi olan bu üç aylara erişmenin manevî hazzını duymuşlar ve hatta birçok mü’min kardeşlerimiz bu mübarek ayları oruçlu geçirmişlerdir. Bu aylar Müslümanlar tarafından derin bir saygı ve dinî heyecanla karşılanır. Diğer aylara nisbetle daha çok ibadetle değerlendirilmeye çalışılır. Hemen her Müslüman bu ayların girişi ile bir hazırlık yapar. Geçmişini gözden geçirerek düzenli bir geleceğe kavuşmanın imkanlarını arar.
Receb, Şaban ve Ramazan ayı, İslâm alemince “mübarek” yani bereketli aylar olarak görülmüş ve isimlendirilmiştir. Bu aylar gerçekten mübarek aylardır. Çünkü Kurban Bayramı ve Mevlid Gecesi dışındaki mübarek gün ve geceler bu aylar içindedir. İnsanlık için bir hidayet kaynağı olduğunda şüphe olmayan Kur’an-ı Kerîm bu aylardan biri olan Ramazan ayında inmeğe başlamıştır. İslâm’ın beş temel ibadetinden biri olan oruç da bu aya tahsis edilmiştir. Bu aylarda meydana gelen dinî olaylar, bu aylara kudsiyet ve hususiyet kazandırmıştır.
Hicrî-kamerî aylardan olan ve dinî duyguların yoğunluk kazandığı, merhamet, şefkat, yardımlaşma ve dayanışma hislerinin doruk noktaya ulaştığı, hayır ve iyiliklerin arttığı bir zaman dilimi olan; İslâm alemince de “üç aylar” diye isimlendirilen: “Receb, Şaban ve Ramazan” ayları hakkında, Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
“Receb ALLAH Teâlâ’nın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır,” buyurmuşlardır.  
Hadis-i şerifte Recep ayı için: “ALLAH Teâlâ’nın ayı” denilmesi, bu ayın şerefine işaret içindir. Aslında bütün aylar, bütün yıllar, bütün zamanlar, bütün mekanlar, bütün varlıklar, bütün insanlar, cümle eşya her şey ALLAH Teâlâ’nındır. Ama her şey ALLAH Teâlâ’nın iken, “Recep ALLAH Teâlâ’nın ayıdır” demekten maksat ne?.. Bundan maksat, “Recep ayında ALLAH Teâlâ Hazretleri, kulları çok afv ü mağfiret ediyor; kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir aydır.” demek oluyor.
Receb ALLAH Teâlâ'nın ayıdır. Günahları bağışlar, Receb kelimesinin “Re” harfi, ALLAH Teâlâ'nın rahmetine; “Cim” harfi, ALLAH Teâlâ'nın cömertliğine; “Be” harfi, ALLAH Teâlâ'nın birr u ihsanına delalet eder. ALLAH Teâlâ Receb ayında, başından sonuna kadar kullarına üç şekilde izzet ve ikramda bulunur. Bunlardan birisi, az emekle bol rahmet ve bereket; ikincisi, cömertlikte sınırsızlık, yani bu aya hürmet eden kullarına bol bol vermesi demektir. Üçüncüsü, cefasız birr u ihsandır ki, iyilik üzerine iyilik, yardım üzerine yardım, bağışlama üzerine bağışlamadır.”  
O bakımdan ALLAH Teâlâ’nın kullarına tevbe kapısını, affetme, mağfiret eyleme kapısını açmış olduğu bir ayın kapısından geçmiş oluyoruz. Demek ki, Receb ayında tevbe edeceğiz, ALLAH Teâlâ’nın affını, mağfiretini isteyeceğiz. Şaban ayında Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin has ümmeti olmağa çalışacağız. Ramazan ayında da ALLAH Teâlâ’nın lütfuna ermeye, ümmet olarak mükâfatları kazanmaya gayret edeceğiz. Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Receb ayına girdiği zaman:
“ALLAHümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan. = Ey ALLAH'ım! Receb ve Şaban ayını bize mubarek kıl. Ve bizi Ramazana ulaştır.” diye dua ederlerdi.   
Receb tevbe ayıdır, kullar tevbe eder. ALLAH da receb ayında kullarının tevbesini kabul eder. Onları affeder, günahlarını bağışlar, amel defteri bembeyaz olur.
Şaban, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin benim ayım dediği bir ay... Tabii biz de, Şaban ayında Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz hazretlerine bağlılığımızı, sünnet-i seniyyesine ittibâmızı, O’na salât ü selâmımızı çok yaparak, Şaban ayını da ibadetle tâatle geçirmeğe gayret etmemiz gerekir.
Ramazan da bizim, Ümmet-i Muhammed'in ayıdır. Ramazanda da gayretimizi son noktaya getirerek, bu aylarda başlamış olduğumuz güzel çalışmanın sonucunu, ekimin hasadını almalıyız. Demek ki, bütün bu rivayetlere topluca baktığımız zaman, bu üç aylık devre içinde insanın Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği yola girmesi, tevbe edip ibadetlere başlaması, iyi bir Müslüman olarak yaşaması, oruçlarla nefsini ıslah edip, iradesini kuvvetlendirip içini dışını temizlemesi, sevabları kazanması, mübarek bir hayat yaşaması; Ramazana girince de, bunları arttırıp en son büyük mükâfata erip, dünyada da ahirette de bayrama ulaşması planlanmış oluyor. Kullara bir imkân ve fırsat olarak bahşedilmiş oluyor.
Receb ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insanî özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Miraç ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bir kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insanî vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevî hazza ulaşır.
Bu ayların diğer bir özelliği; mü’minleri her çeşit kir, pas ve günahlardan uzaklaştıran, fazileti büyük, rahmeti bol, mağfireti geniş ve bereketi sınırsız olan dinimizdeki beş mübarek geceden dördünün bu aylar içinde olmasıdır.
Gerçekten bu mübarek üç aylarda ardı ardına gelen “Regaib, Mirac, Berat ve Kadir” geceleri, bin yıllık kızgın, yakıp kavuran hayat çölünde susuzluktan ölmek üzere olan insanların kana kana su içtiği ilâhi rahmet pınarlarıdır. Bütün bu geceler bir bakıma çöllerde yer yer rastlanan vahalara benzerler. Kızgın güneş altında ve kum fırtınaları arasında seyahat eden çöl yolcuları bu vahalarda nasıl dinlenmek, yollarına devam edebilmek için güçlerini yenileme imkanı bulurlarsa, biz inanmış hayat yolcuları da bu mübarek gecelerde bunalan ruhlarımızı ferahlandırmış, kalplerimizi, vicdanlarımızı kaplayan gam-kasavet paslarını, kirlerini silmiş; bir senelik hayatımızın muhasebesini yapmak, günahlarımıza tevbe etmek imkânını elde etmiş oluruz. Yeter ki bu idrake ve bu şuura ermiş olalım.
 Ayrıca; birbiri ardınca gelen mübarek gün ve geceler hayat yolculuğumuz üzerinde konulmuş birer ikaz levhasıdır. Nasıl ki bir şehirden diğer bir şehire giderken yol üzerinde çeşitli levhalar ve ikaz lambaları vardır. Bunların görevi yolculuğun salimen seyretmesi içindir. Bu işaretlere riayet eden canını ve malını korumuş olur. İşaretlere riayet etmeyenler ciddi rahatsızlıklara uğrarlar. İşte üç aylar, diğer mübarek gün gece ve saatleri ayrı bir anlatımla değerlendirmeliyiz. Bu anlar bizim kendimize gelmemize ve günahlarımızdan temizlenmemize vesile olmalıdır. Yaratanımızın bize verdiği fırsatları çok iyi değerlendirmemiz lazımdır.
Bu mübarek üç aylara kavuşmak büyük bir nimettir. Çünkü geçen sene aramızda bulunan bir kısım akraba, dost ve ahbablarımız yoklar. Biz kendilerine ALLAH Teâlâ’dan rahmet diliyoruz. Binaenaleyh, bu nimetin kıymetini bilip, ondan faydalanmamız gerekir. Mümkün mertebe oruç tutmaya gayret gösterelim. Bu ayları tamamen oruçlu geçiren Müslümanların sayısı pek çoktur. Resûl-i Kibriya (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri de bu aylarda tutulan oruçların faziletinden sık sık bahsetmişler ve kendileri de bu aylarda daha fazla oruç tutmuşlardır.
Abdullah b. Abbas (R.A.): Receb ayında Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin: “Bu, artık orucu bırakmaz” deyinceye kadar çok oruç tuttuğunu, bazen de, “Bu artık oruç tutmaz” deyinceye kadar orucu terk ettiğini,  haber vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Receb ayında diğer aylara nazaran daha çok oruç tutmuştur.
Selman-ı Farisî (R.A.) den rivayet edilen bir hadis-i şerifte: Receb ayında; on rekat ayın başında, on rekat ayın ortasında ve on rekat da ayın sonunda olmak üzere toplam otuz rekat nafile namaz kılmanın faziletinden bahsedilmektedir.
Bu namaz günahların bağışlanmasına vesile olur ve bir sene oruç tutmuş gibi sevâba nail eder. Ve farz olan namazları devamlı kılmaya yardım eder. Bu namaz mü’mini müşrik ve münâfıktan ayırmaya alâmettir. Bu namazı kılanlar ile Cehennem arasında yetmiş hendek hâsıl olur, her hendeğin arası yer ile gök arası kadardır... buyurulmuştur.  
Hz. Aişe Validemiz (R.Anha)dan rivayete göre, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin nafile oruç tutmayı en çok sevdiği ay: Şaban ayıdır.  Ayrıca Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: Ramazan-ı Şerif ayını daha fazla ibadetle ve yüksek bir ubudiyet, kulluk şuuru ile karşılama hazırlığına binaen, bu ayda diğer aylara nazaran daha fazla oruç tutmuştur.
Nitekim Hz. Aişe (R.Anha) validemiz şöyle der: Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, o derece oruç tutardı ki, biz; bu, artık orucu bırakmaz, derdik. Bazen de orucu öyle terkederdi ki artık bu, oruç tutmaz, derdik. Ben Resûlullah (S.A.V) Efendimizin Ramazan-ı şerif ayından başka hiçbir ayı tamamen oruçlu geçirdiğini görmedim. Şaban ayı kadar hiçbir ayda çok oruç tuttuğunu da görmedim.  
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin Şaban ayında çok oruç tutması, ameller ALLAH Teâlâ’ya o ayda arz olduğu içindir. Üsame b. Zeyd (R.A.) diyor ki:
- Yâ ResûlALLAH! Şaban ayında tuttuğun kadar başka aylarda oruç tuttuğunu göremiyorum, sebebi nedir? dedim. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de:
- Bu Şaban ayı, Receb’le Ramazan arasında insanların gaflet ettikleri bir aydır. Halbuki o yani Şaban ayı, amellerin Rabbül-alemin’e yükseltildiği bir aydır. Ben, oruçlu olduğum halde amelimin yükseltilmesini seviyorum, istiyorum, buyurdu.  
Diğer bir sebeb: Hz. Aişe (R.Anha) diyor ki: Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Şaban ayının tamamını oruç tutardı. O’na dedim ki:
- Yâ Resûlellah! Oruç tutmanda, sana ayların en sevimlisi Şaban’dır, değil mi?. Şöyle buyurdu:
– Evet! Çünkü ALLAH Teâlâ, o sene ölecek olan kimselerin hepsinin isimlerini o ayda yazar. Ben de, oruçlu olduğum halde ecelimin gelmesini seviyorum.  
Ramazan ayı ise Hz. Peygamber (S.A.V.)Efendimizin "Evveli rahmet,  ortası  mağfiret ve sonu cehennemden  azad olmaktır."  diye haber verdiği büyük bir ayıır. Bu bakımdan Ramazan ayı; bir müjdeleme, bir uyarma, bir toparlanma, bir daha iyiye gitme ayıdır.
Sahabe-i Kiram hazeratı Şaban ayında Kur’an-ı Kerim’i çok okumaya başlar ve Ramazan-ı şerife hazırlıklı çıkmaya çalışırlar, bu maksatla işlerini ve halk ile münasebetlerini düzene korlar, borçları varsa öderler, alacakları varsa alırlar, fakir ve düşkünlere de yardım ederek onların da gönüllerini hoş etmeye önem verirlerdi.
Abdülkadir-i Geylânî (K.S.) şöyle demiştir: Receb cefayı terk ayıdır; Şaban âmel ve vefa ayıdır; Ramazan ise, sadakat ve safa ayıdır. Recep tevbe ayıdır; Şaban muhabbet ayıdır; Ramazan Hakk’a yakınlık bulma ayıdır. Recep hürmet ayıdır; Şaban hizmet ayıdır; Ramazan nimet ayıdır. Recep ibadet ayıdır; Şaban zahidlik ayıdır; Ramazan ise, ziyadesi ile nimetlere ermek ayıdır. Recep ayında, iyilikler kat kat artar; Şaban ayında kötülükler kalkar; Ramazan ayında ikramlar gelmeye başlar. Recep, önce gidenlerin ayıdır; Şaban ortadakilerin ayıdır; Ramazan ise, âsilerin ayıdır.
Zunnûnî Mısrî (K.S.) şöyle demiştir: Receb âfetlerin geri bırakıldığı, Şaban taatlerin yapıldığı Ramazan ikramların beklendiği aydır. Bu duruma göre: Bir kimse afetleri terk etmez, taatta bulunmaz, ikramları da gözetmez ise o kimse zarar etmiştir. Zunnûnî Mısrî (K.S.) bir başka zamanda şöyle demiştir. Receb ekim, Şaban sulama, Ramazan ise harman ayıdır. Her ekilen biçilir. Her yapılan işin karşılığı görülür. Bir kimse ekim zamanını boşa geçirirse, harman zamanında pişmanlık duyar. Âhirette kötülük göreceğinden dünyada beslediği ümitler de hiç olur.
Salih zatlardan bazısı şöyle demiştir: Sene bir ağaçtır. Receb ayı, senenin yapraklanma günleridir. Şaban ayı, meyvelenme günleridir. Ramazan ayı ise, senenin meyvelerinin toplandığı günlerdir.
Şöyle anlatılmıştır: Receb ayı ALLAH Teâlâ’dan gelecek mağfiretlere tahsis edilmiştir. Şaban özel olarak şefaat ayı kılınmıştır. Ramazan ayında iyilikler kat kat verilir. Bunun için tahsis edilmiştir.  
Görülüyor ki Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve büyüklerimiz bu aylara ve günlere oldukça fazla önem vermişler, ALLAH Teâlâ’ya ibadet ve taatte büyük gayret göstermişler ve biz ümmetlerine güzel örnek olmuşlardır. Bu yüzden ki bu ayların kadr u kıymetini idrak eden ve bu büyük Rahmetten istifade etmeye çalışan büyük zatlar bu ayları büyük bir canlılık içerisinde geçirmişler. Mümkün mertebe oruç tutmuş, Kur’an-ı Kerim okumuş etraflarındaki insanları da bu güzel hasletlerle donatmaya gayret etmişlerdir. İşte asrın kirine-pasına bulaşmış insanlar, kainatın alkışladığı böylesi mübarek ayları vesile kılarak bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirmenin yollarını aramalıdırlar. Böylesi günlere bir daha kavuşamama ihtimalini de hesaba katan bir mü'min nasıl bir devlet ve nimetle karşı karşıya kaldığının farkına varırsa umulur ki şanına uygun bir şekilde değerlendirir.
Bir de bakın! Sanki daha dün uğurladığımız üç aylar geldi ve yine geçip gidecek. Uyumayalım! Ömrümüz de böyle gelip geçiyor. Hani dedelerimiz, ninelerimiz! Hani annemiz, babamız! Hani dostlarımız, kardeşlerimiz! Hani geçen sene aramızda bulunan dost ve ahbaplarımız! Nereye gittiler? Niçin aramızda yoklar? Unutmayalım ki, onları sinelerine çeken kara toprak yakında bizi de çekecek... Binaenaleyh bu mübarek üç ayları toparlanmamıza vesile kılarak, Rabbimizin:
“Ey iman edenler! ALLAH Teâlâ’dan korkun da emirleri ifa edin. Herkes yarını, kıyamet günü için önden ne göndermiş olduğuna bir baksın. ALLAH Teâlâ’dan korkun da yasak edilen şeyleri terk edin. Çünkü ALLAH Teâlâ, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.”  
“Kendileriniz için hayırdan ne takdim ederseniz, sizden önce ne gönderirseniz, onu ALLAH’ın indinde daha hayırlı ve ecrini daha büyük olarak bulursunuz. ALLAH’tan günahlarınızın afvını isteyiniz. Şüphesiz, ALLAH Gafûr’dur, Rahîm’dir”  emrine kulak vererek, ahiret için ne hazırlık yaptığımıza bir bakalım. Abdullah b. Abbas (R.A.)den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz nasihat ettiği bir şahsa şöyle buyurmuştur:
Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil:
1- İhtiyarlamadan evvel, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce, gençliğinin kıymetini bil. Oyun ve eğlence gibi sonu hüsran olan şeylerle geçirme.
2- Hasta olmadan evvel sıhhatinin kıymetini bil. Din ve dünyana yararlı hizmetler yap.
3- Fakir düşmeden evvel zenginliğinin kıymetini bil. Zenginliğini ekonomik olarak kullan. Malını ve servetini lüzumsuz yere tüketme, tutumlu ol, cimri de olma.
4- İşin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin kıymetini bil. Boş vakitlerini değerlendir. Tembel tembel oturma, yararlı hizmetler yap.
5- Ölüm gelmeden evvel hayatının kıymetini bil. Düzenli ve tertipli olarak hem dünyan için ve hem de ahiretin için çalış. Hiç ölmeyecek gibi dünya işlerini yap, yarın ölecekmiş gibi ahiret hazırlığı yap. Yani, her ikisi için muvazeneli çalış.”  
Elhamdülillah! İdrak ettiğimiz şu üç ayları güzelce değerlendirebilmek için:
1- Geçmişi iyi bir muhasebe etmeli tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Üç aylar; insanların geçmişin muhasebesini yaparak geleceğe azim ve enerji dolu bir şevkle atılma fırsatı bulacakları, hata ve günahlardan temizlenip, hayırlı ve yararlı işlere yöneleceği bir zaman dilimidir. Hz. Ömer (R.A.) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:
“Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartınız. Hesaba çekilmek üzere, kıyamet günündeki en büyük arz, huzura alınma için gerekli güzel hazırlıklarınızı yapınız. O gün huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.”   Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey insanlar! O gün hesab ve sorgu-sual için huzura alınırsınız. Öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.”
Üç aylar, özümüze dönerek gaflet içinde geçen günlerimizi sorgulama, unutarak ve bilmeyerek işlediğimiz hatalara tevbe edip bağışlanma dileme, kendimizi ve irademizi yenileme zamanıdır. İlâhi rıza ve desteği kazanacak işler yapmamız, iç dünyamıza dönüp kendimizi sorgulamamız, kulluk bilincine ulaşarak dua ve niyazda bulunmamız için güzel bir fırsattır. Felahın gönül ve ruh temizliğinden geçtiğini unutmayalım. Mükâfatların sınırsız olarak verildiği bu aylarda, kalplerimizin, duygu ve davranışlarımızın her türlü kötülükten arınması, dinimiz hakkında sağlıklı ve doğru bilgimizin artması, aramızdaki sevgi ve bağışlamanın hepimizi kucaklaması için yeni adımlar atma imkanıdır.
Tevbe, günahla kirlenen ruhumuzu yıkamanın ve yeniden dirilişin ifadesidir, tevbe ruhu arındırmanın en güzel yollarından biridir. Unutmayalım ki Cenab-ı Hakk'ın bu aylardaki bu büyük rahmeti, mağfireti ve bağışlaması hiç şüphe yok ki ona talib ve lâyık olanlar içindir. Öyle değil mi ya? Kusurlarını, günahlarını idrak etmeyen veya edip de bunlarda hâlâ ısrar edenler, afv ü mağfiret ihtiyacı içinde oldukları halde, tevbe ve istiğfarda bulunmayanlar, mağfiret-i ilahiyyeye nereden ve nasıl nail olacaklardır? Yapılacak tevbe samimi, gerçek olmalı, bir daha o günaha dönülmemelidir. Tevbe, dil işi değil; kalp işidir. Tevbe, vücudun bütün azalarının Cenab-ı Hakk’ın emrine dönmesi demektir. Sözü papağan da söyler, amma idrak etmeden söyler. Nitekim:
Eylesen tûtîyi ta’limi eder kelimât
Sözü insan olur amma, özü insan olmaz!
denilmiştir. Tûti, papağan demektir. Papağana konuşmayı öğretsen, sözü insan gibi olur, amma özü insan olmaz, kuştur yine. Papağandır, tabiatı neyse odur. Hâl değişmeli ki, tevbe makbul olsun. Kul hakkı varsa, mutlaka helâlleşmek gerekir. ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile  ALLAH'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde ALLAH sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından amellerinin nurları aydınlatıp gider de: Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin, derler.”  Üç ayları idrak eden herkes, ALLAH Teâlâ’nın:
    “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! ALLAH'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edici, çok merhamet edicidir.”  müjdesinin farkına vararak kendi özüne dönmeli, günah ve kusurlarından dolayı tevbe etmeli, ibadet ve dua ile Rabbine yakınlaşmalı, ümütlerini canlandırmalı, yeni bir ümit ve kararlılıkla geleceğe bakmalı, bağışlama ve bağışlanma duygularını güçlendirmelidir.
Bu âyet-i kerimede ALLAH'ın rahmet ve muhabbetinin sonsuzluğu ifade edilmektedir. O'nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır, her insan bu ilâhî rahmetten istifade edebilir. Ancak şu hususa dikkat etmek gerekir ki “ALLAH'ın rahmetinden ümit kesmeyin” demek, günah işlemeye devam edin, demek değildir. Bundan maksat, en günahkâr insanların bile tevbelerinin kabul edileceğini bildirmek, dolayısıyla bir an evvel kötülükten vazgeçip ALLAH’a dönmelerini teşvik etmektir. Çünkü tevbe kapısı daima açık. ALLAH Teâlâ Hazretleri kulun tevbe etmesini sever. Günahını itiraf etmesini sever. O’nun için tevbe kapısı açık. Tevbe ederse kurtulur hasılı. Yeterki tevbe etsin. Cenab-ı Hak buyuruyorki:
“Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”  
Tevbe, sadece belli günahları işleyenlerin başvuracağı bir af kapısı değil, herkesin yapması gereken bir ibadettir. Çünkü tevbe, ruhumuzu arındırmanın en güzel yollarından biri ve yeniden dirilişin bir vasıtasıdır. Kur’an-ı Kerim, ameli ne olursa olsun istisna koymaksızın herkesi tevbeye davet etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
“…. Ey mü’minler! Hep birden, bütün günahlarınızdan ALLAH’a tevbe ediniz ki, felaha, kurtuluşa eresiniz.”  
Ruhi olgunluğun doruğuna yükselmiş peygamberlerle beşer arasında bu bakımdan fark yoktur. Egar el-Müzenî (R.A.)den rivayete göre Sevgili Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
“Ben günde 100 kez tevbe-istiğfar ederim”  
buyururken bu gerçeğe işaret etmektedir. Bu itibarla, idrak ettiğimiz üç ayları eşsiz bir fırsat bilelim ve hayatımızın son üç ayları gibi kabul edelim. Geçirdiğimiz gün ve gecelerin ömür yapraklarından birer birer koptuğunu, son üç aylardan bu yana bir yıl daha yaşlanıldığını unutmayalım. Her anın, her zaman diliminin gereğini yapabilenler, hayatlarının sonunda pişman olmayacaklardır.
Netice itibariyle, içerisinde bulunduğumuz bu mübarek günlerin kırbaçla dokunur gibi ruhumuza ihtar ettiği ortak bir hakikat vardır. Hal lisanıyla söylenen bu hakikat şudur:
İman edenler için, ALLAH’ın zikri ve kendilerine inen hakikat sebebiyle kalplerinin ürpereceği, saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilen, üzerlerinden uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan bir çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir.”  
Büyüklerimizden olan, fakat zamanla eşkıyalık yapan bir çetenin reisi olan Fudayl b. İyaz “K.S.”, bir gün yüksekçe bir duvarın üzerine çıkmış, aşık olduğu kadını seyrediyor, onunla muhabbet ediyordu. O sırada biraz ileride bir zat da yukarıdaki ayet-i kerimeyi okuyordu. Fudayl, kırbaç gibi ruhunda şaklayan:
“Kalplerinin ürpereceği, saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi?” ayet-i kerimesini duyar duymaz kendini yere atmış ve: “O an geldi ya Rabbi” diyerek tevbe etmişti.  İşte o an, Fudayl’ın Hakk’a kavuşma yolunda yeni bir dönüm noktasıydı. Ayet-i Kerime bizi de tevbeye davet ederek içinde bulunduğumuz şu günlerde geniş mefhumuyla şöyle ihtarda bulunuyor: “Mübarek üç aylara girdiniz, bir yılınızı geride bıraktınız. Bu elinizdeki son fırsat olabilir. Hâlâ ALLAH’ı zikrederek ve Kur’an-ı Kerim okuyarak kalplerinizin yumuşama zamanı gelmedi mi?”
Gerçekten bu aylar, duaların ALLAH’a arz edilmesi, pişmanlık gözyaşlarıyla günahların silinmesi, yapılan ibadetlere verilen sevabın katlanması bakımından büyük bir fırsattır. Bu günlerde nefis muhasebesi yapılmalı, ana sermayemiz olan ömrümüzün nerede tüketildiği gözden geçirilmeli, amel defterimize neler yazıldığı, Mahşer günü kurulacak büyük mahkemenin tek hakimi Yüce ALLAH’ın hakkımızda nasıl bir hüküm vereceği düşünülmelidir. Çünkü Yüce Rabbimizin ikram ettiği bu dünya hayatını ibadet ve taatla değerlendirmeyenlerin o gün pişman olacaklarını ve:
“Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!”  diyeceklerini, Kur’an-ı Kerim bize haber veriyor.
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, hastalık, mal-mülk edinme, yaşlılık, aniden gelen ölüm gibi engeller çıkmadan, ibadet için eldeki fırsatların güzelce değerlendirilmesini istemiş ve Ebû Hureyre (R.A.) den rivayete göre şöyle buyurmuştur:
“Yedi şey gelmeden önce, ibadetleri yerine getirmede acele ediniz!
* İnsana her şeyi unutturan fakirliği mi bekliyorsunuz?
* Tuğyan ettirip azdırıcı, taşkınlığa götüren zenginliği mi bekli-yorsunuz?
* İfsad edici, sağlığı bozan hastalığı mı bekliyorsunuz?
* Takati kesen yaşlılığı, aklınızı götürecek ihtiyarlığı mı bekli-yorsunuz?
* Hayatı sona erdiren ani ölüm mü bekliyorsunuz?
* Beklenilen ve ne zaman çıkacağı fark edilmeyen büyük şerri: Deccali mi bekliyorsunuz. Bu beklenen gaib bir şerdir.
* Yoksa çok ürpertici ve çok acı bir gün olan kıyameti mi bekli-yorsunuz? Kıyamet ise hepsinden kötü, hepsinden daha acıdır."  
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz dindeki ihmali sebebiyle mü'mini tevbih, azarlama üslubuyla, hayırlı amellerde bulunmakta gecikmemek gerektiğini ders veriyor. Hadis-i şerifte sayılan yedi hallerden bir kısmı hemen gelebilecek durumdadır. Onlardan biri geldi mi hayır yapma imkanı kalmayacaktır. Öyleyse, bu musibetli durumlar gelip çatmadan elinizdeki fırsatı hayır işlemede değerlendirin buyrulmuş olmaktadır.
2- Kur’an-ı Kerim üzerinde çalışmalıyız. Kur’an-ı Kerim’i okumasını bilmiyorsak mutlaka öğrenmeliyiz. Eşimize ve çocuklarımıza öğretmeliyiz. Güvenilir tefsir ve meal okuyarak mesajları, emir ve yasakları anlamalı; şahsî hayatımıza, ev hayatımıza ve iş hayatımıza uygulamalıyız. Ramazan-ı Şerif ayında Kur’an-ı Kerim’i mutlaka hatmetmeliyiz. Çünkü Ramazan, Kur’an-ı Kerim ayıdır. Bu bakımdan bunun hazırlığını şimdiden yapmalıyız.
3- Farz ibadetlerimizi her zamankinden daha dikkatli ve tam yapmalı, borçlarımızı kaza etmeli; oruç, sadaka, hayır-hasenat, zikir gibi nafile ibadetlerimizin dozajını imkan dahilinde azar azar artırmalıyız ki Ramazan-ı şerif ayında doruk noktaya ulaşabilelim.
4- Üç aylara girdiğimiz manevi iklimi fırsat bilerek aramızdaki çekişmeleri, kin ve kırgınlıkları, bertaraf etmeli, elimizi ve gönlümüzü uzanabileceğimiz herkese açmalı, Yüce Dinimiz’in bizden istediği, sevgi ve gönül huzuru ortamının kurulmasına, kardeşlik ve beraberliğimizin güçlenmesine, insanî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesine gayret göstermeliyiz.
Üzülerek belirteyim ki, üç ayların huzur ve maneviyat iklimine, dünyada ve yakın çevremizde savaşın, şiddet ve terörün, sonu gelmez kin ve ihtirasın, düşmanlık ve ayırımcılığın iyice tırmandığı ve bütün vicdan sahiplerini adeta acı ve gözyaşına boğduğu, umutsuzluk ve karamsarlığa sürüklediği bir ortamda giriyoruz. Hiç bir din, hiç bir mezhep ve hiçbir dindar, masum insanları, kadın ve çocukları, sivil yerleşim mekanlarını, hastane ve mabedleri hedef alan saldırıları hiçbir gerekçeyle ve kimden gelirse gelsin onaylayamaz. Hepimize düşen asıl görev barış ve huzuru, hoşgörü ve sevgiyi herkes için ve her zaman içtenlikle savunmak, herkesin gözü önünde cereyan eden bu insanlık dramının sorumlularını teşhis ederek ve kınayarak kavga ortamına sürüklenmeye fırsat vermemektir.
Bu duygu ve düşüncelerle bu mübarek üç ayların aziz milletimizin ve bütün İslâm aleminin birlik ve beraberliğine vesile olmasını, insanlığın ortak huzurunu tehdit eden terör ve şiddetin, savaş ve düşmanlığın yerini birbirimizi olanca farklılıklarımızla severek ve sayarak barış içinde yaşama sorumluluğunun, barış ve huzurun almasını, bu mübarek üç ayların Rabbimizin istediği mânâda ihya edilmesini, değerlendirilmesini ve bu mübarek üç ayların mü’minlerin mağfiret-i ilahiyyeye nail olmalarına vesile olmasını ve bütün İslâm alemine birlik ve beraberlik; insanlık alemine de barış ve huzur getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.