İSTİKLAL MARŞI VE ÜSTAD MEHMET AKİF’TEN HATIRALAR

e-Posta Yazdır PDF


Bağımsızlık meşalemiz olan İstiklal Marşımız 12 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiştir. Kabul edilişinin 91. yıldönümü sebebiyle üstada dair birkaç hatırayı sizlerle paylaşmak istiyorum.


BİR İNSANIN DERDİNE DERMAN

OLABİLMEK İÇİN...


Akif, eşi zor bulunur bir yardımsever insandır. Öyle ki, daha yeni yetme bir delikanlı iken, akraba çocuklarına sahip çıkacak kadar babalık hisleri ile doludur.


Belki de bu güzel huyları ona kazandıran yetimliğidir. Evet, Akif daha 15 yaşında iken “Benim hem babam, hem hocamdır ve ne biliyorsam ondan öğrendim” dediği müşfik babasını gırtlak vereminden kaybetmiştir.


Hicaz çöllerinde geçen şu hâdise, Akifteki merhametin zirveleşmesini göstermesi açısından oldukça enteresandır:


Akif’in vazife için Teşkilât-ı Mahsusa başkanı Eşref Bey (Kuşçubaşı) ile Arabistan’da Hicaz’a gittiği yıllardır. Hicaz demiryolunun el-Muazzam istasyonunda bulunmaktadırlar. Bu bir çöl istasyonudur ve çölde istasyondan başka hiç bir bina yoktur; ne bir İnsan, ne hayvan, ne yeşillik, ne de umran...


İstasyon denilen şey de, bir küçük bekleme solonu ve bir memur barınağı... Bu barınakta da istasyon memurunun ailesi yaşamaktadır. Fakat ailenin hâli perişandır ve odanın halinden sefalet akmaktadır. Odada oturacak bir ot minderden başka birşey yoktur; ne iskemle, ne masa, hattâ bir çuval bile... Ve istasyon memurunun hanımı üç-beş gün sonra doğum yapacaktır. Adamcağız, çaresizlikten “Sizde eski çamaşırlar varsa bari verin de doğacak çocuğu saralım” diye, iki büklüm olarak Akif ve Eşref Beylerden medet dilenir.


Akif’in yüzünü derin bir teessür kaplar. Eşref Bey’e bakarak: “Bu kadına yardım elzem. Ortada çok ciddî bir tehlike mevcut. Doğacak çocuğun hayatı tehlikede. Ben trene atlayıp hemen Şam’a gideyim, ne lazımsa alıp getireyim” der.


Eşref Bey şaşkındır, hemen itiraz eder: “Aman Akif, Şam’a, oradan tekrar buraya en aşağı beş gün, beş gece bir yolculuk yapman lazım. Halbuki aylardan beri çölde yolculuk yapıyoruz. Bu kadar yorgunluktan sonra, henüz bir gece bile dinlenmeden, bu uzun yolculuğu nasıl yaparsın?”


- “Yorgunluk mesele değil, ortada bir felâket var. Ah, yoksulluk ne müşkül şeydir, sen bilir misin? Benim ciğerim parçalandı.”


Dertli Şair, bir insanın derdine derman olabilmek için maşlahını sırtına atıp besmele çekerek yola koyulur ve hareketinin beşinci günü, birçok malzeme ile çıkagelir. Yorgunluktan, uykusuzluktan perişan vaziyette el-Muazzam’a adımını attığında vazifesini hakkıyla yerine getirmiş bir insanın huzuru ve neşesi yüzünden okunmaktadır.

Eşref Bey. daha sonra bu hadiseyi değerlendirirken şöyle diyecektir:


“Ah mübarek Akif! Şehinşahlara boyun eğmeyen Akif! Sefalette kalan bir kadına yardım için, altmış üç derece sıcaklıktaki çöllerde aylarca dolaştıktan sonra bir gece bile istirahat etmeden beş gün beş gece eşya vagonlarında yattın.”

VEFANIN BÖYLESİ


Arkadaşı Mithat Cemal Kuntay’ın anlattığı şu hâtıra da, “İnsan” Mehmet Akif’i, onun vefa ve merhamet hislerini en iyi şekilde anlatması bakımından ibretâmizdir. Şöyle anlatıyor Mithat Cemal:


“Balkan Harbi başlarken Akif Bey yegane geçim yolu olan resmî memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka dört çocuğu daha vardı.


- Bunlar kim? dedim.

- Çocuklarım, dedi.


- Bir hafta içinde fazladan dört çocuk sahibi olmakta tuhaflık var, dedim. Sonra anlattı.


Baytar mektebindeyken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, ölenin çocuklarına kalan bakacak. Arkadaşı vefat etmiş. Akif Bey de anlaşmalarının gereğini yerine getirmişti.”


Evet. Mehmet Akifin “arkadaşım” dediği, baytar mektebinde birlikte okudukları İslimyeli Hasan Tahsin Bey’dir. Hasan Bey, Edirne baytar müfettişi bulunduğu bir sırada 1912 yılında vefat edince Akif -her zaman olduğu gibi- sözünde durarak, onca fakr u zarûretine rağmen merhumun çocuklarının bakımını üzerine almıştır.

SÖZÜNÜN ERİ OLMAK


Evet, Akif sözünün eri biridir, demiştik. Yine Mithat Cemal’in başından geçen şu hâdise sözün hangi şartlarda yerine getirileceğini göstermesi ve günümüz insanına örnek olması açısından oldukça düşündürücüdür:


“Meşrutiyet’in ilk seneleri, bir cuma günü adam boyu kar yağdı. O gün Akif’in hazzetmediği şeyler işlemedi; araba, tramvay, şimendifer... Çapa’daki evimize o gün sütçü, ekmekçi gibi satıcılar bile gelmediler.


Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken kapı çalındı. Fakat... Akif Bey gelmişti. Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim.


Beylerbeyi’nden Beşiktaş’a nasılsa bir vapur işlemişti. “Bu kadar mı”, dedim. Tabii ki bu kadardı. Ve tabii ki Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi.


Bu karda tipide yürünen mesafeye ben şaştıkça, Akif de benim hayretime şaşıyordu.


- Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.

İnsanların birbirlerine verdikleri sözün, bu kadar korkunç birşey olması, o gün beni ürküttü.


- “Akif, dedim. Sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan, bana izin ver de, ben bu türlü anlamıyayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!


O: -Ben böyleyim, dedi. Ben de:


- Ben de böyleyim! dedim.


Bu vak’adan sonra ona söz vermekten korktum. Onun gözünde, ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar, geçerli mazeret değildi.”


“BEN FASULYE AŞI YEMEYE RAZI

OLDUKTAN SONRA...”


Yıl 1914, umûmî seferberlik zamanıdır. Sebilürreşad yazıhanesinde oturmuş bir arkadaşı ile evden getirdiği kuru fasulyeyi yemekte olan Akif’e, İttihat ve Terakki iktidarının Dahiliye Nezareti’nden bir vazifeli gelir ve: “Nâzırın selam ettiğini ve yazılarında o kadar ileri gitmemesini rica ettiğini” söyler. Sen misin onu söyleyen! Akif pür hiddet yerinden fırlar ve şöyle haykırır: “Nazırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam.”

Bu cevabın verildiği günler, seferberliğin olduğu ve herkesin karnını doyurmakla güçlük çektiği günlerdir ve İttihat ve Terakki erkânı tarafından Büyükada’da verilen ziyafetlere, hücumbotla İstanbul’dan dondurma getirildiği zamanlardır.


Evet, Akif hakikati ifade etmekten çekinmeyen, dosdoğru bir insandır. Bu özelliğini:


Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:


Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!


şeklinde dile getirir.


Yine Akif’in, arkadaşı Eşref Kuşcubaşı’na sık sık söylediği şu söz de, onun bu karakterini yansıtır: “Allah’ın en çok sevdiği emek, zâlime doğruyu söylemektir!..”


Evet, Akif’in haksızlığa hiç tahammülü yoktur; karşısında iktidarın hakim güçleri olsa da... Hele binbir bâdireler ve fakr u zaruret içinde kıvranan milletin sırtından geçinenlere karşı hiç mi hiç! Bir gün ona..“Hiç sevmediğiniz kimlerdir?” diye sorulduğunda, o:


“Geçmişlerinin vatan hesabına on parası geçmemiş, bir damla kanı dökülmemiş, bir hizmeti sebketmemiş olduğu halde ağzım memleketin temiz kan damarlarından birisine yamayarak emmekte olan serseri tufeyliler yok mu, işte en sevmediğim bunlardır.” cevabını verecektir.

İKİ YÜZLÜLERİ SEVER OLDUM


Akif’in bu doğruluk ve pervasızlığı hayatı boyunca hep birilerini rahatsız etmiş ve önü manialarla kesilmeye çalışılmıştır. Bu yüzden dergisi Sebilürreşad da sık sık kapatılmıştır.


İşte bu günlerin birinde Sadrazam Talat Paşa, Mehmet Akif ile Eşref Edib’i nezarete (bakanlığa) davet eder. Bir ara söz arasında Talat Paşa: “Akif Bey, şu Merkez-i Umûmi’dekilerle anlaşsan olmaz mı?” diyerek Ziya Gökalp ve yanındakileri kastedince, hiddetle yerinden fırlayan ve ellerini sadrazamın masası üzerine koyan Akif: “Sen bizi bunun için mi çağırdın? Anlaşmak ne demektir? Bizim şahsi bir emelimiz, bir gayemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin? Teessüf ederim” diyerek selâm bile vermeden çıkıp gider. Akif’in arkasından bakakalan Talât Paşa’nın dudaklarından şunlar dökülür: “Edirne’de tanıdığım aynı Akif, hiç değişmemiş.”


Evet Akif bulunduğu cemiyetten farklı buutlarda yaşayan bir insandır ve böyle davranışlara hiç tahammülü yoktur. İçten içe çürüyen İhtiyar Çınar’ın içinde âdetâ yapayalnızdır. Cemiyetteki bozuklukları görüp insanlar arasındaki münasebetlerdeki riyakârlık ve sahte tavırlara dayanamaz ve bir gün şu itirafta bulunur:


“Artık iki yüzlüleri sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlüler görmeye başladım.”

“O BİR AHLÂK KAHRAMANIYDI”


Akif bir ahlâk kahramanıdır. Ona bu hükmü, onunla otuzbeş sene hemhal olmuş bir dostu verecektir ve bu hükme varmadan, yıllarca onun kusurlarını, falsolarını araştırdıktan sonra şu itirafta bulunacaktır:


“İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayr-i Tabiî bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuzbeş senedir bu gün gelmedi.


Otuzbeş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o, kendisinin sizlerden başka olduğunu nasıl görmüyordu?


Onda bir bütünlük vardı. Kininde; evlâtlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük... Dostunu, ‘sevmek’ kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu. Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.”

Ve bizler bugün, 27 Aralık 1936 pazar akşamı 63 yaşının içinde iken:“Ne mutlu bana, Peygamberimin(sav) yaşında öleceğim” dedikten sonra Hakk’ın rahmetine kavuşan bu Hakk erini rahmetle anıyor ve diyoruz ki:


Ey dertli insan, kabrinde rahat ol. Bugün, senin örnek hayatın ve bu örnek hayatının aynası olan eserlerindeki ideallerini yaşatmaya, yeryüzünü bahara bezemeye azmetmiş “yeryüzü mirasçıları” her yanda boy atıyorlar.


ÜSTADLA SON RÖPORTAJ…


Şair Temmuz 1936 yılında Yedigün dergisi adına muhabir –yazar Kandemir bey Taksim`deki Mısır apartmanında hasta yatağında yatan M.Akif Ersoy’u ile röportaj yapmak için merdivenlerden çıkarken M.Akif ile vefatından önceki son röportajı yapacağını bilmez.


- Özledin mi bizi üstat ?


Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümseyişiyle her şeyi söylemiş olurdu.


Özlemek mi oğlum..Özlemek mi ?


Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra kesik kesik konuştu;

Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü..Orada on bir yıl kaldım ..fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım…


- Hasret


Kupkuru dudaklarında kendi gibi solgun bir ses sızıyor;


- ….Çok acı…


- Ya kavuşmanın sevinci ?


- Onu sorma oğlum…Onu ben kendi kendime bile soramıyorum..ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm.hiç bir şey göremedim.


- Ve kendi kendine söylüyor;


- Cennet gibi yurdumdayım ya..Çok şükür.


Hastalığı akla geliyor;


Karaciğerim, dalağım şişmiş..geldik, yattık burada .Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?


Eski hatıralarını deşiyorum.Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımız hatırlıyorum.


Evet diyor.İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım.Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlayamadığım bir köye gittik, oradan’Cuma’yı tuttuk.O zaman Adapazarı’nda karışıklıklar vardı, kenarında geçtik, kah öküz arabalarıyla, kah beygirlerle lefke’ye geldik ve trenle Ankaraya ulaştık..


Ankara Yarabbi ne heyecanlı gün... Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz... Fakat imanımız büyüktü.


Yorgun, susuyor..


- İstiklal marşı`nı nasıl yazdınız ?


Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor sesi birden canlanıyor;


- Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!...


Bu ümitle, imanla yazılır.O zamanı düşünün..İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır... Şu var ki “İstiklal Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır’


Ve gözleri, yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor.


Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın

- Ya büyük zafer üstadım... O anda ne duydunuz?


Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek;


- Ah diyor;


Ve bir lahza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna... Dalıyor


Ve, sesini ta içiten dudaklarına dökülüşünü seziyorum;


- Allahım ne muazzam zaferdi o’ ortalık hercümerç oldu… Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini yumuyor.


- Ve biz mest olduk !...


- O zaman bir şey yazmadınız mı ?


- Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı… Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu, bizzat yazıyordu.


Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir birde fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o ağır ağrı çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor;


- Mısırda nasıl vakit geçirdiniz ?

- Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bi köşedir. Orada oturdum.


Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da darülfunun işi çıkıncaya kadar Helvan ‘da yaşadım. Son zamanlarda kahireye indim.


- Sevdiniz mi mısır’ı ?


- Var güzel tarafları var... Bilhassa kışın... Hoş yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değişir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz... Fakat bir yaz günü İstanbul… Bu doğup büyüdüğüm, büyün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…


- Mısır’da neler yazdınız ?


Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi ?

Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ?


Ve üstadın Helvan’sa yazdığı

‘Firavunla Yüz Yüze’sinden şu son parçayı alıyorum;

Bileydim, ey koca Mısır’ın ilahi uryanı!

Mezara, heykele ait bütün bu velveleler

Bekan için mi hakikat ? Meramın oysa, heder;

Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli

Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!


- Kolay mı yazarsınız ?


Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek;

- Hayır..diyor

Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor;


- Çok uğraşırım... Epeyi çalışırım... Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim... Nihayet kağıt üzerine naklederken de hayli yorulurum...


- Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım ?


Hafifçe gülümsüyor.ve ‘zevk’ diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor;


- Zevk mi. Benim zevklerim mi ? eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. eh benim de zevklerim var demektir.


Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor.;


Siz yorulmayın..ben vereyim.

- Yiyemeyeceğim..

- Bir parça sütlaç..

- Mümkün değil... Rica ederim ısrar etmeyin...

Ve bana dönüyor.

Eskiden beri yemekle başım hoş değildir... Sigara da içmem...

Şimdi doktorlar zorla ye deyip duruyorlar... Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin.


Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum ve ayak üstünde soruyorum:


- Neler yazacaksınız?


- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır..

Eliyle birkaç defa başına vuruyor.

- Var kafamda hazırlanmış mevzularım


- Ya en son yazınız ?


- Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi gölgem de upuzun, kumlarda duruyordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım;


Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok

Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak

Postu sermekse meramın yola, serdirmezler

Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak

Ve kupkuru kalın dudaklar birbirine yapışıyor…


ALLAH MAKAMINI CENNET EYLESİN… AMİN.