“Neme Lazım Be Sultanım” Diyemem

e-Posta Yazdır PDF

Kanuni Sultan Süleyman, devletin inişe geçip çökmeye yüz tutmasına karşı tedbirler düşünürken, sütkardeşi meşhur âlim ve mürşid Yahya Efendi’ye danışmak aklına gelir ve kendisine bir mektup gönderir. Mektubun da şöyle demektedir:

  -“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğullarının akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?”

Yahya Efendi’nin cevabı çok kısadır:
  -“Neme lazım be sultanım!”
   Cevabı hayretle okuyan Kanuni, buna bir mana veremez.

   Sonra “Acaba bilmediğimiz bir mana mı var?” diyerek kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitemli bir şekilde:

  -“Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, ciddiye al!” der.

Yahya Efendi de :
  -“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak mümkün mü? Ben sorunuz üzerine düşünüp kanaatimi açıkça arz ettim.” der.
Kanuni bunun üzerine der ki :
  -“İyi, ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “ Neme lazım be sultanım” demişsiniz.

Bunun üzerine Yahya Efendi :
  -“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık başını alıp yürüse; işiten ve görenler de “ Neme lazım” deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussalar; fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese; işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır; halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider. Halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir.” der.

   Onun içindir ki Müslüman kişi neme lazımcı olamaz. Olmamalıdır. Ne zaman ki bizler “bana neci” olduk işte içinde bulunduğumuz vahim durum. Bu vahim durumdan bizleri utandıran bir manzara. Hepimiz şahit olduk Amerikan askerlerinin Afganlı şehitlere yaptıklarını. O manzara karşısında hem insanlığımdan hem de Müslümanlığımdan utandım.  Bir Müslüman’ın şeref ve onuru bu kadar ucuz olmamalı. O Amerikalı askerlerinin Afganlı şehitlerin üzerine küçük abdestlerini yapmasının utancını yaşadık hep birlikte. Üstelik dalga geçmeleri yok mu? İki kere kahretti beni.

   Bu olay nedense bana Iraklıların yaşadığı o acı olayları hatırlattı. Ve olayları duyduğumda inanın tüylerim diken diken olmuştu. Ve çaresizliğin ne demek olduğunu o zaman daha iyi anlamıştım. Az biraz vicdan sahibi olan herkesin inanın yürekleri kanar.  Bir düşünün Allah aşkına Iraklı bir aile de karı-kocalar yani eşler birbirlerinin yüzüne bakamıyorlar utançlarından. Çünkü adamın gözleri önünde eşine tecavüz edilmiş. Bırakıp gidemiyorsun çünkü zavallı kadının hiçbir günahı yok. Ama olayı kabullenmekte mümkün değil. Hele daha vahimi bazen bu durumlarda kadınlar hamilede kalıyorlar. İçinizde bir canlı yavru büyüyor ama sizin düşmanınızın çocuğu.

   Aslına bakılacak olursa bu ve buna benzer ne dramlar yaşandı İslam coğrafyasında. Bosna’da anne karnında öldürülen bebeler. Öldürülüp annelerine zorla yedirilmeye çalışılan çocuklar hangi birini sayayım sizlere. Hep bildiğimiz vahşet. İnsan düşünmeden edemiyor, bütün bu vahşetlerde bizim ne kadar payımız var? Diye. İşin özünde insanın bu soruyu kendisine sorması yatıyor. Sorumluluk ateşten bir gömlektir. Herkes o gömleği giymek istemez. Ve bizler sorunların halledilmesini istiyorsak o gömleği giymeye aday olmalıyız. “Irak’ta ölen bir tek çocuğun vebalini, yedi sülaleniz alnını secdeden kaldırmasa da ödeyemeyecektir…” diyen hocamız kendisi o gömleği giydiği gibi bizlere de o gömleği giymeyi öğretmiştir.

   Dünyadaki adaletsizliğin düzelmesi için şuandaki dünya düzeninin yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Çünkü şuanda dünya Siyonizm düzeninin adaletsiz kıskacında acı çekmektedir. Siyonizm dünyaya düzen vermiş ve koca dünyayı parmaklarının ucunda oynatıyor. Şuandaki düzenden dünyanın büyük çoğunluğu özellikle de batı dışındakiler memnun değil, büyük çoğunluk şikâyet ediyor. O zaman yapılması gereken şey düzenle mücadele etmek ve yeni bir düzen kurmaktır. Bu düzen yıkılmadığı müddetçe zulüm, kan ve gözyaşı dünya üzerinden eksik olmayacaktır.

   Dünya yeniden İslamiyet’in engin selametine ve hoşgörüsüne ihtiyaç duyuyor. Siyonizm bu bozuk ve kan emici düzenini neyle kurdu? Siyasetle. O zaman biz ne yapacağız bu düzeni yıkmak için? Siyaset. Bu dünya düzenini yıkılması siyasi yollarla olacaktır. Onun içindir ki Müslüman kişi Müslüman kimliği ile siyasi alanda yer almalıdır. Sistem sizi Müslüman kimliğinizle kabul etmiyor ve eziyorsa ne yapacaksınız? Elbette siyaset yapacaksın ve hakkınızı arayacaksın. Bu anlamda Erbakan Hocamız bizlere Müslüman kişilerin hem de Müslüman kimlikleri ile siyaset yapması gerektiğini gösterdi. Hocamızın siyaset anlayışının temelini “Milli Görüş” oluşturur. Peki, nedir Milli Görüş?  “Milli Görüş; Bu milletin inancıdır, tarihidir, kimliğidir, ruh köküdür. Milli görüş kökü bu topraklarda olan ama yönü dünyaya dönük bir siyaset anlayışını temsil eder. Artık küçük hesapları bırakmamızı kafamızı kaldırıp geniş ufuklara bakmamız gerektiğini biz ondan öğrendik.

   Müslüman dünyasındaki sorunları her ülke kendisi tek başına çözemez. Bu bir medeniyet hareketidir. Rengimiz, dilimiz, ırkımız ne olursa olsun oturup hep birlikte halledebiliriz. Nasıl dünyada bir batı- Hıristiyan- medeniyeti varsa ve batı dünyası bu medeniyeti geliştirmek için ortak hareket ediyorlarsa aynı birlikteliği biz Müslüman dünyası da yapmalıdır.  Bu çalışmayı, Müslüman medeniyetini birleştirme hareketini dünya da ilk başlatan kişi II. Abdülhamit olmuştur. Ve o zamandan bu yana yani yaklaşık bir asırdır bu çalışma öksüz kalmıştır. İşte Hocamız bu çalışmanın kıvılcımını günümüzde yakan ve hayatını bu uğurda davasına adamış bir dava adamıdır. Erbakan hocamız bu kıvılcımı yakmıştır ve dünyada ki diğer Müslümanlarla bağlantıya geçmiştir.  Biliyordu ki dava büyüktü. Bu yola çıktığında yaşlı bir adam kendisine: 'Bir çiçekle bahar olmaz.' demişti de o da ne güzel demiştir : 'Doğru, bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar tek bir çiçekle başlar' işte bu azim ve inançla yola çıktı ve çok şükür Hakk’a yürüdüğünde binlerce seveni oldu. .”  Hocamız sadece bir parti lideri değildi. “Biz seçimler için değil, gelecek nesiller için çalışıyoruz.”

   Herkesin içinde bir yerlerde, derinlerde keşfedilmeyi bekleyen gizli yönleri vardır. Ve asıl mesele bu cevheri çıkarmakta yatıyor. Bunu da ancak doğru insan, doğru zamanda başarabilir. Tıpkı Mevlana da olduğu gibi. Şemsi tanıyan Mevlana artık ne ısınabiliyor ne de karnı doyuyor. Niye? Çünkü Şems ona bu dünyada aç ve üşüyen insanların var olduğunun farkına vardırdı. Bizlerde Erbakan Hocamızı tanıdıktan sonra çok değiştik. Erbakan Hocamız bizlere ışık oldu. Özümüze döndürdü. Hocamızın yaptığı şey ben Müslümanım diyen herkesin yapması gereken şeydi aslında. Onu tanıdıktan sonra bizler “bana neci” olmaktan sıyrıldık. O memleketi ve Müslüman dünyası için bir şeyler yapmak için çırpındı, bu yetmedi aynı hassasiyeti bizlerinde duymasını sağladı. Bu hassasiyetle yetişen nesiller büyük şair ve İslam mütefekkiri Akif’in dizlerinde çok güzel bir şekilde dile gelmiştir.

 “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
 Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
 Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
 Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!