Dede Koruk Yer Torunun Dişi Kamaşır

e-Posta Yazdır PDF

Açılır bahtımız, bir gün hemen battıkça batmaz ya,
Sebepler halk eder Halik, kerem babın kapatmaz ya.
Benim Hakk'a münacatım değildir rızk için haşa,
Hüda Rezzak-ı Alemdir, rızıksız kul yaratmaz ya.
                                                    Erzurumlu İbrahim Hakkı

Hikâye olunur ki:
"Karganın yavrusu kabuğundan çıktığı zaman, kırmızı et gibi olur. Karga ondan kaçar. Üzerine sinekler toplanır. Tüyleri çıkasıya kadar karga yavrusu onları yutar. Tüyleri çıktığı zamanda annesi geri döner yanına. Bundan dolayı: Ya Rezzagu En-Neaabi fii Işiyyihi ! (Ey yuvasında karga yavrusuna rızık veren Rabbim !) diye dua edilir." (Ruh'ul Beyan'dan seçme 200 Hikâye)

            Bir gün Hz. Süleyman (a.s) bir karınca ile karşılaşır, karıncaya şöyle sorar:

-"Bir yılda senin rızkın ne kadar?"
Karınca:
- "Benim rızkım bir buğday" diye cevap verir.

    Hz Süleyman (a.s) o karıncayı bir şişeye hapsedip, yanına bir buğday koyar, bir yıl açmaz, daha sonra açar ve bakar ki karınca o buğdayın yarısını yemeyip bırakmış.
Hz Süleyman (a.s) karıncaya şöyle sorar :
- "Neden buğdayın diğer bölümünü yemedin"
Karınca:
- "Ben eskiden Allah’a (cc) tevekkül ederdim ama şimdi sana tevekkül ediyorum. Bunun için buğdayın bir diğer bölümünü gelecek seneye kaldırdım, doğrusunu istersen kaygılandım, belki rızkımı vermezsin.” diye.
             “Hiç şüphesiz, Allah Rezzak’tır; O, kuvvet sahibi, Metîn’dir.”(Zâriyât, 51/58)

Allah Rezzak’tır. Rezzak, bütün mahlûkatının rızıklarını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan demektir. Bütün mahlûkatın rızkını veren O’dur. Karınca, karınca olduğu halde rızkının Allah’tan geldiğine en ufak bir şüphe duymazken biz insanoğlu bunun farkında bile değiliz. Hayır, haksızlık etmeyeyim aslında farkındayız, çok iyi biliyoruz. Biz biliyoruz ki öyle ya da böyle bu dünyada yaşamımızı devam ettirmek için gerekli olan yiyecek, içecek, giyim kuşama sahibiz ve bütün bunları bize veren de yüce yaratanımız Allah(cc)’tır. Biz hayatta olduğumuz müddetçe rızkımız olacaktır. Zaten rızkımız kalmazsa ölmüşüz demektir ki hepimiz ölen insanlar için ne deriz : “ Bu dünyada artık kısmeti, rızkı kalmadı.”   

Bir gönül erine:

—Efendim, rızık değişir mi? diye sorarlar. O zat:

—Hayır, rızık mukadderdir, değişmez buyurur. Yani herkesin rızkı ezelde takdir edilmiştir, bellidir. Artmaz ve eksilmez.

O zata tekrar:

—Çalışmakla artmaz mı? diye sorarlar. O zat:

—Artar, fakat o artan rızık değil, maldır, diye cevap verir.

            İnsanın malı yediği, içtiği ve giydiği kadarıdır. Gerisi nedir ki? Bankada milyarlarca lira paran var. Yüzlerce binlerce gayrimenkule sahipsin. Fabrikaların var, araba üretiyor. Bunların sana ne faydası var? Haaa! Haksızlık etmeyeyim, faydası var. İnsanlar seni gördüğü zaman, “ Aaa. Bak bak filanca kişi derler. Sana saygı gösterirler. Sana imrenerek bakarlar. Bütün bunlar nefsinizi okşar. Hoşumuza gider. Zaten bizim helal ve haram noktasında bu kadar duyarsız olmamızın altında yatan neden de bu değil midir? Yoksa niye kendimizi, zengin olmak, mal mülk sahibi olmak için bu kadar hırpalayalım ki.

            Ama bir düşünün Allah aşkına bir lokantaya gidip, şöyle keyfinize göre yemek yemek istiyorsunuz ama sağlığınız iyi değil, yiyemiyorsunuz. Malımız mülkümüz var gözünüz görmüyor. Bu kadar mal mülk ne işe yarar. Hiçbir işi yaramaz. Hepimiz çok iyi biliriz Sakıp Sabancı’yı. Meşhur Sakıp Ağa’yı. O bir defasında iç çekerek şöyle demişti: “Evet, çok zenginim ama bir lokantaya gidip keyfimce kebap yiyemiyorum. Patates püresi yiyorum, çünkü perhiz yapmak zorundayım. Sağlığım müsait değil.” Aslında her şeyin özetidir bu. Ne güzel demiş şair: “ Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan.” Ne diyeyim ki, bizlerde bunun böyle olduğunu çok iyi biliyoruz ama yine de zengin olmak için, mal mülk sahibi olmak için kendimizi parçalayacağız. Yine kısa yoldan zengin olmak, köşeyi dönmek için rızkımızı kazanırken helal haram olup olmadığına dikkat etmeyeceğiz. Kendimizi yakmaya devam edeceğiz. Kendimizi yaktığımız yetmiyor gibi farkında olmadan çoluk çocuğumuzu da yakacağız. Nasıl mı? Çok basit. O haram yoldan kazandığımız rızıkları yedirerek. Ne güzel demiş atalarımız: Dede koruk yer, torunun dişi kamaşır. Bizler çoluk çocuğumuzu gerçekten seviyorsak onlara yapabileceğimiz en büyük iyilik helal yoldan kazandığımız rızıklarla beslemektir.

 Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübarek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun salih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir. Nikâhın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız:

—Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı ne kadar doğru bir karar verdiğini daha iyi anlamıştır. Damat şöyle der:

—Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Resûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhterem eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Allah’u Teâlâ nasip ederse, evladımız salihlerden olsun.”.

İşte büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan dünyaya gelmiştir

Hz. İsa (a.s) bir gün bir kişi ile karşılaşmış ona şöyle bir soru sormuş:
- "Sen ne yapıyorsun"
O da;
- "Efendim ben bir (abidim ) ibadet ediyorum. "
- "Peki, senin yemek ihtiyacını kim karşılıyor "
O da cevaben;
- "Benim bir kardeşim var ihtiyaçlarımı o karşılıyor,
Hz. İsa (a.s) bu durum karşısında
- "Senin kardeşin senden daha fazla ibadet ediyor.”
         Evet, hiç şüphesiz rızkı veren Allah’tır. Ama onu bu dünyada aramak ama helal yoldan aramakta bize düşer. Unutmayalım ki cevizi veren Allah, kırıp yemesini de bize bırakmıştır. Veren al, alan elden üstündür. Mal mülk sahibi olmak kötü değil, kötü olan onu helal olmayan yoldan kazanmaktır. Mal mülk bizim için amaç değil araç olmalıdır.