Can Kurban

e-Posta Yazdır PDF

Hepimiz biliriz Leyla ve Mecnun’u. Leyla ve Mecnun eşittir aşk. Asırlardır aşkın sembolü olmuştur. Bir yerde aşktan bahsedilecekse ve aşk anlatılacaksa Leyla ve Mecnun mutlaka olmalıdır. Yoksa eksik kalmış olur aşkın tarifi. Ve hepimiz biliriz ki sevdiği için her şeyden, maldan, mülkten, itibardan, candan vazgeçmenin adıdır Leyla ve Mecnun.

   Mecnun Leyla’nın aşkından yanıp tutuşmuş, deli divaneye dönmüştür. Bunu görenler dayanamazlar ve Leyla’nın kavmine ricacı olmaya gideler. ‘Sizin hiç insafınız yok mudur? Bakın Mecnun Leyla’nın aşkından ne hale geldi. Hiç olmazsa bir kerecik olsun müsaade edin de yüzünü gösterin. Şu garip biraz olsun mutlu olsun.’ Derler.  Leyla’nın kavmi de şöyle der: ‘Bizim Leyla’yı ona göstermememizin sebebi Leyla değil, kendisidir. Leyla’yı görürse dayanamaz.” Derler. Ama nihayetinde anlaşırlar ve Leyla’yı Mecnun’a göstermeye karar verilirler. Mecnun kapıda Leyla’yı beklerken kapı aralanmaya başlar ve Mecnun Leyla’nın gölgesini görür. İşte o anda düşer bayılır.

   İndi sorarım size dostlarım. Leyla’ya bu kadar âşık, gölgesini dahi görse kendinden geçen Mecnun, Leyla istesin canını vermez mi? Hem de hiç gözünü kırpmadan.
   “Selil bir delikanlı idi. Dayısının kızı Betül Selma’ya gönül bağlamıştı. Selil dayısının muvafakatiyle Betül Selma’yı zevce olarak aldı. Nikâhtan sonra muhabbet şarabının ilk yudumunu içmek üzere Selma’yı asil bir devenin sırtına kurulmuş mahfeye bindirdi, atını eyerledi ve komşu obadaki yurduna götürmek üzere yola çıktılar. Selma bir ay parçasıydı, öyle bir ay parçası ki ışığı mahfeden taşıyordu. Sanki gökteki dolunay onun peşinden sürüklenip geliyordu. Biraz gittiler. Selil bir ses duydu. Atının dizginlerini bırakıp yere eğildi ve çölü dinledi. Kumlar ona uzaktan bir bölük atlının yaklaşmakta olduğunu söylüyordu.

   Nal seslerinin şiddetine bakılırsa sayıları on beş yirmi kadar olmalıydı. Gözlerini ufka dikti ve kılıcını çekip bekledi. Sonra ay ışığında gölgeler belirdi, zırhlarına bürünmüş, elleri kılıçlı, yüzleri peçeli savaş erleriydi bunlar. Selil düşmanları olduğunu anlamıştı. Canına kast edecekleri ve Selma’yı kaçıracakları belliydi. O halde daha atak davranmakta yarar vardı. Kararını verip atını mahmuzladı. İlk atışta bir kaçını yere serdi ama kendisi de ağır yaralandı. Sonra Selma’nın yanına geldi. Onu deveyi çökertmiş, mahfeden çıkmış çırpınırken buldu. Bir silahı olmadığına yanıyordu Selma. Selil’i de yaralanmış görünce temelli gibi çıldıracak gibi oldu. Sevdiği erkeğin elindeki kılıcı alıp atını mahmuzladı bu seferde düşman üzerine o atıldı. Selil mani olmaya çalıştıysa da yarasının verdiği halsizlik yüzünden onu durduramadı. Bir müddet sonra Selma da yaraları toprağa bulanmış, göğsünden kanlar akar halde geri döndü. Selil ona baktı ve adeta yalvardı: ‘Sevgili! Düşmanlarım az sonra benim kanımı nasıl akıtacaklarsa bende şimdi senin kanını öyle akıtsam gerek. Kıyamet gününde namusum için hor ve kederli kalkmamaya ant ederek yapmak isterim bunu. Olmaya ki dudaklarından bir başkası murat almasın, düşmanım eli sana dokunmasın! Selma cevap verdi:

   “Allah’a ant içerim ki eğer sen benim kanımı dökmezsen ben kendi elimle yine döker, senin kanına karıştırırım. Kıyamet gününde hor ve kederli kalkmamaya ant olsun; şimdi senin bu düğümü önce çözmen daha uygundur, vur haydi!...’ Selil, Selma’nın yakasının düğmesinden bile kıskandığı, saçları değdiği vakit bile içinin eridiği o kuğular gibi boynunu tek kılıç darbesiyle biçti. Sevgilisinin ışığı bir nefeste sönmüştü. Sonra Selil son gücüyle davrandı. Ayağa kalkıp düşmana saldırdı. Son düşmanı da son nefesini verirken kendisi şevk ile sevgilisinin ardından gitti. Onun ipek saçları üzerine kapandığı sırada ruhunu teslim etti. Bir kahraman olarak ölmüştü.” ( Şah ve Sultan, sayfa-20, İskender Pala)

   İnsanlar bir şeyi çok severse ona bağlanır ve artık kendi varlığını ona adar. Hayatı onun için yaşar ve hayatı, isteği sevdiği şeyle birlikte anlam kazanır. Onun dışındakiler boş şeylerdir. Peki, nedir bu hayatımıza anlam katan şeyler. Bunlar bazen bir kadındır, bazen maldır, bazen mülktür, bazen makam mevkidir, bazen evlattır, bazen de inandığı bir davadır. Bu ve buna benzer daha sayılarını çoğaltabileceğimiz yüzlerce binlerce şeylerdir. Ve insanlık tarihi kendini sevdiği ve sevdikleri için feda eden insanların hayat hikâyeleri ile doludur. Bu uğurda bin bir eziyete katlanırlar ve hatta gerekirse gözlerini kırpmadan canını bile verebilirler. Kurban teslimiyetin ve sevginin zirvesidir. Kurban kayıtsız ve şartsız kendini yaratanına adamaktır. Kurban kendinden ve gerekirse her şeyden vazgeçmenin adıdır. Varlığını, kendisini, yaratanına adamasıdır. Dünyada bunu kaç kişi başarabilmiştir. Kaç kişi Fuzuli gibi;

  “Cânımı cânân eger isterse minnet cânıma
  Cân nedir kim onu kurbân etmeyem cânânıma”

   Diyebildi. Onun içindir ki, kurban Leyla’dır kurban Mecnun, Kurban Selma’dır Kurban Selil, kurban Hz. İbrahim(as)’dir, kurban Hz. İsmail(as). Kurban anam babam sana feda olsun diyen ashaptır. Kurban Yamame Savaşsında lime lime olan, ölürken çatlayan dudaklarına uzatılan suyu reddedip: ‘ Galip kim, mağlup kim’ diyen soran ve galip geldiklerini öğrenince gönül rahatlığı içinde kelimeyi şahadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Akil’dir.

    “İsmailem Hakk yolunda,
    Canımı kurban eylerem; 
    Çünkü bu can kurban sana,
    Ben koç kurbanı neylerem.”

   Diyen Yunus Emre’dir kurban. Kurban olmak Hz. İbrahim(as)’de ve Hz. İsmail(as)’de ruh bulmuştur. Orada sunak yani kurban kendileriydi. Kime Allah(cc)’a, yaratanına. Son ana kadar yani bıçağın boğaza dayandığı ana kadar. İmtihan yani samimiyet test edildi. Hem Hz. İbrahim(as)’in hem de Hz. İsmail(as)’in. Birisi canını ortaya koydu, birisi evladını. A dostlar bu dünya da insan için daha kıymetli ne olabilir ki bu ikisinden başka.  Gece uykusunda üzeri açıldı mı diye tatlı uykumuzu böldüğümüz, hastalandığında geceler boyu uykusuz kaldığımız, eline diken batsa yüreğimizi kanadan evlatlarımızdan kaçımız Allah için vazgeçebiliriz acaba hiç düşündük mü? Can ve evlat insanın ne pahasına olursa olsun ortaya koyabileceği en son ve en kıymetli varlığıdır. Bir yer istisna o da Allah. Allah istedikten sonra ister can, ister evlat feda olsun. Allah’a değil bir can, bir evlat, bin can, bin evlat feda olsun. Hem de alırken ne el titrer, verirken de yürek. Acaba bu yazıyı yazan ben ve okuyan sizlerden kaç kişi kayıtsız şartsız ve en ufak bir tereddüt duymadan söylediklerimi yapabiliriz? Şimdi bir düşünelim kaç kişi ama kaç kişi yeri ve zamanı geldiğinde canıyla, malıyla, evladıyla bu imtihana koşacak, kaçımız bunlardan gönül rahatlığı ile vazgeçebileceğiz. Sanıyorum bütün bunları gönül rahatlığıyla ve tereddütsüz yaptığımız gün Fuzuli’nin:

   “Yılda bir kurban keserler halk–ı âlem ıyd içün Ben senin sâat–be–sâat dem–be–dem kurbânınam”  dizelerindeki hakikatin sırlarına vakıf olabiliriz ve bayramlar bayram olarak daha bir anlam kazanır.