Ramazan Muştusu Mahyalar

e-Posta Yazdır PDF

Atalarımız ibadetleri sırf ibadet olarak görmemiştir. Ona bir estetik değer katmaya da özen göstermiştir. İbadetleri dört gözle beklenen bir hale getirmek için insan ruhuna hitap eden bütün unsurları kullanmışlardır.

   İbadetin kendisi için beklenen zamana bile bir heyecan katmışlardır. İbadet için yapılan hazırlığın bizatihi kendisi bile başlı başına bir ibadet halini almıştır. İbadete hazırlık denince akla gelen en önemli şey Ramazan hazırlığıdır ki sanıyorum bir şey dememe gerek yok. Çünkü söyleyeceğim her şey eksik kalır. Osmanlı’da yapılan tatlı ve heyecanlı hazırlığın ardından dört gözle beklenen Ramazanın geldiğine iki şey şahitlik ederdi. Birisi davul, diğeri ise mahyalardı.

   Mahya: Ramazan ayında birden fazla minareli camilerin minareleri arasında gerilen ipler üzerine kandil veya elektrik ampulleriyle yazılan yazı veya çizilen resim demektir.

   Ramazan hilalinin görülmesiyle birlikte ki Osmanlıda bu iş için özel memurlar vardı. Bu memurlar Şaban ayının son gecelerinde Beyazıt’taki Yangın Kulesi ile Fatih ve Süleymaniye gibi selâtin camilerinde nöbet tutmaya başlarlardı. Ramazan hilalini gören memurlar hemen şeyhülislamın huzuruna çıkarlar ve durumu arz ederlerdi. Şeyhülislam hemen temsili Hilal Mahkemesini kurar ve bu mahkemede Ramazanın başladığına karar verilir ve davullara talimat verilirdi.

   Davulcular davullarıyla Ramazanın geldiğini halka duyururlardı. Bu arada temsili Hilal Mahkemesinin kapısında Süleymaniye Cami mahyacıbaşısı da hazır bulunur, müjdeyi alır almaz camiye gider, ustalara işaret verirdi. Diğer mahyacıların da gözü Süleymaniye caminde olurdu. Mahyayı görür görmez kendileri de hazırladıkları mahyayı asarlardı. Ramazanın başlamasıyla birlikte gökyüzü kandillerle süslenirdi. Bütün İstanbul başlı başına bir görsel ziyafete tanıklık ederdi

   Mahya ve mahyacılık Osmanlıya mahsus bir gelenektir ve bu gelenek günümüzde halen bizde devam etmektedir. Mahya, Osmanlının hayata ve ibadetlere nasıl bir estetik katma endişesi yaşadığının bir göstergesidir. Ayrıca girdiğimiz her yere nasıl İslam ve Türk kültürü damgasını vurduğumuzun açık kanıtıdır.

   Yahya Kemal’in yaşadığı bir olay bu durumu çok güzel özetlemektedir: “Bir gece, Türkleri çok seven, Rumları da yakından tanıyan bir yabancıyla, Moda’da oturuyor, İstanbul’u seyrediyordum. Yabancı arkadaşım, mahyalar ve minarelerin şerefelerindeki kandillerle büyülü bir güzelliğe bürünen İstanbul’a uzun uzun baktıktan sonra der ki: ‘Rumlar bir senedir bu şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere başvurmadılar, kendi evlerinden sonra Beyoğlu’nda Türk evlerini de mavi-beyaza gark ettiler, siz ses çıkarmadınız. Lakin bu akşam ne sizin, ne de hükümetinizin tertibi eseri olarak minareler kendiliğinden öyle bir nümayiş yaptı ki bu şehrin milliyetini tamamıyla gösterir!”

   “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler aralarında yazı yazmayı akıl etmeleri, bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir.”

   Bir yabancı seyyahın ağzından dökülen bu sözler İslamiyet’e ve insanlığa yaptığımız hizmetlerin açık bir delilidir. Ve bizler bundan dolayı inanın çok mutluyuz. Bu yüce dini yüceltmek ne büyük saadet Allah’ım.

   Ancak şu unutulmamalıdır ki Osmanlıya mahsus olan mahyacılığa ilham kaynağı olarak İslam kültüründe bir kandil geleneği mevcuttu. Zaten mahyacığın mucidi de bu kandil ustalarıdır. İlk mahyaların ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. Bilinen ilk mahya I. Ahmet zamanında(1603-1617) minareler arasına Fatih Cami müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmet Kefevi kurmuştur. Dönemin padişahının hoşuna gitmesinin üzerine dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından 1723 yılında bütün selâtin camilerinde mahya asılması için ferman çıkartılmıştır.

   Mahyacılık için selâtin (iki minareli) camiler esastır. Çünkü mahyalar ancak iki minare arasına gerilerek yapılabilen bir sanattır. Osmanlıda selâtin camilerini yalnızca padişahlar yaptırmaktadır.padişahın  dışındakiler ancak  tek minareli camiler yaptırabiliyorlardı. Bundan dolayıdır ki çift minareli camiler genellikle İstanbul, Edirne ve Bursa’da yaptırılmıştır. Dolasıyla mahyacılıkta daha çok bu şehirlerde ama özellikle de İstanbul’da çok yaygındır.

   Eskiden İstanbul’da kurulan mahyalarda Ramazanın ilk 15 gününde yazılar yer alırken son 15 gününde genellikle şekiller olurdu. Yazılan yazılarda daha çok şunlar olurdu: “Fetih süresinin ilk ayeti, maşallah, tebarekellah, bismillah, leyle-i kadir, hoş geldin ya Ramazan”, Ramazanın son zamanlarında “el- firak, elveda” gibi yazılar yer alırdı. Resim olarak ta: “tek ve ya çift boru çiçeği, gül, fulya, kız kulesi, kayık, vapur, köşk, fıskiye, köprü, cami, top arabası, tramvay, ayyıldız” gibi motifler kullanılırdı.”

   Mahyalar yalnız mübarek gecelerde ve Ramazan ayında kullanılmazdı. Mesala Sultan Abdulaziz Avrupa seyatinden döndüğünde, Hidiv İsmail Paşa, İran şahı ve Atatürk İstanbula’a geldiğinde hoş geldin mahyaları ve ayrıca 1. Dünya savaşı yıllarında “hilaliahmer’i unutma, hubbü’lvatan mine’l-iman, muhacirler yardım” İstaklal Savasından sonra, “yaşasın istiklaliyet, tayyareyi unutma, israftan sakın, içki aileye düşmandır, kumar insanı mahveder” gibi yazıların yer aldığı mahyalar yazılmıştır. Eskiden mahyacılık babadan oğla geçerdi ve çok zahmetli bir işti. Mahyacılık eskiden günümüze göre daha zahmetli bir sanat olmasına rağmen eskiden Ramazanlarda çok önem arz ederdi.

   O zamanlar başlı başına bir sanat alanıydı ki birbirleriyle yarışan mahyacılar İstanbul halkına eşsiz bir görsel ziyafet çekerlerdi. Zahmetli olmasına rağmen insanların hünerlerini sergiledikleri bir arenadır mahyalar.

   Öyle ki bazı ustalar bir günde 2 mahya birden sergileme becerisi bile gösterebilmekteydiler. Teravih namazından önce bir mahya, aynı gece teravih namazından sonra başka bir mahya asan ustalar dahi yetişmiştir Osmanlıda. Bizler için mahya sadece yazıdan ibarettir.

   Oysa Osmanlı’da öyle değildi. Yazının yanında son 15 günde de şekiller sergilenirdi Mahyalarda. Gökyüzündeki bir yazı ile mest olan bizlerin ne büyük bir zevkten mahrum olduğumuzu söylememe gerek yok sanırım.

   Selim İleri ‘İstanbul İlk Romanımda Leylak’ kitabında, annesi için şöyle söyler: ‘Herkes bayrama sevinirken, annem en çok, Şeker Bayramı da geçip gidince mahyaların sönüp gideceğine üzülürmüş. Onun gördüğü mahyalarla benim gördüğüm elektrik ışıklı mahyalar arasında öylesine büyük fark varmış ki, annem, benimkiler bir hayal gibiydi der ve hayal olmuş mahyaları ille yeniden yeniden anlatmak isterdi.’

   Günümüzde ise bu gelenek devam etmekte ama daha sade bir şekilde devam etmektedir. Mahyalarda kullanılan yazılar sınırlıdır ve hemen her sene aynı yazılar kullanılmaktadır.

    Bu da şunu göstermektedir ki mahyacılık kendisini yenilemiyor. Ve sınırlı sayıda kişi tarafından yürütülmektedir. Mahyacılık kendisini geliştirmediği için zamanla yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

   Oysa günümüz teknoloji çağında harika mahyalar pekâlâ yapılabilir. Mahyacılık konusunda İstanbul Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde genel bir çalışma yürütülmektedir ama yeterli değildir. Bu konuda sınırlı sayıda yetişmiş elaman bulunmamaktadır. Bu gelenek şahısların inisiyatifine bırakılmamalıdır. Kurum olarak korumak ve geliştirmek için gerekli hassasiyet göstermelidir. Hatta ve hatta bütün Türkiye geneline yaymalı ve herkesin bu güzellikten faydalanması sağlanmalıdır.

   Bu konuda bizleri mutlu eden çalışmalarda yapılmaktadır. Mahyacılığın geleceğe taşınmasını amaçlayan kamuoyuna açık bir mahya tasarım yarışması da 2010 yılı içinde düzenlenecek.

   Geleneksel mahyacılığın çağdaş tasarımdan yararlanması amacıyla düzenlenen yarışmanın Seçici Kurulu Ömer Faruk Şerifoğlu, Beşir Ayvazoğlu, Yeşim Demir, Nevzat Sayın, İsmail Kara, Zeynep Fadıllıoğlu, Komet ve Kahraman Yıldız'dan oluşuyor. Aynı zamanda proje kapsamında İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü bünyesindeki Mahya Atölyesi de yenilenecek.

   Başvuruları 5 Ekim’e kadar devam eden yarışmanın sonuçlarını heyecanla bekliyoruz. Unutulmaya yüz tutan kültürümüzü kurtarmak isteyen ve bu yönde çalışma yapan herkese şükranlarımızı sunuyoruz.