An Olur Film Kopar

e-Posta Yazdır PDF

İnsanoğlunun hayattan beklentisi nedir? Gerçek mutluluk nedir? İnsanoğlu
huzura nasıl erer? Biz insanlar hayatımız boyunca bu ve buna benzer
sorulara cevaplar arayarak geçiririz. Hepimiz bu dünyada mutlu olmak
ve kendimizi gerçekleştirmek için çalışırız. Yani hayatımız hep bir
arayış içerisinde geçer. Kendimize göre bir takım cevaplar buluruz ve
genelde bulduğumuz cevapta şudur: “Güzel bir ev, son model bir araba,
birbirinden şık elbiseler velhasıl lüks ve rahat bir hayat. Herkes bize
hürmet göstersin, itibar etsin Nefsimize hoş gelen her şeye sahip olmak
isteriz.. Ve bizler malımızla, mülkümüzle yani servetimizle, evlatlarımızla
övünmeyi severiz. İnsanların bütün bunlara bakarak itibar göstermesi de
hoşumuza gider. Çünkü insanların çoğu için bu saydıklarımız önemli şeylerdir.

 

Nasrettin Hoca boş yere söylememiştir: “Ye kürküm ye.” Diye. Ortalama biz
insanlar böyle şeylerden mutlu oluruz ve bütün çabamız bu saydıklarımızı
gerçekleştirmek üzerine kurulmuştur. Bu yolda hiçbir kural tanımayız.
Adeta hedefe kilitlenmiş bir füze gibi önümüze ne çıkarsa yıkıp geçeriz.
Gönül kaçanı kovalar. İnsanoğlu elinde olmayanların hayali ile yaşar.
İstediği gerçekleşince ve belli bir süre geçtikten sonra ne kadar anlamsız
olduğunun farkına varır. Bu sefer kendine yeni hedefler çizer onu da
gerçekleştirir. Sonuç yine anlamsız. Hadi sil baştan tekrar. Bu kısır döngü
böylece devam eder gider. Ve arkamıza dönüp baktığımızda ömrü
arayışla geçmiş bir hayaller dünyasında buluruz kendimizi. Ruhunu tatmin
edemeyen insanoğlunun manzarası günümüz modern insanın manzarası.
Kurtuluşu için reçeteler aranan hasta ruhlar. En güzel elbiseleri giymek,
en tatlı yiyecekleri yemek, en güzel arabalara binmek aman Allah’ım ne hoş
şeyler. İnsanın iştahı kabarıyor. Unutmayalım ki istek ve arzuların sonu yoktur.
Emeller hiçbir zaman bitmez.

 

Bitenin ardından yenisi başlar. Ama unutmayalım
ki bu yolun sonu da son değil. Bu yolun sonu felaket. Zevki sefa içinde güle
oynaya uçuruma doğru gidiyoruz. Tıpkı bizden bizden öncekiler gibi. Bizden
önce niceleri bu sahte güzelliğin esiri olup helak olmadılar mı? Lokman
Hekim’in söylediği gibi: “Bu dünya bir deniz ve niceleri bu denizde
boğulup gitmişlerdir.” Allah’ın elçileri bütün peygamberler bu dünyanın
faniliği üzerine insanları uyarmışlardır. Allah dostları âlimlerde bu dünyadan
uzak durmuş ve insanlara uzak durmaları konusunda tavsiyelerde bulunmuşlardır.
“Şehirler inşa ederek etrafına surlar çeviren, o şehirlerde acayip eserler
bırakanlar nerede?

“Eğer bir yere bir kalabalık toplanıp bir tellal: “Bugün akşama kadar yaşayacağım,
diyen ayağa kalksın.” Diye ilan verse, bir tek kişi ayağa kalkmaz. Şaşılacak şeydir
ki, önlerinde bulunan malum işlere rağmen bütün halka: “Her kim ölüme hazırlık
yapmış ise ayağa kalksın.” Diye ilan edilse, bir tek kişi bile yerinden kalkmaz.”
Evet, bizlerin ölüme bakış açısını Süfyan-ı Sevri’ ne güzel özetlemiştir. Gelin bu
sefer faklı bir şey yapalım gözlerimizi kapatıp şöyle bir düşünelim. Ama bu
düşünce her zamanki idrakten farklı olsun. Yapmacıktan uzak. Üç gün ya da üç
ay hadi bilemedin üç yıl sonra öleceksin. Ne hissederdin? İnsan düşünmek dahi
istemiyor değil mi? Ama hepimiz biliyoruz ki her nefis ölümü tadıcıdır. Ah
ölüm ah, sen yok musun sen! Buz gibidir yüzün. Ne olduğunu, nasıl olduğunu
bilmeyiz ama köşe bucak kaçarız senden. Daha doğrusu kaçtığımızı sanırız.
Ama sen olman gereken yerde, olman gereken zamandan beklersin bizi. Seni
hatırlamak dahi istemeyiz.

 

Oysa sen düşman değil dostsun. İnsanın içini titretip
kendine getirensin. Rüya âleminden uyandırıp hakikatler dünyasına geçirensin.
Yerden kesilen ayaklarımızı bulutların üzerinden alıp yeryüzüne indirensin.
İnsan bir rüyadadır ve ancak öldüğü zaman uyanacaktır. İşte ölüm insanı kendine
getirir ve ölmeden önce ölmesini sağlar. Yani iş işten geçmeden önce.
Ölümün kendisi bu dünyayı algılamamızı değiştirir. Hayatı ve dünyayı yeniden
sorgulamamızı sağlar. Bakış açımız değişir, eski bildiğimiz her şey anlamını
yitirir. Malın, mülkün, servetin velhasıl dünyaya ait olan her şey anlamını
kaybeder. Yani filim kopar. Bir kerede film koptu mu bambaşka bir insan
oluruz. Bir kere öleceğimizi gerçek anlamda ruhumuzda, şuurumuzda idrak
ettiğimiz anda, evimiz, arabamız, tarlamız bizim için hiçbir şey ifade etmez.
Sırça köşklerde; tursak ne çıkar. İnsanlar size hürmet göstermiş kimin
umurunda.

 

Bunların  hepsi koskocaman bir hiç. İnsanoğlu ebedi ve gerçek
olana yönelmedi mi  kendini aldatıyor demektir. İnsanın ölümü
kabullenmesi çok zor. Ama bir kerede kabullendiğinde, içselleştirdiğinde
önüne iki yol çıkar. Ya dünyada  yapmadıklarını yapmaya çalışır ve daha
çok dünyaya sarılır. Ya da ilahi olana teslimiyet. Buda ancak şuurlu olanların
yapabileceği bir durumdur.Milki bakiden gelmişem Fani cihanı neylerem.
Ben dost cemalin görmüşem Huri cinanı neylerem. Diyen Yunus Emre ve
onun gibi düşünenler için artık her şey anlamsızdır ve yalnız Allah ve
onun rızası vardır. İnsan doğduğunda bir hırsla elini sıkarak doğar ama
öldüğünde her şey boş der gibi elini iki yanına bırakır ya işte ölümde insana
bu duyguyu ölmeden önce yaşatır. Dünyanın boş olduğunun şuuruna eren
insan dünyevi istek ve arzuların peşinden koşmaz. Dinginleşir ve ruhu
huzura erer. Büyük düşündüğü içindir ki küçük olaylara takılıp kalmaz.
Gündelik olaylar onu yormaz. Artık ruhu daha olgundur, olayları ve insanları
değerlendirmesi daha mantıklıdır.

 

Artık insanlara kızmaz ve daha hoşgörülüdür.
Ve işte gerçek mutlulukta budur. Geçek mutluluğu yakalayan insanda dünya
hırsı olmaz. Ama bu demek değildir ki dünyadan el etek çeker, dünya ile
bağlantısını koparır. Hayır. Sadece öncelikler yer değiştirir. Dünya hayatı
amaç olmaktan çıkar, araç olur. Sonsuz olana hazırlık yapılan yer olur
dünya. Sait Nursi’nin de buyurduğu gibi işte o zaman insan kabir kapısından
ağlayarak değil gülerek girer.Geçici olanın değil, ebedi olanın peşine
düşmeliyiz. Küçük olan dünyevi istek ve arzular bizim önceliğimiz
olmaktan çıkmalıdır. Geçici olanın peşinde olanlar, geçici süre için
hatırlanırlar. Bu süre kişinin ömrü kadar ve birde dünyada onu tanıyan
insanlar bu da en fazla evlat ve torunlarının hayatı ile sınırlıdır.
Sonra, sonrası yok. Ama ebediyetin ve gerçek olanın peşinde koşanların
bu dünyadaki ömrü insanlık tarihi ile birlikte devam eder. Bakın
Yunuslar, Mevlanalar, Fatihler daha milyonlarcası bu ebediyet
iksirinden içmediler mi? Bu âlemde her şeyin sahibi Allah ve dönüşümüz
yalnızca onadır. Bu hakikati bildiğimiz anda tek bir ölçüt kalır
hayatımızda Allah rızası. Ahmet. RIFAİ’nin buyurduğu gibi: “ Allah’a
vasıl olan her şeye vasıl olmuş demektir. Allah’ın rızasını kaçıranda
her şeyi kaybetmiş sayılır.” Unutmayalım ki bir gönülde iki sevda olmaz.
Bu dünyaya bağlandıkça Hak’tan hakikatten uzaklaşırız. Ne güzel söylemiş şair:
Eğer cihanı gönülden uzak edersen sen. Huzür ve zevk ile zikri Huda edersin sen.