Adil ve Kerim Devlet Osmanlı

e-Posta Yazdır PDF

“Dünyada nasibin sinem-ü cevr ise ey dil
Ahbabın eder anı da âdâya ne hacet.”

Türkiye uluslararası arenada bir
başarı kazandığı zaman uluslararası
kamuoylarında oluşan ortak kanaat
Osmanlı yeniden doğuyor olmuştur.
Burada korkudan daha çok sanki bir
özlem sezinleniyor. Biz dünya milletlerinin
ruhunda, zihninde çok derin tesirler
bıraktık. Onlar bunun farkındalar
ama biz kendimizden haberdar değiliz.
19. asrın büyük Fransız şairi Lamartine
Osmanlı için şunları söylemiştir:
“Bence insaniyete şeref veren
böyle bir milletin düşmanı olmak insanlığın
düşmanı olmaktan farksızdır.”
İsveç kralı Demirbaş Şarl Rusya
ile yaptığı ve yenildiği bir savaştan
sonra Osmanlı topraklarına sığınıyor.
Burada esir olmasına rağmen kendisine
kesinlikle kötü davranılmıyor
hatta rahat etmesi içinde her türlü imkânlar
kendisine sunuluyordu. Bu durumla
ilgili olarak Demirbaş Şarl
şunları söylemiştir: “Bu kadar şefkatli,
bu kadar alicenap, bu kadar asil ve bu
kadar nazik bir milletin arasında hür bir
esir olmak bilseniz ne kadar tatlı..”
Uluslararası bir konferansa katılan
Türk bilim adamı ile Ermeni bilim
adamı arasında soykırımla ilgili olarak
bir tartışma çıkmış. Ermeni, Türklerin
Ermenilere soykırım yaptıkları suçlamasında
bulunuyormuş. Bizim Türk de
böyle bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyormuş.
Bu tartışmayı uzaktan izleyen
bir İtalyan bilim adamı yaklaşmış
ve Ermeni’ye şu soruyu sormuş: “Siz
kaç yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldınız?”
400 yıl cevabını alan İtalyan
bilim adamı gülümsemiş ve şöyle
demiş: “Ve demek siz hala Ermeni milletinden bahsedebiliyorsunuz. Eğer değil
400 yıl 30 yıl İtalya hâkimiyetinde kalsaydınız
babanızı bile tanıyamazdınız”
Bu ve buna benzer Osmanlı medeniyetini
onure edecek övgüleri başka milletlerden çokça
duyarken bizlerin Osmanlıya duyarsız kalışımız
dikkat çekicidir. Sadece duyarsız kalsak iyidir. Birde
acımasızca eleştiriyoruz. Kendi tarihimize, kültürümüze
karşı yapılan bu acımasızca eleştiriyi kabullenemiyorum.
Osmanlı medeniyeti gibi yüksek bir
medeniyeti inkâr etmek insaf sahibi biz evlatlarına yakışmıyor. Şunu da unutmayalım ki ne kadar inkâr
edersek edelim biz Osmanlının torunuyuz. Hem
Osmanlının torunu olmaktan gocunmam bilakis
onur duyarım. Benim Osmanlım dünya için hangi
kötülüğü yapmıştır, biz torunlarının yüzünü kızartacak
Bu ihtiyar dünyanın daha yaşanılır bir yer
olabileceğini bütün dünyaya göstermiş bir medeniyetin
temsilcisi olmaktan utanmak bize yakışmaz.
Bilakis onlardan utanacağımız yerde gurur duymamız
gerekir. Çünkü onların zamanında alnımız dik,
dünyanın en saygın devletiydik. O güzelim insanlarımızın
kemiğini sızlatmak bizim kadir şinas güzel
insanımıza yakışmıyor.

Cemil Meriç’in Osmanlı’da niçin bir Bodin, bir
Makyavel, bir Hobbes yetişmediği sualine verdiği
cevap şöyledir: “Niçin yetişsin mutlakıyetin bu
yavuz nazariyecileri Osmanlı mülkünde yaşayanlar
zât-ı şahane’nin destancısı olurlar. Ülkelerinde
gerçekleştiğini göremedikleri adil ve kerim devlet
rüyasını yalnız Osmanlı gerçekleştirmiştir.”
Peki, Cemil Meriç’in çok güzel bir şekilde
özetlediği bu adil ve kerim devleti Osmanlı nasıl olmuşta
meydana getirebilmiştir. Bu medeniyetin temelleri
iyi araştırmalı ve irdelenmelidir. O zaman
karşımıza bütün ihtişamı ile “İslamiyet” çıkacaktır.

Bizim ruhumuzu ilmek ilmek işleyen, ruhumuza incelik
ve yükseklik veren İslamiyet. Osmanlının kuruluşundan
itibaren oturduğu temel İslamiyet
olmuştur. İslamiyet’in her zerresine teneffüs ettiği
bir medeniyettir Osmanlı medeniyeti. Şunu da çok
açık ifade edebiliriz ki İslamiyet olmasaydı Osmanlı
da olmazdı.
Osman Gazi’nin oğluna vasiyeti adeta bunun
kanıtıdır:
Askerine inam ve ihsanı eksik tutmayasın.
Çünkü insan ihsanın kuludur… Zalim olma… alemi adaletle şenlendir.. Cihadı terk etmeyerek beni ve
ulamayı şad et… Nerde bir ilim ehli duysan ona
rağbet et, ikbal ve ihtiram göster… Askerine ve malına
gurur getürüp şeriat yolundan uzaklaşma.
Bizim mesleğimiz Allah yolu… Maksadımız Allah
dinini yaymaktır... Yoksa bizim davamız kuru kavga
ve cihangirlik sevdası değüldür.”
Zaten Osmanlıya yapılan saldırının temelinde
de bu yatmaktadır. Bilinmeyen Osmanlı kitabında
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Osmanlı’ya yapılan saldırıları
üç sebebe bağlamıştır ve onlardan bir tanesini
şöyle açıklamıştır: “ İslam’a düşmanlıklarını
açıktan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı
adı altında yürüten din ve tarih düşmanlarıdır.
Bunlar kusurlarıyla birlikte İslami hayatın
bütün safhalarında yaşayan ve yaşatmaya çalışan
Osmanlı devletini tenkit etmekle açıktan yapamadıkları
İslam düşmanlığını böylece yapmış oluyorlar.”
İnsanın yaratılışından bu yana en fazla gerçekleşmesini
arzu ettiği temel kavramlar hürriyet,
eşitlik, adalet, insan hakları, düşünce özgürlüğü ve
inanca saygı olmuştur. (Mustafa TEKİN) Osmanlı
devleti bütün bu saydıklarımızı başarabildiği içindir
ki yüksek bir medeniyet olmayı başarmıştır. Bütün
bu saydıklarımızı gerçekleştirirken de en büyük referansı
da hiç şüphesiz İslamiyet olmuştur. Bütün
dünyanın huzur içinde olması İslamiyet’e bağlıdır.
Çünkü tarih bu konu da çok açıktır. Hak, adalet, özgürlük
getireceğim iddiası ile ortaya çıkan bütün
izimler ve İslamiyet dışındaki dinler vaat ettiklerinin
hiç birini gerçekleştirememiştir.
Modern felsefe iflas etmiştir. İnsanoğlunun ihtiyaçlarına
cevap veremez olmuştur. İnsanoğlu bu
başıboşlukta doğruyu aramaya çalışmaktadır.
Mutlu olmak ve huzuru aramak için denediği bütün
fikirler, ideolojiler kendisini tatmin etmemiştir. Maddecilik
ve din dışılık insan hayatına hâkim olunca
dünya ciddi bir krize girmiştir. Her şeyi akıl ve bilimle
çözebileceğini inanan insanoğlu tarihi bir yanılgıya
düşmüştür. Akıl ve bilimin sonucu ortaya
çıkan modernizm sıkıntıların çözümü olamamış bilakis
kaynağı olmuştur.
Burada bize tarihi bir sorumluluk yüklenmiştir.
Bu sorumluluk bütün dünyaya bu güzelliği yani İslami
yaşantıyı göstermektir. İslam’a sahip çıkmak,
onların kurduğu bu yüksek medeniyet bayrağını
daha yükseklere çıkarmak bizim en başta gelen
görevlerimiz olmalıdır. Osmanlının yönü hep batıya
olmuştur. Amaç bu güzel dini yani İslamiyet’i dünya
ile buluşturmaktır. Buralara giderlerken şundan
asla şüphe etmemiştir. Bu karşılaşmadan doğacak
etkileşimden kaybeden kesinlikle İslamiyet olmayacaktır.
Ama ne yazık ki biz Müslümanlar günümüzde
başka dinlerle karşılaşmalara cesaret
edemiyor, hep şüpheyle yaklaşıyoruz. .Bu şüphenin
temeli İslamiyet’in kendisi değil, biziz. Şunu çok
iyi biliyoruz ki bu karşılaşmalardan kesinlikle İslamiyet
galip gelecektir.
Ama maalesef, üzülerek, içim kan ağlayarak
bugünkü bu halimizle aynı şeyleri söyleyemiyorum.
Açıkça korkuyorum, bu korku İslamiyet’in kendisinden
değil, bizim İslamiyet’i yanlış yorumlayıp hayatımıza
tam anlamıyla uygulayamadığımızdandır.
Burada sorun İslamiyet’in kendisi değildir hiç kuşkusuz.
Sorun bizim İslamiyet’i nasıl algıladığımızdadır.
İslamiyet’i ne kadar hayatımıza
uygulayabildiğimizdir.
İslam dünyasının içinde bulunduğu iç açıcı olmayan
duruma bakılacak olursa biz Müslümanların
çok ciddi bir öze dönüşe ihtiyacı var. Kusura bakmayalım
ama bugünkü halimizle ve görünümümüzle
çizdiğimiz imajla dünya için alternatif bir
model oluşturamayız. Bu modeli oluşturmamız için
önce bizim kendi özümüze dönmemiz gerekiyor.
Dünyayı daha yaşanılır bir yer edebilme konusunda
tarihi tecrübelerimiz de var bizim. Bir Osmanlı
ve Endülüs medeniyeti. Alternatif bir
medeniyet oluşturmak konusunda tarihi deneyimlerimiz
ve birikimlerimiz bize yardımcı olacaktır.
Ama bizim önce geçmişimize karşı bu düşmanca
tutumu bırakmamız gerekir. Bir de İslami bir yaşantıyı
hayatımıza tam anlamıyla uygulamamıza
bağlıdır. İşte o zaman görülecektir ki dünya Müslümanlar
sayesinde yeniden ve yepyeni bir güzelliğe
kavuşacaktır.