Devir Sizindir Beyler

e-Posta Yazdır PDF

Beynim bomboş. Hiçbir şey düşünemiyorum. Hangi ruh halimde olduğumu da bilmiyorum. Hangi duygunun kontrolündeyim onu da bilmiyorum. Hiçbir duygunun kontrolünde değilim sanırım. Hırs yok, kızgınlık yok, öfke yok, istek yok, sevinç yok, mutluluk yok. Yok, yok, yok...  Bu durum beni başlarda oldukça rahatsız ediyordu. Kendime kızıyor, işe yaramaz, değersiz biri olduğumu hissediyordum. 


Sonraları düşündüm de aslında böyle olmak çokta kötü bir şey değil, aksine çok güzelmiş. Kendimi özgür hissettim.  Duygusuzluk demeyelim ama duyguların sizi esir almaması başlı başına bir özgürlükmüş. Bu hayatta hiçbir şey bana istemediğim bir şey yaptıramıyor. Ne mutlu bana. Duygular arasında iyi ya da kötü diye bir ayrım yapmıyorum. Bazen iyi dediğin duygular bile size yanlış yaptırabilir, acı çektirebilir. 


İnsan kendini yüce Yaratanına teslim ettiği anda özgürleşmeye başlıyor. Yüce Yaradana(cc) teslim olduğun anda hiç bir şey seni esir alamıyor. Anladım gerçek özgürlük vazgeçebilmektir. Allah(cc)için her şeyden vaz geçebilmektir. O zaman hiçbir şeyin önemi olmuyor. Önemi olmayan bir şey için de üzülmeye değmez. Dünya namına ne varsa elinin tersiyle itebiliyorsan, vazgeçebiliyorsan işte özgürlük bu. Makam, mevki, servet, mal, mülk evlat, bağ, bahçe velhasıl dünya namına ne varsa hepsinden gönül rahatlığa ile vazgeçebiliyor musun? İşte dünyanın en özgür adamı sensin. Peygamber efendimiz(sav) en sevdiğimiz şeylerden hediye vermemizi tavsiye etmiştir. En sevdiklerimizi gönül rahatlığı ile verebilirsek ona bağlı kalmayız. Mecnun Leyla’sından vazgeçebildiği için beşeri aşkın esiri olmaktan kurtulmuştur. Yoksa bir kadının oyuncağı olan bir zavallı olarak kalacaktı. 


Hani âlimin biri sohbet veriyormuş, yanına gelmişler ve söyle söylemişler: “Efendim size on gemi miras kaldı.” Âlim şöyle biraz durmuş ve : “Elhamdülillah” demiş. Bir gün sonra sohbet esnasında tekrar gelmişler âlimin yanına bu sefer şöyle söylemişler: “Efendim size miras kalan on gemi batmış.” Âlim biraz durmuş ve yine: “Elhamdülillah.” Demiş.  Etrafındakiler merak etmişler : “Efendim dün miras kaldığını duyduğunuzda da elhamdülillah dediniz, gemilerin battığını duyduğunuzda da elhamdülillah dediniz. Bunun sebebi nedir?  Alim şöyle söyler: “Miras kaldığını öğrendiğimde kalbimi şöyle bir yokladım, içimde bir sevinç oluştu mu? Oluşmadığını görünce: “Elhamdülillah”. dedim. Battığını öğrendiğimde kalbimi yokladım acaba içimde bir üzüntü oluştu mu diye? Oluşmadığını öğrendiğimde yine: Elhamdülillah.” dedim.”


Şöyle bir düşünmenizi istiyorum dostlar. Biz ya da etrafımızdaki kaç kişi gerçekten özgür? Evlatlarımız, malımız, mülkümüz, makamımız bizi esir almışsa, biz onlara hükmedemiyor, onlar bize hükmediyorsa, dünyanın en zengin adamı da olsak, onlarca evladımız da olsa, padişahta olsak aslında birer zavallıyız. Çünkü birer esiriz ve esirlerde acınacak insanlardır. İnsanların zengin olmak için nasıl zalimleştiklerine, kul hakkı yediklerine vicdan sahibi insanlar olarak şahitlik etmiyor muyuz?  İnsanların bir makamı elde etmek ya da elde edilen bir makamı elde tutmak için nasıl insanlıktan çıktıklarına şahitlik etmiyor muyuz? 


Bu olumsuz durum maalesef son zamanlarda içinde bulunduğumuz Müslümanlarında bir hastalığı haline geldi. Maalesef Müslümanların servet ve makamla imtihanı İslami ölçülerin çok dışında bir mercide ilerliyor. Özellikle bürokraside yalaka bir nesil yetişiyor. Aslında bu tip insanlar her devirde vardı ve olmaya da devam edecek, ama en azından İslami kesimlerde pek görünmüyordu. Daha çok liyakat ve dava adamları itibar görüyordu. Üzülerek ifade etmeliyim ki artık liyakat ve dava adamlığı ölçü değil. Artık tek ölçüt var o da yalakalık. Güç ve serveti ele geçiren Müslümanlar, nefislerle imtihanlarını kaybetmeye başladılar. Artık nefisler okşanmaya, kibirler tavan yapmaya başladı. Ayağımız yerden kesildi, gözümüz hiçbir şey görmez oldu.


Kavramların içi boşaltıldı. Her şey sözde ve sadece vicdanlar rahatlatılıyor. Bakmayın koca koca laflar ettiğimize bizler sadece “mış mışçılık” oynuyor, ya da “mış gibi” yapıyoruz.  “Mış mışcılık” oynayanlar münafıklar. Her devrin baş belaları. “Mış gibi” yapanlar başta samimi olanlar ama zamanla mışmışcıların oyuncağı olup ne yaptığını bilmeyen zavallılar.  


   Şimdi sahne onların. Devir onların devri. Sürün sefanızı.  Gerçek dava sahipleri ise seyirciler. Bu oyun ilk defa oynanmıyor. Biz bu oyunları daha önce defalarca seyrettik. Sahnedekiler yiyecek, içecek, eğlenecek,  sonunda da her şeyi tarumar edip kaçacaklar. Gerçek dava sahipleri ise o tarumar edilmiş sahneyi içleri sızlayarak seyredecekler. Zamanı geldiğinde onların bozduklarını düzeltmek için çalışıp çabalayacaklar. Hiç boşuna bu sefer hiçbir şey yapmayacağım demeyin. İnancınız ve vicdanlarınız sizi rahat bırakmayacak. Vicdansızların tarumar ettiği o sahneyi düzeltmenin gayreti içine gireceksiniz. Ha şunu da peşin peşin şöyleyim, aptal yerine konmayı şimdiden göze almalısınız. 


Aslında buradaki en kritik soru şu.  Dava adamları dediğimiz kişiler o sahneye dağıtmadan önce neden müdahale etmediler de her şeyin tarumar edilmesini, dağılmasını beklediler? Aslında bunu çok denediler. Gayret gösterdiler. Ama sahnedeki o vicdansızlar iflah olmaz bir aymazlıkla hareket ettiklerinden bir netice alamadılar, alamazlar da. Çünkü hiçbir değer yargıları yok bunların. Tek düşünceleri nefislerini doyurmak. Doymak bilmeyen nefisleri de her şeyi büyük bir iştahla tüketiyor. Aklınıza ne geliyorsa maddi ve manevi her şeyi tüketiyorlar.


Bütün bu acımasızlıkların acı tarafı bozanlar bozduklarını kabul etmiyorlar. Kuranın ifadesi ile Biz bozguncular değil yapıcılarız diyorlar. Onlar her ne kadar öyle deseler de bizler biliyoruz ki eninde sonunda haklı bizler çıkacağız. Onun içindir ki öfkelenmeye, kızmaya, küsmeye hakkımız yok. Dünyanın kanunu bu. Kimisi nefsinin esiri olup yakıp yıkacak, kimisi nefsini esir alıp yıkılanları yapacak. Önemli olan hangi tarafta olduğumuzdur. Yıkan mı, yapan mı? Bütün mesele bu. Gerisi teferruat. 


Bu dünya bir sefer yeri. Hepimiz seferdeyiz. Başkalarının eğlenmesi, yemesi, sefa sürmesi bizi aldatmasın.  Bizler Allah(cc) rızası için hicret edenleriz ve mükâfatını da Allah(cc)tan bekleyenlerdeniz. Bizler sessiz yığınlarız. Zamanı ve yeri geldiğinde vazifemizi yapar ve bu dünyadan sessiz, sedasız ayrılırız. Eğer samimiysek mükâfatımız Allah(cc) katındadır. Bunu bilir, buna inanırız Elhamdülillah.