Hak Haklınındır

e-Posta Yazdır PDF

Hepimiz  koca koca laflar ediyoruz. Davadan bahis ediyoruz. Ama ne hikmetse ilk dünyalık menfaatte davamızı satıyoruz. Slogan Müslüman’ıyız. İslamiyet’in içini boşalttık. Kendimize göre bir din yaşıyoruz. Kendimizi dine uydurmaktansa dini kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Mesela yalanı hiç yüzümüz kızarmadan söylüyoruz. Yalan yere yemini su gibi içiyoruz. İsraf alabildiğine çoğaldı. İbadetler ise hak getire. Edep haya kalmadı, büyüğe saygı ise unutuldu. Daha neyimizi sayalım Allah(cc) aşkına. 


Rehberimiz Kuran ı Kerim ve Peygamberimiz(sav) değil artık maalesef. Popçular, topçular, sinema ve dizi artistleri insanımızın yeni idolü. Gösteriş ve tüketim yeni hayat felsefemiz haline geldi. Her şey dünyalık başarıya endeksli. Başarılı olmak içinde her yol mubah. Yalan söylemek, hak yemek, zayıf olanı ezmek vb. Arkadaşımın lisede okuyan bir kızı şöyle söylemiş babasına: “Baba bu memlekette her şey üniversiteyi kazanmaya endeksli. Üniversiteyi kazanmışsan en iyi insan sensin. Başka hiçbir şey önemli değil.” 


Biz en çok neyimizi kaybettik dostlar? Adalet duygumuzu. Vicdanlarımızı rahatlatmayalım. Yapmacık ve boş bahanelerin arkasına sığınmayalım. Bizim onlardan bir farkımız olmalı. Yoksa bizim halimiz Müslüman görünümlü zalimler olur ki en tehlikelisi de bu.  Böyle yaparsak dine en büyük zararı vermiş oluruz. Bizler bir de Allah (cc) muhafaza bunu din adına yaptığımızı savunur hale gelirsek, bu dinden çıkar, sapkın hale geliriz. Tıpkı DEAŞ’ın yaptığı gibi. Din adına cihat yaptığımızı savunup Allah’u Ekber diyerek Müslüman’ı boğazladığı gibi. Ölende Allah u Ekber diyor öldürülen de Allah u Ekber diyor. Müslümanlık bu değil. Bizim dinimiz rahmet dinidir. Biz gönüller yapıcıyız, yıkıcı değil. Bizler adaleti ayakta tutucuyuz. Zalimin karşısına zulüm yapmak için değil, adaleti yaymak için dikilmeliyiz.


Abbasi halifesi zamanında Bağdat emiri bir tüccardan borç alır. 2 ay içinde ödeyeceğini söyler. 2 ay geçer, borcun zamanı geldiği halde emir oralı olmaz ve borcunu ödemez. Tüccar haber yollar, yetmez bizzat kendisi ister; ama emir yine de borcunu ödemez. Kadıya, belediye reisine müracaat eder, şehrin ileri gelenlerini devreye sokar; ama yine de bir netice alamaz. Üzgün üzgün umutsuz bir şekilde kendi kendine konuşurken bir dervişle karşılaşır. Derviş derdinin ne olduğunu sorar. Tüccar dervişe: “Sen benim ilacım olamazsın” der. “Benim derdimi kadılar, beyler çözemedi sen mi çözeceksin?” der. Derviş: “Olsun, anlat hiç olmazsa rahatlarsın.” der. Bunun üzerine tüccar başından geçenleri dervişe anlatır. Derviş ona:  “Senin sorununu filanca yerde bir cami var, caminin de altında yaşlı bir terzi var, ona git, senin sorunu o çözer.” der. Tüccar çaresiz, terziyi bulur ve olanı biteni olduğu gibi anlatır. Terzi tüccara: “Sen git, akşama gel, paranı alacaksın.” der. Tüccar pek umutlu değil ama hadi hayırlısı der oradan ayrılır. 


Tüccar akşam olur, dükkâna gelir. Bir bakar emir orda terzinin elini öpüyor. Büyük bir saygı ile yanından ayrılıyor. Tüccar parasını alınca mutlu olur ve bir kısmını terziye vermek ister ama terzi kabul etmez.  Tüccar bu işin hikmetini sorar. Kime başvurduysa bir çözüm alamamıştır. Terzi: “Otur.” der ve anlatır.


Bir gün akşam eve gidiyordum. Bir emir namuslu bir kadını zorla saraya götürüyor. Kadın yalvarsa da sarhoş emir onu dinlemiyor, sürükleyerek saraya götürüyor. İtiraz edenleri de dövüyorlar.  Bende dilencileri toplayıp sarayın kapısına dayandım, bağırıp çağırmaya başladım. Beni ve dilencileri de dövdüler. Eve geldim ama gözümü bir türlü uyku girmiyordu. Geçe bir anda aklıma geldi. Sarhoşlar zamanı fark edemezler. Ben şimdi kalkıp ezan okursam bu sarhoş emir sabah olduğunu düşünür ve kadını serbest bırakır. Çıktım minareden ezan okudum.  Halife de bu ezanı duyar ve çok öfkelenir: “Kim bu zamansız ezan okuyan densiz bulup derhal huzura getirilsin.” der. Apar topar halifenin huzuruna çıkarıldım. Bu saatte neden ezan okuduğumun sebebini olduğu gibi anlattım. Halife askerlerini gönderip o emiri yanına çağırdı. Kadını serbest bırakıp emiri de bir çuvalın içine koyup kemikleri kırılıncaya kadar dövdürdükten sonra nehre attırdı. Bana dönerek şöyle dedi: “Eğer bir yerde zulüm gören olursa böyle vakitsiz ezan okuyacaksın.”  Bu olayı herkes bilir ve ahali benim vakitsiz ezan okumamdan korkarlar.


Bir toplumda zulüm karşısında sessiz kalmayacak, zamansız ezan okuyacak insanlar olmazsa zulüm her yere yayılır. Etrafımızda hakkı, hakikati haykıracak insanlar çoğalmalı, çoğalmalı ki yeryüzüne huzur gelsin. Yöneticilerde bu insanlara itimat edip desteklemeli, sahip çıkmalıdır. Etrafındaki şakşakçılara itibar etmemeli. Bu şakşakçılar insanların gözlerini kör ediyor, gerçekleri görmesine engel oluyor. Bugün bu şakşakçılar o kadar çok çoğaldı, her tarafta onları görmek mümkün. Peki, neden bu kadar çok çoğaldılar ve itibar görüyorlar? Çünkü makam ve mevki sahibi kişiler onlara yüz veriyorlar. Yöneticiler de dâhil olmak üzere insanların çoğu hak ve hakikat peşinde değiller. Benliğimiz bize hâkim. İmanımız ve inancımız zayıfladı. Başkalarının bizleri övmesi hoşumuza gidiyor. Onun içindir ki bu makam ve mevki sahibi kişiler etrafında gezdirdikleri kişilerin hangi amaçla yanlarında bulunduklarını bildikleri halde yine de onlara itibar ediyorlar. Sebep çok basit, onlarında da aslında onlardan bir farkı yok. 


Oysa Müslüman şahsiyetli olmalı. Dünya menfaatleri için hak ve hakikatten taviz vermemeli. Hak sahibinin hakkını teslim etmeli. Dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun fark etmez. Hak haklınındır. Biz Müslümanlar şu hataya asla düşmemeliyiz. Müslümanlar yıllarca ezildi, ötelendi, hor görüldü, dışlandı. Bize haksızlık yapıldı. Şimdi fırsat bize geçti, biraz da biz yapalım, ne olacak canım demeyelim. Bizim varlık nedenimiz ve inancımız buna asla müsaade etmez. 


“Ey iman edenler! Allah(cc) için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah(cc)’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah(cc)’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah(cc), yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (MAİDE 8)


Adaletten şaşmayacağız. Eğer adil bir düzen sağlanırsa huzur ve güven ortamı yeniden tesis edilmiş olur. Temeli adil olmayan hiçbir düzen ayakta kalamaz. Adil düzende ancak adaleti savunan cesur ve şahsiyetli Müslümanlar sayesinde kurulabilir. Onun içindir ki Müslüman şahsiyetli, kişilikli ve cesur olmalıdır. Rehberimizin, Peygamberimiz(sav)in güzel duası hepimize ışık olsun. 


 “Allah(cc)’ım! Acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın bunaklığından, kabir azabından Sana sığınırım. Allah(cc)’ım! Nefsime takva bilinci -Sana karşı sorumluluk bilinci- ver, nefsimi günahlardan temizle. Sen temizleyenlerin en hayırlısısın sen o nefsin dostu ve Mevla’sısın. Allah(cc)’ım! Doymayan aç gözlü nefisten, korkmayan kalpten, faydasız ilimden ve kabul olunmayan duadan Sana sığınırım.” (Buhârî, Deavat: 38; Müslim, Zikir Dua: 18) 


Adil olmak güçlü bir irade gerektirir. Adam olacağız, şahsiyetli olacağız. Şahsiyet Müslüman’ın en büyük servetidir. Yavşak, kaypak düzenbaz Müslüman olamaz. Eğer İslamiyet bize bir şahsiyet kazandırmamışsa kendi imanımızı ve inancımızı sorgulamalıyız. Biz nerde yanlış yapıyoruz diye. Müslüman net olmalıdır. Tavrını net ortaya koymalıdır. Zamana, kişilere ve olaylara göre şekil almamalıdır. Eğilmeye, bükülmeye, evelemeye, gevelemeye gerek yok. Her durum ve şartta haktan ve adaletten yana tavır almalıyız. Müslüman doğruyu adaleti söylediğinde, kınamacının kınamasından, dostlarının küsmesinden, güçlünün eziyet etmesinden çekinmeden hakikatleri haykırmalıdır. Bu da ancak erdemli ve hakkıyla Allah(cc)tan korkanların şiarıdır.