İbni Arabi ve Ekberi Mektebi

e-Posta Yazdır PDF

Bugün ki İslam âleminin içinde bulunduğu durum vicdan sahibi bütün Müslümanların canını yakıyor. İslam âlemi son yıllarda büyük âlim ve mütefekkir yetiştiremiyor. Bunun eksikliğini çok derinden hissediyoruz. Zannediyorum böyle bir ortamda da zor çıkar. Çünkü ortam buna müsait değil. Bir âlimin yetişeceğe fikri ve manevi hava ile bilimsel ortam buna müsait değil. Bunu söylerken haşa Allah’tan umudumuzu asla kesmiyoruz. Çünkü ancak kâfirler Allahtan umutlarını keserler. Beni düşündüren biz Müslümanların İslamiyet’i doğru dürüst yaşamamasıdır. Bir âlimi asırlar, içinde bulunduğu manevi ortam, ilmek ilmek işleyerek gün yüzüne çıkarır. Bir âlimin arkasında asırların birikimi vardır. Bu birikimle bağlarını kopardığın anda ki şuanda olan şey de tam olarak budur,  fikri ve ilmi dünyan çorak bir çöle döner. İlim olmayınca amel olmaz, amel olmayınca da ihlas olmaz. Bunlar olmayınca da böyle birbirimizi boğazlarız. 

Bilinçli ve sistemli bir şekilde geçmişimizle bağlarımızı koparanlar ki bunların kim olduğunu bilmeyenimiz yok sanırım. İslam düşmanları kâfirler ve onların içimizdeki işbirlikçileri. Onların bize yani Müslümanlara biçtikleri rol düşünmeyen, dolaysıyla üretmeyen, sadece tüketen hizmetliler olmak. Bunun yolu da bizleri İslamiyet’ten olabildiğince uzaklaştırmaktır. Rusya devlet başkanı Putin’in Türkiye için söylediği İslamlaşıyor sözünün altında yatan kaygı da budur. Müslümanların özüne dönmesi. Onların gözünde Müslümanların özüne dönmesi adeta bir suç ve sucu işleyen herkes yok edilmelidir. 


Biz Müslümanlara düşen görevde bu oyunu bozmak ve Müslümanların uyanışını sağlamaktır. Çok şeyler yapmamıza gerek yok sadece elimizden geleni yaparsak muvaffakiyet sağlamış oluruz. Müslümanların tekrar özüne dönmelerini sağlamak ve öz kaynaklarla buluşturmalıyız. Bizler belki büyük âlimler olup kitleleri etkileyemeye biliriz. Âmâ en azından asırlar sonrasında ortaya çıkacak olan âlimlerimizin yolunu açabiliriz, geçmişimizle geleceğimizin köprüsünü kurabiliriz. Bunun içinde bizlere düşen görev unuttuğumuz âlimleri yeni nesillere tanıtmak ve onların evrensel fikirleriyle yeni nesilleri buluşturmak böylece İslam âlemi için yeni ufuklar açmaktır.


Bir medeniyetin yükselişi âlimlerine sahip çıkmakla gerçekleşir. Onları inkâr etmekle olmaz. Bunun en güzel örneklerini verenlerden bir tanesi Sultan Selim olmuştur. O Mısır seferine giderken Şam’da konakladığı bir dem de şu emri verir. İbni Arabi’nin mezarı bulunsun.  Sultan selim Mısır seferi öncesi Şam’dayken onun mezarını buldurmuş ve türbesini yaptırmıştır. Hem de savaşın en hararetli hazırlığının yapıldığı bir esnada yaptırmıştır bunu. Sultanın bu kadar hürmetini kazanan İbni Arabi kimdir?  Şu kadarını da söyleyebiliriz ki İbni Arabi o devirde Şam’da çokta hürmet edilen bir şahsiyet değildir. Üstelik şiddetli polemiklerinde konusuydu. Onu sapkınlıkla itham edenlerin sayısı da çok fazlaydı.


“İbn Arabi, İslam düşünce tarihinde lehinde ve aleyhinde en fazla fetva verilen düşünürlerden biridir. Nitekim yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı ise yirmidir. Aleyhinde iki yüz otuz sekiz, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir. Her ne kadar bunların çoğu dinî-hukukî-ilmî olmaktan çok, konjonktürel-siyasî veya hissî birer tepki olsa da, İbn Arabî’nin tarihte ne kadar büyük yankı uyandırdığını göstermesi bakımından önem arz etmektedir.”


O tasavvuf ehli tarafından tutulurken, inkâr edenler daha çok zahire bağlı rüsum uleması ile fıkıh bilginleridir. İbni Arabi’yi asıl hedef tahtasına oturtan kişi XIV asırda yaşamış olan İbni Teymiyye’dir. O, Arabi ve mektebine karşı sistemli bir saldırı başlatmıştır. Bunu da ispatlamaya çalışmıştır. Zaten bugün içinde yapılan bu saldırılar dahi Teymiyye’nin yapmış olduğu delillere dayanır. Teymiyye’nin haricinde yeni bir fikirle saldıranda olmamıştır. Teymiyye’nin saldırıları o derece etkili olmuştur ki İbni Haldun dahi bir tartışma sonrasında onun eserlerinin yakılması için fetva vermiştir. 

Bu kadar saldırılar olmasına rağmen onu destekleyenlerin sayısı da en az onlar kadar fazladır. İslam âleminde ünlü ve muteber veliler dahi onu savunmuştur. Hatta Teymiyye’nin öğrencilerinden Zehebi ki birçok yerde Arabi’yi sert biçimde eleştirmiştir ama o dahi onun için şöyle der: “Benim görüşüm ise bu zatın bir veli olabileceği yöndedir.” 


Burada bir de dikkat edilmesi gereken hususta şudur. Eserlerini hayattayken geniş bir kitleye yaymamış, dar çevrede tutmuştur. Eserleri ölümünden sonra yayılmış ve işte o zaman polemiklerin hedefi olmuştur. Bu eserler talebeleri tarafından yayılmıştır. Dolaysıyla talebelerinin yaptığı şerhlerindeki bazı hatalarda ona mal edilmiş olabilir. Sonuçta ne olursa olsun o İslam âleminin en tartışmalı alimlerinden biridir. O sevenlerine ve tasavvuf ehline göre Şeyh-i Ekber (en büyük şeyh) iken karşı çıkanlarına göre ise Şeyh-i Ekfer (en kafir şeyh)dir.


“İbn Arabî, kendisini zühde ve ibadete vermiş, inzivaya çekilip zikir ve tefekkürle meşgul olmuş, ilahî hakikatin ancak keşf ve ilham yoluyla bilinebileceğine kanaat getirmiş, hatta bilgilerini bu yoldan aldığını ileri sürmüştü.” İbni Arabi, Endülüs devletinde üst düzey asker olan Arap soylu bir aileden gelirken debdebeli bir hayat yaşarken ve herkes onun iyi bir asker olacağını beklerken o nasıl oldu da tasavvufa yöneldi. O bu olayın nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatır:


“Orduyu terk ederek tarikata girmemi sebebi şudur: Bir gün Kurtuba’da Emir Ebu Bekr bin Yusuf b. Abdülmümin’in maiyetinde bulunuyordum. Cami-i Kebire giderek namaza durduk. Emir’in tam bir tevazu ile namaz kıldığını, vakar ve haşyetle rükû ettiğini, mahviyet içinde secdeye kapandığını gördüm. ‘eğer bir ülkeyi elinde tutan böyle bir şahıs Allah karşısında böyle davranmaktaysa, demek ki bu dünyanın hiçbir kıymeti yoktur.’ Diye düşündüm. İşte o gün bu dünyayı bir daha dönmemek üzere terk ettim ve tasavvuf yoluna girdim.”


İbni Arabi’yi önemli kılan hususlardan bir tanesi de kendisinden sonra tasavvufun gidişatını tamamen belirlemiş olmasıdır. Dağınık halde ki tasavvufi öğretiyi bir sisteme bağlayan kişidir. O bütün İslami ilimleri bir bütünlük içinde harmanlar ve ona göre İslami ilimlerin gayesi Allah’ı bilmek olmalıdır. O söyle söyler: “Terbiyenin maksadı Allah’ı tanımak tanımanın yolu ise nefsi bilmek ve onu terbiye etmektir.” O Allah ile kulu arasında ki ilişkiyi açıklamaya çalışmıştır. Onun eserlerinin temel ana fikri vahdeti vücud öğretisi olmuştur ki onu asıl hedef tahtasına oturtanda bu düşüncesi olmuştur.


 O, varlık, nefis, insan, akıl, âlem, bilgi, vahdeti vücud, Allah’ın isim ve sıfatları gibi görüşleriyle birçok kelamcıdan ayrılır. Kelâmcıların, “Ancak kelâm kitaplarını okumak suretiyle doğru itikada sahip olunabilir, yoksa imandan çıkma tehlikesi vardır” şeklindeki sözlerine de, “Ben böyle bir görüşten Allah’a sığınırım” cümlesiyle karşılık verir. Ölümünden sonra kelamcılarla arasındaki sert çatışma aslında o hayattayken de devam etmekteydi. 


İbn Arabî, şekilci ve merasimci olmakla suçladığı fıkıhçıları cahil ve katı hatta çoğu zaman ikiyüzlü olmakla suçluyordu. Onlar kendileri ve sultanlarla ilgili dinî hükümlerde esneklik gösterip kolaylık cihetine giderken halkın taraf olduğu meselelerde çok katı ve sert davranıyorlardı. Hatta fakihin biri sultana: “Sana ramazanda oruç tutmak farz değil, senenin herhangi bir ayında tutabilirsin” diye fetva vermişti. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı fakihlerden âdeta nefret eden İbni Arabî şöyle bir hatırasını anlatıyor: “Fakihler hiç olmayacak yorumlar yaparak sultanların maksadına uygun fetvalar verir, bunu şer’i bir hükümmüş gibi gösterirler. Oysa buna kendileri de inanmaz. Bir gün Sultan Melik Zahir Gazi ile sohbet ederken hademeye gizli evrakı getirtip bana gösterdi ve: “Sen ülkemde haksızlık ve yolsuzluk olduğunu söylüyorsun. Vallahi bu hususta ben de senin gibi düşünüyorum. Ama yapılan hiçbir zulüm ve haksızlık yoktur ki, fakihlerin verdiği fetvaya dayanmış olmasın. Bu fetvalar onların el yazılarıyla işte buradadır. Lanet olsun onlara” dedi. (Futuhat  III, 91)


İbn Arabî fakihleri sevimsiz kılan diğer bir hususa dikkati çekerken diyor ki: “Bazı müslümanlar, özellikle de fakihler evliyanın dünyadaki hallerine bakıp gülüyorlar, istikamet üzere bulunan halkın velilerin manevî zenginliklerinden söz açtıklarını görünce gülüyor ama sözlerini de kabul etmiş gibi görünüyorlardı. Yolları velilere düşünce yekdiğerine gözleriyle işaret edip dalga geçiyorlar.” (Futuhat IV, 627), İbn Arabî’nin fakihlerin aleyhinde bulunmasının bir sebebi de budur.


Bizim amacımız fıkıh ilmi sahibi kelamcıların mı yoksa tasavvuf ehli süflilerin mi üstün olduklarını göstermek değildir. Amacımız İslam düşüncesine katkı sağlayan bütün âlimlerimizle gelecek kuşaklarımızı buluşturmak olmalıdır. Buna katkı sağlamak bugün ki ilim sahibi vicdanlı bütün Müslümanların görevidir. Muhiddin İbni Arabi’de İslam düşünce dünyasına katkı sağlamış büyük bir âlimdir. Onun içindir ki polemiklerden sıyrılarak tarafsız bir gözle onu araştırmaya, fikirlerini ve düşünce dünyasını anlamaya çalışmalıyız.