Barış İsteyenlerin Sesi Gür Çıkmalı

e-Posta Yazdır PDF

Ben bu milleti Allah için seviyorum. Erdemliliğini ve vakarını ispatlamış bir millet. Sakın ha milliyetçilik özellikle de ırkçılık yaptığım düşünülmesin. Biz haşa şeytanın yaptığı gibi üstünlük taslamıyoruz. Biz biliyor ve inanıyoruz ki rehberimiz iki cihan güneşi Peygamberimizin(sav) söylediği gibi üstünlük ancak ve ancak takva iledir. Niye seviyorum bu milleti? Bu millet ki Kuran-ı Kerim’i kendine kaynak, Peygamberimizi rehber edinmiştir. Bu iki ip ile o kadar sıkı bağlandılar ki evvel Allah’ın izniyle İslamiyet’in hizmetkârı oldular. Kim ki İslamiyet’in hizmetkârı olur, onu candan severiz.


Bunu çok iyi bilenler özellikle de İslam düşmanı Hristiyan batı ve Siyonist İsrail bu iki bağla bağımızı koparmaya çalıştılar ve halada çalışmaya devam ediyorlar. Evvel Allah başaramayacaklar. Çünkü köklerimiz o kadar sağlam ve derin ki. Bu millet sandıklarından daha da güçlü. Dışardan bakanlar bunu göremeyebilir. Tıpkı Napolyon gibi:

Padişah Sultan Aziz’in Paris gezisi sırasında Fransa İmparatoru 3. Napolyon, Dışişleri Bakanı Fuat Paşa’ya isteklerini sıralar. Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerin Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı... Osmanlı devletinin bunlara kolay kolay razı olmayacağını bilen İmparator, aba altından sopa gösterir: “Bu sorunlar sizin için bir dert... Yorgun omuzlarınızdan bunları atınız. Devletinizin ne kadar zayıfladığı bütün dünyada biliniyor.” Fuat Paşa, gülerek karşılık verir: “Haşmetmeab, siz, bendenize, başka bir devlet gösterebilir misiniz ki, üç yüz senedir, dışarıdan sizlerin, içeriden bizlerin, devamlı tahribine direnebilmiş! Evet, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, bu devleti yıkamadık!”


Aradan bunca yıl geçti ne değişti? Hala içerden ve dışardan bizleri yıkmaya çalışanlar var ve de olmaya devam edecekler. İmtihan bunu gerektiriyor. Bazılarımız imtihanı geçip doğru tarafta saf tutarken bazıları da şeytan ve nefsine yenilip basit dünyalık menfaatleri için kendi öz kardeşlerini sattılar.


En acısı da o değil mi? Güvendiğiniz, beraber yola çıktığınız arkadaşınızdan ihanet görmek. Bu millet buna da alışık çok gördü bu hainleri. Onun için bu kadar güçlü, her defasında bu ihanet çemberinden çıkmasını çok iyi biliyor. Nasıl ki acılar insanları olgunlaştırırsa büyük toplumsal acılarda milletleri olgunlaştırır. Olaylar karşısında serin kalmayı ve vakar davranmasını sağlar. 


Bu millet büyük olaylar yaşadı, sarsıldı ama her defasında Allah’ın ipine daha da sıkı sarılarak daha güçlü çıkmayı başardı. Bugünlerde de zor günlerden geçiyoruz milletçe. Terör belası ile evlatlarımızı kara toprağın bağrına peygamberlik makamından sonraki makam olan şehitlik makamı ile veriyoruz. Al bayraklara sarılmış koç yiğitler tekbirlerle son yolculuklarına uğurlanıyorlar, arkalarında evlatlar, acılı anneler, babalar, eşler bırakarak. O koç yiğitler ki bu toprakların birleştirici harcıdır. Onların etrafında bütün bir millet tek yürek olmalı. 


Çanakkale’de evladını kınalayıp cepheye gönderen bir anne ile teröre evladını vermiş bir annenin vatan sağ olsun diyebilmesi aynı şey değil mi? Zaman, mekân ve olaylar değişse de aradan bunca yıl geçmesine rağmen değişmeyen tek şey iman ve inanç. İnsanların içi kan ağlarken en sevdiklerini kaybetmişken Allah inancı, şehitlik makamı ve vatan sevgisi onların sığınakları olmuştur. İşte bu inanç bu millete olduğu müddetçe yıkamazlar, yıkamayacaklar. 


Ne olursa olsun kardeşlik hukukumuz zarar görmemelidir. Terör örgütlerinin oyununa gelmemeliyiz. Onlar bir şeyi çok iyi biliyorlar. Üç beş askeri şehit etmekle bu milleti ve devleti dize getiremeyecekler.


Onların bütün amacı kardeşlik hukukumuza helal getirmek. Bizi birbirimize düşürmek, kardeşi kardeşe kırdırmak. İşte o zaman sinsi emellerini gerçekleştirmek için ellerine fırsat geçer. Zor zamanlardan hasar almadan çıkmanın yolu sabır ve sebattan geçer. Bu millet sabırlı ve sebat etmesini çok iyi biliyor. Şehit ailesine bakın en güzel örneği onlarda görürüz. İçi ağlarken başını tevazu ile öne eğip vatan sağ olsun demesi bunun somut bir örneğidir.

Biz millet olarak dayanışmanın en güzelini gösterip sevgiyi de acıyı da birlikte paylaşırız. Bizler başkalarının acısı üzerinden fayda ummayız. Başkalarının acısı üzerinden maddi, manevi ve siyasi menfaat beklemeyiz. Bilakis acıyı azaltmanın gayreti içinde olmalıyız. Birileri aramıza nifak tohumları ekmeye çalıştıkça bizler inadına kardeşlik ve birlik mesajları vermeliyiz. Meydanı kötü emellilerin ellerine bırakmamalıyız. Bizlerin yani birlik ve kardeşlik isteyenlerin her zamankinden daha fazla sesi çıkmalı. Çıkmalı ki bozmak isteyenlerin sesini bastıralım. Bozguncuların değirmenine su taşımayalım. 


Bugün hamasi duyguları bir kenara bırakalım. Hamaset dilini çok az kullanalım. Kızgınlığımız ve öfkemiz terör örgütü ile sınırlı kalsın. Genellemelerden kaçınılmalıdır. Genellerken kızgınlık ve öfkeyle söyleyeceğimiz her söz ve yapacağımız her davranış farkında olmadan çok büyük ve telafisi olmayan yaralar açabilir. Bu da tam olarak bunu hedefleyenlerin işine gelir. 


Zimbabve Cumhurbaşkanı Robert Mugabe 25. Afrika Birliği zirvesindeki konuşmasının bir bölümünde batılıların amaçlarının ne olduğunu bakın nasıl açıklıyor: “Bize Allah’ın verdiklerini çok görüyorlar, kaynaklarımızın onların olmasını dilerler. Nerede barış varsa orada savaşı körüklerler. Şimdi bakın Irak ve Libya’daki karışıklığa; bahaneler üreterek bu ülkelere giriyorlar ve yeraltı kaynaklarından zenginleşiyorlar” dedi.


Hep aynı kirli oyun, hep aynı tezgâh. Savaşı körüklemek. Yeter artık oyuna geldiğimiz. Oyuna gelmek derken Enver Paşanın şu ifadesini zikretmeden geçemeyeceğim. İttihat ve Terakkicilerin üç paşasından Enver paşa1 Kasım 1918 ‘de Alman istimbotu ile ülkeyi terk ederken yaveri Mersinli Cemal Paşaya şu itirafta bulunur: “Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık.”


Benim bu söylediklerimi bilmeyen yok. Herkes biliyor. Ama demek ki bilmek yetmiyor. Bilinç uyandırmalıyız ve harekete geçmeliyiz. Onların oyununu bozacak yeni bir bilinç dalgası oluşturmalıyız. İslamiyet savunma dini değildir. Aksiyon dinidir. Nerde bir haksızlık, zulüm varsa engellemek için biz orda olmalıyız. 


Bizlere çok büyük görevler düşüyor. Her şeyden önce oyuna gelmeyeceğiz. Basiretimiz açık olacak. Onlar yaktıkça bizler söndürmeye koşacağız. Onlar ayırdıkça bizler birleştireceğiz. Onların işi kolay. Yalan, iftira, sahtekârlık, terör velhasıl çirkin olan her şeyi kullanmaktan çekinmezler. Oysa bizim işimiz zor. Bazen ağır iftiranın altında inim inim inlerken doğru bildiğimiz şeyleri hayata geçirmeye çalışırız. Yaptığımız iş ne kadar zor olursa olsun bizim davamız hak davasıdır. Biz barışı ve kardeşliği yaşatmalıyız. Bizim de artık bir silkelenmeye ihtiyacımız var. Yeter artık hep kötülerin kazandığı. Bizim daha fazla gayret gösterip bu pis oyunlara dur dememizin zamanı geldi.