NEFSİNİ DİZGİNLE HUZUR BUL

e-Posta Yazdır PDF

Bir ağabeyimiz var. Emekli bir imam. Allah uzun ömürler versin. Güler yüzlü bir Allah dostu. Bir gün arkadaşlarla otururken yanımıza geldi. Her zaman ki güler yüzlülüğü ile selam verdikten sonra oturdu, çaylar içildi. Koyu bir sohbete başladık. Ben sohbetin bir yerinde: “Abi dedim siyaset nasıl gidiyor.” Hangi siyasetten bahsediyorsun Memduh’cuğum.” dedi.“Hangi siyaset olacak abi.” dedim. “Seni bilmem ama benim için siyaset hanımla didinmeden, çekişmeden bir günü nasıl geçiririm. Bunu başarırsam benim için işte gerçek siyaset budur.” dedi. Anlattığına göre hanımı ona ;“Ya hocam sen kırk yıldır cemaate konuştun, hala da konuşmaya devam ediyorsun, susmak bilmez misin sen.” Diyerek çekişiyormuş. 


Siz öyle şikayetlenir gibi söylediğine bakmayın, bunu söylerken gözlerinin içine baktım. Gözlerinin içi gülüyordu. O gözlerde mutluluk vardı, neşe vardı, sevinç vardı, muhabbet vardı. Asla ve kata şikayetlenme yoktu. Anlattıklarını dinlerken neşesini görmenizi isterdim. İşte dedim mutluluk bu, saadet bu. İnsana, hayata, sıkıntılara, zorluklara katlanma gücü veren şey bu. İnsanı hayata güldüren şey bu. İnsanı bu kadar huzurlu ve mutlu yapan şey neydi? Hayata gülümseten şey neydi? Abim dinine bağlı bir Allah dostudur. Anladım, bu mutluluğun kaynağında Allah’a adanmış bir hayat ve peygamber sevgisi vardı. İnsanın mayasını İslamiyet yoğurmuşsa öyle basit sıkıntılar onu yıkamaz. EvvelAllah sapasağlam bir kale gibi yıllara meydan okurlar. Acıyı bal eylerler.


Yıllar geçtikçe daha da sağlamlaşır bu bağ. Çünkü bu sevgide bir emek var, beraberce geçirilmiş koca bir ömür var. Sevgiyi bir anda tüketmiyorlar. Yavaş yavaş ve yıllara yayarak yaşıyorlar. Sevgi çok fazla ve ölçüsüzce yaşanırsa çabuk tükenir. Ama ölçülü seversek bir ömür boyu sürdürürüz. İşte İslamiyet insanlara bunu öğretiyor. İnsanları ve dünyayı ölçülü sevmeyi.


Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama benim için önemli bir kıssayı anlatmak istiyorum. “Bir gün köyün imamı camide vaaz ediyormuş. ‘Ey cemaat gidin sevdiklerinize sevdiğinizi söyleyin. Bakın ölümlü dünya da yaşıyoruz, yarın çok geç olabilir.’ Diyormuş. Yaşlı bir amca da vaazı dinlemiş, namazını kılmış, yavaş yavaş evine gitmiş. Hanımı onu karşılaşmış, yemeğini hazırlamış, beraber yedikten sonra yine birlikte çay içmeye başlamışlar. Tam yeri denk gelmiş amca bey söze başlamış:‘Hanım demiş bilmeni isterim. Ben seni seviyorum.’ Hanım biraz utangaç ama memnun bir edayla: ‘Bey demiş ne oldu sana sen böyle şeyler söylemezdin. Bak seninle 40 yıldır evliyiz. Hiç ağzından böyle şeyler duymamıştım.’ Bey amca ne der bilir misiniz? O sevgiyi bir anda tüketenlere inat. ‘Ey hanım bir kıymeti olsun diye 40 yıl bekledim.”

Şeyh Edebali ne diyor. “Sevgi gizli ve sessizcedir bağırarak olmaz.” Sevgiyi tüketmemek lazım. Zamane sevgileri gibi hızlı ama çabuk tükenen sevgiler olmamalıdır. Sevgiye bir asalet yüklemelidir. Sevgi gönülden gelmelidir. Dil yalan söyler ama gönül asla. Gönül ortadan kalkınca ortaya bugünkü gibi süslü, gösterişli, ama vıcık vıcık ilişki çıkıyor. Biz özü kaybediyoruz. Dile inanıyoruz. Her şeyi çok çabuk tüketiyoruz. Her şeyin yapmacıklaştığı ve hızla tükendiği dünyada ilişkiler de, sevgiler de tükeniyor. Böyle bir dünya da saadet ve mutluluk aramak boşuna.


Kurtuluş İslam’da. Önce insanımıza Müslüman kimliğini yeniden kazandırmalıyız.


Kimliğimizi kaybettik. Kimliğimizi kaybedince aslında her şeyimizi kaybediyoruz. İnsanın kıymeti harbîyesin kalmıyor. Müslüman şahsiyetli olmalıdır. Sağlam karakterli olmalıdır. Kişiliği oturmuş, ne istediğini bilen, kalp gözü açık ve kendisi ile barışık bireyler mutlu insanlardır. İnsan kendisi ile mücadele halinde olmamalıdır. İnandıkları ile düşündükleri ile yaşantısı uyum içinde olmalıdır. Yani tabiri caizse içi başka, dışı başka olmamalıdır. Dünyaya bu kadar gönül bağlamamalıyız. Ne demiş Yunus Emre: “Dünya derdi olanın, dünya kadar derdi olur.” Bu kadar dertli ve sıkıntılı isek sebebi dünyaya bu kadar bağlı oluşumuzdur.

Müslümanlığı özümsedik mi? Kalbimize, ruhumuza indirebildik mi? Yoksa Müslümancılık mı oynuyoruz. İnanın bugün ki Müslümanların çoğu “mış, miş” Müslümanlığı yaşıyor. İslamiyet’in bizden ne istediğini çok iyi biliyoruz. Ama yapmaya gelince yapmıyoruz. Yani çelişki içindeyiz. Çelişkili insanlar mutlu olamazlar. Dinin bize emrettiği ile nefsimizin ve menfaatlerimizin arasında tercih yapmak durumunda kalsaydık kaç kişi İslamiyet’ten yana tavır koyardı. Çoğumuz nefsimizin yanında yer alırız. Ve ondan sonra başlarız bahaneler üretmeye. Yaptıklarımıza kılıflar uydurup vicdanlarımızı rahatlatmaya çalışıyoruz. Ama nafile bir çaba. Gerçeği hepimiz çok iyi biliyoruz. Yaptıklarımızın yanlış olduğunu çok iyi biliyoruz. Bildiğimiz içinde huzursuzuz. Birey mutlu değilse onun etrafındaki herkes mutsuzdur. Çünkü kötülükler sirayet edicidir. Bu sözü ilk defa çok sevdiğim bir abimden duymuştum. Sezgin Çakır abimden. “Soba yanmadan etrafını ısıtmaz.” Bireyler mutlu olmadan toplum mutlu olamaz.


Gerçek mutluluk nerede? İslam’da. Huzur İslam’da. İslam’ı seçen ve gerçek anlamda Müslüman olarak yaşayan insanlar huzur içindedirler. İslamiyet ne yapıyor da insanlar huzur içinde bir hayat yaşıyorlar. Bunun için İslam’ın nasıl bir insan tipi istediğini bakmak lazım. Müslüman hangi özelliklere sahip olmalıdır. Dürüst, bilgili vakur, cömert, merhametli, mütevazı, vb. güzel hasletlere sahip olmalıdır. Peki, bunu nasıl başaracak? Öncelikli olarak İslam’ın yasaklarına yani haram kıldığı şeylere bir bakmakta fayda vardır. Maddi yasaklar vardır ki bunlar zina, kumar, içki, dedikodu vb. Bu yasaklar toplumsal hayatımızı düzenlerken bunun yanında bireysel hayatımızı da düzenleyen yasaklarda vardır ki benim asıl üzerinde durmak istediğim de bu yasaklardır. Bunlar: cimrilik, gösteriş, riya, kendini beğenme, kıskançlık, hırs ve haset gibi kötü huylardır.


Bir Müslümanın bu saydığımız kötü hasletlerden bir sıyrıldığını düşünün. Bu saydıklarımız insanı kemiren, bütün enerjisini sömüren hasletler değil midir? Oysa cimri değilsen mal hırsın yoktur, maddi sıkıntılar seni yıpratmaz. Gösteriş düşkünü değilsen mal ve kılık kıyafetin olmaması seni üzmez. Görünüşün bir önemi yoktur. Kendini beğenmezsen ukala olmazsın. Kıskançlık yoksa hoşgörülü olursun. Hırslı değilsen bir şey elde etmek için kendini yiyip bitirmezsin. Haset değilsen başkasına benzemeye çalışmazsın. İşte İslamiyet bu duyguları yasaklamakla aslında insanı yine kendi kendisinden korumuş oluyor. Kendinden ve nefsinden. İnsan nefsini kontrol altına almadan huzura eremez. Peygamberimiz(sav) Yüce Rabbimize(cc) nasıl dua ediyor. “Allah’ım göz açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsime bırakma.”


Bir bedenin iki sahibi olamaz. Bedeni bir vatan parçası gibi düşünelim. Bu toprak parçasına ki en nihayetinde toprak olacaktır, sahip olmak için nefsimizle sürekli mücadele halindeyiz. Nefis bize hakim olmaya çalışıyor, biz kendimize sahip olmaya çalışıyoruz. Yani nefsimiz ile sürekli mücadele halindeyiz. Savaşın olduğu bir yerde huzur olur mu? İşte bugün huzursuzsak sebebi bedenimizdeki bu amansız mücadeledir. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış arasında gidip gelen ruhumuz hep acı çekiyor. Bu mücadeleyi hak kazanmazsa maalesef daha çok acı çekeceğiz. Ruhumuz yanacak, kavrulacak, ıstırap çekecek. Bizler yandıkça dünya yanmaya devam edecektir. Tarafsız kalıp mücadeleyi kimin kazanacağını seyredeceğimize taraf tutup haktan yana tavır koyalım.