YUNUS EMRE’LER VAR OLDUKÇA

e-Posta Yazdır PDF

“Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada baki kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.” Diyen Yunus Emre halk tarafından çok sevilen bir mutasavvıftır. Halk onu hep sevmiştir.  Çünkü bu topraklarda sevgi, saygı ve hoşgörü hâkimse Allah’ın izniyle hep o ve onun gibi İslam âlimleri sayesinde olmuştur. O bir aşk adamıdır, gönül eridir, sevgi pınarıdır. Yunus Emre olmadan İslam tarihi, Türk tarihi, Türk düşünce tarihi eksik anlatılmış olur. Bizim duygu ve düşünce sistemimizde Yunus Emre’nin çok derin bir etkisi vardır.

Onun duygu ve düşünceleri asırlardır bu millete ilham kaynağı olmuştur. Bizler duygu ve düşüncelerimizi anlatırken onun şiirlerini ve sözlerini örnek gösteririz. Bir insanı karşılıksız sevmek gerektiğini söylemek istediğimizde onun şu sözünü söylemezsek ifade eksik kalmış olur: “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” Hele güzel sözün önemini anlatmak için kullandığımız: “Söz ola kese başı, söz ola kestire savaşı.” Bu örnekleri çoğaltabiliriz.


Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş Veli ile aynı dönemde yetişmiş ve yaşamış bir mutasavvıftır. Bu dönemin kendine özgü bir özelliği vardır. Anadolu tam bir kargaşa dönemini yaşamaktadır. Anadolu Moğol istilası ile adeta kan ağlamaktadır. İnsanlar bıkkınlık ve bezginlik içindedir. Kan, gözyaşı, zulüm, geçim sıkıntısı halkı bitip tüketmektedir. İnsanların gelecekle ilgili bir beklentileri yok. İşte tam bu dönemde çıkıyor bu Allah dostları ve halka umut oluyor. Onlar fikirleri ve düşünceleri ile Anadolu’yu toparlamışlardır. Bu kargaşadan ve umutsuzluktan çıkmanın tek yolu sevgi, saygı ve hoşgörüden geçer. İşte onlar bunu yapmışladır. O zamanlar büyük insanlar bu umutsuz insanlara el vermişler. Onları hayata bağlamışlardır.


Halktaki bu dönüşüme en güzel örnek Yunus Emre’dir. Yunus’ta aslında sıradan bir Anadolu insanıdır. Buğday ekerek geçimini sağlayan bir Anadolu insanıdır. Yani önceleri diğer Anadolu insanından farkı yoktur. Yunus’ta bu dergâhtan geçmiştir. Sıradan bir Anadolu insanı iken bu topraklarda sevginin, hoşgörünün, aşkın adamı olup çıkmıştır. Onun bu yola nasıl girdiği menkıbelerde şu şekilde anlatılmaktadır:

"Hacı Bektaş Veli, Horasan diyarından Rum'a (Anadolu'ya) gelip yerleştikten sonra veliliği ve kerameti etrafa yayıldı. Her taraftan mürit ve muhipler gelmeye, büyük meclisler olmaya başladı. Fakir hâlli kimseler gelir, nasip alır giderlerdi.


O zaman Sivrihisar'ın şimal tarafında Sarıköy denilen yerde Yunus derler, bir kimse var idi. Gayet fakir olup ekincilik ederdi. Bir vakit kıtlık oldu. Ekinden bir nesne hâsıl olmadı. Yunus, erenlerin bu güzel vasıflarını işitti. Kimsenin bu kapıdan boş dönmemesi dolayısıyla, bir bahane ile gidip kifaf denecek miktarda bir şeyler istemeyi düşündü. Eli boş gitmemek için öküzüne dağdan alıç yükleyip Suluca Karahöyük'e doğru yola koyuldu.


Karacahöyük'e varınca Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı. Armağanını sunup: "Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım. Ümidim şu ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz, aşkınıza kifaf edelim." dedi. Hacı Bektaş: "Öyle olsun" diyerek abdallara işaret etti, alıcı alıp paylaştılar, yediler. Yunus birkaç gün orda eğlendi. Gidecek olunca, Hacı Bektaş'a haber verdiler. O da: “Sorun bakalım ne ister, buğday mı, himmet mi?" dedi. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Buğday istedi. Ne yaptılarsa da razı edemediler. Yunus: "Bana buğday gerek" diye ısrar etti. "Ben nefesi neyleyim" dedi. Razı olmadı. Hacı Bektaş, emretti, buğdayı verdiler. Yunus da Dergâhtan çekilip gitti.


Yunus, biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhâl geri dönerek kusurunu itiraf etti. Fakat Hacı Bektaş: "O iş şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tabduk Emre’ye verdik, varsın nasibini ondan alsın." dedi."


Ve o artık Tabduk Emre’nin dizinin dibinden ayrılmayan bir miskin Yunus’tur o. Devrin diğer âlimleri nasıl Allah’ın izniyle Anadolu insanını değiştirmişse Tabduk Emre’de sıradan Yunus Emre’yi aldı, Allah’ın izniyle değiştirdi ve bizim tanıdığımız aşk adamı yaptı. Yunus’taki bu değişim menkıbelerde şu şekilde anlatılır:


"Tabduk Emre, bir gün Yunus’a aşk şarabı sunarak: “ Yunus, bunu insan ayağı değmeyecek bir yere koy" der. Bunun üzerine Yunus Emre ne yapacağını düşünür. Günlerce dağları taşları her yeri dolaşır, fakat insan ayağı değmeyecek bir yer bulamaz. Sonunda bu yerin kendi midesi olacağını düşünerek dizi üzerine çöker, aşk şarabını içer ve içer içmez de mest olur. Sonunda ilhama kapılarak şiirler söylemeye başlar."


Tabduk Emre ile tabiri caizse kilidi açılan Yunus Emre bu topraklarda sevginin, hoşgörünün, aşkın en büyük seslendiricisi olmuştur. O artık içine sığmayan bir pınardır. Anadolu’yu diyar diyar gezerek: “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevla’m seni, Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevla’m seni” Diyerek aşkı anlatmış, Allah(cc) sevgisini, Hz. Muhammed(sav) sevgisini anlatmış bir Allah dostudur. Yunus’un gönlüne bir defa bu sevda düşmüştür.


“Gönlüm düştü bu sevdaya 

Gel gör beni aşk neyledi

Başımı verdim kavgaya

Gel gör beni aşk neyledi.”


Diyen Yunus’un tek kavgası, tek davası artık gönül yapmaktır. Dost kazanmaktır.


“Ben gelmedim dava için

Benim işim sevgi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim.”


Sadece gönül yapmak yetmez onu yaşatmak daha da önemlidir. Yaşatmak emek ister, özveri ister, sabır ister. O kadar dikkat etmelisin ki bir kez bile gönül yıkmamaya gayret göstermelisin.


“Bir kez gönül yıktın ise 

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil


Evet, bugün belki Yunus Emre’nin yaşadığı gibi öyle bir dönemi yaşamıyoruz ama içinden geçtiğimiz günlerde zor günler. Toplumsal bir travma yaşıyoruz. Herkes birbiri ile kavgalı. Artık birbirini düşünen insanlar azaldı. Bu günler en az zayiatla atlatmanın tek yolu sevgi, saygı ve hoşgörüden geçiyor. Yanı bugün Yunus’a tekrar ihtiyacımız var. Onun asırlara meydan okuyan eşsiz düşüncelerine tekrar sarılmak vaktidir. Birbirimizi sevmeden, saymadan, birbirimize hoş görü ile bakmadan anlaşamayız.  Sonra Yunus’un dediği gibi: “Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi/ Hele bana şöyle geldi bir göz açıp yummuş gibi” göz açıp kapanıncaya kadar geçen şu ömürde kine, nefrete, kavgaya ne gerek var.


“Adımız miskindir bizim

 Düşmanımız kindir bizim

 Biz kimseye kin tutmayız

 Kamu âlem birdir bize”