HALLAÇ’I İNÇİTEN DOSTUN ATTIĞI GÜLDÜR

e-Posta Yazdır PDF

“Allah’a kavuşmak için iki rekât namaz da yeter. Ancak, böyle bir namaz için abdesti, insanın kendi kanı ile almış olması gerekir.” Söz, Hallaç-ı Mansur’a aittir. HallTaç- ı Mansur İslam tarihinde yüzyıllardan beridir tartışılan bir kişidir. O kimisine göre dinden çıkmış, kimisine göre de büyük bir İslam âlimidir. Onun birçok taraftarı olduğu gibi ona karşı da olanlarda bir hayli fazladır. Tıpkı hayatında olduğu gibi.


Hallaç-ı Mansur’un asıl adı Hallaç değildir. Onun tam adı şöyledir: Ebu'l-Muğis Hüseyn b. Mansur el.Hallac el-Beyzavi. Hallaç, bugünkü İran sınırları içinde, Beyza'ya yakın Tur denilen yerde h. 244 I m. 857 senesinde dünyaya geldi.”   Bazılarının söylediği gibi bu isim ona mesleğinden dolayı da verilmemiştir. Aslında Mansur’un mesleği hallaç (pamuk atıcı) değildir. Peki, ona bu isim niçin verilmiştir. Olayın aslı şu şekildedir: Bir gün dostu olan bir hallacın dükkânında otururken, onu bir işe gönderdi ve “Senin işini de ben görürüm” dedi. Parmağı ile işaret edince pamuklar, çekirdek ve tozlarından ayrıldı. Bu keramet yayılarak, “Hallaç” ismiyle meşhur oldu.”


Küçük yaşta tasavvufa giren Mansur’un 3 tane hocası olmuştur. Birinci hocası, Sehl-i Tüsteri’dir. Bu zat aynı zamanda Kuran ve hadis hocasıdır. İkinci hocası Amr-el Meki’dir. Ondan tövbenin zaruretini ve manevi hallere itibar etmeme gerektiğini öğrenir. Üçüncü hocası Cüneyd- i Bağdadi’dir. Asıl hocası Cüneyd- i Bağdadi’dir. 20 yıl hocasının yanında kalır. Hocasından ayrılan Hallaç kendi yolunu çizer ve diğer sufilerden ayrılır. Her yönüyle diğer sufilerden farklıdır. Mesela onlar gibi hırka giymiyor, bir bakıma asker elbisesine benzeyen elbise ya da kolsuz cübbe giyiyordu.  Kendi yoluna giden Hallaç irşat görevini yapmak ve fikirlerini yaymak üzere bir seyahate çıkar. Horasan, Ahvaz, Fars, Irak gibi ülkelere ve şehirlere gider. O sadece İslam coğrafyasına değil gayri Müslümlere de vaaz etmek üzere seyahatlere çıkmıştır. Hindistan’a gitmiş ve Kaşmirdeki Hindulara İslamiyet’i anlatmıştır.


Onun en meşhur sözü ki kendisi ile özdeşleşen Ene’l Hak’ dır. Yani ben Hakk’ım sözüdür. Bu sözdür tabiri caizse kıyameti koparan. Bu sözdür onu yüzyıllardır tartışılmakta yapan. Birde o meşhur işkence ile öldürülmesi. Ona karşı olanlar bu kelimenin zahiri anlamına bakarak ona düşman kesilirken, taraftarı olanlar ise bu sözün zahiri anlamına göre değerlendirilmemesi gerektiğini söylemişler ve kendilerine göre ne anlama geldiğini ve ne maksatla söylediğini açıklamaya çalışılmışlardır. Ar. Gör. Ethem CEBECİOGLU’nun söylediği gibi sadece bu sözün ne anlama geldiğini araştırmak bile başlı başına bir araştırma konusudur.


Hallaç-ı Mansur, İslam tarihinde eşine ender rastlanacak bir şekilde idam edilen bir İslam alimidir. Zaten onu önemli kılanlardan biri de bu idam şeklidir. İdam ediliş şekline geçmeden önce idamının sebeplerine de değinmek gerekir. Hiç şüphesiz en önemli sebep Ene’l Hak sözüdür. Gerçi bu söz yani Ene’l Hak sözü idamı için sebep gibi gösterilse de asıl bu sözün idama meşru bir kılıf ayarlama işi olması da kuvvetle muhtemeldir. Bazılarına göre onun idamındaki asıl sebep siyasidir. Abbasi halifesi Muktedir döneminde ülke kargaşa içindedir. Özellikle Karmati isyanı ülkeyi kasıp kavurmaktadır. Hallaç, Karmati isyanına destek oldu mu yoksa onu sevmeyenler tarafından iftiraya mı uğradı bilinmiyor ama Hallaç’ın Karmati isyanına destek olduğu gerekçesiyle öldürüldüğü de söylenmektedir. Zira Karmatilerin Hallaç’tan çok etkilendikleri de söylenmektedir.  Tabii bu ne kadar doğru bu da başlı başına bir muamma.


Bir diğer sebep de Gulam Halil'in Bağdat sufilerine karşı giriştiği fitne hareketidir. Zira Gulam Halil’in iftiraları da onun idamına sebep olmuş olabilir. Bilinen bir gerçek ki yüzyıllardan beridir tekke ve medrese arasında çetin bir mücadele var ve aynı mücadele hale devam etmektedir. Tekke-Medrese mücadelesinden Hallaç’ta nasibini almıştır. Bu mücadelede Mevlana'nın dediği gibi, sufilerin bulunduğu kefede daima "kellelerden tepeler" buluna gelmiştir.


Onun idamının sebeplerinden biri de manevi haç fikridir. Kendisine ait bir defterde bu konu geçince inkâr etmez. Olay şöyledir. “Bir insan şer’i hac yapmak isterse, evinin bir odasına yerleşir. Belirli şartlarla oraya bir mihrap yapar, orada temizlenir (gusül), ihramını giyer, şunları söyler, şunları yapar böylece namaz kılar, Kur'an'ın şu suresini ezbere okur ve bu odanın etrafında tavaf yapar, orada şu şekilde tesbihler yapar. Bütün bunları yapan, Mescidi-i Haram ‘da Kâbe’yi tavaf etmiş gibi olur.".


Kadılar tarafından bu husus kendisine sorulduğu zaman, Hallaç inkâr etmez. Ancak kendisinin bir nasihatte bulunduğunu, bir mecburiyet getirmediğini ve işittiği bir hadisi naklettiğini belirtir.


Birinci kadı Ebu Ömer,  bunun üzerine Hallaç’ı zındıklarla suçlayarak idamına karar verir. Sebepleri ne olursa olsun bütün bu hadiseler göstermektedir ki aslında Hallaç’tan rahatsız olan devrin yöneticileri ve hakikatlerin zahiri yönü ile ilgilenenler onun idamını istemiş ve kendilerine göre meşru bir sebepte bulmuşlardır. Yöneticileri bilmem ama olayların ve sözlerin zahiri yönleri ile ilgilenenler kendilerine göre haklılar. Ve zaten aslından kendisi de bundan dolayı insanlara kızmaz. O meşhur işkence sahnesi oynanırken perde kapanmadan önceki son sözü de şu olmuştur:


- Allah’ım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet...


İşin aslına bakılacak olursa Hallaç-ı Mansur kendisini böyle bir sahneye hazırlamıştır. Üç defa haçça giden Hallaç üçüncü gidişinde Müslümanların kendisini öldürmesini ister. O hakka vuslat yolunda kendisini ölü sayarak sürekli olarak kurban edilmesini istiyordu.


Bir gün kendisine; "Sabır nedir?" diye sorduklarında; "Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hatta bundan daha acâib muameleler yaparlar da bir kere âh etmez." buyurdu.


Kendisine söylediklerinden dolayı tövbe etmesini söylediklerinde. “Ben ilahlık ilan etmedim ki tövbe edeyim.” der. Kabul etmeyince yıllarca habise atarlar. Ve en sonunda halifenin isteği ile kadıdan alınan fetvanın uygulanması istenir. Fetva 26 Mart 922 de uygulanır.


Hallaç sonunun nasıl olacağını çok iyi biliyordu. İnsanlığı adım adım bu sahneye hazırlıyordu. Tabi kendisini de. Belki de Hallaç’ı bu kadar şöhretli yapanda bu idam ediliş sahnesidir ki gerçekten te inanılmaz bir son perdedir o sahne. Ve Hallaç çok muhteşem oynamıştır o son sahneyi. Birçok kaynakta bu idam ediliş sahnesi teferruatlı bir şekilde anlatılmaktadır.


Önce yüz kırbaç vururlar ölmediğini görünce kalabalık insan yığınları arasında meydana getirilir. O esnada kalabalık Hallaç ı Mansur’u taşlarlar. Ve şu ilginç olay yaşanır.


“Taşlar... Kan... Kanlar içindeki Mansur... Ses yok. Tebessüm... O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti... Bir inilti ki; yürekler titrer ve sorarlar: 


- Taş yağmuru altında inlemedin de bir güle karşı ne diye böyle inledin?


- Taş atanlar, halden anlamazlar ki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.


Daha sonra burnu kesildi, kamçılandı, dili kesildi, vücudu parçalandı, darağacına asıldı, başı kesildi ve en sonunda cesedi yakıldı. Külleri Dicle’ye atıldı. Atılan küller de havada (Enelhak) şeklini aldı. Nehre külleri dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmağa başladı. Kabaran Dicle’nin suları Bağdâd’ı basmak üzereydi ki; bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallâc-ı Mensûr ( radıyallahü anh ) bu kimseye, şehit edilmeden önce, “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle’ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat’ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at” buyurmuştu.