Fildişi Kulesindeki Fikir İşçisi

e-Posta Yazdır PDF

Düşünsel hayatımızın önemli kilometre taşlarından bir tanesidir Cemil Meriç. Hayatını bu memleketin düşünsel hayatına adamış fikir işçisi. Memleketin son yüzyılına egemen olmuş siyasal ve sosyal olayların içinde fiilen olmasa bile düşünsel olarak yer almış bir kâşif Cemil Meriç. Fırtınalı yıllarda, sağ-sol gibi fikirlerin egemen olduğu ortamlarda, bunların yanlışlığını savunacak kadar cesur yürekli fedakâr insan. “Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek.” (Tercüman 20.09.1984) Hayatı hep bir arayışın içinde geçmiştir. Düşünce, davranış ve karar karmaşalığı yaşamasının sebebi de bu olsa gerek. Ne ateizm ne sosyalizm ne Türkçülük arayış içindeki bu zekâyı tatmin etmeye yetmemiştir.
Fırtınalı hayatında gelgitler yaşayan bir adamdır Cemil Meriç. Gelgitlerin adamı Cemil Meriç, rüzgârda savruldu. Bazen komünizme inandı. İnançlarını sorguladı. Marksist olduğunu haykırdı ama gerçekten Marksist miydi? Acıların, ıstırapların, yokluğun içinde sakinlemek için sığındığı limanlarda aradığını bulamayan bir fikir adamıdır Meriç. Hayatına kendi iradesi hâkim değildir. İçinde bulunduğu şartlar ve insanlar onu kendi olmayan
fikirlerin ve hayatın kucağına atmıştır.
Ateizmin kıyılarında yüzmüş ama inanmamıştır.
Kendisi gençlik yıllarını şöyle tanımlar:
“Gençliğim Allahsız bir çölde akıp giden başıboş bir
ırmaktı.” (Mektuplar,11.10.1966) Kendi deyimi ile “ateizme
gelişi tamamen teorik.” Bir mahkemede yargılanırken
Marksist olduğunu söylediği zaman: “ Korktuğu
için sustu.” dememek için Marksist olduğunu haykırdı.
Ama yıllarca arayış içinde geçen ruhu en nihayetinde
gerçek mecrasını bulmuştur. Ölürken:
Allah, Allah, Allah! Ve “Muhammet sevgilimdir!” nidaları
ile can vermiştir.
“Önce çevreye intibak: Cami, dua. Sonra çevreye
isyan: Şovenizm. Fakat ne dindarlık taklidi
ruhi hüviyetini ifşa edebilir, ne saldırıcı milliyetperverlik.
Sonra sosyalizm. Bütün bu tahavvüllerin
merkezinde yalnızlık kâbusu. Önce çevreye bağlanmak,
olmayınca daha geniş bir çevreye, bir belkiye,
bir müpheme. Nihayet gizlide, tehlikede,
cihanşümulda karar kılış…
Hayır, bütün bu tercihlerin bir tefekkür çilesinden
doğduğunu sanmıyorum. Ne Marx’a geldiğim
zaman Marx’ı tanıyordum, ne Türkçülüğüm bir
araştırmanın mahsulüydü.” (Jurnal 29.10.1974)
Kendisi bu toplumun göçmen çocuğudur.
Kendi deyimi ile içinde yaşadığı cemiyette yabancı
muamelesi görmüştür. “Hafızasında iz bırakan en
eski yıllarda sadece itildiğini, istenmediğini, dövüldüğünü
hatırlıyor. Yabancıydı, oynamadı, çocuk olmadı.
İçine ve kitaplara kapandı.” (Jurnal 26.11.1963)
Cemil Meriç için okumak hayatın acımasızlığında
insanlardan kaçıştı. Dalgalı hayatında sığındığı
bir limandı okumak ve kitaplar. Meriç’in hayatı
hapis, ekonomik sıkıntı, fiziksel ve ruhsal zorluklarla
geçmiştir. Hayat çoğu zaman ona kötü yüzünü
göstermiş ve adeta sabrını sınamıştır. Ama bu ülke
yok mu bu ülke onun için ne sıkıntılara katlanır
insan.
“Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye
kadar geçen zaman: Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız,
katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç
şehri fethe giden bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla
harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar.
Daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat

vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım,
kitaplarım” (Mektuplar 12.10.1966)
Kendisi hayatta iken hep zirvelerde olmayı
amaç edinmiştir. “Hilkatin atölyesinde çalışan, yani
yeni bir dünya parçası, yeni bir düşünce, yeni bir
tertip yaratan ustaların sayısı bir asırda üç-beş…
Sen onlardan biri olmaya çalışacaksın. (Jurnal 20.08.1963)
Büyük olmak için insanın kendi tarihinin olması gerektiğine
inanmıştır. Kendi tarihini yazmak içinde,
içinde bulunduğu cemiyetle kavga edilmesi gerektiğine
inanmıştır. “İnsanı cemiyet yaratır. Hangi cemiyet?
İnsan cemiyetle tam bir uyum içinde olduğu
zaman tarihi yoktur: doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan
fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık. Fert cemiyetle
kaynaştığı zaman tarihi yoktur.”
Onun içindir ki çağdaşlarıyla kaynaşmaz ilişkilerinde,
yazılarında, konuşmalarında fazla kıyıcı,
fazla mağrur, fazla ukaladır. Daha öğrencilik yıllarında
yazıları ile öğretmenlerini sert eleştirebilecek
kadar sivri dillidir. Okul yıllarında sert eleştirilerden
nasibini alan öğretmenlerinden Mesut FANİ :” Biz
sana ne yaptık yavrucuğum.” dediğinde : “ Bana
dostluk yaptınız ama ülkeme düşmansınız.” diyecek
kadar da açık sözlü ve yüreklidir.
Batı medeniyetine karşıydı ve adeta batı medeniyeti
ile kavgalıydı. Talat HALMAN’ın söylediği
gibi “Batı medeniyetine bu kadar şiddetle saldıran
bir başka büyük Türk yazarı hatırlamıyoruz.” (Yeni Devir)
Oysa Cemil Meriç ilk gençlik yıllarında tam bir
Batı hayranıdır. Cemil Meriç, hayranı olduğu Batı’yı
incelerken Hind’le yani Asya’yla karşılaşır. Daha
sonra Asya sayesinde Doğu’yu tanır, Doğu’yu keşfeder
ve üstelik bu Doğu hayran olduğu Batı’yı da
beslemiştir. Doğu’yu tanıdıktan sonra da Batı’ya
olan hayranlığı yerini Batı düşmanlığına bırakır.
Doğu kültüründen en nihayetinde özüne yani kendi
Türk kültürüne döner. Cemil Meriç’in düşünce dünyasının
önemli köşe taşlarından olan Hind aslında
bir semboldür. O Hind’le bizi, kendi içimize, özümüze
çağırıyor. Bütün bu çalkantıdan sonra sığındığı
liman kendi öz kültürü ve İslamiyet’tir.
Kendi insanını tanımasını şöyle anlatmaktadır.
“Konya yolculuklarımda (1966–67) ilk defa başkası
ile temas ettim. Başkası yani kendi insanım.
Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden
değilsin’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben
onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında
uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş,
boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi.”(
Mağaradakiler s. 323)
“Tanzimat’tan bu yana, Türk aydınının alın yazısı
iki kelime de düğümlenmektedir: Aldanmak ve
aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece
bir oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı
olmuşlardır. Avrupa’yı tanımak gaflet; Avrupa’yı tanıyan
ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden
nasıl kurtulacağız.”(Mağaradakiler) Hayatını insanların
gerçekleri görmesi için mücadele ederek geçirmiştir.
Cemil Meriç hayatının hülasası iki
kelimedir: öğrenmek ve öğretmek. Hayatını öğrenmek
ve öğretmek üzerine kuran Meriç, bunu yaparken
kendisini fildişi kulesine çekmiştir. Fildişi
kulesinde olmasının sebebi kendisini büyük görmesinden
değil, halkın içinde kendisinin kaybolacağı
inancıdır.
“Doğu İrfanı hisarla kuşatmış. Bezirgân
sokmamış mabede. Mürşitler yıllarca davar
güt(tür)müşler çömeze odun taşıtmışlar. Ve meşaleyi
çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar
eline. Mürit, ruhsuz bir ceset. O cesedi canlandıran
şeyhin, mürşidin, pirin nefesi. (“Parya” Türk Edebiyatı
1/10 s. 10)
Meriç fildişi kulesine çıkmış ve oradan bir
daha inmemiştir. Hep tepede kalmış ve oradan aşağıdakilere
yol göstermeye çalışmıştır. Kendisi aşağıya
inmemiş insanların kendi yanına çıkmasını
savunmuştur. “Uluların hepsi fildişi kulelerde yaşadı.
Fildişi kule tufandan kurtulmak isteyenler için
bir gemi… Zaman zaman kalabalıklara karışsan
bile limandan uzaklaşma. Kalabalık kasırgalı bir
umman.” (Fildişi kule Ocak 1965)
“Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan
münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.(jurnal) “Düşünenin
görevi insanından kopan, tarihini unutan ve
yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak, kızmadan
usanmadan irşat. Geçek sanat ayırmaz, birleştirir.”
(Mağaradakiler s. 325)
“Aydın olmak için önce insan olmak lazım.
İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur.
Maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen
kendi gönlü ile hisseden kişi…aydını yapan
uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü
kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” (Kırkambar
s.453)