NECİP FAZIL’A SALDIRANLAR KARŞISINDA BİZİ BULUR

e-Posta Yazdır PDF

Mukaddesatı olmayan milletler ayakta kalamazlar. Bizim yapmamız gereken şeyde mukaddesatlarımıza sahip çıkmaktır. Yetmez sahip çıkanlara da sahip çıkmak gerekir. Bazı insanlar vardır, simge kişilerdir. Savundukları fikirler, düşünceler onlar sayesinde nesilden nesile aktarılır. Onların şahısları önemlidir. Mesela bir Mevlana, bir Yunus, bir Akşemsettin gibi bir çırpıda aklımıza gelen büyük şahsiyetler vardır. Onlar aslında sadece birer beşer değildir. Birer ülküdür. Onlar inançlarıyla, savundukları düşüncelerle, fikirlerle birer semboldürler. Bu anlamda Necip Fazıl’da bir semboldür.

Necip Fazıl’ı uzun uzun anlatmayacağım. Onu herkes ama herkes çok iyi tanıyor. Bugün onu karalamaya çalışanlar dahi onu çok iyi tanıyorlar. Büyük Üstat dönüş yaptıktan sonra, kendi tabiri ile Allah’a bağlandıktan sonra, hep saldırılara maruz kalmıştır. Ona yapılan son saldırı da üstadın kaleminden çıkan ve devrin başbakanına yani Adnan Menderes’e yazdığı mektuplarla alakalıdır. Televizyonlarda ve gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan o mektuplarla saldırıyorlar Üstad’a. Ne var o mektuplarda? Üstat devrin başbakanından yani Adnan Menderes’ten örtülü ödenekten yardım istemiş. Necip Fazıl, yalvarır bir üslupla devrin başbakanından yardım istemiş. Vay efendim, nasıl olur böyle şeyler, falan filan söylemler. Eleştiriler eleştiri olmaktan çıktı. Artık hakaret boyutuna ulaştı. Bütün bunları niye yapıyorlar?  Amaç Necip Fazıl’a ve onun şahsında onun davasına saldırmak. Nedir Üstadın davası?

Tek davası vardı. Allah ve peygamber rızası. Zaten sorunda buradadır. Necip Fazıl’a neden saldırıyorlar? Allah ve peygamber sevdalısı olduğu için. Oysa bugün onu yerlere vurup karalamak isteyen çevreler bir zamanlar yerlere, göklere sığdıramıyorlardı: “ Bundan önceki 3 eserim (o vakitler Allah’a bağlılığım belli olmadığı için göklere çıkarıldım.) küçük ve kifayetsiz davranışlardır.”

Benim asıl kızdığım nokta bazılarının öyle ya da böyle mukaddes saydığı kişilere saldırılıyor olmasıdır. Necip Fazıl, mütedeyyin bir kesim, yani benimde içinde bulunduğum bir kesim tarafından önemsenen ve sevilen bir kişidir. Aslında onlar sadece Necip Fazıl’a saldırmıyorlar. Necip Fazıl’a saldıranlar onun şahsında bana ve benim gibi düşünenlere saldırıyorlar. Peki, kim bu üstada saldıranlar? Bunların tek tek isimlerini veremeyiz ama Sevinç Çokum’un üstada, şairlerin sultanı unvanı verilmesinin üzerine kaleme aldığı yazıdaki şu ifadeler onlara saldıranların zihniyetini ne güzelde özetlemiştir:


“İş bu yazarlar, dili nasıl bozarız, Türk tarihini nasıl unuttururuz, Türk kahramanlığını kafalardan nasıl sileriz, şu köşeyi, şu bucağı nasıl kaparız, çocukları kitaplarla nasıl zehirleriz, her şeyi nasıl berbat ederiz düşüncesiyle yıllardır ellerini oğuştura, iştahla bu yıkıma giriştiler. Elbette milli sesi duymaya tahammül edemezler.”


Onların sesini duymaya tahammül edemedikleri Necip Fazıl bizim gözümüzde kendisini davasına adamış büyük bir mücadele adamıdır. 1946’dan 1970 yılları arasında fikir ve düşünceleri dolaysıyla hapiste geçirmiş bir dava adamıdır Necip Fazıl. Üstadımızdır. O bu dava için sahip olduğu dünyalık her şeyi, hiç düşünmeden elinin tersi ile itip sıkıntıya, çileye ıstıraba seve seve koşmuş bir aksiyon adamıdır. O bu memleketin gençlerine örnek olmuş, yol göstermiş bir fikir adamıdır. Örnek insandır.


Necip Fazıl, bu yola girerken hiçbir hesabın kitabın içinde olmadı. Dünyalık hiçbir kaygısı da yoktu. Üstelik bıraktığı hayat öyle hepimizin bir çırpıda bırakıp gidebileceği bir hayatta değil. Kendi ağzından dinleyelim nasıl bir hayatı elinin tersiyle ittiğini:


“İş Bankasından istifam sırasında ben paranın değeri ölçüsünde 500 liranın üstünde gelir sahibiydim. Bine yakın… Korkmadan üç sıfır daha koyabilirsiniz. Demek ki istifa ettiğimde o devrin iştirasına ve yaşama şeraitine göre ayda 1 milyon lirayı(bugünün parasına göre Şubat 1983) tepen bir hararet bastı beni…” diyebilecek kadarda elinin tersiyle itmiştir dünyayı. Üstelik öldüğünde çoluğuna çocuğuna da biraz bırakmamıştır. Varlıklı bir aileden gelmesine, iyi bir geliri olmasına rağmen öldüğünde beş parasızdır. Bütün servetini davası uğruna harcamıştır. Zaten mektuplarda bahsi geçen parayı da şahsı için değil, davası için istemiştir. Yani birilerinin söylediği gibi kumar için değil. Bu da çok büyük bir yalandır. Üstada atılan başka bir iftiradır.


Ahmet Kabaklı’nın kendisi ile yaptıkları bir sohbette Necip Fazıl, “bohem” hayatını bırakıp; “bu yol çıkmaz sokaktır.” diyerek girdiği yola nasıl başladığını şöyle anlatır:


“Uzun zaman alır… Yarım kalır…. Bilmem ama birkaç kelime söyleyebilirim. Burada en mühimi benim efendi hazretlerini tanıdığım zamana kadar gelen hayatımla… Ondan sonra bir müddet daha devam etmiş fakat daha sonra beni- tabirinizle- meydan yerine sevk etmiş olan o ilca( itiş) … İş Bankasında müfettişim. Oturuyorum odamda… Büyük bir konfor içindeyim, öyle sırmalı elbiseli hademeler bir ayağa kalkışım var orda… Nedir bu? Bu mu gayem? Öyle muayyen ihtiraslar var… Bunlardan ne elde edeceğim? Deyip hemen umum müdürün karşısına bir çıkışım var. Muammer Eriş o zaman”… “Bana imkân verin yardım edin istifa edeyim.” Ve oradan işte bildiğin hayata atıldık. Kıska bir zaman sonra Büyük Doğu çıktı. Gerisi malum. Hapisler, şunlar bunlar filanlar falanlar… Şimdi hala o tehlike içindeyiz. 80 yaşın arifesinde bu tehlikeyi yaşıyorum.”

Hayatında ona çok çektirenler, hayatı ona zehir edenler öldükten sonra bile üstadın yakasını bırakmıyorlar. Şimdi de itibarını elinden almaya çalışıyorlar. Ama beyhude bir çaba.  Siz onu itibarsızlaştıramazsınız. O zaten bu dünyada itibar peşinde koşan bir insanda değildir. Üstat davası uğruna her şeyinden vazgeçti. Davasına girerken sonunun nereye varacağını bilmeden ve de hesabını yapmadan kendisini davasına adadı. Allah’a bağlı olmadan önceki hayatını küçük ve kifayetsiz sayan Üstat, girdiği hayatın ne kadar zor ve çetin olduğunu çok iyi biliyordu. Ama hiç düşünmeden daldı bu hayatın içine.


“ Kahramanlık ahlakında biz kahraman filan değiliz ama mücerret kahramanlığı konuşabiliriz… Kahramanlık ahlakında sonları hesap etmek diye bir şey yoktur. Bu şark’ın Bizans ve Fars tesiri bize “Viran olası hanede evlad ü ıyal var” tesellisi verir. Bu tamamen İslam’a zıttır. Hanenin viran olmasına razı olmadan umrana imkân yoktur. Ama tedbirde de büsbütün boşta bulunacak değildir. Son nereye varır? En sonu, Allah’ın takdirine varır.”


Her insan hata yapar ki insan olmanın doğasında vardır hata yapmak. Hem hatalar da bazen güzeldir. Çünkü insana kulluğunu ve acizliğini hatırlatır. Necip Fazıl da çok hata yapmıştır ki kaldı ki sizin küçümsediğiniz ve de eleştirdiğiniz Adnan Menderes’e yazılan mektuplar birer hata değildir, hele onun şahsiyetine ve davasına zarar verecek şeyler hiç değildir. Bizler onu mükemmel bir insan olarak görmeyiz. O da bir beşerdir. İnsanların bir hatasından yola çıkarak, “Ha işte sizler böyle insanlarsınız” çıkarımını yapmak en basit ifadesi ile art niyettir. Oturup hatalar üzerinden insanları değerlendirecek olursak inanın bir tane bile dava adamı bulamayız. Oysa bizler küçük hatalara değil büyük resme bakarız.


Yani sizler üstadın devrin başbakanına yazdığı bir mektuptan dolayı, üstelik bu mektuplarda davası için çırpınan bir yüreği görüyoruz, hele şu mektuptaki yalvaran üsluba vurgu yapıp onu küçümsemeniz bizim ona bakış açımızı değiştirmez. Bu yaptıklarınızla üstadı küçük düşüreceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bizler bu davaya hizmet etmiş insanlarımızı hatalarıyla, sevaplarıyla, günahlarıyla kabul eder ve severiz. Sevmeye de devam edeceğiz. Allah ve peygamber sevdalısı bir insana sahip çıkmak Müslüman’ın şiarında vardır.


Bu anlam da Necip Fazıl’a sahip çıkmak bizlerin boynumuzun borcudur. Sadece Necip Fazıl’a değil, bu davaya sahip çıkan herkese sahip çıkmak boynumuzun borcudur. Bu gün Necip Fazıl’a saldıranlar yarın bir başkasına saldıracaktır. Onların saldırıları son bulmayacaktır. Ama emin olunki karşılarında hep bizleri bulacaklar. Sanmasınlar ki meydan boş. Hayır. Bizler hep oralardayız, Üstat ve Üstat gibileri savunmak için.