Seyyid Ahmed er-Rufai (k.s) Hazretlerinden

e-Posta Yazdır PDF

Nefisini Arıt


Sıdık konusunda gayretin tam ve yerleşmiş olsun. Nefsin verdiği kibir sebebiyle senden meydana gelecek bütün şan ve şereften vazgeç. Taki senden, nefsinin kibrine dayanıklı şan ve şereften en ufak bir kibir tozu bile kalmasın. Böylece toplumda saygınlık elde edilir. Allah dostlarının meclislerine katılabilir. Bil ki sen, sır bir takım menfaat ve makamlar için, mücerret vehme dayanan bir taklitle değil, ancak onların hallerini ve makamlarını elde etmek maksadıyla onlara benzeye bilir ve böylece onların kervanına katıla bilirsin. Nefsinin arzularını ve dünyaya olan hırsını, ölümü sıkça hatırlamak suretiyle yok et. Çünkü ölümü hatırlamak, lezzetleri kaçırır. Sürekli Allah’la beraber ol. Allah dost olarak yeter.


Onun saltanatı uluhiyyetinin büyüklüğü o kadar açıktır ki, bunu aksini hiçbir kimse müdafaa edemez. Güç ve kudretini ortaya koyan ayetler o kadar bedihidir ki onun rububiyyeti hakkında tartışma yapılamaz.


İster kuvvetli ister zayıf halinde olsun, kafirin tabiatı bile Allah’a meyl ve muhabbet eder. Münkirlerin ruhu hile ve tuzakların başı çıktığı günde Allah’ın birliğini inkar ile kabul eder. Allah ezeli kudrete sahip öyle bir hakimi mutlaktır ki, büyük küçük herkes, O’nun bu kudreti karşısında acziyetine itiraf etmiştir. Azamet ve ferdaniyeti öylesine tektir ki, ister zayıf isterse kuvvetli olsun her ferdi belli bir şekil ve surette yaratmakla infirat eder. Dairesinden çıkartmıştır. Bu suret ve şekiller, infirat dairesinden uzaklaştırılan kişilerdir. Akıllarında şüpheler oluşmakla birlikte, O’nun vahdaniyetine inkar edememişlerdir. O’nun şekillendirdiği bu hakikatler, mukarrabin zümresinden olanların kalplerindeki şek şüpheleri öylesine silmiştir ki, indirilen rabbini emirleri anlaya bilmişlerdir.


Kafirlerin bu acziyeti ve mü’minlerin iktidarından sonra, Allah’ın uluhiyetinin yüceliği idrak ve iz’an sahiplerini öyle perdeler arkasında bırakmıştır ki, bunlar bile: “Cenabı Allah’ı bilme hususunda acziyetini kabullenmek O’nu bilmektedir” düsturunu haykırmışlardır