Ne Kadar Güvenir İnsanız

e-Posta Yazdır PDF

İnsanların bir arada huzur ve sükunet içerisinde yaşamaları, birbirlerine verebilecekleri güvenle alakalıdır. Güven duygularının yoğun bir şekilde yaşandığı toplumlarda ilişkilerde sağlam ve sarsılmaz bir temel üzerine bina edilmiş olur. Kimse kimsenin aleyhine olmadığından, insanlar birbirlerine kuşkuyla bakmaz. Arkalarını dönmekten çekinmezler. Acaba zarar görür müyüm düşüncesiyle kendilerini koruma refleksiyle başka yanlışlara düşme gibi bir tehlike de yaşamazlar.


Güven, ayrıca görev ve sorumlulukların yerine arızasız bir şekilde getirilmesinde de belirleyici rol oynar. 


Müslüman, hakka hakikata teslim olan, selamete erdiren, esenliğe çıkaran, barış ve güven tesis eden anlamlarına gelir. Allah’ın emir ve yasaklarını -ön şart ileri sürmeden- yerine getiren insandır müslüman. Bu, Allah’a karşı sonsuz bir güven anlamı taşır. Böyle bir güvenin karşılığı ise Allah’ın o insana güvenmesi ve rızasına kavuşturacak şeylerle onu istihdam etmesidir.


Bütün peygamberlerin sıfatlarından biri de son derece güvenilir olmalarıdır. Çünkü, insanlara emniyeti telkin eden, güveni, samimiyeti, sadakati tebliğ etmekle görevlendirilen, Allah’ın koruması altında olan özel insanlardır peyganberler.


Son peygamber, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.) de bu güven, kendisine risalet görevi verilmeden önce de vardı. Muhammed-ül Emin diye anılırdı. Herkesin güvenini kazanmıştı, O’nun doğru dediğinden kimse şüphe etmezdi. Emanetin, güvenle birleştiği zirveler onunla anlam kazanmıştı. Hak adamıydı. Her şey ona emanet edilirdi. bir defa dahi yalan söylediğine şahit olunmamıştı.


Şamda bulunan Hirakliyusun, ticaret için gelen, daha Müslüman olmamış Ebu Süfyan’a Peygamberimiz hakkında: “Yalan söylediğine hiç şahit oldunuz mu? Diye sorması üzerine Ebu Süfyan bile : “O’nun hiç yalan söylediğine şahit olmadık”  diyerek güvenilen bir insan olduğunu itiraf etmiştir.( Buhari, Bedül vahy,1) 


Kendisine Risalet görevi tevdi edildiğinde, tebliğ görevine yakınlarından başlaması gerektiği emri ilahisiyle (bknz.şuara214) sefa tepesinde toplanan Kureyşlilere: 


“Şu dağın arkasından düşman atlılarının geldiğini söylesem ne dersiniz” dediklerinde, “Sen emin, güvenilir birisin, sana inanırız dediler.” Bunun üzerine Allah’ın Resulü:

“Öyleyse, önümüzdeki kıyamet günü azabıyla sizi korkutmakla memurum, bana iman ediniz”( İrfan yücel,Peygamberimizin hayatı, D.İ.Y. yayınları) buyurarak Risaletini ilan etmiştir.


Hicretin arefesinde, hayati tehlikesi söz konusu olmasına rağmen çok sevdiği beldesinden, yerinden, yurdundan ayrılmadan önce yine de kendisine emanet edilenlerin ağırlığını sırtında hissediyor, onların yerine ulaştırılmasının kaygısını taşıyordu. Bu nedenle Hz. Ali’nin, kendi yatağına yatmasını istiyor, sabah olduğunda ‘emanetleri teker teker yerlerine iadesi için sıkı bir tembihte bulunuyordu. (bknz. İbni Hişam II,98) Bakın görün ki ne Hz. Ali’nin Resüllullah’a olan güvenin de bir sarsılma söz konusu ne de Resulüllah’ın, Allah’ın kendisine vaat ettiğinden... Burada herkes herkese güveniyor, kimse kimseden şüphe etmiyor, Gevşeklikte göstermiyordu . Her şeyden önce bir ismi de “El Mümin” ve ”Es’selam” olan Allah’a güvenleri tamdı. Allah kendisine güvenenin güvenini boşa çıkarır mı? Çıkarmadı da çıkarmayacakta. kendisini öldürmek için evinin kapısında bekleyen o azılı düşmanların bir an gözleri göremez, kulakları duymaz oldu. Allah’ın sakladığını kim aşina hale getirebilir ki. Allah’tan kim ne saklayabilir ki. O, Resulünü onlardan saklıyordu. Adeta salına salına Allah’ın Resulü, aralarından geçip giderken cehaletten medeniyete, zulümden adalete , karanlıktan aydınlığa, asrı saadetin temellerini atmaya Medine’ye, medeniyete gidiyordu Hz. Aliyi Allah’a emanet ederek. O Hz. Ali o yatağa yatarken ölümüne yattığını biliyordu belki. Ancak güven sadakat böyle bir şeydi işte; bildiklerini, gördüklerini, sahip olduklarını güvendiğinin emrine vermek, asıl güvenilecek yere geleceğini teslim etmek, ahiretin için candan da geçmek, canan da, maldan da, mülkten de.


Sadece Allah’ın arslanı Hz. Alimi? elbetteki hayır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, daha niceleri de emniyette zirveleri tutmuşlardı. biz bunları burada anlatmaya kalksak bitiremeyiz. Ancak, Peygamberimiz miraca çıktığında müşriklerin Hz. Ebu Bekir’e gelerek: “Senin peygamberin güya göklere çıkmış, orada Allah’la bizzat görüşmüş, ne dersin?” dediklerinde. “O, Benim peygamberim mi bunları söylüyor? O söylediyse doğru söylemiştir. Ben bundan da ötesine inanmışım.” diyerek peygambere karşı güvenini, sadakatini de bilmek gerek.


Hz. Ömer’in devlet işlerinin dışında ki işleri için kendine ait olan mumu kullanması, “Fırat nehri kenarında bir koyunu kurt kapsa korkarım ki Allah onu Ömer’den sorar korkusuyla” emanetin ağırlığını zerrelerinde hissetmesi, insanda ki güven duygusunun, cennet kandili Ömerce başka bir tezahürüdür.


Güven, sadakattir, samimiyettir, olduğun gibi görünmektir, verilen sözde durmak, emanete riayet etmektir. 


Peygamberimiz bir hadisi şeriflerinde buyuruyorlar ki:


“Münafıklığın alameti üçtür: söylediği vakit yalan söyler, vaad edince vaadinde durmaz ve emanete hıyanet eder.”(Rumuzul Ehadis, s.,5; H. No,4) 


Şu hadise verilen sözlerin yerine getirilmesi, güvenin mümindeki karşılığının nasıl olması gerektiği hususunda çok önemli, bir o kadar ibretli bir derstir müminlere: 


Bir Sahabe diyor ki: Peygamberimizle bir meseleyi görüşmek için bir yerde buluşmaya karar verdik. Ben, her nasılsa o sözümü unuttum, gidemedim buluşma yerine, Üç gün sonra hatırıma geldiğinde koşarak buluşma yerine gittim ne göreyim Allah’ın Resulü beni üç günden beri orada bekliyordu. Beni görünce: “Ey genç bana zahmet verdin, üç günden beri burada seni beklemekteyim”(Ebu Davut)


Güven, emniyet insanı olmanın, sözüyle özü uyum içerisinde olan, inandığı gibi yaşayan, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanların bir özelliğidir.


Yüce Allah bu hususta:

“.....Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir” ( İsra 349) buyuruyor. 


Kalu belada verdiğimiz söz vardır. Kelime-i şehadetle bu güvenimizi tazeledik. Bu, güven insanı olacağımıza dair, ahde vefanın yenilenmesi hususunda bizi sorumluluk altına sokan kulca verilmiş bir güvencedir. Yapacağımız şeylere dair bir güvence, sözlerimizle eylemlerimiz arasındaki uyuma dair bir güvence. insanları aldatmayacağımıza dair bir güvence. başkalarının bizden emniyet içerisinde olacağına dair bir güvence.


Başka bir ayeti kerimede de yüce Allah:

“Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz, Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında çok büyük bir günahtır.”(Saf, 2-3) buyurarak Müminlere, Müminliğini hatırlatıyor, bu hususta bizleri uyarıyor.

Peygamber efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:

“Müslüman, dilinden ve elinden güvende olduğu, müminde insanların malları canları hususunda, kendisine güvendiği kişidir”(Tirmizi,iman bab,12) buyurarak mümin ve müslümanın vasıflarını zikrediyor.


Ellerimiz insanlara zarar vermek için asla kalkmamalı, illede bir el uzanacaksa düşen birisini kaldırmak için uzanmalı, merhametle insanları kucaklamalı, veren el, koruyup kollayan el olmalı. Dillerimiz bir ok misali kalplerin tahribatına sebebiyet vermemeli, kırmak dökmek niyetiyle açılmamalı, yalana dedikoduya, süi zana, iftira ve gıybete kapı olmamalı, bir yılanın zehrinden daha şiddetli olan zehrini akıtmamalı, gönül kırmak için değil yapmak için açılmalı, söylenecek bir söz varsa oda Peygamberimiz’in ifadesiyle ya hayır söylemeli ya da susmayı tercih etmeli.


Peygamberimiz(s.a.v)’in burada özellikle dil ile eli ifade etmelerinde çok önemli mesajlar saklıdır, zira insanın en fazla aldandığı ve başkasını aldatmada kullandığı bu iki uzvumuz çok önemli bir unsurdur.


Mümin, barış, esenlik ve selamette olmanın güven içerisinde yaşamanın teminatıdır, güven adamıdır. Her şeyden önce sevgi kahramanıdır. Ancak bu sevgi her şeye rağmen, herkese olan sevgidir. 

Yaradandan ötürü olunca bakışlar, her çirkinliğin üzerinde bir güzellik mutlaka görülür. Güzelliğe değil müminin asıl tutkusu güzeller güzeli Allah’a olan sevgisidir. O sevgi, her şeyi sevme sebebidir; “Yaratılanın yaratan dan ötürü sevilmesidir.”


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmenize vesile olacak şeyi söyleyeyim mi? aranızda selamı yayınız.” (Müslim, İman,93-94)


Sevgi insanı olmayı ne zaman ki başarırsak güven hususunda da bütün problemleri aşmışız demektir. Çünkü insan sevdiği kişiye asla yanlışlık yapmaz, sevdiğine şefkatle merhametle muamele eder, onu asla aldatmayı düşünmez.


Güven sıfatı insanlara sadece zarar vermemek hususunda kazanılmış, daha ilerisine gidilememiş, asıl görev ve sorumlulukların düşünülmediği bir erdemlilik midir? elbetteki değil. Zira böyle düşünüldüğünde onun anlamını daraltmış olur, aktif olan bu sıfatı pasifleştirmiş olursunuz. Bir evladın hayırlı olması, başka bir ifadeyle anasının babasının ona güvenmesi, onlara karşı asi olmaması değildir sadece, ayrıca onlara hizmette kusur etmemesi, bunları yaparken bile bıkkınlık belirtisi olarak “ öff” bile dememesidir. Bir komşunun bize olan güveni her sıkıntısında yanında olmaktır, derdiyle dertlenmek, sevincine ortak olmaktır, açlığını susuzluğunu bilmektir, yeri geldiğinde, o olmadığında onun bıraktığı her şeyi emanet olarak görmektir. Bir memurun amirine, bir patronunun işçisine, bir müslümanın akrabalarına, diğer Müslüman kardeşlerine hatta farklı inanç sahiplerine, kısaca herkesin, herkese karşı yerine getirmesi gereken görevlerinin bilincinde olmak ve onun gereklerini yapmaktır asıl güven. Bugün, maalesef insanların iyiliklerini ve kötülüklerini sadece zararının dokunmamasına bağlıyor, bunu yeterli bir kriter olarak görüyoruz. Güven duyguları aşına aşına bu şekli almış. Elbetteki zararımızın kimseye dokunmaması da bir erdemliliktir ancak yeterli değildir.


Peygamberimiz bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:

“Mümin, geçimi güzel olan kişidir geçimsiz kişilerde ise hayır yoktur.”(Ahmet b. Hanbel, Müsnet,2/400)


Başka bir Hadis-i şeriflerinde de:

“Çevresindeki kişilerin emin olmadığı kişi cennete giremez”(Müslim İman ,18) buyurarak uyarıyor. 

 

Müslümanın Müslümana Güvenmesi


Müslümanın hayatına baktığımızda hep güven tesisinin parametrelerini görürsünüz. Örnek olarak bir selam; müslümanın müslüman üzerindeki haklardan biri olan; bu bir güven sözüdür, benden sana zarar gelmez teminatıdır. O selama memnuniyetin ifadesidir ziyadesiyle almak. Sadece bu mudur? elbetteki değil. Bir duadır, paroladır, sulhtur, selamettir, esenlik temennisidir. bağlılıktır, yakınlıktır, yakınlaşmaktır,


Camiye gidiyor, birbirimize güvenle sırtlarımızı dönüyoruz. Okuduğumuz fatihada “biz” diyerek kardeşlerimizi de duaya dahil ediyoruz. Tahiyyatta, selamımızı devam ettiriyor yine selamla güven duygularını tazeleyerek namazdan çıkıyoruz. Musafaha da elden tutarak güç verme vardır kardeşlerimize, bu şekilde o eller yine hayırın güvencesi olarak kalkıyor. Hacda aynı duygu vardır; “Lebbeyk Allah’ım, sen çağırdın bende geldim, verdiğim sözü yerine getirmek için geldim” diyerek güveni ispat vardır Allah’a. Bütün dünya Müslümanlarının güven tazeledikleri yerdir orası. Zekat bir güven değil midir? fakirlerin yokluklarına yapılan bir takviyeyle. Kurban, bölüşmektir. İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyetle Allah’a bir güvendir. Oruçta farklı değildir; onda da varlık arasında yokluğu hissetmek vardır, ta ki fakirlerin bizlere olan güveni sarsılmasın. Nimetlerin üzerinde ki -oruçla daha bir aşina hale gelen- Allah’ın merhameti, sahip edildiğimiz zenginlik, o nimetlerin arkalarındaki el- emin , es’selam olan Allaha güvenmenin şek ve şüphesiz gerekliliğini gösterir. Bütün ibadetler aslında -bir şekilde- güven etrafında böyle dönüp durmaktadır.


“Mümin Müminin aynasıdır, Mümin Müminin kardeşidir. Malını, o yokken korur. Kötülüklere karşı etrafını çevirir. Onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar. Müminin mümin kardeşiyle durumu, birbirini yıkayan, temizleyen iki el gibidir.”( Tirmizi,bir,18) buyuruyor Yüce Resul. Güven burada daha başka bir güzellikte zuhur ediyor. Kirletmemek değildir tek derdimiz, Kirlendiğin de de onu temizlemektir. Yakası katlı olan bir kardeşimizin yakasını dahi düzeltiğimizde olması gerekeni yapmış oluyoruz. Düşeni kaldırdığımız da insancıl davranmış bulunuyoruz. Hele hele Ağlayanla ağlanmak, gülenle gülmek, dertlinin ağıdına belki ses katmaktır... Müslümanda ki güven işte budur yani aslında olması gerekendir.


Güvenin başka bir görüntü şekline ya da birlik ve beraberlikteki önemine şu hadisi şeriflerle şahit oluyoruz. Peygamberimiz buyuruyorlar ki:

“ Müminin mümine karşı durumu, kısımları birbirlerini perçinleyen bina gibidir.” (Riyazüssalihin, terc. c. 1; s. 213)


Mümin, kendini toplumdan tecrit edemez, toplum içerisinde olmak hayatın idamesi için olmazsa olmaz şarttır. Ancak bir bütünün parçası olmak ta sorumluluk gerektirir. ifade edilen şeyin anlamını bulması, o toplumda ahengin korunması, nizam ve düzenin sağlanması, güç birliğinin tesis edilmesi ancak fertlerin İslami ve iman i bir bakışla ihlas ve samimiyetle birbirlerine karşı olan görevlerini yerine getirmeleri ve doğal olarak insanlara güven tesis etmeleriyle mümkündür. 


Çok yerinde, bir o kadar çarpıcı bir örnekle Peygamberimiz (s.a.v) müminlerin birlik ve beraberliklerini tesis etmelerinin önemini vurgulamak için onları bir vücudun uzuvlarına benzeterek buyuruyor ki: 


“Müminler bir birlerini sevmede, bir birlerine şefgat ve marhamette, bir vucudun uzuvları gibidirler. Cesedin her hangi bir uzvu rahatsız olunca, diğer azalarda bu yüzden humma (şiddetli ateşe) uykusuzluğa tutulur.”(Riyazüssalihin,c.1, s.214,h.no.227)


Bir göze çöp kaçsa, el şefkatle o gözün yardımına ulaşır. Bir ayak sancıyan ağrının dinmesi için koşuşturur. Bir el öteki elin yarasını sarma hususunda tereddüt etmez.

Bütün azaların birbirlerine olan şefkati merhameti sorgulanamaz bir bedende; güven vardır aralarında. Biri ötekinin aleyhinde olmaz, acı aynı ac, ağrı aynı ağrıdır. Ayağa diken battığında göz yaşarır. Baş ağrıdığında bütün vücut müteessir olur.


Çünkü, bir vücut olmak, aynı olmaktır. O birliktelikte, “ben” ve “sen” olmaz biz olur. 


Peygamberimiz bunu dahada güncelleyerek buyuruyor ki.


“Sizden birisi kendisi için istediğini mümin kardeşi içinde istemedikçe (kamil manada) iman etmiş olamaz.” (Buhari, İman,7)


Şimdi böyle, etle tırnak gibi birbirlerine yakın olan insanlar arasında güvensizliğin olmasını nasıl yorumlayıp imanımızın ve teslimiyetimizin neresine oturtacağız bir düşünelim? 


Sonuç yerine.

Peygamberimizin bir hadisi şerifiyle bitiriyorum:


“Hayırlınız, kendisinden iyilik umulan ve kötülüğünden emin olunandır. Kötünüzde kendisinden iyilik beklenmeyen ve kötülüğünden emin olunmayandır.” ( Tirmizi,34,Kitabül fiten,bab 76, h. no 2263)


Evet kardeşim, son söz olarak, şimdi, biz kendi nefsimize dönüp şöyle bir düşünelim: Allah’ın emirlerini yerine getirme hususunda kendimize ne kadar güveniyoruz. Güvenemiyorsak şunu unutmamalı ki kendi nefsine güvenemeyen birisi asla kimseye güven telkin edemez, kendini aşamayan, nefsini terbiye edemeyen, kimseye faydalı olmaz 


Allah bizi bize bırakmasın, Kendine kul Habibine ümmet eylesin. (Amin)

Selam ve dua ile