Allah İçin İş Yapmak ya da İşi Allah’a Adamak

e-Posta Yazdır PDF

Bir ezanın daha yükselmesine, bir yetimin daha doymasına, bir kişinin daha kötülükten uzak kalmasına, bir sahife Kur’an’ın daha okunmasına, köpek bile olsa bir hayvana bir çanak su vermeye sebep olan her ne varsa o hayırdır, o Allah’ın rızasına götüren bir araçtır. O, İslam adına yapılan bir iştir.

Bir mahallede cami derneğine üye olmaktan Ümmet’imizin yetimleri ile ilgilenecek bir derneğe, ilim adamı yetiştirmek için kurulmuş vakfa kadar İslam eksenli iş yapanlar bir Cuma günü Cuma namazını kılmak için camiye girenlerle aynı gayeyi paylaşmaktadırlar. Eğer ana maksat Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak ise ve bu büyük gaye camide Cuma namazı kılmakla gerçekleşiyorsa, yetim başını okşamakla, ilim adamı yetiştirmekle de gerçekleşmektedir. Bir işin camide diğerinin ise dernekte yapılması Allah katında her ikisinin de sevap olarak yazılıyor olmasına mâni değildir. Zira İslam, camilere hapsedilebilecek bir din değildir. İslam hayat dinidir; ona binalar, minareler dar gelir. İnsan nerede ise İslam orada olmalıdır.

Bir Müslüman’ın kendisini iş/ev/cami üçgeni arasında sıkıştırmayıp, iş/ev/cami/bulunması gereken her yer şeklinde bir denkleme uygun hâle getirmesi, o Müslüman’ın cihat mantıklı olmasının göstergesidir. Evet, asla cami/iş/ev üçgeni basit ve değersiz değildir. Böyle bir konumda olmak itilmişliği gerektirmez ama dördüncü bir mekân üreten mü’min sahabe mantığına daha yakın mü’mindir. Allah’ın kullarından beklediği pratik mü’minlik buna daha yakındır.

İş yoğunluğu arasında eriyip gitmeden çok iş becerebilmek kesinlikle bir meziyettir. Kim ne kadar dini için ne yapabiliyorsa onu yapmalıdır ve muhakkak Allah Teâlâ herkesi yapabileceği bir iş için yaratmıştır.

Allah rızası için çıkılan yolda, çıkış idrakinde bir arıza yoksa hüsran veya eli boş olmak yoktur. Bir tebessüme bile ecir yazan Allah’ımız varken bizim çok iş yapamadığımız için esef etmemiz gerekmiyor. 

Allah sadece kendisi için yapılanı değerli görmektedir. Vakıf olsun dernek olsun fertler olarak olsun İslam için yapılan işlerin hacminden, bütçesin  den önce önemsememiz gereken temel ilkeler olmalıdır ya da en azından korunması gereken temel esaslara dikkat edilmelidir ki yapılan iş Allah rızasına uygun olsun. Ot rızaya uygunluk sonucu olarak da yapılan işte bereket olsun.

İslam Adına Konuşabilmek   İçin:

1- Allah’ın dini İslam kolaydır, kolaylığı emretmiştir. Mü’minlerin gevşeklikle kolaylık arasındaki ayrıma dikkat ederek kolaylıktan yana tavır koymaları gerekmektedir. Aile içi ilişkilerde, nesil yetiştirmede, siyasette, toplum düzeninde, kolaydan yana olmak İslam’ın şiarıdır. Kur’an, Allah Teâlâ’nın bize kolayı istediğini, zorluk murat etmediğini bildirmektedir. (Bakara, 185)

Peygamber aleyhisselam efendimiz de ‘Kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz. Zorlaştırıcı olarak gönderilmediniz.’ şeklinde ikazda bulunmuştur. (Buharî, Vudu, 58/220) Kendisi de iki şeyden birini tercih edeceği zaman günah olan bir iş olmadığı sürece kolay olanı tercih etmiştir. (Buharî, Menakıb, 23/3560) Şu emri, kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlara hitap etmektedir. Nefislerimize ağır gelse de gelmese de yolumuz yordamımız bu olmalıdır: ‘Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!’ (Buharî, İlm, 11/69)

Mü’minler olarak, evde çocuklarımıza, iş yerinde çalışanlarımıza, nasihat ettiklerimize ve kendimize karşı, keyfimize esir davranma aşırılığı ile keyfimize göre zulmetme gerginliği arasında mutedil yolu bulmaya mecburuz. Din adına nefret ettirmenin, normal bir nefret ettirme olmayacağını da mı anlayamayacağız. Dediğimizi yaptıramadığımız için gerilen sinirlerimizi, Allah adına gerilmiş göstermeye bir hakkımız var mı? Kazandırdıklarımız veya kazandıklarımızın bizi mutlu etmesi kadar gerekli bir alaka da kaybettiklerimiz, ittiklerimizin akıbeti üzerinden olmalıdır. Bu Ümmet, kaybetme Ümmet’i değildir. Kazanmak ve kazandırmak için geldik. Orta Ümmet’iz.

2- Dinî yaşayışta basamaklandırma kesinlikle olmalıdır. Elbette, Veda Hutbesi’nden sonra artık Mekke dönemine göre on üç yıl, sonra da Medine dönemine göre on yıl yaşayıp ardından da bütünüyle İslam’a geçiş gibi bir program teklif bile edilemez. Her iman eden, bir on beş yıl alkol kullansın ardından alkole veda etsin diyecek değiliz. Bunu demeye cüret bile deliliktir. Din olduğu gibi yaşanacaktır ama Allah Teâlâ’nın bizim için koyduğu basamaklara neden basmayalım?

Farzlar var, vacipler var, müstehaplar var. Farza karşı gösterdiğimiz titizliği müstehaplara göstermek bir abartıdır. Önce farzlar eda edilir. Onlarda doyum noktasına gelindiğinde yani farzlar hayat programımızın bir doğalı durumuna gelince farzların altındakilere geçilir. Bu bir basamaklandırmadır. Bu basamaklandırmayı da bizzat Allah ve Resûl’ü yapmıştır, bir Müslüman’ın farzlar konusunda yalpalaması varken nafilelere yoğunlaşması bir şeytan tuzağı değildir denemez. İşçi hakkının geciktirilmeden verilmesi bir farz iken, umrenin tuzak olmadığını kim söyleyebilir? Bu farzlar örneği, tersten bakıldığında haramlar için de geçerlidir.

Allah’a davet edenler, İslam’a insan kazandıracak olanlar tatlı söz ve hikmet seçeneği üzerinden yol almalıdırlar. Bu bir başıboşluk değildir bilakis, bütün imkânları en iyi ve en ihlaslı şekilde kullanmaktır.

3- İslam için yapılan işlerde en temel ilke süreklilik ilkesidir. Saman alevi gibi ameller yerine toplanınca göl olacak ameller tercih edilmelidir. Bu, çocuk eğitiminde de böyledir. Bir çocuğun ebeveyni tarafından her gün bir kere cennet cehennem tembihi görmesi belki de bir hafta Medine’de bir medresede eğitim görmesinden daha müessirdir. Eğitim olarak da böyledir, bir ibadet mantığı ile de böyledir. Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği amelin ‘az da olsa sürekli olan amel’ olduğu sabittir. (Buharî, Rekaik, 18/6464)

Bu ilke gereği de bizim, yaptığımız işlerden günübirlik acil sonuçlar beklememizin doğru olmayacağını bilmemiz şarttır. Bir çocukta, günlük eğitim günlük net sonuç olmaz. Ailede yıldırım hızlı değişimler bereketli olmaz. Toplum bir hafta içinde eksiye veya artıya doğru kaymaz. Gerçekçi olmak şarttır.

4- Kulların İslam’ı bölümlere ayırmaları ya da kendi zamanlarına göre sınıflandırarak kabullenmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. İslam İslam’dır ve olduğu gibidir; ırklara ve şartlara, iklime göre şekillendirilemez.

Bu mantığın tabii bir sonucu olarak diyebiliriz ki Allah adına ve Allah’ın Şeriat’ına uygun olarak ne yapılırsa o mübarektir; az veya çokluk ölçütü yoktur. Yeter ki kul, keyfî bir tutum içinde olmasın. Allah Teâlâ, ‘yapabildiğimizi yapmış’ olarak gördüğünde kazanma gerçekleşmiş olur. 

5- Zühd, İslamî bir uygulama olarak kişinin ruh ve bedenine, davasına, ailesine zarar vermemelidir zira zühd, kendini veya davayı eritmenin adı değildir. Asıl zühd, zarar vereni terk etmek yararlıyı kullanmaktır. Başka bir ifadeyle dünya nimetlerinden yararlı olanı ile yetinmek ama nimetler içinde boğulup gitmek veya kaybolmaktan kurtulmaktır. Bazı büyüklerin bunu, ahirete yararı olmayandan uzak durmak olarak ifade etmeleri de güzel bir tanımdır.

Buradan hareketle, Müslümanların dünya nimetlerinden yararlanmalarının, evlerinde bir veya iki lüks araba bulunmasının zühde mâni olmayacağını söyleyebiliriz. Zühde mâni olan o nimetlerin dine hizmete dönüşmemesi veya dini ikinci plana atmasıdır. Bu da ahirete yararsız bir nimet bulundurma demek olur. Elde avuçta ya da kasalarda bulundurulan malın ne zararı olacak? Sorun, malın kalplerde yer edinmiş olmasındadır.

6- Allah’a güvenmek mü’min olmanın gereğidir. Allah’a güvenmeyen bir mü’min olabilir mi? Tevekkül dediğimiz bu güvenin, suistimal edilmesi yanlıştır. Tevekkül, çalışmayla emeli bir arada tutmanın adıdır. Çalışanın emeli olmalı, emeli olan çalışmalıdır. Bunları birbirinden ayıranın ne emeli vardır ne de çalışması çalışmadır. Bu ilkemiz, tarlasında buğday eken çiftçimizden evinde çocuk yetiştiren annemize kadar bütün mü’minler için muteberdir.

7- Mal, Allah’ın nimetlerinden bir nimettir. Bu nimete en layık insanlar da Allah’ın mü’min kullarıdır çünkü şükrünü yapmak ve onu yerli yerinde kullanmak hususunda mü’minler diğer insanlardan farklıdırlar. Mal ve mü’min bir arada olduğunda yeryüzü imar görür, şeytanın beli bükülür, iman yücelir. Aksi olduğunda da aksi sonuçlar gerçekleşir. Küfrün elinde mal olduğunda yeryüzünde yapılar yükselir ama imar olmaz. İnsan kendi eliyle kendi dünyasını harap eder. Şimdi olan da budur zaten. Mü’minler mal sahibi olmalı ama onu Allah’ın nimeti ve emaneti olarak kullanmalıdırlar. Mü’minler malla cihat edeceklerinin şuurunda yaşadıklarından kendileri de aziz olarak yaşarlar yeryüzünde de huzurun kaynağı olurlar.

Malının esiri Müslüman tasavvur bile edilemez. Hayırdan uzak, malını peşine takması gerekirken malının peşine takılmış Müslüman, hatalı Müslüman’dır. Kanaatkâr, dengeli, israfsız bir hayat bereketli hayattır. Böyle bir mal sahibi imrenilecek bir insandır ama mal arttıkça imtihanın ağırlaşacağını anlayamayan, burs toplayarak öğrencilik yaptığı yıllardan sonra burs verecek hâle gelmenin bir imtihan olduğunu anlayıp gereğini yapamamak erimektir.

8- Müslümanların sürekli matem tutmaları gerekmiyor. Cephelerdeki cihada rağmen düğünlerimiz olabilir. Cenazeler gömdükten sonra da tebessüm edebiliriz. Düğünlerimizin şehadet marşları ile yapılması, düğünlerimizde bize hitap edenlerin bizi kabir azabı ile tehdit ederek düğün yerini mezarlığa çevirmeleri gerekmiyor. Bunlar hatadır. Biz, dünyadan da nasibimizi alabiliriz. Dünya da bizimdir. Ahiretimize zarar vermeyen dünya hoştur, güzeldir. Kem ve kederlerle dolu bu dünyada, bizim de yatak odalarımızda lezzetlerimiz bulunabilir.

Kimse bize üç günlük dünya edebiyatı yapmasın. Üç gün de olsa lezzetten payımıza talibiz. Kadınımızın da erkeğimizin de hakkı olan şeyler inkâr edilmesin. Sevilmek, sevinmek kadar büyük hak var mıdır? Yemyeşil bahçelerde sevdiklerimizle mutluluktan kanatlanmaya ne mâni var? Bu mâni Kur’an’dan mı, sevgili Peygamber aleyhisselam efendimizin hayatından mı gelecek? Kederlerimizi abartmayalım. İşte dünya budur; kem ve kederle tebessüm aynı apartmanda yaşar. Sadece cennet vardır sırf saadet diyarı olarak.

9- Yaşadığımız asırda bir gıda çılgınlığı inkâr edilemez duruma gelmiştir. Biz ise ‘ademoğlunun midesi gibi bir sıkıntı ile karşı karşıya olmayacağı’ hususunda ikaz edilmiş bir Ümmet’iz. (Tirmizî, Zühd, 47/230) Haramlık şüphesi bulunanlardan uzak bir sofraya oturmalıyız. Bu birinci ilkemiz olsun. Ekmek israfından önce de midelerimizi israf etmeyelim. Bu da ikinci ilkemiz olsun. Bu denge üzerinden de Ümmet olmamızın farkını görelim, gösterelim.

10- Sevgi kavramı tarumar edilmiştir. Mü’minlerin birbirlerini sevmelerini, artık bir iman konusu olarak ne kadar ele aldığımızı düşünmeliyiz. Futbol takımlarına ayırdığımız sevgi ve alakanın nereden koparılarak onlara verildiğini izah edebilecek durumda da değiliz. Filistin’deki veya Afrika’daki kardeşlerimize gönderdiğimiz yardımla kardeşliği savuşturduğumuzu, meleklerden gizleyebilecek miyiz? Âlimleri, salihleri sevmek diye bir kavram kaldı mı? Fakir de zengin gibi sevilebiliyor mu? Bu sorular zihin çatlatan sorulardır artık.

11- Müslüman ve şıklık kadar birbirine uyumlu ve birbiri için gerekli iki kelime çok değildir zira İslam fıtrat dinidir. Müslüman da fıtratın hoş tuttuğu her şeye taliptir. ‘Allah güzeldir, güzeli sever.’ (Müslim, İman, 39/91)