Mahmut Efendi’nin bendesi Müştak

e-Posta Yazdır PDF

Üç yıl önce onunla tanıştığımda bu güzel simanın ancak çok özel bir insana ait olabileceğini tahmin etmiştim. O zaman daha on dokuz yaşındaydı… Onu tanıdığımda ben de o yaşlarda olmuş olsaydım, belki de gençlik rüzgârlarının estiği senelerde kafamı duvarlara vurmak istemeyecektim… Belki büyüklerime daha hürmetli olacak, hocalarımın kıymetini daha iyi bilecektim… Belki daha edepli bir genç olacaktım…


Kitap gibi bir genç


Müştak’ı tanımak benim için çok önemli bir hadiseydi… Onun hayat hikâyesini dinlemek, dünyaya bakışını öğrenmek, kitap okumak gibi bir şeydi… Hani hızlı bir hayat yaşarken, bir kitap okursunuz da o kitap sizi yavaşlatır ya! O kitabın dünyasına girersiniz de çıkmak istemezsiniz… Müştak’ı tanımak işte öyle bir şeydi...


Müştak, çocukluktan itibaren dünyevi hedeflere kilitlenen gençler gibi değildi… Artist değildi, havalı hiç değildi… Soğuk bir insan da değildi ama yaşına göre oldukça olgun ve ciddi sayılırdı… O, dünyadaki vazifesinin kulluk olduğunu ve bundan daha mühim bir vazifesinin olmadığını çok iyi biliyordu… Bütün hareketlerini bu bilinç çerçevesinde yapıyordu…


Onu her kes tanısın istiyorum


Şimdilerde dünyanın imtihanları karşısında bocalayan genç kardeşlerimi gördükçe, Müştak’ı anlatma hevesim daha da kabarıyor… Onu herkes tanısın, bilsin istiyorum… Hele ki ciddi sıkıntıları olmadığı halde yatıp kalkıp şükretmek yerine, bunalım takılan kardeşlerimin Müştak’ı özellikle tanımalarını istiyorum... Dertlerini gözünde büyütenler, asıl gayeden uzaklaştıkça ıstırabının arttığını hissedenler, Müştak’ın hayat hikâyesinde belki de bir çıkış yolu bulacaklardır…


İsterseniz onu anlatmaya onunla tanıştığım günden başlayalım. Eyüp Sultan’da Mihrişah Sultan Sibyan Mektebi’ndeydim. Müştak, Dr. Mehmet Emin Hoca’ma kaldığı Kur’an kursundaki bir arkadaşından bahsediyordu. Onun ayakkabısının çok eski ve altının da delik olduğunu söylüyordu. Bunu anlatırken tam bir merhamet hali içerisindeydi. Üzüntüsünü gözlerinden ve ses tonundan rahatlıkla hissedebiliyordunuz… Hocam, bir karta not yazarak Müştak’ı ayakkabıcıya gönderdi…


Ben ben ben demiyordu


Müştak’ın Anadolu’nun bir köyünden gelen fakir arkadaşını bu denli düşünmesi beni çok etkilemişti. “Ben, ben, ben” dememesi, arkadaşı için üzülmesi, onun için dertlenmesi gerçekten erdemli ve diğerkâm bir davranıştı…


Sonradan Müştak’ın açlık sınırında yaşayan Bangladeşli bir ailenin çocuğu olduğunu öğrenince, bu davranışının çok daha anlamlı olduğunu anladım.  Evet, Müştak’ın hiçbir gelirinin olmadığını, bir şemsiyesinin bile olmadığını, altı yıldır gurbet ellerde anneden babadan uzak yaşadığını öğrendim… Fakat o fakirliğinden bahsetmeyi seven bir genç değildi… Asla hiç kimseden tek kuruş beklentisi yoktu… İlme yönelmişti, gözü başka da bir şey görmüyordu… Kimseye tamah etmiyordu…


Müştak maşallah bilgili


O günden sonra onunla ara sıra görüşmeye devam ettik. Bir yerlere davet edildiğim zaman onunla beraber gitmeye çalışıyordum. Hatta bir seferinde de bir derginin iftarına beraber gitmiştik… Oradaki tanıştığı kişilerin çok güzel insanlar olduğunu söylemişti bana…


Müştakla bu tür davetlere gidip gelirken İslam fıkhının tartışmalı konularını konuşuyorduk. O yaptığımız amellerin farz mı vacip mi sünnet mi olduğunu benden çok daha iyi biliyordu. Zaten bulunduğu kursta başta Arapça ve Kur’an olmak üzere dini ilimleri tahsil ediyordu…


Eyüp Sultan tepesine çıktık


Bir gün Müştak ile birlikte Eyüp Sultan Tepesi’ndeki Küçük Hüseyin Efendi’nin türbesini ziyaret ettik. O gün kendisinden bana Bangladeş hakkında bilgi vermesini istedim. Bu arada da doğduğu bölge ve ailesi ile ilgili de sorular sormuştum. O gün onun bir soyadının bile olmadığını öğrendim. Çünkü Bangladeş’te sadece zenginler soyadı kullanabiliyorlarmış…


Müştak Bangladeş’in Silet şehrinin bir ilçesinde dünyaya gelmiş. Oranın halkı genellikle pirinç tarımı ile uğraşıyormuş. Ama pirinç orada çok pahalı olduğu için sadece zenginler yiyebiliyormuş… Müştak bulunduğu ilçede sekizinci sınıfa kadar okumuş ve sınıfının birincisi olmuş. Ancak maddi durumu iyi olmadığı için okulunu bırakmak zorunda kalmış.


Müştak’ın fakir bir ailesi var…


Müştak, kız kardeşi ve anne babası ile birlikte Bangladeş’te fakirlikten dolayı çok zor günler geçirmişler. Evde yemek olduğu günlerde sadece arpa ekmeği ya da arpa lapası yiyebiliyorlarmış. O günleri anlatırken Müştak; “Karnımızın doymadığı çok oluyordu ama hiç yemek bulamadığımız gün az oluyordu… Ayda üç dört gün hiç yemek bulamadığımız oluyordu. Diğer günlerde bir öğün yemek yiyorduk” diyor… Müştak, bugün Bangladeş’te bu durumda yaşayan milyonlarca insanın olduğunu söylüyor…


Müştak on yaşındayken babası çalışmak ve ailesine para göndermek için kaçak yollarla İran’a gitmiş. Bangladeş’te telefonun olmadığı o yıllarda babasından altı sene hiç haber alamamışlar… O zaman diliminde Müştak’ın annesi günde bir öğün yemek ve çok az da bir para karşılığında bir profesörün evinde çalışıyormuş… Babasız geçen o yıllarda da çok açlık çekmişler…


16 yaşında yollara düşmüş


2006 yılında 16 yaşına giren Müştak babasını İran’a götüren kaçakçılar aracılığı ile Afganistan üzerinden İran’a gitmiş ve babasını bulmuş. Gittiğinde babasının sefalet içerisinde çok zor şartlarda yaşadığını görmüş. Üstelik babası çok hastaymış…


Babası onu birkaç gün misafir ettikten sonra; “Burada işçilere çok az para veriyorlar. Sen Türkiye’ye git, orada birkaç sene çalıştıktan sonra Avrupa’ya geç ve orada çalış. Oradan döndüğünde kazandığın parayla memlekette bir iş kurarsın” demiş ve elindeki az parayı da oğluna vererek onu Türkiye’ye göndermiş.

Türkiye’de de zorluklar yaşamış


Müştak Türkiye’ye gelince Tahtakale’de beş altı hemşerisi ile birlikte köhne bir evde kalmaya başlamışlar. İlk üç ay iş bulamamış… Onu Türkiye’ye getiren adamlara borcunu ödeyebilmek için çok çalışması gerekiyormuş… İlk önce bir kapı kolu atölyesinde iş bulmuş ancak orada bir ay çalıştıktan sonra maaşını alamayınca işi bırakmış… Sonra “alçıyı kalıplara döküp boyuyorduk” diye tarif ettiği bir süs eşyası yapım atölyesinde haftalık 100 liraya çalışmaya başlamış. Yedi sekiz ay çalıştıktan sonra sezon bitince o işten de ayrılmak zorunda kalmış… 


Tekrar birkaç ay işsiz kalmış…


Sonra temizlik işçisi olarak bir iş hanında çalışmaya başlamış. Sabah yediden akşam dokuza kadar o iş hanının her türlü işini en güzel şekilde yapıyormuş. İşini iyi yaptığı için de handaki herkes onu tanıyıp seviyormuş… O güne kadar ilk defa anahtarı teslim edebilecekleri bir temizlik işçisi bulabilmişler...


Tam da Yunanistan’a gitmeye karar vermişken…


Müştak handa çalıştığı süre zarfınca namazlarını hanın yakındaki bir camide kılıyormuş. Bazı zamanlarda da orada Kur’an okuyormuş.  Bu dönemde Müştak handaki bazı dükkân sahiplerinin, gayri ahlaki durumlarına şahit olunca, oradaki hadiselere şahit olmanın utancını hissederek bu işten de ayrılmaya karar vermiş. Helallik istemek için her gün gittiği caminin hocasına gittiğinde “Hocam” demiş; “Hakkınızı helal edin, ben bu işten ayrılıyorum, Yunanistan’a gideceğim.”


Bu sözlerini duyan İmam Efendi’nin gözlerinin dolduğunu görmüş Müştak… İnanamamış ve İmam Efendi’nin gözlerine dikkatlice bir kez daha bakmış... İmam Efendi, bu sefer Müştak’a sarılmış ve içli bir şekilde ağlamaya başlamış ve ona; “Müştak’ım sakın gitme… Seni severim, gidersen üzülürüm” demiş...


İmam Efendi’nin gözyaşlarından etkilenmiş


O gün Müştak eve gittiğinde İmam Efendi’nin gözyaşlarını bir türlü aklından çıkartamamış… O gece yüreğinde şimşekler çakıyormuş… “Benim için annem babam bile böyle ağlamazken bu Hoca Efendi niye ağlıyor?” diye uzun uzun düşünmüş... Allah için sevmenin ne demek olduğunu o gün çok iyi anlamış…


Ertesi gün İmam Efendi Müştak’ı bulmuş ve ona; “Sen Kur’an okumak istiyorsun öyle değil mi?” demiş. “Evet, tabi istiyorum” demiş Müştak… İmam Efendi büyük bir heyecanla; “Bir Kur’an kursunun yöneticileri ile konuştum, artık bundan sonra orada kalacaksın ve ilim öğreneceksin. Bir kuruş ücret de ödemeyeceksin” demiş…  İmam Efendi’nin bulduğu kurs, nam-ı değer Efendi Hazretlerinin kursuymuş…


İkilemde kalmış ama…


Müştak o sıralar babasının İran’da üç kere ameliyat olduğunu ve hasta bir vaziyette beş parasız Bangladeş’e döndüğünü de yeni öğrenmiş... Annesi babası ve kardeşi her daim gözünde tütmekteymiş... Ben Kur’an kursuna gidersem, onların hâli ne olacak diye kara kara düşünüyormuş… İmam Efendi, anne ve babasına az da olsa bazı yardımları ulaştırabileceğini söyleyince, Müştak bu kursta kalmayı kabul etmiş… Türkiye’de kalması için yasal izinler alındıktan sonra 2008 yılından itibaren Mahmut Efendi’nin Kur’an kursunda kalmaya başlamış…


Müştak Kur’an kursunu ve hocalarını çok benimsemiş. Oradaki edep ve erkana kolay bir şekilde uyum sağlamış… Birkaç ay sonra İsmail Ağa Camii’nde Efendi Hazretleri’ni ilk defa görmek nasip olmuş. Herkes onu görmek için izdiham yaptığından o gün çok fazla görememiş…


Başka bir gün bir camide icazet törenine katılan Mahmut Efendi’yi orada saatlerce izlemiş Müştak... O günü anlatan Müştak; “Onu gördüğümde böyle alim ve mübarek bir zat ile aynı ortamda olduğum için dünya ile ilgili bütün her şeyi unutmuştum...  Onun o güzel halini anlatmaya gücüm yetmez…” diyor. Efendi Hazretlerini görmesiyle birlikte, gittiği yola olan bağlılığı da artan Müştak artık daha bir heyecan ve gayret ile ilim yolunda ilerlemeye devam eder.


Altı yıldır ailesini göremedi


16 yaşından beri gurbet ellerde ailesinden uzak yaşayan ve eline üç kuruş geçtiğinde onlara gönderen Müştak’ın hikâyesi burada bitti… Müştak bugün Mahmut Efendi’nin Kur’an kurslarından birinde ilim öğrenmeye devam ediyor. Fakat onun yürek acısı hiç bitmedi… Çünkü altı yıldır ailesini göremedi… Ülkesinin yasalarına göre oraya döndüğü taktirde tekrar Türkiye’ye gelmesi mümkün değil.  Nasıl olacak, ailesine kavuşacak mı bilmiyorum… Tek bildiğim Müştak’ın Yusuf aleyhis selam gibi gurbet ellerde acı çekmeye devam ettiği fakat hiçbir zaman Allah’a şükretmeyi terk etmediğidir…