ETKİLİ VE BELİĞ BİR HUTBE

e-Posta Yazdır PDF

Şimdi sizlere Rufai Hazretlerinin beliğ ve sarsıcı hutbelerinden bir örnek sunmak istiyoruz. Rufai Hazretleri hicri 577 yılı Recep ayının üçünde Ümmü Abide’de minbere çıktı. Sözlerini kaydetmek için ellerinde mürekkepleri beş bin insan dikkat kesilmiş Rufai Hazretlerinin (r.aleyh) konuşmasını bekliyorlar. Minberdeki yerine yerleştikten sonra başını biraz önüne eğdi sonra mübarek başlarını yukarı kaldırarak sağa ve sola döndü. Daha sonra pak yüzlerini insanlara çevirerek şöyle buyurdu;


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM


Bizleri mükellef kıldığı işte başarılı yapan ve böylece kerem ve ihsanı sayesinde kendisine hamd etmeyi bize nasip eden yüce Allah’a hamd olsun. Salât ve selam, yüce Allah’ın, risaletiyle bizlere lütufta bulunup ümmeti ve yolunun hizmetçileri olmayı ihsan ettiği Eşref-i Mürselin ve Seyyid-i A’zam olan Hz. Muhammed üzerine olsun. Yüce Allah O’nun ehl-i beyti, akrabaları, yakın dostları, tüm sahabesi, arif veliler ve ilmiyle amil ulemadan razı olsun. Selam, hepimize ve yüce Allah’ın salih kulları üzerine olsun.


Efendiler! İlahi kuvvetin tekliği (ferdaniyyeti) her zerrede hem açık hem de gizlidir.


Kendisini yoktan var edeni unutan ve O’nun kuvvetini görmezden gelen insan ne kadar cahil ve ne  kadar zalimdir.


Rabbini bilen ve ihsanına şahadet edip nimetlerini itiraf eden insan ne kadar faziletli ve değerlidir.

Ey insan! Aklını kullanmak suretiyle Mevla’nın tek olduğunu gösteren delillerden hangisine bakmak istersin? İşte ortada görünen varlığın, sende öyle bir alamet var ki bu hususta delil olarak sana yeter. Hayat, varlığının tüm parçalarında cereyan etmekte ilahi tasarruf her zerrende hüküm sürmektedir. Nitelik bakımından aynı olmakla birlikte kanının her bir damlası vasıf olarak birbirinden farklıdır. Görünüşü aynı olmakla birlikte bünyenden sadır olan her türlü sıvının (ter, rutubet vs) her bir zerresi, çalışma sistemi ve amacı itibariyle birbirinden farklıdır. Tükürüğün gözyaşından, ağız suyu kulak akıntısından ve burun akıntısı koltuk altı terinden farklıdır. Tüm kıl kökleri şekil açısından benzer olmalarına rağmen yapısal özellik ve hacim bakımından birbirinden farklıdır. Kalbe gelen düşüncelerle kalbin hafızaya sevk edip kaydettiği düşünceler birbirinden farklıdır. Gıda olması açısından hepsi de aynı olmasına rağmen yiyip içtiklerinin bedenine etkileri birbirinden farklıdır ve bu durum dikkat çekicidir. Yiyip içtiklerin farklı olduğu için etkileri de farklı oldu demeyesin. Şayet böyle olsaydı o zaman gıdaların farklılığı nispetinde insanın genel yapısında karışıklık ve düzensizlik olurdu.


Vücudunda bulunduğu yerlere göre kemiklerin de farklılık gösterir. Seni dışarıdan bir örtü gibi saran derinin dış şekli sahip olduğu en hassas oluşum inceliklerini belli edecek derecede şeffaf olup onda pek çok ilginç yaratılış incelikleri vardır. Şayet bu deri vücuttan ayrılıp şeffaf bir aletin üstüne konulsa deride senin güvenliğini sağlayan, var olma nizamına uygun açıklıklar olduğu anlaşılır ve senin bunu anlaman oldukça zordur. Bu açıklıklardan sana anlatacağım şu kısımları Allah’ın izniyle idrak edebilirsin.


Ey âdemoğlu! Yüce Allah derinin üzerinde burun yerini açtı ve sana koku alma özelliği verdi, kulak yerlerini açtı ve duyma özelliği verdi, ağız yerini açtı ve orası için çeşit çeşit yiyecekler verdi, göz yerlerini açtı ve sana görme yeteneği verdi. Derinin üzerinde hava alıp veren binlerce gözenek vardır. Bu gözenekler havada bulunan rutubeti toplar ve onu senin biyolojik terkibine uygun olarak mutedil bir seviyede muhafaza ederler. Beyninin merkezinde akletme ve düşünme özelliğin vardır, bacakların seni dengede tutar, belinde omurga sisteminin kuvveti bulunmakta miden ise değişik yollara (ince-kalın bağırsak ve ilgili kanallar) açılan bir merkez konumundadır.


Kalbinde, anlama-öğrenme ve beyinle irtibat halinde delil getirme gücün bulunur. Kılcal damarların yeryüzü bitkilerinin kökleri gibidir. Kafanın hafifçe tümsek şekli yüzünle birlikte gökyüzüne benzemekte olup ayrıca orada düz bir araziyi andıran saçların uzanmakta ve felek hattı gibi sınırsız bir ufka sahip alnın, gözlerin, pürüzsüz yanakların ve düzenli bir şekilde yerleştirilmiş dişlerin vardır. Kafanda ayrıca farklı renk ve sağlamlıkta kıllar bulunur. Başının boyun vasıtasıyla bedenle bağlantısı, gökyüzünün sürtünme etkisiyle oluşan şimşek, yıldırım vs. ile yeryüzüyle olan bağlantısı gibidir. Başının yuvarlak göğüs kısmının ise geniş olması gökyüzü ve yeryüzü arasındaki yakınlığa benzemektedir.


Yüce Allah ellerinin ayaklarına ve diğer vücut azalarının birbirlerine kavuşabilecek derecede sana esneklik vermesi ulvi ve süfli ortamların birbirlerine karışmaksızın iç içe yakın oluşları (intibak) gibidir. 


Ey insan! İşte sen tüm bu acayipliklerin kendinde toplandığı bir varlıksın. Sen bu acayip hallerin bir hazinesi ve tüm bu muhtevanın bir nüshasısın. Sen bütün bu harikaların merkez noktası ve tüm bu ince sırların nazargahısın.


Gördün mü sen neymişsin? Kendini tanıyabildin mi? Sen nerde, nefsini tanımak nerde? Sen öyle bir şeysin ki bütün her şey seninle hayrete düşmüştür. Sen cüziyattan bütünün ortaya çıktığı bir varlıksın. Genel hatlarıyla bahsettiğim özelliklerde ve keyfiyette var olmana rağmen kendini tanımaktan aciz, kendini idare etmede sınırlı ve kendi tasvirinden hayrete düştüğün halde ey zavallı sana suret verip yaratan hakkında delil mi arıyor ve onu bilmek için söz mü istiyorsun?


Ey aklı hasta, kıt anlayışlı ve sakat görüşlü, gaflet uykusuna dalmış gözlerini aç. Yüce Allah senin kendi varlığında senin aleyhine şahadette bulunacak delil ortaya koymuşken dünya için O’na nankörlük yapıyorsun. Senin kendi varlığına ait pek çok özelliği anlamaktan seni aciz bırakan Allah’tan cahil oluyorsun ey değersiz şey. Cehalet çukurunda debelendiğin halde kendini âlim zannediyorsun. Vehimden minberlere kurulup tahkik ehli olduğunu zannediyor ve şirke düşüyorsun ki bu halinle hayvanlardan daha çok şaşkın ve yolunu kaybetmiş durumdasın. Yalancı perdelerini parçala, başarısız himmetini irşad et ve yüce Rabbinin marifetini ara.


Her türlü eksiklikten münezzeh olan yüce Allah ne kadar azametli

ve ne kadar kerem sahibidir.


Eserleriyle azametini ortaya koydu, ibret alman için seni ortaya çıkarttı. Sen ise ibret almaktan kör kesildin, kerem-i İlah-i imdadına yetişti de sana yaratılış sırlarının hakikatini, ince hikmetleri ve hassas hükümleri açıklayacak, senin gibi insan cinsinden Resuller gönderdi. Son peygamber olarak Hz. Muhammed’le resuller silsilesini şereflendirdi. O resul ki o, akli (nazari) burhanları, kesin nassları, parlak hikmetleri, apaçık hüccetleri ve Kur’an-i metotları kendinde toplamıştır. O son resul, teyid edilmiş lisan, sonsuz fahr, terk edilmeyen emir, görmezden gelinmeyen hak, reddedilmeyen şeriat ve nankörlük edilmeyen hayır sahibidir. O; hikmet, edep, irfan, savaş, kudret, tevazu, sultan (güç, iktidar) insaf, kılıç ve adalet resulüdür. O; hay, kayyum, hakem, adil ve kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın resulüdür.


“Dikkat edin, iyi bilin ki bütün işler sonunda Allah’a varır.”(1)


Bizlere hikmeti öğreten ve temizleyen efendimiz, insanoğlunun tacı, rahmanın habibi Muhammed (s.a.v)’i kastediyorum. Şüphesiz o (s.a.v), hikmet ve güzel öğüt getirmiş, “La İlahe İllallah” deyinceye kadar insanlarla savaşması, kendisine emredilmiştir. Bu tevhid kelimesini söylediklerin de ise canları ve mallarını korumuş olurlar. Bu kelime (La İlahe İllallah) tevhidin minberi, hakikatin temeli ve şeriatın feneridir. Aynı şekilde Kelime-i Tevhit, Allah’tan başkasını ilah kabul etmeye son vermiş, hak ilaha dönmeyi emretmiş, Halık’la mahlûku birbirinden ayırmış, yüce Allah’ın emrine tabi olma ve Resulullah (s.a.v)’e uymayı gerekli kılmıştır. Zira Resulullah (s.a.v)’ bu tevhit kelimesinin ihtiva ettiği kutsi hükümler ve lahuti hikmetleri yüceltmekle emir olunmuştur. Bu sözümü Yüce Allah’ın şu ayeti kerimesi teyid etmektedir; “Resul size neyi verirse onu alın, size neyi yasaklarsa ondan uzak durun.”(2) Sahabe-i Kiram, tabiinler, arif evliyalar ve ilmiyle amel eden âlimler, Resulullah (s.a.v) Efendimizin izini devam ettirdiler. O yolu açık tutarak bu güçlü ahdin hikmetini teyid ettiler. Bunlar içerisinden anlayışı en doğru ve hükmü en kapsamlı olanlar, şeriatın hükümlerini benimseyip nakledilen senetler ve doğru, makbul rivayetlerle şeriatın hükmünü öğrenen arif-i billâh olanlardır. Onlar yüce Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış ve O’nun (cc) şu ayetiyle amel ederek yüce Allah’ın Resulüne tabi olmuşlardır. “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin.”(1)


Onlardan biri emrederken, kabalık ve hadsizlik yapmaz, onlardan birine bir şey emredildiğinde ise, büyüklenip inat etmez. Hak nerdeyse onlarda ordadırlar. En şerefli amel sahibi olsalar bile kendi nefislerine bir paye çıkarmazlar. “Onlar Allah’ın hizbidir, iyi bilin ki felaha kavuşanlar Allah’ın hizbidir.”(2) Perdeli bazı insanlar zannederler ki veli insan konuşan, hareket eden, fiilin hakiki sahibi olduğunu iddia eden insandır. İnsanlardan bazıları aklını yitirmiş meczup birinin veli olduğunu, kimileri de velinin anlayışı kıt ve hakir görülen bir insan olduğunu zanneder. Dikkat edin! İyi bilin ki veli insan akıl sahibi, kâmil, hikmet ehli, kerim ve Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünnetiyle amel eden insandır. Gözünüzü açın! Hak yolunda bidat önemsiz, az da olsa göz için bir zerre (çöp) nasıl büyük ve tehlikeliyse aynen öyle tehlikelidir. Küçükte olsa büyüktür. Şeriata muhalif olan hiçbir şey hak yolu olamaz. Yol (tarik) şeriattan ibarettir.

Bunları dile getirirken halkın anlayışı kıtlara, bir kenarda terk edilmiş, kendi halleri ile baş başa kalmış meczuplara olan hüsnü niyetine zarar vermek istemiyorum. Çünkü veliler içinden cezbe ehli, anlayışı kıt görünümlü ve anlaşılmaz halleri olanlar da vardır. Fakat bununla birlikte, benim söylemek istediğim şudur ki velayet mertebesinin zirvesi, Nebi (s.a.v)’in ahlakıyla ahlaklanmanın kemalidir. Fazilet, fahr ve mecd: O’nun amelleriyle amel etmek, sözlerini dile getirmek ve O (s.a.v)’in halleriyle hâllenmektir. Bir veli bu noktada ne kadar eksik kalırsa derecesi o kadar eksik olur. Nasıl olmaz ki? O (s.a.v) mahlûkatın efendisi, adaletin temellerini atan, hikmet binasını tesis eden, insanlık haklarına vefa gösteren ve bu hakların Rububiyyet kapsamına giren herhangi bir konuda Rububiyyete ortak olma talebini engelleyip bu insanlık haklarını, ait olduğu meşru sınırlar içerisinde durdurabilmek için bu haklar sistemini korumak uğruna savaşan Resulullah (s.a.v)’dir. O, Rububiyyet kapsamına giren herhangi bir konuda insanlık haklarının Rububiyyete ortak olma talebine karşı mücadele etmiştir ki yüce Allah söz konusu olduğunda herkesin konumu Rasulullah (s.a.v)’in yanında eşit olsun. O (s.a.v), hakkın gür sedası ve Rahmanın habibidir.


Ey benliğini vehim kaplamış insan; sen o Allah Resulü’nün hakikatine ulaşabileceğini ve yolunun sırrını keşfedebileceğini mi sanıyorsun? Sen nerde bunu anlamak nerde? O (s.a.v)’na nispet edildiğinde övgüler azamet kazanır. İzzet sahibi insanların dilleri onu övünce o diller hakiki izzete ulaşır.


Hz. Muhammed (s.a.v) öyle bir seyyiddir ki yüce Allah’ın kadrini bilmiş Allah’ta ezeli ilmiyle O (s.a.v)’in halini bildiği için acımasız ve şedit kavmi arasında yardımcısız, tek başına olduğu halde hür ve köle, beyaz ve siyah, Arap ve Arap olmayan herkese ulaştırmak üzere onu risaletle görevlendirmiştir.


Resulullah (s.a.v) Efendimiz kalplere çöreklenmiş olan zulmü kaldırdı, emniyet ve iman sancağını dalgalandırarak hakikat yolunu açtı.


Her kelimesi ve harfinin mucize olduğu Kur’an-ı Kerimi getirdi. O Kur’an’ın her bir noktası, olması gereken yerde olup mucizedir. Perdeli kişi onu okuduğunda şöyle der; yüce Allah Yusuf kıssasını anlattı. Arif insan okuduğunda ise Rabbinin büyük ayetlerini görür. Arif insan Kur’anda ki harflerin nazmından (tertibinden, dizilişinden) dirayet ehli müfessirlerin anlayamadığı sırları anlarda idrak ehli arifler onları ifşa etmezler, hepside kendince mazurdur. Rey ehl-i, kelimenin manasını açığa çıkarır ve ilgili mana hakkında ki haberleri naklederler. İdrak ehli olanlar kelimede ne tür bir sır olduğunu gizlediler (setrettiler) ve kelimede ki sırların hükümlerini öğrendiler. Bunlar sırrı saklarken diğerleri hayrı dile getiriyorlar.

Ey Allah’ın iman fıtratı üzere yarattığı, kalbini hidayet ve İslam nuruyla açtığı mümin, sakın ola ki cehaletin, seni hak yoldan sapanların safsatalarının süsüne yönlendirmesin. Böylece sen onları hikmet zannederek bütün hikmetlerden üstün olan ve senin için son derece şerefli kıldığı dininin hikmetini küçümsemeyesin. Seni, tüm Müslümanları ve kendimi böyle bir duruma düşmekten yüce Allah’ın korumasına havale ederim. Ancak ne var ki dinden çıkmış kişi eskilerin sözlerinden uydurup “tek cevher”, “mürekkep madde” ve kendi başına bir varlığı olmayan “araz” gibi konulara işaret eden bazı ibarelerle oluşturduğu sözlerle öyle bir hitap ederdi ki nefsin şaşırır kalır. Zannedersin ki bu anlattıkları O’nun kendi düşüncesinin eseri olup bunları ilk olarak o dile getirmektedir. İşte asıl öldürücü darbe buradan gelir.


Senin nefsin gibi nefislere yazıklar olsun. “Şayet bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.”(1)


Ey âlim insan! Kibirlenmeden otur, her şeyi bilme iddiasından vazgeç ve ilminden halini ıslah edecek haşyeti elde etmeye bak. “Allah’tan gereği üzere ancak âlimler haşyet duyar.”(2)


Ey cahil insan! Nefsini cehalet çıkmazından kurtar ve ciddiyetle gayret göstererek âlimler zümresine geçmeye bak. “Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?”(3)


Ey sufi insan! Dininde fıkıh sahibi ol. “Allah kim için hayır dilerse onu dinde fıkıh sahibi yapar.”(4)

Ey muhabbet ehli insan! Her işin de nebini hâkim yap, insaf sahibi adil ol, yücelik taslama, azgınlık gösterme ve her ne yaparsan hakka riayet et.


Din ve dünya işlerinizde sizi yüce Allah’tan sakındırırım, gafillerden olmayın ve kalplerinizi ıslah edin ki kalplerin mevlası olan yüce Allah onların korumasını üzerine alsın. “Kitabı indiren Allah’tır ve O, salihlerin koruyucusudur.”(5)


Bunlar yüce Allah’ın değersiz, garip kulu, kıymetsiz Ahmed’e ilham ettiği şeylerdir. “De ki; hepsi yüce Allah katındandır.”(1) Gerçek güç ve kuvvet ancak yüce ve azim olan Allah’tandır.”, “Senin izzet sahibi olan Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd olsun!(2)


HUTBESİNİN TESİRİ

Hutbeyi nakleden seyyid Şemsettin Muhammed Er-Rufai şunları aktarıyor; “Rufai Hazretleri kürsüye öğle namazından sonra çıktı, ikindi vakti indi. Mübarek sohbetinde ağlama, feryat ve hayret ziyadesiyle çoktu. O’nun vesilesiyle tövbe edenler o kadar çoğaldı ki onları saymaktan aciz kaldık. O gecenin yarısına kadar tarikat dersi verme işi devam etti.”(3)