Editör Temmuz 2011

e-Posta Yazdır PDF

Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:


            “Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar:


            “Ya Rasûlallah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Efendimiz (s.a.v): “Hayır” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz -çokluğunuz- bir akıntıya taşınan çer-çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de “vehn” verecek.”


            Bunun üzerine sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasûlallah?..”


            O da buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.” (Süneni Ebû Davut: 4/111, hn. 4297; Müsnedi Ahmed: 5/278, hn. 22450)

            Dünyayı öne alma hastalığı hepimizi vurdu. Hepimizi derken ümmet-i Muhammed’den bahsediyorum. Bocaladık, halifesiz kaldık, başsız kaldık. Kimin nereye gittiği, kimin ne yaptığı belli değil. Uyku sersemiyiz, mahmuruyuz. Biraz yerin üstünü düşündüğümüz kadar yerin altının hesabını da yapıyor olsak hiçbir şey önümüzde duramayacak. Bölük pörçük olduk. Gücümüz kuvvetimiz yok oldu. “Biz” den “ben”e döndük bir türlü “biz” olamadık.  İmanların arasına çekilen sahte sınırlar bizi imandaşlarımızdan kopardı. Fırsat vermemeliydik oysa. Şam ile İstanbul arasına, Kudüs’le Konya arasına sınır koyanlara inat tüm sınırları yüreklerden sökmeliydik oysa. İmana sınır mı olur diye haykırmadık, haykıramadık hâlâ uyku mahmurluğu var üzerimizde.


            Çirkefliğin ve şerefsizliğin çağında yaşıyoruz. İçimizdeki beyinsizlerin yüzünden Iraktaki Nur bacının feryadı gibi nice feryadlar yükseliyor. Tunus, Cezayir, Libya, Suriye, Yemen… Say sayabildikçe. Hep ağlayanlar Müslümanlar. Keşmir’den Filipinler’e, Sudan’dan Filistin’e, Çeçenistan’a, Bosna’ya hep yükselen feryatlar Müslümanların feryatları. “Arap baharı” deniyor Müslümanlar can veriyor, başındaki zalimi deviriyor ama öylesine adice bir çark kurulmuş ki ümmetin başına bir türlü o çarktan dışarı çıkılamıyor. Müslümanların medeniyetlerine sahip çıkmamalarının faturasını Müslümanlar bu geçtiğimiz yüzyılda çok pahalı ödedi. Ümit ederiz ki verilen her şehid umursamaz suratlara bir uyanış şamarı ve zalimlerin yüzüne  yüreğine bir korku tokadı olur.


            Zalimlerin dünyayı sömürmek ve elleri altında bulundurmak için çizdiği sahte sınırlara aldırış etmemeliyiz. İmana sınır olmaz. Kalplerimiz hep müminlerle atmalı. Şam’da bir çocuk ağlasa İstanbul’da feryat kopmalı. Keşmir’de bir civan vurulsa dünya başımıza dar gelmeli. Mümin için çarpmayan yürek bir ismi de “Mümin” olan Allah’ın kuluna yakışmaz. Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez. Müslüman müslümanı (başına gelen musibette) yalnız bırakmaz.” (Buhari, Mezalim, 3) 


            Tartışmalıyız. İslam birliği, İslam ortak savunma paktı, İslam ortak para birimini tekrar savunmalıyız. Ümmetin birliğini gündeme getirmeliyiz. Bir tek ümmetiz bizler. Üzerimizde oynanan oyunların her birinden sıyrılmak için değerlerimize sıkı sıkıya sarılmalıyız. İmkânlar ölçüsünde değil, imanlar ölçüsünde kardeşlik ve birlik tesisi için çalışmalıyız. Üzerimize örülen her türlü örgüyü yok etmek için “dost ve düşman” kavramlarını iyi öğrenmeliyiz. Kim dost kim düşman iyi bilmeliyiz.


            Asla ümitsizliğe kapılmamalıyız. Eninde sonunda kazanacak olan İslam’dır, Müslümanlardır. “İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.” (Fussilet, 49)


            İnanıyoruz ki bu zulümlerin ve yapılanların hesabı er geç görülecektir. Bizler üzerimize düşen vazifelerin gereğini yerine getirelim yeter. Vazifelerimizin farkında olalım, gerekenleri yapalım.

            “(Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı) korkudan gözlerin dışarıya fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)