Karma Hayattan Mahrem Hayata Nasıl Geçilir?

e-Posta Yazdır PDF

Dünya milletlerinin ırkının kölesi olduğuna inanan Yahudi’nin varlık felsefesi “öteki” olarak gördüğünün ezilmişliğinden beslenir. Siyasi hamleleri de ötekileştirdiği milletleri sömürme üzerine ibtina eder. Yahudilik; “Sapık bir akide”den doğan hasta bir dünya görüşüdür.


Yahudi’deki bu hastalığı görmeden onu insanlığın hizmetinde bir millet olarak kabul etmek, siyasi varlığını meşru addetmek nâmütenahi sorunlara yol açar. Müslüman’ın dünya görüşü “sahih bir akide” üzerine ibtina ettiğinden temsil ettiği dinin, hiçbir millet üzerinde “yan etkisi” olmaz. O, tatbik edildiği bütün millet yapılarına “mutlak fayda” getirir.


Bütün resuller gibi Allah Resulü de  İslam’ı tebliğe, zihinleri “sahih akideyi” kabul eder hale getirerek başladı. Mekke’de bütün muhataplarını “muhacir” olarak mezun veren bir akide mektebi kurdu. Sahabe, İslam’ın esası olan kelime-i tevhidinin birinci cüzünü yani “Lâ ilahe…”yi söyleyerek cahiliyyeden kalma bütün hastalıkları kustu. Tevhidi müzahrefattan temizlenen zihinlere emanet etti. Emir ve nehiyler o tertemiz zihinlerde neşvu nema buldu. Allah Resulü,  önce yürekleri sonra sokakları teslim aldı.

Tahliye

Allah Resulü’nün  sahabenin zihin dünyasını beşeri kirlerden tahliye etmedeki muvaffakiyeti  akidede kabul edilen İslam’ı, ictimaî alanda örflere mahkum olmaktan kurtardı. İslam Yahudilik ya da Hıristiyanlıkta olduğu gibi uygarlıklara kurban edilmedi. Bu durum namaz kılan fakat açık dolaşan kadın ya da zekat veren fakat faiz alan Müslüman suretlerinin ortaya çıkmasına mani oldu. Kur’an-ı Kerim, “tesettür ilahi buyruktur.” deyince, Medine’de ki kadınlar evlerine kadar açık yürümeyi ilahi emre isyan olarak gördü ve oldukları yerde kapandı. Ayet, “İçkiden vaz geçtiniz değil mi?” dediğinde Medine’deki evlerde su gibi içki tüketilmekteydi. Evindeki içki küpünü alan sokağa çıktı, dökülen küplerden dolayı sokaklar saatlerce içki aktı. Allah Resulü;  “Kim ırkçılığa çağırır, onun için savaşır ve o yolda ölürse benden değildir” buyurdu. Önceden ırkının üstünlüğü meselesini konuşmayı bile zaid gören sahabe, başka bir millete aidiyetinden dolayı aşağıladığı siyah Müslümana, “Ey siyah kadının oğlu! Siyah ayaklarınla başımı çiğnemeden secdeden kalkmam.” diye özür beyan etti.

Akaid Rükün, Fıkıh Muhafız

Beşerî hukuk sistemleriyle İslam, tam bu noktada birbirinden ayrılır. ABD’nin 1916-33 yılları arasında yüzlerce adalet sarayı, binlerce hukukçu, on binlerce polisle milyonlarca dolar harcayarak, binlerce insanı hapsederek, yüklü miktarda para cezası keserek yasaklayamadığı içkiyi İslam, üç aşamada önce yüreklerden sonra da bütün bir cemiyetten silip kaldırdı. İmanla ruhları teskin ve tanzim edilen sahabe yasağa, “işittik ve itaat ettik” şeklinde karşılık verdi. Fıkıh cemiyete muhafız, akaitte fıkha rükün oldu.


İnsana ait olan beşeri hukuk sistemleri, onlarca müessesenin katkısı ile vücud bulur yine de uygulamada istenilen netice alınamaz. İslam ise, Hz. Peygamber’e, “sihirbaz, kahin, mecnun” diyen mühürlü yüreklerin önce kilidini açar, içlerini tahliye eder sonra da ayet ve hadisten istinbat edilen ahkam-ı fıkhıyyeyi onların cemiyetine tatbik eder. Bunu yaparken ne de beşeri hukukta olduğu gibi kamuoyu desteği almak için anketler yapar ne de millet içinde ona karşı gayri memnunlar taifesi oluşur.

İman- Hüküm

Batı hukukunun inşa faslında belirleyici olması gereken kilise, kendini manastıra hapsettiğinden cemiyeti tayin vazifesinde görev almaz. İslam’da ise iman üzerine ibtina eden ve imanla korunan her bir hüküm, esas itibariyle Allah’a ve Resulü’ne  aittir. Bunun içindir ki Maide suresinde “yol kesenler”le hırsızların cezasından bahseden ayetler (33-38) arasında “takvayı, Allah Teala’ya ulaşmaya vesile aramayı, Onun dinini yüceltmek için yolunda cihad etmeyi” (35) emreden ayet-i kerime yer alır. Kur’an-ı Kerim bu tasarrufla, iki suçu önleyecek hükmün, ancak Allah’a iman eden “muttakiler” toplumunda olabileceğine işaret eder.


İsra Suresi’nde yer alan, “Beşeriyetin Kurtuluş Beyannamesi” (22-39) de “tevhit çağrısı” ile başlar ve yine “tevhit”le son bulur. İlahi talimatların küfre ait bütün değerleri zihinden tahliyeye davetle başlaması Müslümanın “muvaffikiyet ufkunu” açar. Ona nereye doğru nasıl yürüyebileceğini gösterir. Zihnini tahliye eden Müslümanın, hayatında Arap-İslam, Türk-İslam, Kürt-İslam gibi sentezlere sebep olacak bir maraz kalmaz. Çünkü tahliye, küfrün esaslarını bütünüyle tasfiye eder.


İslamî hükümleri tatbik etmedeki muvaffakiyet yolu, iman-amel sistemini dikkate almaya bağlı olduğundan Müslüman, her durumda buna riayet etmelidir. Aksi ise Beşeri Hukukta olduğu gibi cemiyeti, suç ve ceza denklemine mahkum eden bir kanun devletine dönüştürür. Kanun devletleri, vicdanları manastırlara, manastırları da papazların hevalarına mahkum ettiğinden adaletin tahakkukuna vasıta olamazlar. Ne sokakları koruyabilir, ne de millet malını himaye edebilirler. Bu yüzden her gece sabahlara kadar şu kadar polis sokaklarında devriye atar.

Zina; Milletlerin Felaketi

Kur’an-ı Kerim, hem iman-hukuk birlikteliğine hem de peş peşe gelen hükümler arasında münasebete riayet eder. “Bu yüzden açlık korkusuyla çocuk öldürmeyin” (İsra: 31) ayeti ile “Haksız yere cana kıymayın”(33) ayetleri arasında “Zinaya yaklaşmayınız.” talimatını koymuştur.

Neden Allah Azze ve Celle, “Çocuklarınızı öldürmeyin” ve “Cana kıymayın” talimatları arasına, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyruğunu koymuştur? İslam’ın beşeri hukuk sistemleriyle ayrıldığı temel hususlardan biri olan bu tanzim, aslında şunu da söylemektedir: “Bir şehvet giderme vasıtası olan zina, insanları ve hatta milletleri yok eden bir felakettir. O kadar büyük bir felakettir ki kaç felaket şekli varsa zina hepsine taliptir. Bu yüzden insanı yaratan ve onu korumanın usul ve esaslarını tayin eden Allah Azze ve Celle, “Zina etmeyiniz” yerine; “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurmuştur. Çünkü zina, hem ferdî hem de içtimaî anlamda bir katliamdır.”


Zina, ferdî anlamda bir katliamdır, çünkü gayri meşru yoldan kazanılan çocuklar ya kürtajla hakikaten ya da doğduktan sonra hükmen öldürülür. Cami önüne ya da izbe bir yere bırakılan her çocuk hükmen ölüdür. Onlar, varken yokluğa mahkum edilen; “İnsan yığınları içerisinde ki kayıp zavallılardır.” Bu yüzden fıkıh dilinde onlara “Lakît/buluntu” denir. Yani bir eşya gibi kaybedildikten sonra bulunan varlıklardır onlar. Lakît büyür, toplum içine karışır fakat zina mahsulü olması onu hükmen ölü olmaya mecbur eder. Horlanır, hakir görülür. Yaşayan ölü olmaktan, varken yok gibi muamele görmekten kurtulamaz.

Aidiyetsiz Yığınlar

Zina, insan soyunu kurutarak en büyük tahribatı toplumda yapar. Neticede insanlar hayvanlar gibi kimliksiz yaşamaya mahkum olur. Fuhuş, yayıldıkça evlenme oranı azalır. Zinakâr bir toplum önce aileyi sonra devleti ve nihayet medeniyet örgüsünü kaybeder. Eski Yunan’ı ve Roma’yı zina çökertti. Çağdaş batının çöküşü de zinadan olacak… İslam ümmetinin kıyamete kadar yaşamasını murad eden Allah Azze ve Celle’nin bu yüzden söze, “Ey İman edenler!” kaydı olmadan doğrudan “Zinaya yaklaşmayınız.” diye başlaması, hem Müslümanla zina kelimesinin yan yana zikredilemeyeceğini hem de ona götüren her nevi sebebin kaldırılmasının bu ümmetin yaşaması için şart olduğunu ihtar etmek içindir.

İctimaî Şehvet

İmkanı olan evlenecek, evlenemeyenlere de Müslümanlar yardımcı olacak. Çünkü ayet-i kerime, “Aranızdaki bekarları evlendirin…”(Nur: 32.) buyurarak “mal sahiplerini” ictimaî şehveti söndürmede göreve davet etmektedir. Bu yüzden Şeriat nazarında muhtaç bir delikanlıyı evlendirmek caminin halılarını değiştirmekten ya da minareler yapmaktan daha mühimdir. Müslümanlar minaresiz camide ya da eski bir halıda namaz kılınca sevapları eksilmez. Fakat şehvetlerine mahkum bekarların çoğaldığı cemiyetlerde “ubudiyetleri” iffet zevkinden mahrum kalır. Bu yüzden Allah Azze ve Celle, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurarak sebep planında zinaya götüren bütün unsurları da kaldırmayı emreder. İslam Devletinde zinaya karşı toplumun bütün şubeleri teyakkuz halinde olmalıdır. Adeta sürekli bir seferberlik durumu vardır. Bunun için okulda, çalışma alanlarında, toplu taşıma araçlarında haremlik-selamlık uygulanır. Bir büroda bir kadının herhangi bir erkeğin mesai arkadaşı olmasına, “Üçüncüsü şeytan olur.” şeklindeki Nebevî tesbitle bakılır ve asla müsaade edilmez.

Herkes Sorumlu

Şeriat, kadının erkekten, erkeğin de kadından etkilenip-etkilenmemesine bakmadan hükmü geneli dikkate alarak verir. Bu yüzden mahremiyet yasalarına, şehevi tuğyanı olmamasına rağmen Allah Resulü de  riayet eder. Mescitte itikafta iken bir gece kendisini ziyaret gelen eşi Safiye (r.a.) ayrılırken onu kapıya kadar uğurlar. Bu esnada oradan geçmekte olan ve Allah Resulü’nü görünce hızlanan iki sahabiye, “Olduğunuz yerde kalınız.” buyurur ve “Bu eşim Safiyye’dir.” buyurur. O iki zat hayretlerini bildirince Allah Rasûlü: “Gerçekten de şeytan insanın damarlarında dolaşır. Ben, şeytanın içinize kötü bir zan atmasından korktum.” buyurarak, Şeriat’ta, kanun koyan ve tatbik makamında olanlar dahil herkesin şüpheye mahal vermeden ilahi talimatlara uyması gerektiğine işaret eder. Beşeri hukukta kanunu tatbik ya da takip makamındaki sorumludan bu derece bir hassasiyet talep edilmez. Fakat Şeriat nazarında kirli elle temizlik yapılmaz, bu yüzden “hakimin” aklına olduğu gibi emanet hassasiyetine de bakılır. Beşeri hukukta ise, zinakârın ahlaki bir davada hakim olmasında hiç bir mani yoktur. Temizlenmenin sadece “temiz ve temizleyici” olma özelliği olan unsurlarla olacağını söyleyen Şeriât ne kadar ulvî ise; necasetle de taharet olacağını savunan beşeri sistemler o derece süflidir.

Karma Eğitim: Milletlerin Yok Oluşu

Tesettür, İslam’ın zinaya giden yolları kapatma noktasında kadına olduğu gibi erkeğe de getirdiği koruyucu hayat kaideleridir. Erkek, vücut yapısını belli edecek darlıkta bir elbise giyemeyeceği gibi kadın da onu güzel gösteren kıyafetleri dışarıda ancak dış elbisenin içerisinde giyebilir.


İslam, iş hayatında olduğu gibi eğitimde de kadın ve erkeğin bir arada olmasına müsaade etmez. Bu durum bütün peygamberlerin hayatında vardır. Nitekim Hz. Musa, Medyen’e geldiğinde çobanlar hayvanlarını sularken onların arasına karışmayan Hz. Şuayıb’ın iki kızına “Neden burada duruyorsunuz?” diye sorduğunda, “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.”(Kasas: 23.) cevabını almıştı. Vahyin geldiği evde büyüyen Medyenli iki kız bu cevapla, “Karma iş hayatının caiz olmadığını” söylemekteydi. Peygamber kızları, “babalarının yaşlı olmasına” vurguda bulunarak ailenin nafakasını temin etmekten aslında erkeklerin sorumlu olduğunu belirtmekteydi. Çünkü bu vurgu, genç olması durumunda hayvanları su içirme işiyle babanın meşgul olacağı anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’in, kızlardan birinin Hz. Musa’yı çağırmak için gelmesini “utana utana ona yürüyerek gelmesi”(Kasas: 25.) şeklinde vermesi, kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmalarının zarurî ya da arızi hallere mahsus olduğunu gösterir.

Felsefe’de Haremlik-Selamlık

Hayatlarında peygamberlerden kırıntılar taşıyan filozoflar da zinanın önüne geçebilmek için tedbirler almıştır. Çin’de Konfüçyüs adalet bakanı olunca, “alışılmışın dışında giysiler biçen” kişilere ölüm cezası verir. Ülkesinde “haremlik-selamlık” o derece yaygın hale gelir ki, erkekler yolun sağında kadınlar da solunda yürür. İnsan ticaretiyle para kazanan çevreler, bu uygulama karşısında müşteri kaybedince başbakana seksen güzel kadın rüşvet vererek Konfüçyüs’ü görevden uzaklaştırırlar.(Paul Strathern, Konfüçyus, 41-2.) Çin’de eski hayat tarzı tekrar geri gelir ve sebepler dairesinde zinanın yolları yeniden sonuna kadar açılır.

İslam’da Karma Hayat

Kur’an-ı Kerim, erkeklere olduğu gibi kadınlara da gözlerini karşı cinsten korumayı emreder. Şeriat, kadının erkeğe erkeğin de kadına bakmasının haram olduğu bildirir. Allah Resulü, Hz. Ali’ye “gayri ihtiyari olan ve affedilen bir defalık bakıştır. İkinci bakıştan mesulsün” buyurur. Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste de Efendimiz, “Gözlerin zinası bakmaktır.” ikazında bulunur. Bakmak haramsa kadınla erkeğin aynı mekanda ders okumaları, aynı büroda çalışmaları da haramdır.


Hz. Yusuf’la Züleyha arasındaki yakınlaşmaya da nâmahrem iki insanın aynı ortamı paylaşmaları yol açmıştı. Çünkü aynı ortamı paylaşmakla kazanılan ünsiyet zamanla kadınla erkek arasındaki her nevi mahremiyet duvarını yıkar. Karşıt cinsler arasında birbirine yöneliş başlar. Hz. Yusuf’u bu yönelişten Allah Teala’nın rahmeti kurtarmıştı. İnsanların peygamberler gibi masumiyeti olmadığından ünsiyete sebep olacak birlikteliklerden evleviyetle uzak durmaları gerekir.(bkz. Yûsuf: 23-4.)


Kur’an-ı Kerim, sahabeye manevi anneleri hükmünde olan peygamber eşlerinden bir şey talep ederken “perdenin arkasından istemelerini” emretmektedir.(Ahzab: 53.) Bu ayete muhatap olan sahabenin kalbi muhakkak ki asrımız erkeklerinin kalbinden daha temizdi. Ashabın perdenin arkasından konuşması onlar adına daha uygunsa, en güzel kıyafetlerin teşhir edildiği bedenlerle erkek ve kızların bir arada eğitim almaları evleviyetle haram olur.


Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, kadınlar gizlemekte oldukları zinetleri (halhal) anlaşılsın diye yürürken ayaklarını yere vurmayacak, çıkan sesi erkeklere duyurmayacaklar.(bkz. Nur: 31). Halhal sesinin erkeği etkilemesi kadının ayağını yere vurarak yürümesinin haramiyetine sebep oluyorsa, kadının halhal sesinden çok daha etkileyici olan bedeniyle erkeklerle aynı sınıf ortamında durmaları da evleviyetle haram olur.

Hadisler

Bir gün Ümmü Humeyd, İslam kadınları adına Allah Resulü’ne  serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü  eşlerimiz sizinle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” demişti. Hz. Peygamber de, bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmişti.(Ebû Davûd, Salat 53; Tirmizî, Reda’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371; İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383.). Başka bir rivayette ise, “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”(İbn Esîr, Üsdu’l-Gâbe, Beyrut, 1994, VII, 311.) şeklindedir. Allah Resulü, Ümmü Humeyd’e, “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de, “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmesi açıkça hükmün bütün kadınlara yönelik olduğunu göstermektedir. Kadınların evlerinde namaz kılmaları Peygamber mescidinde onunla birlikte kılmaktan daha efdal olduğuna göre, eğitim ya da başka amaçla kadınların erkelerle aynı ortamda olmamaları da evleviyetle haram olmalıdır.


Allah Resulü, erkeklerin saflarının en hayırlısının ön, en şerlisinin de arka saf; kadınların en hayırlı safının arka, en şerlisinin de ön saf olduğunu belirtmektedir.(Müslim, Salat; Tirmizî, Salat; Ebû Davud, Salat.) Allah Resulü bu hadisiyle kadınların mescide gelmeleri durumunda erkeklerle aynı mekanı paylaşmamalarını safların amelin makbuliyetini etkilediğini bildirerek kıymetlendirir. Buna göre, kadın için en şerli saf erkeklerle birlikte olduğu ya da onlara en yakın durduğu saftır. Çünkü erkeğe ne kadar yakın olursa zihni o kadar meşgul olacaktır. Namazda ihtilat caiz olmadığına göre Allah’ı hatırlama duygusunun namaza nisbetle daha zayıf olduğu mekanlarda ihtilat ise evleviyetle haramdır.


Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü; “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”(Ebû Davûd, Salât 16.) buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi, delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim hadisten kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden  bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.(Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’l-Mevrûd, Beyrut, ty., IV, 72.19.) Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü  tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.(Ebû Davûd, Salât 17.)


İslam, erkeklerin kadınlara ait bir kapıdan içeri girmelerini, kapıda bir ihtilat olmaması için yasaklamıştır. İçeriye girme ve çıkma esnasında dahi ihtilatı caiz görmeyen bir Peygamber’in şeriatında kadınla erkeğin aynı sınıfta birlikte eğitim almaları da evleviyetle caiz olmaz.

Hulasa

Eğer hayatı tayin ediş, Hz. Adem ve Havva’ya nikahla -evde- aile olmayı öğreten Allah Azze ve Celle’ye değil de hevasına tapan insana bırakılırsa, insan aile kuramaz, ebeveyn olamaz, hayvan gibi bir hayatı yaşamaktan da kurtulamazdı.


Sayısal değerleriyle bir bir mana ifade edebilmek için kamera karşısına geçip “karma eve” teker teker “evet” diyen ve bu halleriyle millet vicdanında paydası büyüdükçe sayısal değeri küçülen sayılar gibi alçalanların mahremiyete itirazlarını dikkate almak, insaniyetin hayvaniyete istihale etmesine müsaade etmek olur.


İnsana, nâmahrem bir kadınla erkeğin bir evde ancak nikahla bir arada olabileceğini öğreterek onu karma bir hayat yaşayan hayvanlardan ayıran Allah Azze ve Celle, eğitimin de nasıl olması gerektiğini Kitabı’nda beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ilahi murada göre cemiyete tatbikine memur olan Allah Resulü de, hem ailevi, hem ictimaî hayatın merkezine mahremiyeti koyarak neyin nasıl olması gerektiğini resmetmiştir. O, fiili sünnetiyle olduğu gibi sözleriyle de sebep planında zinaya götüren ne kadar unsur varsa hepsini ortadan kaldırmıştır.


Allah Resulü, tek bir sınıfta/Ravza’da ayrı zamanlarda on binlerce kadın-erkek sahabiyi yetiştirdiğine göre; on binlerce dersliğin ve yüz binlerce öğretmenin olduğu bir ülkede karma eğitime son vermenin imkansızlığından bahsetmek ya Kur’an-ı Kerim’in iman-hüküm sisteminden mahrumiyetten ya da irade ahlakı zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Çaresi ise, Kur’an’ı anlamaya nailiyet ve yitirilen iradeye sahibiyettir.