İslam’ın Kızının Evlilik Kriterleri

e-Posta Yazdır PDF

İnsan, muhatabına, onun fikrî ya da imanî durumuna göre bir kıymet verir. Bir ateistin nazarında ulema, “Olmasa daha iyi olurdu” nevinden bir zümre olarak görülürken, Müslümanlar nazarında “Varlığımız onların varlığına bağlıdır.” derecesinde bir değere sahiptir. Eşya ve hadisenin kıymeti de aynı bakış açısına bağlıdır. Kimisi antika bir arabayı hayatta sahip olacağı en önemli dünyalık olarak görürken, kimi trafikte onların varlığından rahatsızlık duyar. Evlenirken kimi zarfa, kimi mazrufa; kimi boya, kimi soya bakar. Kimi ahlakı, kimi de serveti öncelikli görür. Hayat yolunun taşını insanın bizzat kendisi döşer. Herkes maksuda ulaşır. Lakin kimi Mevlasını, kimi de belâsını bulur.


Damadın Zengini mi, Dindarı mı Makbûl


Müslüman evlenirken de, çocuğunu evlendirirken de hem zarfa, hem mazrufa bakar. Kadın da, erkek de, yük olan değil, yük alan eş arar. Biri hayatın dış, diğeri iç yükünü omuzlar. Birbirlerinin varlıklardan değil, yokluklarından hüzün duyarlar. Erkek kadına denk, kadın da erkeğe muvafık olur. Hayatın yükünü birlikte omuzlar; birlikte sevinir, birlikte hayıflanırlar. Bir binanın duvarları gibi, kara da, yağmura da, sıcağa da, soğuğa da aynı tepkiyi verirler. Birbirinin dilinden de, derdinden de anlarlar. Muhabbette, hesabî değil, hasbidirler.


Kendi başına evlenen bir kız, “Velisiz nikah olmaz.” hadisine muhalefet etmiş olur. O muhalefet de bereketi ortadan kaldırır. Eğer bir yuva daha kurulmadan dağılmanın işaretini veriyorsa ailesi, oluşabilecek zararları defedebilme adına evliliğe itiraz ederek onu bitirebilir. Kızı bizzat babası evlendirecekse damadın malından, makamından ziyade ahlakına ve takvasına bakar. Salih bir eşin en mühim vasfı muttaki olmasıdır. Çünkü Allah’tan korkan bir damat eşine zulmedemez. Kıyafetinde, ibâtesinde, iaşesinde onu hayat standardının altına düşürmez. Onu, Allah’ın korunmasını bizzat emrettiği bir emanet olarak görür. Hiçbir hakkını ne ihlal, ne de ihmal eder. Bunun içindir ki Allah Rasûlü üstün ahlak sahibi bekarların evlendirilmesini emretmiştir. Zira fadıl bir millet yapısı ancak üstün ailelerin çoğalmasıyla kurulur: “Size dinini ve ahlakını beğendiğiniz biri geldiğinde onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.”


Allah Rasûlü de damadın dindar olmasına bakmış, sahabe kızlar da evlenirken dindar damatlar tercih etmiştir. Peygamber-i Ekber, azâd edilen Habeşli köle Bilal-i Habeşî’nin Ensar’dan birinin kızına talip olduğunu fakat reddedildiğini öğrenince Bilal’e, “Git ve onlara Peygamber size, beni evlendirmenizi emrediyor.” de, buyurmuştu. Beyâde oğullarından kız isteyen Ebû Taybe de benzer nedenlerle reddedilince, Allah Rasûlü “Ebû Taybe’yi evlendirin! Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük fitne ve fesat olur.” buyurmuştur.


Cüleybîb


Allah Rasûlü geldiğinde insanlar arasında binlerce yıldır ayakta duran statü duvarları vardı. Zalim, zulmü hakkı; mazlum da kaderi görmekteydi. Soyluyla köle arasında, insanla hayvan arasında olandan daha fazla mesafe vardı. Allah Rasûlü insanları bölen, ötekileştiren, ölçü haline gelen ne kadar ölçüsüzlük varsa topyekün hepsiyle savaştı, yeni bir dünya kurdu. Tabuları bizzat fiili uygulamalarıyla yıktı. Kureyşli bir kızı azâdlı bir erkekle evlendirdi. Köleyi sofrasına kabul etmeyen bir toplumda bir anda azadlı eşler oluştu. Lakin bu inkılabın tahakkuku hayli uzun bir zaman aldı. Nihai tahlilde sahabenin İslâm millet yapısıyla münasebeti etle tırnak gibi bir bütün oldu.


İslâm, kefaati kabul etmekle birlikte fakir olmak gibi hususiyetlerin evlilikte öncelikle reddedilen bir konu olmadığına özellikle işaret etti.


İslâm’la, fakirlikten ya da soydan dolayı evlilik teklifi reddedilen erkeklere moral geldi. Cüleybîb gibi dünya malı cihetiyle de, güzellik cihetiyle de fakir olanların önü açıldı. İnsanlardan da, evlenme teklifinde bulunduğu kadınlardan da bir rağbet görmeyen Cüleybîb bu yüzden evlenememişti. Allah Rasûlü Onu evlendirerek insanların hayata bakışlarında fiili bir mevzi daha kazanmış oldu. Bu yüzden bir gün Ensar’dan birine “Kızına talibim!” dedi.


Allah Rasûlü’nün, kızını kendisi için istediğini zanneden sahabî,

– Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulallah! diyerek sevincini izhar etti.

Allah Rasûlü ise şöyle devam etti:

–O halde kim için Ya Rasulallah.

–Cüleybîb için…

– Annesiyle istişare etmem gerekir.


Sahabî daha sonra kalkıp hanımının yanına gitti. İçeri girer girmez hanımına şöyle dedi:

– Allah Rasûlü kızını nişanlamak ister.

– Tabii ki, başım gözüm üstüne.

– Kendine değil, Cüleybîb’e…

– Cüleybîb’e mi? Cüleybîb’e ha! Demek Cüleybîb’e... Hayır! Allah’a yemin olsun ki kızımı onunla evlendirmem.


Sahabî, Allah Rasûlü’ne varıp eşinin bu ifadelerini bildirmek için ayağa kalkmak istediğinde, konuşmaları duyan kız, “Bana kim talip oldu?” diye sordu. Annesi kızını durumdan haberdar edince Peygamber-i Ekber’in ölçülerine göre neş- u nema bulan kız şöyle karşılık verdi:


“Allah Rasûlü beni birine münasip görüyor, siz de buna karşı çıkıyor, O’nun teklifini geri mi çeviriyorsunuz? O beni kime uygun gördüyse, siz de Onunla evlendirin. Zira O bana kıymaz.” Kız, Allah Rasûlü’nün teklifinin geri çevrilmesinin nasıl bir felaket olacağını ifade noktasında şu ayeti okudu: “Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdiğinde, mü’min olan bir erkekle mü’min olan bir kadına, artık o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”


Kızının; kavmiyetçilik ruhunu gömen, İslam aşkını dirilten ifadeleriyle kendine gelen baba, Allah Rasûlü’ne gidip, olanlardan Onu haberdar etti:“Sizin ‘Münasiptir.’ dediğiniz, bizce de münasiptir. Kızımızı Cüleybîb’le evlendirebilirsin, ya Rasulallah!” dedi.


Allah Rasûlü, “Allahım! Onun üzerine hayırlar yağdır. Kendisine sıkıntısız bir hayat nasib et!” diye dua etti.

Efendimiz o günlerde bir gazvedeydi. Allah Teala kendisine ganimet ihsan etti. Savaş bittikten sonra ashabına,

– Kayıplarınız var mı? Bir bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra Allah Rasûlü:

– Bir daha bakın, başka kaybınız var mı? diye sordu. Sahabe,

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra,

– Kayıplarınız var mı? Bir daha bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Hayır, dedi. Allah Rasûlü,

– Fakat Cüleybîb’i göremiyorum, onu arayınız, buyurdu.


Sahabe, harb meydanını bir daha dolaştı; ölüler arasında Cüleybîb’i aradı. Naşını öldürdüğü yedi kafirin arasında gördüler. Dönüp Allah Rasûlü’ne durumu haber verdiler.


O da oraya geldi. Başucunda durdu ve şöyle dedi,

– “Yedi kişi öldürmüş. Sonra da onu şehid etmişler. Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım. Evet! Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım.” buyurdu. Sonra Cüleybîb’i kollarıyla aldı. Zaten onun için Allah Rasûlü’nün kollarından başka tabut da yoktu.

Cüleybîb için bir kabir kazıldı. Oraya defnedildi.


Allah Rasûlü’nün, “Evlilikte ahlak ve dindarlık mi’yar olmazsa yeryüzünde büyük bir fitne zuhur eder.” şeklindeki ikazı sahabe tarafından büyük bir dikkatle yerine getirildi. Anne ve babanın uygulamakta zorlandığı bu ölçünün Müslüman yürekler tarafından kabullenilmesi zor olmadı. Böylece hem gençlerin fakirlikten dolayı bekar kalıp fuhşa sürüklenmesinin, hem de kızların ahlak ve maneviyattan yoksun erkeklerle evlenmesinin önüne geçildi. Zengin bir eşle izdivaç etmek için yıllarca bekleyen, bulamayınca da evde kalan kızlar, İslam’ın yaşandığı yerlerde nadirattan oldu.

Sultanlara Kız Vermeyen Alimin, “Velîme”ye Para Bulamayan Damadı

Cahiliyye’nin yük olarak gördüğü ve bu yüzden kuyulara attığı kız çocuklarını İslam, kendilerini koruyanları Cennet’e ulaştıran ilahî bir emanet olarak kıymetlendirdi. Babanın ya da annenin Cennet’e girmesine ya da ondan ebediyyen mahrum olmasına sebep olabilecek bir emanet hükmünü aldı bütün kızlar…


Tek ölçüsü zenginlik olan bir baba, dünyalıklara tamah ederse Allah Teala’dan kendisine emanet olan kızını ömür boyu acı çekeceği dipsiz bir kuyuya atar. Kız çocuklarını diri diri gömülmekten kurtaran Peygamber-i Ekber aynı zamanda onları servetin ve şöhretin esiri olmaktan da muhafaza etti. En mesud hanelerin nasıl kurulacağını bizzat zengin sahabilerden evlilik teklifi alan Fatıma binti Kays’a, “Kölenin oğlu Usama b. Zeyd’le evlen!” diyerek gösterdi. Onun izinden yürüyen babalar damatların parasına değil ahlakına baktı. Sultanları, veliahtları geri çeviren babalar, kızlarını velîme vermeye parası olmayan ahlak ve fazilet sahibi damatlarla evlendirdi:


O mübarek babalardan olan allame Said b. Müseyyeb’in alime bir kızı vardı. Bir gün Medine’ye bir alay geldi. Herkes nereye gidecek ve Emevi Sultanı’nın oğlu Veliahd Velid için kimin kızını isteyecek diye merak ediyordu. Alay Mescid’e girdi, bir kenarda ders okutan Said b. Müseyyeb’e yöneldi. Heyet, İbn Müseyyeb’le karşı karşıya geldi fakat onda saraydan gelen heyete karşı hiçbir şekilde bir alaka yoktu. Medine’de pek çok babanın kapısına gelmesini arzuladığı bir heyet İbn Müseyyeb’in önündeydi fakat o dersle meşguldü. Heyet araya girip meramını ifade etti: Abdulmelik b. Mervan’ın İbn Müseyyeb’in kızını oğlu Veliahd Velid’e istediğini bildirdi. Said b. Müseyyeb bir müddet durdu. Çevredekiler, “Başım, gözüm üzerine.” diye mukabele etmesini beklerken Said, “Hayır! Benim saraya verecek kızım yok!” dedi. İnsanlar, “Said b. Müseyyeb, halifenin heyetini geri çevirdi, kızını Ona vermedi, kimi bulacak ki?” diyorlardı. Bunun üzerine Abdülmelik hısım olma teklifini reddeden Said’i tuzağa düşürüp ondan intikam almak için fırsat kolladı. Soğuk bir günde Ona yüz kırbaç vurdurup başına bir testi su döktü ve ceza olarak kendisine yünden yapılmış bir cübbe giydirdi.


Kim bilir Said b. Müseyyeb’in kaç talebesi, “Velid’e vermediği kızı bize verir mi hiç!” diye hocalarının kerîmelerine talip olmaktan vazgeçmişti.


Saîd b. Müseyyeb’in ders halkasına devam eden Abdullah b. Ebî Vedaa, o sırada bir müddet ders halkasına katılamadı. Nihayet hocasının yanına varınca aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Said:


–Sen neredeydin?”

–Ailem vefat etti. Onunla meşguldüm.

–Niçin bize haber vermedin ki? Biz de onun cenazesine katılmış olurduk. Peki tekrar evlendin mi?

–Üstat! Allah sana rahmet etsin! İki ya da üç dirhemim var, bana kim kız verir ki?

–Ben, ben veririm.


Said b. Müseyyeb’in, “Ben veririm” ifadesi karşısında şaşıran, İbn Ebî Vedaa, “Siz mi bana kız vereceksiniz?” diye mırıldandı. Hayretteydi. Sultan’ın, oğlu için yaptığı evlilik teklifini geri çeviren bu ulu hoca, bütün sermayesi üç dirhem olan bir ilim talebesine kız mı verir, diye düşündü. Lakin “Evet” demişti Said b. Müseyyeb, “Ben sana kız veririm.” Belki böyle bir damada sahip olacağından, belki sahip olduğu nimetlerden, belki de ona saraydan uzak durabilme iradesi verdiğinden dolayı Allah’a hamdetti; Allah Rasûlü’ne salât ve selâm okudu. Sünnet-i Seniyye’ye uygun bir şekilde evlilik üzerine konuşmalar yapıldı. Rızalar alındı. Ders halkasındakilerinin şehadetiyle nikah kıyıldı. Sultan’ın veliahdını damat olarak kabul etmeyen Said b. Müseyyeb kızını mehir olarak ancak üç dirhem verebilen bir ilim yolcusu ile evlendirdi. Huzurdan müsaade isteyip ayrılan İbn Ebî Vedaa sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen evine gitti. Düğün masrafları için uzun uzun kimden borç isteyeceğini düşündü. O sırada ezan okundu, mescide gidip akşam namazını kıldı. Tekrar evine geri döndü. Orucunu açmak için ekmek ve zeytinden oluşan yemeğini hazırladı. Tam bu esnada kapı çaldı. “Kim o?” diye sordu. “Said” dedi. Gelen hangi Said’di ki? Said b. Müseyyeb’in dışındaki bütün Said’ler kalbinden geçti. Hepsi olabilirdi lakin o olamazdı. Çünkü tam kırk yıldır insanlar onu yalnızca eviyle mescid arasında yürürken görmekteydi. Ziyaretçiler onu ya evde ya mescitte bulabilirdi. Bu düşüncelerle dışarıya çıkınca karşısında şehrin ulu hocası Said b. Müseyyeb’i buldu. Müstakbel evliliği hakkında aklına gelen bir hususu sormak için geldiğini zannetti. “Üstat! (Ey Ebû Muhammed) Keşke haber gönderseydin de ben sana gelseydim.”, dedi. Said b. Müseyyeb, “Hayır! Sen ziyaret edilmeye daha müstahaksın. Çünkü bekardın evlendin, bu halde yalnız gecelemeni hoş göremem, işte hanımın olacak kerîmemi de yanımda getirdim.”, dedi. Hakikaten de kızı arkasında ayaktaydı. Kızını eve bıraktı ve döndü. Ne varki kız bir anda hayasından yere yığıldı. İbn Ebî Vedaa kapıya tutundu. Kız, zeytin tabağını görüp üzülmesin diye onu alıp, kandilin gölgesine bir yere koydu. Ardından evin damına çıkıp komşuları çağırdı. Hemen geldiler ve “Ne oldu sana?” diye sordular. O da durumu anlattı. İnanamadılar. Abdülmelik’in veliahdını geri çeviren Said b. Müseyyeb ona kız vereceği akıllarına hiç gelmezdi. Kızın yanına gittiler. Haber annesine de ulaştı, gece o da geldi. Kimse olanlara inanamıyordu. Said b. Müseyyeb alime kızını üç dinardan başka bir şeyi olmayan bir ilim talebesine vermişti. İbn Ebî Vedaa’nın annesi ona, ‘Kızı düğün için üç güne hazırlayana kadar ona dokunursan yüzüm yüzüne haram olsun’ dedi. Üç gün bekledi, hazırlıklar yapıldı, sonra zifaf oldu. Karşısında güzeller güzeli bir kadın vardı. Hem hafızlığı, hem de Sünnet-i Seniyye’ye vukufiyeti herkesten daha ileri derecedeydi. Buna rağmen onda gururdan, kibirden en küçük bir etki yoktu. Koca hakkına saygı noktasında da herkesten daha ilerdeydi.


Eşler Arasında Yaş Farkı


Kadın erkeği, erkek de kadını tamamlar. Birbirinin hem ayıplarını, hem de eksiklerini örterler.Yaşların birbirine yakın olması muhabbete, zıddı ise nefrete vasıtadır. Bu yüzden koca, kadının babası ya da dedesi yaşında olmamalı.Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile erken yaşta evlenmesinden hareketle bunun bugün de caiz olacağını söyleyenlere ise şöyle cevap verilebilir: Böyle bir evlilik Şer’î açıdan caizdir. Lakin bugün câri olan örf itibariyle bu uygun değildir. “Örfle sabit olan nassla sabit olan gibidir.”, kaidesinden hareketle örf dikkate alınmalıdır. Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın onunla sokakta, çarşıda yürürken akranlara bakıp mahcubiyet duyacak, içi daralacaktır. Hayattan beklentileri farklı olduğundan birbirlerinin dilini anlamakta da zorlanacaklardır.


“Biz, Şeriat’a uymakla sorumluyuz. Neden örfe göre hüküm veriyorsun?” diyenlere şöyle cevap vermek mümkündür: Şüphesiz ki Şeriat’ın örfe üstünlüğü ve önceliği vardır. Fakat yaşlı bir adamın genç bir kadınla evlenmesi ilahî bir emir değildir, sadece mubahtır. Üzerinde en fazla maniplasyon yapılan konulardan olan Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı söz konusu mevzuya aynıyla delil olmaz. Zira Allah Rasûlü’nün her nevi ameliyesini tenkit eden Kureyş’ten bu noktada tek cümlelik bir eleştiri rivayet edilmemiştir. Eğer Müşrikler bu evlilikte bir istismar görmüş olsaydı, mutlaka konuşacak, “Bizi hakkaniyete çağıran Muhammed’in yaptığına bakın!” diyecekti; lakin demedi, diyemedi. Bu hususta onlardan tek satırlık bir tenkit nakledilmedi. Çünkü Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı, Hicaz örfünde çok normal bir hadiseydi.

Ayrıca bu izdivac, Allah Rasûlü’nün doğrudan talebiyle olmamış; Hz. Hatice’nin vefatından sonra uzun zaman altı çocuğa hem annelik, hem de babalık yapmasına şahit olan yakınları yeni bir izdivaç noktasında O’na telkinde bulunmuş; bu bağlamda Havle Binti Hakîm (Ümm-u Şerîk) de Hz. Aişe ile evlenmesini teklif etmiştir.


Allah Rasûlü de, Hz. Aişe tarafına evlilik teklifi götürdüğünde, Hz. Aişe çoktan evlenecek çağa gelmişti. Zira muteber siyer kitaplarında da belirtildiğine göre Hz. Aişe Allah Rasûlü’nden önce Cübeyr b. Mut’im ile nişanlanmıştı.


O günkü örfte bir kızın evlilik çağına gelip gelmediği takvimle değil, fiziksel gelişimle takdir edilirdi. Tıpkı bir çiftçinin, ürünün hasad vaktinin geldiğine, bizzat gelişimine bakarak karar vermesi gibi, Cahiliyye’de de evlilik için bizzat kızın fizikî durumuna bakılırdı. Havle, Hz. Aişe’de bu gelişimi gördüğünden dolayı Allah Rasûlü’ne onunla evlenmeyi teklif etmişti. Çünkü Hz. Aişe o yıllarda çocukluk dönemini geride bırakmış, Mekke örfüne göre evlenecek kızlar arasına girmişti.


Örfler asırdan asra olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişir. 50-60 yıl önce Anadolu’da kızların evlenme yaşı 15-16 iken bugün üniversite okuyan kızlarda bu ortalama 25-26’ya yükselmiştir. Ayrıca bilinmelidir ki, sıcak iklimlerde kız çocuklarının gelişimi, soğuk memleketlere göre daha erken olmaktadır.8


Örfe riayet edilmez de 17 yaşındaki bir kız 50 yaşındaki bir erkekle evlendirilirse evde duyguların, hislerin, heyecanların, eşya ve hadiseye bakışların aynı ya da birbirine yakın olması mümkün değildir. Biri A programını izlerken diğeri B programını tercih edecektir. Biri telefonda tweet atacak, diğeri namazdan sonra yatıp uyumak isteyecektir. Birine tatlı gıdalar dokunacak, diğeri tatlısız sofrayı eksik bulacaktır. Allah Teala’nın üstün aile için takdir buyurduğu, “aşk ve merhamet” ancak tarafların aynı dili kullanmalarıyla mümkündür.


Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın, evde akranı olan gençlerle birlikte yaşayacaktır. Adamın 20 yaşındaki oğlu, babasının benzer yaşlardaki eşini yatak kıyafetiyle, o da diğerini pijamayla görecektir. Bunların hiçbiri sahabe asrında yoktu. Oysa İslam bütün zaman ve mekanların dinidir. Her dönemde ve her asırda, varolmuştur, var olacaktır. Def-i mefâsid celb-i mesâlihten evladır. Buna göre yaşlı bir erkeğin genç bir kadınla evlenmesinde erkek tarafı için birtakım faydalar mülahaza edilse de, kadına ve aileye vereceği zararlar çok daha büyük olacağından, zarar dikkate alınarak bu nev’i evliliğin bu asırda olması doğru değildir.


Fukaha da velinin, genç bir kızı yaşlı bir adamla ya da çirkin bir damatla evlendirmemesini, denk bir damat bulduğunda ise nikahın tehir edilmemesini söylemiştir.Saray dışardan bakanı, içerden ise onda yaşayanı yakar. Eğer içinde “adam” yoksa ipekler içindeki çöl kadınları aba giydikleri günleri hasretle anar.


Dipnotlar

1. Ebû Davûd, H. No: 2087

2. Tirmizî, H. No: 1085

3, 4. Serahsî, el-Mebsût, V, 23; Kâsânî, Bedaiu’s-Sanâî, II, 317

5. Ahzab: 36

6. Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 27.

7. Bkz. Zehebî, Siyer-u A’lami’n- Nübelâ, IX, 233-4

8. Bkz. Merkezu’t-Tenvîri’l-İslamî, Redd-ü İftirââti’l-Münessırîn Havle’l-İslam, 86-7

9. İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, III, 143