Dr. İhsan ŞENOCAK

İslam’ın Kızı! Aişe; (II)

e-Posta Yazdır PDF

Rafiziler’in/Şia’nın Sönen Ateşi Ve İthamlar

Mecusî ateşini bastırıp söndüren İslâm’ın nurundan rahatsız olan Farisiler, uygarlıklarının çöküşünde en büyük paya kim sahipse, öncelikle onları hedef aldı. Evlerde yeniden Mecusî ateşini yakmak isteyenler, İslâm’ın kızının “üsve-i hasene”si olan Hz. Aişe’ye saldırdı.

Bir Kalemin Mahareti ve Rafizilik

İbn Sebe, 14 asırdır fitne sahnesinden hiç inmedi. Dün Müslümanları karşı karşıya getiren mektuplar aynı kalemden çıkmıştı. Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr adına Hz. Ali aleyhinde hangi kalem yazdıysa, Hz. Ali adına da sahabe aleyhinde aynı kalem yazmaktaydı. Hz. Osman adına valiye yazılan, daha sonra da Mısır’a dönen heyet tarafından ele geçirilecek şekilde gönderilen mektubu da aynı kalem yazmıştı. Tek bir kalem pek çok sahabiyi karşı karşıya getirerek Ümmet’in yüreğinde kıyamete kadar kapanmayacak yaralar açtı. İbn Sebe’nin kaleminin varlığından ve tahribatından haberdar olmayanlar, yanlışı doğru niyetine okuyacağı gibi, kendisi de muhtemel krizlerin esiri olacaktır.

İbn Sebe mektupların tesiriyle Ümmet’ten büyük bir parça kopardı. Ayet ve hadisler yalanlara göre tevil edildi. Ortaya on binlerce tabisi olan bir mezhep çıktı. Âlimler bütün Müslümanları, bunlara karşı âgâh olmaya çağırdı. Hz. Ali de onlara dair, “Yalana Rafizi’den daha iyi şehadet eden birini görmedim.” dedi; Şerîk ise, “Rafizi dışında her karşılaştığından ilim al. Çünkü onlar(Rafiziler) hadis uydurur, sonra da onu din edinirler.”28 buyurdu.

Hz. Aişe ile alakalı, kitaplarda yer alan iftiraların neredeyse tamamı yalancılıkla iştihar eden Rafiziler’e aittir. İmam Suyutî, Miftahu’l-Cenne adlı eserinin başında Rafiziler’in görüşünü naklederken şöyle der: “İnsanların asırlardır içinde olduğu bu fasid mezhebin aslının ne olduğunu beyan etme zorunluluğu olmasaydı, onlardan hiçbir şey burada zikretmezdim. Zira bunlar rivayetini dahi helal kabul etmediğim hikayelerdir.”29

Ben Müminlerin Annesiyim; Münafıkların Değil

Rafizilerin eserlerinde Hz. Aişe’ye dair pek çok iftira ve tenkidin yanında, Onun faziletini inkar noktasında uydurulan çok sayıda rivayet de vardır.

“Peygamber’in eşleri onların anneleridir.”30 ayet-i kerimesi ile ikaz edilen ve “Hz. Aişe’ye sövmeyin, o da annenizdir.” diye uyarılan Rafiziler, “Aişe annemiz değil, biz annelerimize sövmüyoruz.” diyecek kadar ileri gitmiştir.

Bir gün Hz. Aişe’ye “Bir adam, senin, onun annesi olmadığını söylüyor.” denince, Hz. Aişe, “Doğru söyledi; ben müminlerin annesiyim, münafıkların değil.”31 buyurdu.

Bitmeyen Rafizi Öfkesi

Hz. Aişe’nin Allah Rasulün’den sonra uzun yıllar yaşaması, Müslüman aile yapısının numune şekli Peygamber Evi’nin daha çok ondan gelen rivayetlerle müşahhas bir hal alması gibi hususiyetler sebebiyle Rafiziler’in Ona olan öfkesi hiç dinmemiştir. Her dönemde yazılan Şia kitapları Hz. Aişe ile alakalı iftiralarla doludur. Fakat İbn-u Ebi’l-Hadîd gibi bazı Şii yazarlar da yer yer hakkı söylemekten kendini alamayarak Onun büyüklüğünü takdir etmiştir.

Yalancılıkla Şöhret Bulanların “Yalan Rivayeti”

Rafizilerin Hz. Aişe’ye karşı yürüttüğü çok cepheli savaşın bir boyutu da Onun hadis uydurduğu, bu yüzden Ondan gelen rivayetlerin kabul edilmeyeceği iddiasıdır. Sadûk’un rivayet ettiği Cafer b. Muhammed’e isnad edilen bir sözde, “Üç kişi Allah Rasulü adına hadis uydurmaktadır ki; bunlar, Ebu Hureyre, Enes b Malik ve Kadındır.” denmektedir.32 Şia kitapları “imree/kadın” kelimesini “Hz. Aişe” olarak tefsir etmektedir.33

Muhaddislere göre uydurma olan bu rivayet Şia’nın hadis kriterlerine göre de merduttur; hiçbir şekilde onunla istidlal edilemez. Çünkü rivayet senedinde yer alanlardan Cafer b. Muhammed Umare el-Kindî, Rafizilere göre meçhul bir ravidir. Zira Şia’nın cerh ve tadil âlimleri ondan bahsetmemiştir.34

Yukarıdaki rivayette Hz. Aişe’den “imree/kadın” diye nekire olarak bahsedilmesi onun uydurma olduğunun bir başka delilidir. Zira eğer rivayete geçen “imree” kelimesi, eğer Hz. Aişe ise neden metinde adı gizlendi? Esasında bu durum rivayetin uydurma olduğuna tek başına delildir. Zira ravi, rivayetin Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğunu bu yüzden onu savunamayacağını bildiğinden Aişe adını zikretmemiştir.

Eğer Hz. Aişe’nin isminin takiyye olarak gizlendiği söylenirse, bu durumda “neden Ebu Hureyre ve Enes b Malik değil de, sadece Aişe gizlendi?” gibi bir sual akla gelir. Eğer Rafizi şöyle bir savunma yapar, “Ravinin gizleme nedeni Aişe’nin Peygamber’in eşi, eşlerinin de Ona en sevgilisi ve Ebu Bekir’in kızı olması hasebiyledir.” derse, bu durumda kendi sözünü tümden geçersiz kılacak bir delil getirmiş olur ki o da: Hz. Aişe’nin Allah Rasulü’nün eşi olması gerçeğidir.

Rivayete Ehl-i Sünnet uleması açısında baktığımızda da durum değişmeyecektir. Zira muhaddislere göre Şia’nın rivayetleri merduttur. Çünkü ravileri ya yalancı, ya metruk ya da halleri meçhuldür. Bütün bunlar göstermektedir ki, bu rivayet her yönüyle merduttur.

Sened açısından olduğu gibi metin cihetiyle de bu rivayet kabul edilemez. Çünkü Hz. Aişe’nin güvenilirliği ile alakalı pek çok hadise aykırıdır. Kur’an’ın, “Müminlerin annesi” kadrosunda zikrettiği, beraatini semadan indirdiği Peygamber-i Ekber’in en çok sevdiği eşidir o.

Hulâsa; Yalancılıkla iştihar eden Rafizilik, yalan bir rivayetle Hz. Aişe’ye yalancılık isnadında bulunmanın yoludur.

Yalanın Gerçeğe Yakın Sunumu: Hz. Hasan Meselesi

Rafizilerin uydurduğu rivayetlerden bir diğeri ise Hz. Aişe’nin; Hz. Hasan’ın, dedesi Allah Rasulü’nün yanına defnedilme isteğini geri çevirdiği iddiasıdır. Küleyni’nin “el-Kafi”deki rivayetine göre, insanlar Hz. Hasan’ı Allah Rasulü’nün yanına defnetmek istediğinde Hz. Aişe, eğeri olan bir katır üzerinde karşılarına çıkıp, “Oğlunuzu evimden uzaklaştırın. O benim evime defnedilemez.” demiştir.

Müslümanları, Hz. Hasan’ı istismar ederek Hz. Aişe’ye karşı tahrik eden Rafizlerin bu rivayeti de uydurmadır. Çünkü, Şia kaynakları dahi Hz. Aişe’nin Hz. Hasan’ın evine defnedilmesine müsbet cevap verdiğini zikretmektedir. Şii müelliflerden Ebu’l-Ferec el- Esbehani’nin rivayetine göre; Hz. Hasan, Hz. Aişe’ye haber gönderip Allah Rasulü’nün yanında defnedilmek için izin ister, O da buna “Evet” der. Bu haber, Benû Ümeyye’ye ulaşınca, Hz. Hasan’ı oraya defnettirmemek için silah kuşanırlar. Mukatele için Benû Haşim de silahlanır. Benû Ümeyye, “Hasan asla Allah Rasulü’nün yanına defnedilemez.” diye yemin eder. Bu haber Hz. Hasan’a intikal edince, Benû Haşim’e haber gönderip, “Eğer mesele bu raddeye ulaştıysa, ben talebimden vazgeçiyorum. Beni Annem Fatıma’nın yanına defnedin.” diye vasiyet eder. Vefat edince de Baki’de annesinin yanına defnedilir.35

Hz. Aişe’nin definden uzak durmasını doğru kabul etsek, bunun, Şii müellifin de rivayet ettiği izin hadisesinden sonra, kan dökülmesini önlemek gayesine matuf olduğu anlaşılır. Nitekim Hişam’ın, babası Urve’den yaptığı rivayet de bu durumu teyit etmektedir. Zira rivayete göre defne bizzat Mervan karşı çıkmış, bunun üzerine Benû Haşim ve Benû Ümeyye toplanmış, silahlar ortaya çıkmış, kan döküleceğini gören Hz. Aişe devreye girerek, “Ev benimdir, kimsenin ona defnine müsaade etmiyorum.” demiştir. Bunun üzerine Hz. Hasan Baki’ye defnedilmiştir.36

Hz. Aişe gibi, Hz. Hasan’ın Allah Rasulü’nün yanına defnedilmesine başta taraftar olan sahabe, kan döküleceğini görünce, Hz. Aişe gibi Baki’ye gömülmesini istemiş ve Hüseyin’e, kardeşinin Baki’ye gömülmesi yönündeki vasiyetine uymasını söylemiştir.37

Hz. Aişe’ye Saldıranların Kalkanı: Cemel Günü

Hz. Aişe’nin Hz. Ali’yle savaşmak için yola çıktığını iddia eden Rafiziler, davalarını Allah Rasulü’ne isnat ettikleri şu rivayetle teyit etmektedirler: “Sen zulmeden taraf olduğun halde Ali’yle savaşacaksın.”

Hz. Aişe ile alakalı farklı kaynakları mütalaa edenler Onun her açıdan nasıl bir kuşatma altında olduğuna şahit olacak ve hayretler içinde kalacaklardır.

Bu babdaki rivayetlerin tamamı da mevzudur. Hiçbiri, hiçbir muteber hadis mecmuasında olmadığı gibi, hiçbirinin bilinen bir senedi de yoktur.38 Çünkü Hz. Aişe ve beraberindekiler Cemel Hadisesinin olduğu mevkiye Hz. Ali’yle savaşmak için değil, sulh için gitmiştir. Zira Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında Hz. Ali’nin Hilafet’inden önce Ona başkaldırıyı gerektirecek bir muhalefet olmadığı gibi, aralarında karşılıklı takdire dayalı bir ilişki vardı. Hz. Ali, Hz. Aişe’yi Müminlerin annelerinden biri olarak görür; Hz. Aişe de, Ali’nin Allah Rasulü katındaki yerini bilir ve bu yüzden ona hürmet ederdi. Taberi’nin Ehnaf b. Kays’tan rivayet ettiği hadise göre; Hz. Aişe, Hz. Ali’yi, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra Hilafet’e en layık isim görürdü. Mevzuya dair Ahnes’in rivayeti şu şekildedir: “Hac için Basra’dan yola çıktık. Medine’ye vardığımızda insanlar Peygamber Mescidi’nin ortasında toplanmışlardı. Orada Talha b. Ubeydillah ve Zübeyr ile karşılaşıp onlara, ‘Öyle görülüyor ki Osman şehid oldu. Kime biat etmemi emredersiniz?’ dediğimde ‘Ali’ye.’ cevabını verdiler. Sonra Mekke’ye gittim. Orada da Aişe ile karşılaştım. Ona da ‘Kime biat etmemi emredersiniz?’ diye sordum. O da ‘Ali’ dedi. Daha sonra Medine’ye döndük. Ali’ye biat ettim ve oradan Basra’ya döndüm.”39

Hz. Aişe’nin, Hz. Ali’ye karşı olan ihtiramı Cemel’den önce de, sonra da hiç değişmedi. Hep onun mücahadesini takdir etti. Cemel’e giderken de içinde aynı duygular vardı. Abdullah b Büdeyle, Cemel günü Hz. Aişe Hevdec’in içinde iken yanına geldi ve “Müminlerin Annesi! Hz. Osman şehid edildiğinde huzuruna varıp ‘Bana ne emredersiniz?’ diye sorduğumda “Ali’den ayrılma!” demiştin biliyor musun? deyince, Aişe sustu.

Hz. Talha ve Zübeyr başta olmak üzere sahabe de savaş için değil, sulh için yola çıkmıştı. Fakat savaş tamamen kendi kontrolleri dışında gelişti. Nitekim Hz. Ali, Talha, ve Zübeyr’in karşılıklı mektuplaşmalarının ana fikri Ümmet’in maslahatına uygun bir zeminde ittifak etmekti. Ne var ki bunlar olurken Hz. Osman’ın katilleri Talha ve Zübeyr’in birliklerine saldırdı. Onlar da Hz. Ali’nin kendilerine saldırdığını düşündü. Kendilerini müdafaa etmek için karşı hamle yaptı. Hz. Ali de bu durumu onların kendisine saldırısı şeklinde değerlendirdi. Neticede sahabenin ihtiyarı dışında büyük bir fitne koptu. Bütün bunlar olurken Hz. Aişe devesinin üzerindeydi. Ne savaştı, ne de savaşmayı emretti.40

Cemel Günü’ne dair Hz. Aişe’den gelen rivayetlere bakıldığında da, Onun oraya savaşmak için değil, Müminlerin annesi olarak tarafların arasını bulmak için gittiği anlaşılmaktadır. Ka’ka’, “Anne! Seni yollara düşüren nedir, bu beldelere getiren nedir?” diye sorunca, “İnsanların arasını bulmak yavrum!” diye cevap verdi.41 Hz. Ali de, Cemel Günü galip gelince Hz. Aişe’nin yanına gelir ve “Gaferallahu lek/Allah seni bağışlaşın.” der. Hz. Aişe, “Seni de” dedikten sonra, “Sulhden başka bir amacım yoktu.” der.42

Hiçbir muteber kitapta; Hz. Aişe, Zübeyr ya da Talha’nın, Hz. Ali’nin Hilafeti’ne itiraz ettiği, Onu cerh ettiği, başka birinin halife olmasını istediği ya da ona biat ettiği ile alakalı bir rivayet yoktur. Bilakis insanları –yukarıda da ifade edildiği gibi- Ona biat etmeye yönlerdirmişlerdir. Hz. Aişe’nin, Hz. Ali’nin hilafetini meşru addetmediği ya da bu mevzuda onunla niza ettiğine dair de elimizde tek bir rivayet yoktur. Bütün bunların bizi götürdüğü bir hakikat vardır ki o da şudur: Onlar oraya savaş için değil, sulh için gitmişlerdi. Fakat münafıklar savaşı başlatınca kimse kendini ateşten geri alamadı.

Hesabı Ahiret’te Görülecek Yalanlar

Rafizilerin Hz. Talha ve Zübeyr’in, Hz. Aişe’yi Cemel Günü’ne çıkardığı ve onlarla birlikte gittiği iddiası da tarihi hakikatlere aykırıdır. Zira Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’den umre yapmak için izin talep etmiş, Hz. Ali de gitmelerini münasib görünce onlar Mekke’ye varmış, orada Hz. Aişe ile karşılaşmışlardır.

Dinlerini yalan ve takiyye üzerine bina eden Rafizilerin bir diğer iddiası ise, Hz. Talha’nın –haşa- Hz. Aişe’yi sevdiği, Basra’ya hareket etmek istediğinde, kendisine mahremsiz çıkmasının caiz olmadığı söylenince de Talha ile evlendiği iftirasıdır43. Bu da Hz. Aişe’yi itibarsızlaştırma sürecinde uydurulan ve hiçbir muteber eserde yer almayan; yıkımı dünyada görülen, hesabı ise Ahiret’te verilecek yalanlardan biridir.

Manası Çarptırılan Bir Ayet

Rafizler, Hz. Aişe’nin evinden çıkarak, “Evlerinizde oturun ve daha önce Cahiliyye döneminde olduğu gibi açılıp ortaya dökülmeyin.”44 mealindeki ayet-i kerimeye muhalefet ettiğini       söylemektedirler.

Hz. Aişe, Allah Rasulü zamanında nasıl meşru bir ihtiyacı için evden çıkıyorsa, Efendimiz’den sonra da çıkmaya devam etmiştir. Fakat –haşâ- açılıp sokaklara dökülerek değil, etrafında kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Zübeyr gibi mahremleri olduğu halde, yüzünü de örterek seyahat etmiştir.45

Ayet-i kerimede zikredilen evlerde oturma emri, zannedildiği gibi kadınların hanelerine hapsolmaları manasında değil, hayatlarının merkez üssünün evleri olması gerektiği anlamındadır. Nitekim Allah Rasulü, eşleri için, “İhtiyacınız için evden ayrılmanız noktasında serbestsiniz.”46 buyurmuştur. Buna göre bir kadın sıla-i rahim, hasta ziyareti yapmak, tedavi olmak, tahsil etmek, herhangi bir maslahatını karşılamak için 90 km’den daha az olan mesafelere yalnız başına gidebilir. Yanlarında mahremleri olanlar ise diledikleri yerlere sefer edebilirler. Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra da Allah Rasulü eşleriyle birlikte seyahat etmiş, veda haccına gitmiştir. Hz. Aişe’yi kardeşi Abdurrahman’ın hayvanının arkasına bindirerek Tenim’den umre yaptırmıştır. Müminlerin anneleri, Allah Rasulü hayattayken olduğu gibi, ondan sonra da hac etmiş; bunun için evlerinden ayrılmışlardır.

Cemel hadisesi, siyasi açıdan tahlil edilirken Hz. Aişe’nin müçtehid olması gözden ırak tutulmamalıdır. O, Müminlerin annesi olarak evden çıkıp hadiseye müdahil olmasının Ümmet’in maslahatı için gerekli olduğunu düşünmüş ve bu yönde adım atmıştır. Bu durumda Hz. Aişe günahkar olmaz; bilakis Allah Rasulü’nün, “ictihad edip isabet eden iki ecir, hata edense bir sevap alır.”47 hadisi fetvasınca indellah me’cur olur.

Müslümanların sulhu için evden çıkan Hz. Aişe’nin hata ettiği farz edilse, Peygamber buyruğuna göre yine de günahkâr değildir. Nitekim daha sonra Cemel’e gidişinden dolayı pişman olmuş; hadiseyi her hatırladığında, gözünden boşalan yaşlar örtüsünü ıslatacak kadar ağlardı.  Şii müellif İbn Ebî’l-Hadîd’in naklettiğine göre, Hz. Ali, Cemel’de muzaffer olunca Hz. Aişe’yi Abdu’l-Kays’tan yirmi kadınla birlikte Medine’ye gönderir48. Muharebe meydanında birisi, “Ey Müminlerin Emiri! Aramızda fey’i ve esirleri paylaş!” deyince, Hz. Ali Ümmet’i bölmeye memur bu kişiye, şer cephesinin bütün oyunlarını bitirecek şu soruyu sorar: “Hanginiz Müminlerin annesini payına alma cüretini gösterecek!”49

Hz. Aişe mi, Fatıma mı?

Rafiziler Hz. Fatıma üzerinden, Hz. Aişe düşmanlığı yapmakta, önce Ümmet’i, “Fatıma mı, Aişe mi?” diyerek ikisinden birini tercihe zorlamakta; Aişe’den kopardıklarını ise daha sonra Fatıma’nın babasına ve O’nun getirdiği İslâm’a hasım hale getirmektedirler.

Şia’nın, “Hz. Aişe ile Fatıma arasında husumet vardı.” iddiaları da hakikate aykırıdır. Zira bizzat Rafiziler tarafından telif edilen eserlerde yer alan ve Hz. Aişe’ye isnad edilen rivayetlerden biri şu şekildedir: “Allah Rasulü’ne Ali’den daha sevimli bir erkek, Fatıma’dan da daha sevgili bir kadın görmedim.”50

İslâm’la Mücadelede Dönüm Noktası ve İfk Hadisesi

Allah Rasulü risalet hayatı boyunca sürekli olağan üstü şartlarda mücadele etti. Mekke’de, Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te ölümle burun burunaydı. Fakat ne Mekke, ne Hendek, onu ne Namazla Rabbiyle birlikte olmaktan, ne de Hendek’te zaferden mahrum etti. Hendek muharebesinde müşrikler, Yahudi ve münafıkları da saflarına katarak bütün güçleriyle son defa İslâm’a saldırdı. Fakat İslâm cephesini aşıp Mekke’ye giremediler.

Hendek Muharebesi İslâm’la mücadelede dönüm noktası oldu. Kafirler savaş meydanlarını evlere, yüreklere taşıdı. Benû Mustalık Gazvesinde Abdullah b. Übeyy, Ensar’la Muhacir’i karşı karşıya getirecek hamleyi yaptı; fakat inen ayetler ve Allah Rasulü’nün yerinde müdahalesi oyunu bozdu. Bu defa aynı muharebede münafıklar ikinci hamleyi yaparak Allah Rasulü’nün evine kadar uzanıp, Hz. Aişe’ye iftira ettiler. Bununla Müslümanların Allah Rasulü’nün hanesine olan itimatlarını sarsıp, savaş meydanlarında çökertemedikleri Müslümanları, içerden şüphelerle dağıtacaklardı. Ne var ki hadise üzerine on ayet nazil olarak(Nur, 24/11-20; Buharî, H. No: 4750.) Hz. Aişe’nin iffeti tescillendi. İnsanlar en iffetli kadına, nasıl en iffetsiz isnatta bulunulabileceğine şahit oldu.

Münafıkların İslâm’ı çökertmek için kurban olarak seçtikleri Aişe, Müeddebe bir kadının Allah Teâlâ tarafından nasıl muhafaza edileceğine örnek olarak kıyamete kadar mihraplarda ayet ayet yâd edilmektedir.51

Rafizilerin –bir kısmı- Kur’an’ın beraatine değil de, bekledikleri Mehdi ortaya çıkınca Hz. Aişe’ye Had cezası uygulayacağına inanmaktadırlar.52

Hz. Aişe ile alakalı açık ya da gizli ithamlarda bulunanların imanî durumunun ne olacağı hususu ulemâ tarafından erken zamanlardan beri konuşulmuş ve akîde kitaplarında yer almıştır. Buna göre kim Nur Suresi’ndeki ayetlere rağmen Hz. Aişe’ye ithamda bulunursa, beraatini ilan eden ayetleri inkar ettiğinden “kafir” olur, denmiştir. el-Kadî Ebû Ya’lâ, İbn Kesîr, Molla Aliyyu’l-Karî, İbn Abidîn53 başta olmak pek çok âlim bu hususta icmâ’ olduğunu söylemektedir. İmam Nevevî de Hz. Aişe’nin beraatinin Kur’an’la sabit olduğunu, bu noktada şüphe edenin bütün Müslümanların icmâ’ıyla kafir olacağını ifade eder.54

Hem Doğunun, Hem de Batının Hedefindeki     Büyük Kadın: Hz. Aişe

En azılı İslâm düşmanları gibi, eserinin en çok satan kitaplar listesinde olmasını arzulayan yazarlar da Hz. Aişe üzerinden hedeflerine ulaşmaya çalışmıştır. Oryantalist çalışmalar başlığı altında toplayabileceğimiz bu eserlerin sahipleri, daha çok Allah Rasulü’nün Hz. Aişe ile erken yaşta evlenmesi mevzuu üzerinden İslâm’a saldırmış; kazdıkları şüphe kuyularına çektikleri insanların imanlarıyla oynamışlardır.

Kureyş, Allah Rasulü’nün her attığı adımı, her sözü yakından takip eder; insanların anlamakta zorlanacağı bir mesele ya da bir zelle bulsa, habbeyi kubbe yaparak İslâm’a saldırırdı. Fakat Allah Rasulü’nün Hz. Aişe ile izdivacını sıradan bir hadise olarak görmüş, bu izdivaçla alakalı menfi manada hiçbir şey söylememiştir. Eğer Kureyş bu evlilikte bir istismar görmüş olsaydı, mutlaka konuşacak, “Bizi hakkaniyete çağıran Muhammed’in yaptığına bakın!” diyecekti; lakin demedi, diyemedi. Bu hususta onlardan tek satırlık bir tenkit nakledilmedi. Çünkü Allah Rasulü’nün Hz. Aişe ile izdivacı, Hicaz örfünde çok normal bir hadiseydi.

Ayrıca bu izdivac, Allah Rasulü’nün doğrudan talebiyle olmamış; Hz. Hatice’nin vefatından sonra uzun zaman altı çocuğa hem annelik, hem de babalık yapmasına şahit olan yakınları yeni bir izdivaç noktasında O’na telkinde bulunmuş, bu bağlamda Havle Binti Hakîm (Ümm-u Şerîk) de Hz. Aişe ile evlenmesini teklif etmiştir.

Allah Rasulü, Hz. Aişe tarafına evlilik teklifi götürdüğünde, Hz. Aişe çoktan evlenecek çağa gelmişti. Zira, muteber siyer kitaplarında da belirtildiğine göre Hz. Aişe Allah Rasulü’nden önce Cübeyr b. Mut’im ile nişanlanmıştı.

O günkü örfte bir kızın evlilik çağına gelip gelmediği takvimle değil, fiziksel gelişimle takdir edilirdi. Tıpkı bir çiftçinin, ürünün hasad vaktinin geldiğine, bizzat gelişimine bakarak karar vermesi gibi, Cahiliyye’de de evlilik için bizzat kızın fiziki durumuna bakılırdı. Havle, Hz. Aişe’de bu gelişimi gördüğünden dolayı Allah Rasulü’ne onunla evlenmeyi teklif etmişti. Çünkü Hz. Aişe o yıllarda çocukluk dönemini geride bırakmış, Mekke örfüne göre evlenecek kızlar arasına girmişti.

Örfler asırdan asra olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişir. 50-60 yıl önce Anadolu’da kızların evlenme yaşı 15-16 iken bugün üniversite okuyan kızlarda bu ortalama 25-26’ya yükselmiştir. Ayrıca bilinmelidir ki, sıcak iklimlerde kız çocuklarının gelişimi, soğuk memleketlere göre daha erken olmaktadır.55

İslam’a Adanmış Bir Hayatın Hulâsası

İslâm’la bir çağ kapandı, Kıyamet’e kadar sürecek muhteşem bir çağ açıldı. Batıl kaybetti, Hak kazandı.

İslam’ın nihaî zaferiyle Ebu Cehil gibi büyük aktörlerini kaybeden Batıl, çöken sistemlerinin ve aktörlerinin yerine yenilerini sürerek Dîn-i Mübînle olan mücadelesine hiç ara vermedi.

Batıl, İslâm İnkılabının ailedeki tesirini kırabilmek için Hz. Aişe’yi kurban seçti; 14 asır Doğu ve Batı’nın müseccel yobazları Onu itibarsızlaştırmak için yazıp-çizdi.

İslâm’ın, kadının hayatında ne derece tesirli olduğunu; bunda da en büyük payın Hz. Aişe’de olduğunu fark eden Batıl, özelde birbirine hasım olan şubelerini Hz. Aişe düşmanlığında ittifaka çağırmış; Hristiyanlığın keşif ve ifsad kolu Oryantalizma ile Mecusiler, Hz. Aişe’ye birlikte saldırmışlardır.

Hz. Aişe, Ümmetin hem annesi, hem âlimesi, hem muhaddisesi, hem mürşidesi, hem mücahidesi, hem de büyük mazlumesidir. Bütün bunların ötesinde O, Peygamber’in eşidir. Saraylarda yaşayabilir, müreffeh mekanlarda keyif yapabilirdi. Lakin öyle yapmadı, dünyaya meyletmedi. Eşiyle birlikte kurduğu hayata sadakat gösterdi. Ümmet’e anne oldu; topyekûn bütün Müslümanlar da ona “anne” diye hitap etti.

Yahudi, İbn Sebe’nin tahrikiyle Ümmet’i içerden parçalayınca, Irak ve Mısır halkı Hz. Osman’a; Şam da Hz. Ali’ye sövmeye başlamıştı. Hariciler ise her ikisine lanet okuyordu. Müslümanların bölünmesine şahid olan Hz. Aişe evine kapanıp zulme sessiz kalmadı, meydan yerine çıktı, bir annenin yapması gerekeni yaptı ve manevi evlatlarını Hakk’a şahit olmaya çağırdı. İnsandı, yanıldığı mevzular da oldu. Tövbe etti, ağladı. Sahabeye sövenlere iletilmek üzere kız kardeşinin oğlu Urve’ye, bütün Müslümanlara duyurması için bir vasiyette bulundu: “Bunlar Allah Rasulü’nün ashabına istigfar etmekle emr olundular56; ne var ki tersini yapıyor, sahabeye sövüyorlar.”57 dedi.

Allah Rasulü, son hastalığında Onun evine gitmek arzusunda olduğunu ihsas ederek, “Bugün neredeyim, yarın neredeyim?”58 diye sordu. Bu ifadeden, Hz. Aişe’nin evine gitmek istediğini anladılar. Son yedi günü, “Humeyrâ”sının evinde geçirdi. Oradan mescide gitti. Allah Teâlâ ruhunu, başı Onun sadrına yaslı olduğu orada aldı. Orada yaşadı, oraya defnedildi.

Peygamber’den sonra her an, ona ulaşmanın arzusuyla tam elli yıl mezarının yanında yattı Hz. Aişe. Evi Peygamber’in kabri; kabri de evi oldu.

Kadını heva denizinde boğmak isteyenler, ilimî, irfanı ve edebiyle bir “deniz feneri” gibi İslam’ın kızına yol gösteren Hz. Aişe’ye dün olduğu gibi bugün de saldırmakta; Onun üzerinden Müslüman’ın eşini, kızını, evini ve topyekün mahremiyet hayatını çökertmeyi amaçlamaktadır. İslam’ı insanlarla koruyan Allah Azze ve Celle, Hz. Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin itibarını koruduğu gibi İslam’ın kızının deniz feneri Hz. Aişe’yi de muhafaza edecektir.

Dipnotlar

28. İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, I, 60.  29. Suyûtî, Miftahu’l-Cenne, 6.  30. Ahzab, 33/6.  31. El-Âcurrî, eş-Şerîa, V, 2393;“Sadaka, Ene Ümmü’l-Müminîn ve Lestu bi Ümmi’l-Münafikîn.”  32. Sadûk, el-Hassâl, 190; Meclisî, Bahru’l-Envâr, II, 217.  33. Meclisî, Bahru’l-Envâr, II, 217.  34. Ali eş-Şahrudî, Müstedrakât-u ilmi Ricali’l-Hadis, 290.  35. Ebû’l-Ferec el-Esbehânî, Mükatilu’t-Talibîn, I, 82.  36. Belâzürî, Ensâbu’l-Eşrâf, III, 62.  37. İbn Asakir, Tarih-u Dimeşk, XIII, 288.  38. Abdulkadir Mahmud Ata, es-Sai’ka fî Nesfi Ebâdîle ve İftiraâtı’ş-Şîa, 212.  39. Taberî, Tarîhu’t-Taberî, III, 34.  40. İbn Teymiyye, Minhacu’s-Sunne, IV, 317; Muhammed Mâlullah, Şubuhat Havle’s-Sahabe, 14.  41. Taberî, Tarihu’t-Taberî, IV, 488; İbn Esîr, Kamil, II, 591.  42. İbnu’l-İmad, Şezerâtu’z-Zeheb, I, 42.  43. El-Kummî, Tefsîru’l-Kummî, II, 377.  44. Ahzab, 33/33.  45. İbn Teymiyye Minhacu’s-Sünne, IV, 355.  46. Buharî, H. No: 4795.  47. Müslim, Akdiye, 6.  48. İbn Ebî’l-Hadîd, Şerh-u Nehci’l-Belâga, XVII, 254.  49. İlelu’ş-Şerâi’, II, 603.  50. el-Meclisî, Bihâru’l-Envâr, 38, 313.  51. Buharî, H. No: 4750; Müslim, H. No: 2770.  52. Abdullah Şibr eş-Şîî, Hakku’l-Yakîn fî Ma’rifet-i Usûli’d-Dîn, II, 25.  53. İbn Teymiyye, es-Sârimu’l-Meslûl, 566; İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XIV, 376; Aliyyu’l-Karî, Şemmu’l-Avâriz fî Zemmi’r-Revafiz, 27; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, VII, 162.  54. Nevevî, Şerh-u Müslim, XVII, 117.  55. Bkz. Merkezu’t-Tenvîri’l-İslamî, Redd-ü İftirââti’l-Münessırîn Havle’l-İslam, 86-7.  56. Haşr Suresi’nin 10. ayet-i kerimesini kastediyor. Bkz. Takî Osmanî, Fethu’l-Mülhim, VI, 280.  57. Müslim, H. No: 7491.  58. Buharî, Fedailu’s-Sahabe, 13

 

İslam’ın Kızı! Aişe; Senin Evin, İzzetin ve İffetindir

e-Posta Yazdır PDF

Aişe, Aişedir

İslâm, davayı müşahhas planda kim ve ne üzerinden anlattıysa, hasımları da onun üzerinden “hakikate” saldırdı. Bu yüzden Kur’an-ı Kerîm’i murâd-ı ilahiye göre tefsir ettiğinden Sünnet; İslâm kadınının neyi, nasıl ve niçin yapması gerektiği noktasında bir izzet ve iffet anıtı olduğundan dolayı da Hz. Aişe tarih boyu hedef oldu. İslâm’ı içerden bölmeye memur olan Rafizilik/Şia gibi, dışardan parçalamaya kurgulu Batı da Hz. Aişe etrafında sürekli istifham ve vehimler üretti. Çünkü Hz. Aişe İslâm kadının yükselttiği iman, ilim ve aile ehramının kilit taşıdır. O düşerse bütün sistem sarsılır, dağılır. Bu yüzden din düşmanı gibi, din tahripçisi de Onun üzerinde yoğunlaştı.

İffet Ehramının Kilit Taşı

Hz. Aişe Peygamber-i Ekber’in eşi, mağara arkadaşı Ebu Bekir’in kızı, Ümmet’in annesi ve İslâm kadınlarının nasıl âbide, zahide ve mücahide olunacağını bizzat şahsında gördüğü “üsve-i hasene”dir. Hem çok zeki, hem de güçlü bir hafızaya sahipti. Erken yaşta İslâm külliyesinin ana binası Peygamber evine dahil oldu, orada yetişti, hayatı orada tanıdı. Çok defa vahiy Onun evinde indi. Arap diline derin bir vukûfiyeti vardı. Bu yüzden Murad-ı İlahi gibi, Murad-ı Rasulü de iyi fehmederdi. Allah Rasulü’nden çok sayıda hadis rivayet etti. Anlamadığı her meseleyi tereddüt etmeden Efendimiz’e sorardı. Allah Rasulü Ümmeti’nin yarıdan fazlasını oluşturan kadınlara İslâm ahkamını -daha çok- Onun vasıtasıyla anlattı. Bu yönü, Onu diğer bütün İslâm kadınlarından ayırdı. Bu yüzden Amr b. Âs, Allah Rasulü’ne, “İnsanlar içinde kim size daha sevgili?” diye sorunca, “Aişe” buyurdu. Peki ya erkeklerden deyince, “Onun Babası Ebu Bekir” cevabını verdi.1

Neden Hz. Aişe?

Hz. Aişe “dareyn saadeti” noktasında Allah Rasulü’nden çok şey öğrendi. Onun hayatında olduğu gibi, Ondan sonra yaşadığı elli yıllık zamanda da, kendini Efendimiz’den dinlediklerini yaşamaya ve anlatmaya adadı. Kadınlar gibi erkekler de Hz. Aişe’den çok şey öğrendi; ahkam ve âdâb noktasında ondan pek çok mesele nakletti. Şer’i hükümlerin dörtte biri “Aişe’den rivayet edildi.” dense2 hiç de mübalağa olmaz.

İlk Defa Bir Kadın İlme Mercî Oldu

Peygamber-i Ekber’in baş asistanı olma şerefi, Hz. Aişe’yi İslâm kadınlarına “başmuallim” olma makamına yükseltti. Sahabenin takıldığı ilmi meselelerde hacet kapısıydı O. Dünya tarihinde ilk defa bir kadın ilme merci oldu. 


Sahabe hiçbir yerde bulamadığı cevapları Ondan dinledi. Zaman zaman kibar-ı ashab da Ondan fetva sorardı. Bu noktada Ebû Musa el-Eşarî (v. 50 h.) şöyle demektedir: “Biz Peygamber’in ashabına bir hadis müşkil olduğunda/bir mevzu anlaşılmadığında gider Hz. Aişe’ye sorar; konuyla alakalı onda yeterli derecede ilim bulurduk.”3.


Kabîsa bin Züeyb de, Onun ilmî derinliğine şu ifadelerle tanıklık etmektedir: “Aişe insanların en âlimiydi. Sahabenin büyükleri de Ona sorardı.”4. Kız kardeşi Esma’nın oğlu olması cihetiyle Hz. Aişe’ye en yakın olanlardan Urve b. Zübeyr de, “Allah’ın kitabı, Rasulü’nün Sünnet’i, Arap şiiri ve bir farzı Hz. Aişe’den daha iyi bilenini görmedim.” demiştir5. 


Hadiste kol başı olan İbn Şihâb ez-Zührî’ye göre (v. 125 h.), “Eğer Aişe’nin ilmiyle bütün kadınların ilmi bir araya getirilse, Aişe’nin ilmi daha ağır basar.”6.


İslâm kadınla erkeği aynı vasatta ele aldı, hedef olarak onlara aynı ufku gösterdi. Müslüman erkekler ne kadar yükselebilirse, kadınların da o kadar yücelebileceğini söyledi. Hz. Aişe bunun en müşahhas misalidir.

Kulluk Yarışı

Kilise’ye göre Allah yolunu kapatan varlık olarak kabul edilen kadın, İslâm’da erkekle kulluk yarışına girdi. Kimin kadın ya da erkek olduğuna bakılmadan, ameline ve takvasına göre ecre nâil olacağı ilan edildi.


Hz. Aişe, İslâm’la yeniden riyazet yolu açılan kadınların dünyasında, çıkılabilecek en yüksek zirveydi. Bunu kadınlar gibi, erkekler de kabul etti. Sahabe içerisindeki bazı hususi mevzularda tek farklı görüş Hz. Aişe’den geldi. Sahabeden ve tâbiûndan ilim talebeleri Irak, Şam ve Arap Yarım Adası’nın farklı bölgeleri gibi uzak diyarlardan gelerek Ona öğrenci oldu.

Talebe Kadrosu

Hz. Aişe; uzaklarla alakadar olurken, -ilim seferberliğinden- en yakınlarını mahrum etmedi. Bilakis insanlar Ona ancak en yakınlarının delaletiyle ulaşabildi. Kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kasım b. Muhammed ve Abdullah b. Muhammed, kız kardeşi Esma’nın iki mahdumu Abdullah ve Urve b. Zübeyr b. el-Avvâm, Abdullah b. Zübeyr’in Hamza’dan torunu Abbâd da ilminden istifade etti. Talebeleri kadrosunda, sahabeden Amr b. Âs, Ebû Musa el-Eşarî, Zeyd b. Halid el-Cühenî, Ebû Hureyre, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Rebîa b. Amr el-Cureşî, Saib b. Yezîd, Haris b. Abdillah b. Nevfel dahil olmak üzere pek çok isim vardı . Saîd b. Müseyyeb, Alkame b. Kays, Ata b. Ebî Rebah gibi tâbiûnun büyükleri de ondan okudu.


Hz. Aişe yalnız başına bir külliye, tek başına bir ümmet gibiydi. Onun ilminden, anneleri olması cihetiyle her ne kadar erkekler de istifade etmiş olsa da, asıl kadınlar müstefid oldu. Kardeşi Abdurrahman’ın kızı Esma ve Hafsa, Hasan Basrî’nin annesi Hayre başta olmak üzere pek çok kadın Onun rahlesinde yetişti.7


Sonraki asırları derinden etkileyecek âlimleri yetiştiren ya da onların baş muallimi olan Hz. Aişe, modern anlamda bir tahsil görmedi. Ne üniversitede okudu, ne de akademik kariyer yaptı. Lakin ondan gelen rivayetler büyük âlimler tarafından nass kabul edildi; hıfzedildi.

Kadınlar!

İlk kadın üniversitesini O kurdu. Kadınlara dünyaya sadece yemek yapmak, çamaşır yıkamak, ev işleriyle alakadar olmak için değil; -asıl olarak- İslâm’ı anlamak, yaşamak ve yaşatmak için geldiklerini söyledi. Kadınları uyanmaya, kadının onuruna sahip çıkmaya ve hürriyeti yalnız Allah’a kullukta aramaya çağırdı.

Kur’an-ı Kerîm’e Vukûfiyeti

“Mum dibine ışık vermez.” Sözü, Hz. Aişe ile değişti; mum önce dibine ışık verdi. Hz Aişe de sahabe gibi Allah Rasulü’nü dikkatle dinler, mevzuyu anlayana kadar soru sormaktan imtina etmezdi. Allah Rasulü, “Hesaba çekilen azab görür.” hadisini îrad buyurunca, Hz. Aişe, “Allah Azze ve Celle, ‘Kime kitabı sağdan verilirse, hesabı kolay olacaktır.’8 buyurmuyor mu?” dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü, “Ayette geçen ‘hesab’ kelimesi ‘arz etmek’ anlamındadır. Lakin kim hesaba çekilirse helak olur.” buyurdu.9 Bunun üzerine Hz. Aişe sustu; hâl diliyle “İşittim ve itaat ettim.” dedi. Çünkü Onun “Kur’an Müslümanlığı” içerisinde Sünnet’e düşmanlık yoktu. Bilakis kadına dair fıkhî hükümleri Allah Rasulü’nden O öğrendi; insanlara o rivayet etti.


Hz. Aişe, kendisi gibi, soran-sorgulayan kadın öğrenciler yetiştirdi. Sonra da onlara dair kıymet hükmünü verirken, “Ensar’ın kadınları ne güzel kadınlardır. Hayaları dinde derin anlayış sahibi olmalarına mani olmadı.”10 buyurdu. Allah Rasulü her nevi ahlaksızlığın hüküm ferma olduğu Cahiliyye’den insanlık tarihinin en müeddeb kadınlarını çıkardı. Her biri önce hayalarıyla temayüz etti. Lakin hayâları, Ahiretlerinin selameti, bir meseleyi sormalarını gerektiriyorsa onu sorup öğrenmelerine mani olmadı.


Maneviyat ehramında Hz. Hatice ve Fatıma’dan sonra en büyük Aişe’ydi. O k adarki, Allah Rasulü’nün “İşte Cebrail, seni selamlıyor.”11 ifadesinde belirttiği gibi bizzat meleğin selamına nail oldu.

Bir Devlet Başkanı Evi: Hane-i Saadet

Allah Rasulü hem herkes için misal hem de Allah’a bir visal hayat yaşadı. Muzaffer bir komutan Bedir’e, yenilen Uhud’a; Müslümanlığından dolayı yeri, yurdu kuşatılan bir baba Şi’bi Ebi Talib’teki haline, devlet başkanları da Onun Medine’deki hayatına baktı.


Hz. Aişe, zengin bir babanın üzerinde titrediği biricik kızı, devlet başkanının da eşiydi. Ömrünü daracık bir evde, çoğu defa karnını doyuramadan tamamladı. Zühd hayatından önce daraldı, sıkıldı, her kadın gibi o da dünyalıklar istedi. Sonra ayet nazil oldu;12 Muhayyer bırakıldı. Allah Rasulü’nü tercih ederek dünyalıklardan vazgeçti. Zamanla da ihtiyarî fakirliğe alıştı. Âhir ömründe hiçbir şeyden olmadığı kadar fakirlikten zevk aldı. Kız kardeşinin oğlu Urve’ye Peygamber-i Ekber’in ev halini anlatırken, “İki ay geçer, evde ocak tütmezdi.” demişti. Urve, “Teyze! Maîşetiniz neydi?” diye sorunca, “İki siyah şey; hurma ve su.(Esasında siyah olan hurmadır. Lakin birini diğerine tağlib etmek cihetiyle “esvedân” yani iki siyah şey denmektedir. ) Yalnız, Allah Rasulü’nün ensardan olan komşularının koyunları vardı. Sütünden bize ikram eder, içirirlerdi.”13 buyurdu.


Anneler yemez yedirir. Peygamber’in eşleri de Ümmet’in anneleriydi. Evleri bütün zamanlarda yaşayacak ve yoksulluğun acısını çekecek fakirlere teselli kaynağı olmalıydı. Kadınlar, ekmeğin yanında katık bulamayan çocuklar, “Eğer Allah kulun kendine yakınlığına göre ona dünyalık verseydi, Peygamber’in eşleri saraylarda yaşar, mükellef sofralara otururlardı.” diyerek onlara bakıp istikametlerini korudu. Hz. Aişe, Allah Rasulü’nün hanesini o kadar muşahhas anlattı ki, israfa savrulanlar ya da kanaati unutanlar; “Efendimiz günde iki öğün yemek yer, biri hurma olurdu.”14 ya da “Peygamber’in ailesi, Allah Rasulü ruhunu teslim edene kadar üç gün peş peşe buğday ekmeğinden karnını doyurmadı.”15 rivayetlerini dinleyip kendilerine geldi.

Ev Hali

Hz. Aişe diğer annelerimiz gibi Allah Rasulü’ne hizmet etmekten büyük bir keyif almasına rağmen, Efendimiz hususi işlerini kendi yapmaya meyilliydi. Elbisesindeki söküğü diker, ayakkabısını siler, koyununu sağardı. Fakat bütünüyle de eşlerini Ona hizmet etme şerefinden mahrum bırakmazdı. Hz. Aişe; Allah Rasulü’nün misvağını yıkar16, itikafta da olsa saçlarını tarar17, kokusunu sürerdi. Efendimiz yolda, izde uyuduğunda başını Hz. Aişe’nin dizi üzerine koyardı.18


Allah Rasulü, bir eşin hanımını rahatlatmasına, ailede muhabbeti korumasına katkı sunacak pek çok şeyi Onunla yaptı. Bu bağlamda Hz. Aişe’yle iki defa yarıştı. Birinde Hz. Aişe geçti; Kilo alınca ise Allah Rasulü… Ona hem moral, hem de mesaj verme noktasında kilo aldığını işaret ederek, “İşte bu, o sebepledir.”19 buyurdu.

Kadın Eşinin Derdine Çare, Sırrına İse Mezardır

Eşler birbiriyle dertleşir; sonra da dertlerine çare, sırlarına mezar olurlar. Allah Rasulü de Hz. Aişe’yle dertleşir, zaman zaman da hususi bilgileri onunla paylaşırdı.


Efendimiz bir gün Hz. Aişe’ye, Mekke’nin fethi için hazırlık yapmasını fakat bu durumu kimseye açmamasını emreder sonra da evden ayrılır. Biraz sonra Hz. Ebu Bekir içeriye girer. Hz. Aişe’nin yanında kalburlanan buğdayı görünce kızına, “Niçin bu yiyeceği hazırlıyorsun?” diye sorar. Hz. Aişe susar, cevap vermez. Hz. Ebu Bekir, “Allah Rasulü bir yere cihada gitmeyi mi murad etti?” diye sualini yeniler. Hz. Aişe yine susar. Ebû Bekir, sırasıyla, “Nereye gitmek istiyor; Bunu’l-Esfer, Necid Halkı, Kureyş mi?” diye sorar, fakat Hz. Aişe bunların hiç birine cevap vermez. Daha sonra içeriye Allah Rasulü girer. Hz. Ebû Bekir aynı soruları ona da sorar. “Belki de Kureyş üzerine gideceksiniz?” deyince, Allah Rasulü, “Evet.” buyurur.20


Hz. Aişe, kendisine emanet edilen sırrı, Allah Rasulü’nün en yakın sahabisi olan babasından da saklayarak, İslâm kadınlarına eşlerinin sırlarını evin dışına -dolaylı olarak da erkeklere, hanımlarının hallerini harice- taşımamayı telkin etmektedir.

İslâm Aile Hayatı’nın Sözcüsü: Hz. Aişe

Hz. Aişe Peygamber-i Ekber’in evinin resmi sözcüsüdür. Bu cihetle, açıklamaları öncelikle bütün hanelerin muallimeleri olan İslâm kadınlarıyla alakalıdır.


Erkeklerin, evde hanımlarının komutanları değil eşleri olduklarını, insanlar Onun ev hallerine dair anlattıklarından fark etti. O anlattıkça mü’minler evlerin kışla değil, muhabbet karargâhları olduğunu anlattı. Allah Rasulü’nün, “En hayırlınız ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım.”21 şeklindeki buyruğunun evde nasıl müşahhas planda tezahür ettiği de yine Hz. Aişe ile alakalıdır. Erkeğin kadın üzerinde olduğu gibi, kadının da erkek üzerinde hakları olduğunu, bunların “muhabbet” merkezli nasıl eda edileceğini bu Ümmet daha çok Hz. Aişe’den dinleyip, öğrendi.

Nihayet O da Bir İnsandı

İnsandı, daraldığı anlar da olurdu. Onlardan birinde Hz. Ebû Bekir Hane-i Saadete girdi. Allah Rasulü ile konuşurken sesinin yükseldiğini görünce üzüldü; “Ey Falanın kızı! Allah Rasulü’ne karşı sesini yükseltiyorsun (haberin var mı?)” diyerek ona tokat atmak istedi. Bütün bunlar olurken Allah Rasulü Ebû Bekir’e engel olmaya çalışıyordu. Ebû Bekir öfkeyle evden ayrıldıktan sonra, Allah Rasulü, Hz. Aişe’ye dönüp, “Adamın elinden seni almamı nasıl buldun?”22 diyerek gönlünü aldı.

Göz Yaşı Tarlasında Namaz

Allah Rasulü neyi, nasıl yaptıysa, Hz. Aişe hayatı boyunca onlara sadık kaldı. Hâne-i Saadette Allah Rasulü’nün kendisinden müsaade isteyip namaza durmasına, gözünden boşalan yaşların yeri ıslattığına, bu halin Bilal-i Habeşi’nin gelip onu sabah namazına çağırmasına kadar devam ettiğine şahit olan23. Hz. Aişe, namazlarını bu Nebevî huşu ile eda etmeye ihtimam gösterirdi.


Hz. Aişe, Efendimiz’in vefatından sonra evini mescide çevirdi. Hem gece, hem gündüz vakitlerinde uzun kıyamlarla Rabbinin huzurunda durdu. Namazlarının tanıklarından Kasım b. Abdurrahman şunları söylemektedir: “Sabah evden çıktığımda önce halam Hz. Aişe’nin evine uğrar, ona selam verirdim. Yine bir sabah uğradığımda Hz. Aişe kıyam halinde tesbih ediyor, “Allah bize lütfuyla muamele etti de bizi kavurucu azaptan muhafaza buyurdu.”(Tûr, 52/27.) (mealindeki) ayeti okuyor, dua ediyor, ağlıyor ve ayet-i tekrar ediyordu. Ayakta durmaktan usanana kadar durdum onu bekledim. Sonra bir ihtiyacım için çarşıya gittim. Tekrar evine döndüm. Halam aynı şekilde namaza devam ediyor ve ağlıyordu.”24


Hz. Aişe, namazda hiçbir anestezinin koparamayacağı kadar dış çevreden kopar; tam bir teslimiyetle eda ettiği namazlarda, seccadesi gözyaşı tarlası olurdu.

Orucun Gölgesinde

Hz. Aişe, Kurban ve Ramazan bayramları dışındaki bütün günlerde oruç tutardı.25 Zorlanır, mecali kalmaz; fakat yine de nafile oruçlarını bozmazdı. Aşırı derecede sıcakların olduğu günlerde de orucunu terk etmezdi. Bir Arefe günü kardeşi Abdurrahman yanına girdiğinde Onu oruçlu bir halde üzerine su serpilirken görür ve “Artık orucunu boz.” der. Hz. Aişe, “Allah Rasulü’nden ‘Arafe günü tutulan oruç, geçen bir yılın günahına kefaret olur.’ hadisini duyduğum halde mi iftar edeyim?!” dedi.26 O halde oruca devam etti.


Mümin; orucu bir tohum gibi yüreğine atıp zevkine varınca, Hz. Aişe gibi onunla birlikte, hep onun gölgesinde yaşamak ister.

Hz. Aişe, hasırın izleri yüzünde görülen Peygamber-i Ekber’le aynı evde yıllarca yaşamış; Onun, bulunca tasadduk eden, bulamayınca da fukaraya, “Git al! Benim üzerime yazdır.” deyişine şahit olmuştu. Bu yüzden o da ne bulursa tasadduk ederdi. Bundan dolayı en yakınları tarafından da tenkit edilirdi. Hz. Muaviye kendine 100 bin dirhem gönderince tamamını fakirlere taksim etmiş, yanında tek bir dirhem bırakmamıştı. Bunun üzerine Berîre, “Oruçlusun! Bir dirheme bize et alsaydın ya!” deyince, “Eğer hatırlasaydım yapardım.” demişti.27

İslâm’ın Kızının Deniz Feneri: Hz. Aişe

Hz. Aişe; kolyesini, künyesini satıp yetim çocuklara, muhacirlere dağıtan İslâm’ın kızına modern zamanın tehlikeli sularında bir deniz feneri gibi yol gösterdiğinden, ışığını söndürmek isteyenler yoğun bir gayret içerisinde oldu. Onlar biliyorlardı ki; Hz. Aişe sönerse, Peygamber evinin âlemi nurlandıran ziyası da sönmüş olacaktı. Bu yüzden Hz. Aişe, Aişe’dir fakat O yalnız başına bir Aişe değildir. Aişe, İslâm’ın kızına mahremiyetin ne olduğunu, evin hangi esaslar üzerine kurulup korunacağını anlatan bir ilim, irfan ve marifet kürsüsüdür.


Dipnotlar

1. İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 588).   2. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 107.  3. Tirmizî, H. No: 38  4. Zehebî, Siyer-u A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 282.  5.  İbn Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 517  6. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, H. No: 299; Hakîm, Müstedrek, H. No: 6734.  7. Heyet, Aişe Ümmü’l-Müminîn, ed-Düreru’s-Seniyye, Zahrân, 2013, 181-2.  8. İnşikâk: 7-8.  9.Müslim, Cennet 19; Ebû Davud, H. No: 393.  10. Müslim, Hayz 13; İbn Mace, Taharet, H. No: 634.  11. Müslim h.no: 6457  12. Ahzâb, 33/28-9.  13. Buhari, H. No: 2575; Müslim, H. No: 2972.  14. Buharî, H. No: 6455; Müslim, H. No: 2971  15. Buharî, H. No. 6454; Müslim, H. No: 2970.  16. Ebû Davûd, H. No: 52.  17. Buharî, H. No: 5925.  18. Buharî, H. No: 334.  19. Ebû Davud, Sünen, H. No: 2580; Ahmed, Müsned, H. No: 25075  20. Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, V, 9.  21. Tirmizî, Menâkıb, 85.  22. Ebû Davûd, H. No: 4999.  23. İbn Hibban, H. No: 620  24. Receb, Fethu’l-Barî, IV, 247.  25. İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, VIII, 68.  26. Ahmed, Müsned, H. No: VI, 128.  27. İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, VIII, 67.

 

Kadın, Cami ve Özgürlük

e-Posta Yazdır PDF

Modernizmin modern zamanlarda kucağımıza bıraktığı bir hediye olarak İslam’da kadın tartışmasının sözde isamcılar tarafından kadın-cami tartışmasına çevrilmesinin getirdiği arızaları hep birlikte gözlemliyoruz.  “Peki asr-ı saadette durum nasıldı?” sorusuna İhsan Şenocak Hocaefendi’nin bir makalesinden iktibas ile cevap arıyoruz.

Özgürlükçü Dernekler


Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde eş zamanlı olarak –özellikle- İstanbul ve Kahire’de kurulan dernekler vasıtasıyla “kadını özgürleştirme” hareketi kısmen kurumsallaşmıştır. Dernekler tarafından neşredilen mecmualarda İslam toplumunda kadının eve hapsedildiği, gerçekte ise şeriatın –adeta- kadının her yaptığına evet diyen “izinler manzumesi”nden ibaret olduğu vurgulanmıştır. Osmanlı Müdâfâ’a-yı Hukûk-i Nisvân Cemiye’tinin yayın organı olan “Kadın Dünyası” dergisi feminist söylemlerin egemen olduğu önemli yayın organlarından biriydi. Batı yanlısı bir yayın politikası izleyen bu derginin yazarları erkekten yana tavır aldığını düşündükleri İslam ulemasına karşı ortak dayanışma platformu oluşturmuşlardı.


İlerleyen yıllarda “Kur’an’da, ‘hadiste’ Kadın” gibi başlıklar altında geleneği tenkit üzerine ibtina eden ve yeni kadın imajının nasıl olması gerektiğini konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Bu tür eserlerde –sıklıkla- ayetlerin siyak ve sibakından kopartılarak işlenmesi, rivayetlerin dar anlamda değerlendirilmesi, ulemanın bazı rivayetleri kadınlar aleyhine yorumladıkları gibi uç iddiaların[1] yer alması güvenilirliklerini tartışılır hale getirmiştir.

Kadın ve Ev


Kadının özgür olmasını savunan ve bu savunma ile zımnen de olsa İslam geleneğinde kadının tutsak olduğunu iddia eden modernistler, evini sadece ibâte için kullanan bir kadın modeli önermişlerdir. Bu yüzden fitne olacak durumlarda kadının camide ibadet etmesinin kerahetine işaret eden içtihatları dini ve akli temelden yoksun ve yanlı değerlendirmeler[2] olarak nitelemişlerdir.[3]

Kadın ve Cami


Kadının cami merkezli bir ibadet hayatının olması gerektiğini savunanlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Raşit Halifeler döneminde cami ile iç içe olan kadının, Emeviler döneminden itibaren cami ile münasebetinin giderek zayıfladığını, cinsiyet eşitliği prensibinden uzaklaşılarak sosyal, siyasal, ekonomik ve dini hayattaki konumlarının tekrar sorun haline getirildiğini iddia etmektedirler.[4]

Bu iddia şu cihetle tarihi gerçeklerle çelişmektedir: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de mescidini inşa edince ona yakın olmak isteyen sahabe evlerini mescidin çevresine kurmuştu. Evlerin kapıları da mescide açılmakta idi.[5] Bu yüzden erkekler gibi kadınlar da her ne amaçla olursa olsun evlerinden çıktıklarında öncelikle mescide uğramak zorunda idiler. Bu durum kadınların mescit ortamında daha fazla bulunmalarını temin etti. Kadınların ibadetlerini camilerde yapması gerektiğini savunanların delil olarak ileri sürdüğü “bir kadın sahabinin namazda Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından ‘Kâf Suresi’ni ezberleyecek kadar camide yer alması” meselesi de Medine’deki bu ilk yerleşim şartları çerçevesinde gerçekleşmişti.


Medine döneminin ilerleyen yıllarında mescitle sosyal hayatın münasebeti değişince evlerin mescide bakan kapıları bizzat Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün emriyle kapatılmıştır. Böylece kadınların cami ortamında yer almaları, yeni düzenleme ile sınırlandırılmıştır. Fakat Hz. Ömer (radiyallahu anh) devrinde teravih namazları cemaatle kılınmaya başlayınca halife erkeler için ayrı, kadınlar için de ayrı mekanda farklı imam görevlendirerek onların daha geniş katılımla cemaatle namaz kılmalarına imkan hazırlamıştır. Hz. Ömer’in bu uygulamasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kadınlar için camiyi ibadetten daha çok eğitim için kullanması başlıca etken olmuştur. Nitekim Ebû Said el-Hudrî’den gelen şu hadis bu hususu açıklamaktadır: “(Bir gün) Kadınlar ‘Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerden bize meydan kalmıyor /galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?’ dediler. Rasûlüllah onlara bir gün belirledi. Kadınlar o günde Rasûlüllah’ın huzuruna gelir, O da onlara sohbet ederdi.”[6] Kadınların Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip “erkeklerden bize meydan kalmıyor/galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?” demelerinden, ‘erkekler her gün camiye devam ediyor, ilim öğreniyor ve dini meseleleri dinliyorlar. Biz kadınlar zayıfız, onlarla boy ölçüşemeyiz.’[7] gibi bir anlam çıkmaktadır. Allah Resulü’nün bu uygulaması kadınların mescidi genelde ilim tahsil etmek için kullandıklarını bildirdiği gibi beş vakit dahil diğer namazlar için sıklıkla camiye çıktıkları iddiası ile de çelişmektedir.


Kadın sahabilerin cemaate çıkmaları ile alakalı Tahavî şunları söylemektedir: “Kadınların namazgaha gitmeleri İslam’ın ilk yıllarındadır. Bundan gaye ise, düşman nazarında Müslümanları çok göstermektir.”[8] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) camiye girmelerinin helal olmadığını söylediği hayızlı kadınların bayram sabahı namazgaha çıkıp arkada durmalarını teşvik etmesi de, bu “çok görünme” fikrini desteklemektedir. İlerleyen yıllarda Müslümanların kemiyet itibarıyla büyük kalabalıklara tekabül etmeleri kadınların cemaate iştiraklerinin gerekçesini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca kadınların mescidi amacı dışında kullanmaları da cemaatten geri kalmalarında etkili olmuştur. Konu ile ilgili Hz. Aişe şöyle demektedir: “Eğer Resülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların (kendisinden sonra) mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, İsrailoğulları’nın kadınları gibi, o da onların mescitlere girmelerini yasaklardı.”[9]


Dipnotlar

[1] Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi, Çev: O. Özel, H. Koyukan ve K. Emiroğlu, Ayraç Yayınları, Ankara 1998, s. 211–212.

[2] Bkz: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1969, V, 55; Şemseddin es-Serahsî, el-Mebsud, Beyrut, 1982, II, 20-25; Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e, Beyrut, 2000, I, 268-269.

[3] Bu makalede İslam, kadına ibadet mekanı olarak nereyi uygun görmektedir. Kadın için daha hayırlı olan cemaatle mi yoksa evinde mi ibadet etmesidir. Bu noktada ulema iddia edildiği gibi ayet ve hadislere rağmen bir sınırlandırmaya gitmiş midir? gibi sorulara cevap arayacağız.

[4] Fıkhın kolaylaştırılmasını talep edenlerin açılımları hep bu şekilde başlar. Allah Resulü’nün kolaylaştırdığı dinin sahabe tarafından bir parça zorlaştırıldığı, tabiunun da dini sahabeden daha zor hale getirdiği ve bu durumun günümüze kadar artarak devem ettiği iddia edilir. İddianın vakıaya aykırı olduğunun en önemli göstergesi hadislerin fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere kaynaklık etmesidir.

[5] Bkz. Eb’u Davûd, Tahare 93.

[6] Buharî, İlim 36.

[7] Aynî, Umdetu’l-Kârî, Beyrut, 2001, II, 202.

[8] Aynî, a.g.e., III, 404.

[9] Buharî, Ezan 163.

 

Kırık Kapılı Bir Han: Aile

e-Posta Yazdır PDF

Kur’an-ı Kerîm hem erkeklere hem kadınlara; hem hürlere hem de kölelere indi. Ayetler okundukça sınıflar arasındaki mesafeler kalktı, insanlar birbirine yaklaştı, kardeşliğin yolu açıldı. Öfke azaldı, ihanet aşağılandı, muhabbet ve sadakat en muhteşem zamanlarını yaşadı. Kadın, hizmetçilikten erkeğe eş olma makamına yükseldi. Cinsel bir meta olmaktan kurtuldu. Erkek, noksanlığını onunla giderdi, onda tamama erdi. Aile, huzura erdi; şekavet gitti, saadet geldi. Aristo’dan menkul olan, “İnsanların efendiler ve köleler diye iki farklı sınıfa ayrıldığı” yalanı İslam’la yıkıldı. Devlet başkanı Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in azad ettiği Bilal b. Rebah’a, “Mevlana/Efenditmiz” diye hitap etti. Camilerdeki saf düzeni, efendilerle köleler, asillerle ezilenler arasındaki ayrımcılığa son verdi. Birinci safta rütbesi yüksek olanlar ya da zenginler değil, camiye önce girenler durdu. Dünya tarihinde ilk defa bir köle Peygamber Mescidinde hürlerin önüne geçti, bir siyah orada beyazlara imam oldu. İnsanlar hürriyet zevkini orada tattı.


İnsan, kendini keşfetmeye çağrıldı. Herkes önce kendisi addedildi, kendinden sorumlu tutuldu. Bir mücrimin kendilerine aidiyetinden dolayı bir ailenin ya da bir kabilenin cezalandırılmasına son verildi. Beraati zimmetin asıl olması, esas alındı. Hükümlerin, müstekbirlerin yakınlarının lehine göre verilmesi geleneği sona erdi. Adalet herkes için esas kabul edildi. Müminler kendileri, anne ve babaları, yakınları aleyhine de olsa adaletten ayrılmamaya, Allah için şahitlik yapmaya çağrıldı1.


Yaşadıklarını söyleyen, yenince affeden, yenilince de sabreden Peygamber-i Ekber’in buyrukları umut olduğu Hicaz’da. Onu görmek, umudu soluklamak için uzun mesafeler kat edildi, çöller aşıldı.


Aile Seferberliği

İslam, İnsanlığın kurtuluşu için ilan edilen bir seferberlikti. Cahiliyye devrinde zulümden zevk alanlar, hidayete erince mazlumların hürriyeti için yollara düştü. Kur’an-ı Kerîm bütün müminlere, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”2 buyurunca müminler kendilerinden sonra evlerinde yoğunlaştı. Diriliş merkezden çevreye, aileden cemiyete taşındı. Cemiyetin ruhuna kalıcı imzalar atan Abdullahlar, Enes b Malikler o evlerde yetişti. İslam fertten sonra “aile”yi kurtardı. Allah’a iman edenlerin önce yürekleri sonra evleri ardından da cemiyetleri İslam okulu haline geldi. Bu bağlamda Peygamber-i Ekber tebliğde üçüncü adımı attı ve “Yakın akrabalarını uyar!”3 âyeti nâzil olunca Kureyş kabilesini toplantıya çağırdı. İcabet edenlerden kimine umûmi, kimine de hususi manada şöyle hitâp etti:


“Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!

Ey Mürre b. Ka’b oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!

Ey Abdüşems oğulları!

Ey Abdümenâf oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!

Ey Hâşim oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!

Ey Abdülmuttalib oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!

Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtar! Çünkü sizi Allah’ın azâbından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Lakin aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle sizinle ilgimi kesmeyeceğim.”4


Allah Rasulü, babalara kendileri gibi çocuklarını da korumakla mükellef olduklarını hatırlattı. Soğuktan sıcaktan koruduğu gibi şirkten, küfürden de koruyacaktı babalar yavrularını. Evini, arsasını, parasını, kasasını koruyan babalara çocuklarını da korumayı emretti İslam. Vazife ihlali yaptığından dolayı evladını kaybeden babaları ise her nevi yürek yarasına merhem olacak bir tövbeyle Allah’a yönelmeye çağırdı.


Topyekün sahabe, çocuklarının “dareyn sadeti” için seferber oldu. Müminlerin evlerinde ibadete aşık evlatlar yetişti. Allah Rasulü;

“Abdullah ne güzel bir kuldur. Bir de gece kalkıp namaz kılsaydı ne iyi olurdu.” buyurunca, Abdullah b Ömer’in hayatı değişti, geceleri çok az uyudu5.


Nereden Başlamalı?

Ailesine karşı vazifesini îfa etmediğinden dolayı çocuklarını sokak ya da ahlak mafyasına kaptıran babalara Kur’an-ı Kerîm yeni hayatın nasıl inşa edileceğini ve muhtevasının ne olacağını, topyekün aile yaralarına merhem olacak, yarınlara da istikamet tayin edecek bir çerçevede zikretti ve onları çekisinden süzülmüş saf bir bal gibi halis bir tövbeye davet etti(Tahrîm: 8).


Babalar mı, Hocalar mı?

Sınav için uyanan, işe yetişmek için kalkan fakat namaz için uyanamayan babaların eli altında namazsız büyüyen çocukların kurtuluşu için, namaz seferberliği başlatamadığımızdan dolayı imamlar, vaizler, ilahiyatçılar olarak top yekün hepimiz tövbe etmeliyiz. Ahir ömründe bir kolunda Hz. Ali, diğerinde ise Hz. Abbas olduğu halde ayaklarını yere süre süre mescide giden Peygamber-i Ekber’in ibadet hassasiyetine rağmen Ramazan boyu millete nesh, nûzûlu İsa, Kıyamet Alametleri, Hz. Adem’in durumu gibi mevzuları anlatarak cihadı olduğu gibi namazı, orucu da gündemden düşüren hocalara meydan vererek, diniyle oynanan bu millet adına “emr-i bi’lma’rûf” vazifemizi yapmadığımızdan dolayı istiğfar etmeliyiz. Kızına, “Erkekten arkadaş değil, eş olur. Onunla aynı masada oturamaz, muhabbet edemez, tatile çıkamazsın. Allah Azze ve Celle buna müsaade etmez Yavrum!” dediğinde, “Peki ya Baba! Hocalar neden kadınlarla birlikte oturur, muhabbet eder, halkalarda ders okur?” dediğinde cevap veremeyen, kızının ehl-i dünya hocalar eliyle bozulmasını çaresiz bir halde izleyen muzdarib ebeveynler adına tövbe etmeliyiz. Modernitenin kültür, sanat ve şehvet saldırılarına hedef olan bir nesle karşı vazife ruh ve şuurunu yitirdiğimizden dolayı millet olarak Allah’a iltica etmeliyiz.


Evlenmek için hazırlık yapan, taksitle ev eşyalarını satın alan delikanlı, ilk mektepten sonra çeyiz hazırlama seferberliğine koyulan hanımefendi, içinde ebedi kalacağı Ahiret evi için gerekli çalışmayı yapmadıysa bundan dolayı hem onlar, hem de onların bu hallerine sessiz kalan bizler masiyetten payımız nisbetinde tövbe etmeliyiz.


Aile Kalesinin İç Muhafızı: Anne

Milletlerin mana ve maddesini olduğu gibi bugünü ve yarınını da koruyan kale hükmünde olan aile, içeriden anne, dışarıdan ise baba tarafından muhafaza edilir. Biri mevzisini terk ederse, diğeri yalnız başına vazife yapamaz, kaleyi koruyamaz. Ev, düşman istilasına uğrar. Bu yüzden evlenirken kız, erkekte, erkek de kızda aileye muhafız olabilme istidanı aramalı. Allah Rasulü’nün de buyurduğu gibi, erkek, bir kızla malı, güzelliği, nesebi veya dindarlığından dolayı evlenir. Diğer hususlar kameti ve kıymetine göre payını koruması şartıyla dindar bir kızla evlenen Müslüman genç, İslam’ın en küçük fakat en mahrem kalesine muhafız olmaya namzed bir eş, bir kahraman almış olur.


Aile Komutanlığı ve Cihad

Bu yüzden babaya aileyi korumayı emreden, vazife ihlalinden oluşan eksiklerden dolayı da tövbeye çağıran Allah Azze ve Celle, onu yedi gün 24 saat İblis’e karşı ailesi için nöbete çağır ve “Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara sert davran, asla taviz verme!”6 buyurur.


Aileyi muhafaza etmek bütünüyle Ümmeti de muhafaza etmek anlamına geldiğinden, cihad emrinde muhatap doğrudan Peygamber-i Ekber alındı ve dava O’nun üzerinden anlatıldı. Günahtan zevk alırken tövbeden sonra yalnız ibadetten haz alır hale gelen Müslüman, ailesine sarıldıkça İblis’in taarruzu şiddetlenir; bir gün kızının kıyafeti, bir başka gün ise oğlunun bir kıza olan meyli sorunuyla yüzleşir, yorulur, usanır fakat bir muharebe alanında adı aile olan bir kalenin komutanı olduğunu, cephenin en önünde ise Allah Rasulü’nün sathı müdafaa yaptığını hiç hatırından çıkarmaz. Yıkıldığında, hiç yıkılmayan Hz. Fatıma’nın babası Hz. Muhammed’e bakar. İşte bunun için Allah Azze ve Celle “cihad talimatını” Rasulü üzerinden Ümmet’e duyurmuştur.


Alem-i İslam’ın Hududu Olarak Aile

Kadim zamanlarda sufiler “suğûr” denen Müslümanlarla kafirler arasındaki hududa gider, orada bekler, ibadet ve cihad ederlerdi. Aile de Müslümanların, Şeytan’ın ordularıyla ilk karşılaştığı muharebe alanıdır. Eğer Şeytan orada püskürtülür ve rec’at etmek zorunda kalırsa, İslam cemiyeti taciz kurşunlarına hedef olmaktan kurtulur. Aksi olması durumunda ise dört bir yönden gelen İblis7 Ümmet’i tarumar eder. İslam Alemi’nin iki asırlık mağlubiyetinin temel nedeni işte budur. Hudud mesabesinde olan evlerimiz bugün, iki kapısı kırık bir han gibidir. İblis’in dilediği zaman, dilediği bir programla içine girip operasyon yaptığı bir han…


Direnişin Öncüleri

Peygamber-i Ekber kumandasında aileyi muhafaza etmek için daimi olarak cenk etmeye çağrılan8 müminlere, Allah Azze ve Celle hayatın her mevsimine misal teşkil edecek örnekler de verir.


İhanet eden eşlerini ilahi cezaya karşı koruyamayan Hz. Nuh ve Lut’tan bahseder9. Yıllarca Allah’ın bu iki salih kulu ile birlikte olan hain iki eş, madde planında onlara en yakın olmalarına rağmen manada ise en uzak dururlar. Bu yüzden ne Hz. Nuh ne de Hz. Lut Allah’tan gelen azaba karşı onları koruyabildi. Çünkü İslam’da kurtuluş nesebe ya da sıhriyete göre değil iman ve amele göredir. “Sura üflendiğinde ne akrabalık bağları fayda verecek ne de (herkes kendi derdinde olduğundan) dünyada olduğu gibi birbirini soracak.”10. Diriliş günü evi camiye yakın olanlar, babası medrese yapanlar, soyu evliyaya dayananlar değil, bizzat camide olanlar, ruhunu medrese yapanlar, kendisi de Allah’a dost olanlar kurtulacak. Kıyamet, bahanelerin sona erdiği, insanın hakikatle yüzleştiği gün olacak.


Saraydaki Büyük Müslüman: Âsiye

Allah Azze ve Celle ezansız semtlerde ya da namazsız evlerde doğan, ibadet ederken seccadesi önünden ya da çarşafı üzerinden alınan İslam’ın kızlarına Firavun’un eşi Âsiye’yi örnek verdi. Kime gidebilirdi Âsiye; babasına ya da kardeşine sığınsa Firavun’un gazabından onları koruyabilir miydi? Bu yüzden mevzisinde durdu, belayı yalnız başına göğüsledi, direndi, “Allah-u Ekber” dedi. Bütün saray üzerine gitti. Yetmedi, Firavun’un öfkesi durulmadı, yere çakılan dört kazığa el ve ayaklarından bağlı olduğu halde yıllarca aynı yastığa baş koyduğu eşi tarafından işkence gördü. Kısık sesiyle asırlara duyuracak bir eda ile, “Rabbim! Yüce katında, Cennet’te benim için ev yap, beni Firavun’dan ve yaptıklarından kurtar”11 diye yalvardı. Sarayı değil, rızanı istiyorum, artık takatim kalmadı, dayanamıyorum, al beni huzuruna Allah’ım, dedi Âsiye.


Hz. Âsiye en zor şartlarda da nasıl -Kur’an’da zikre medar olacak kadar- büyük Müslüman olunur, onu gösterdi. Allah’a ve Rasulü’ne düşman babaların evlerinde hidayete uyanan İslam’ın kızları dün olduğu gibi, bugün de Hz. Asiye’den “Nasıl ölene kadar müslüman yaşanır?” onu öğrenecek.


Bir İffet ve İtibar Savaşçısı: Hz Meryem

Okulda, mahallede kuşatılan, iffeti ve örtüsü ile alay edilen ya da en güvendiği arkadaşlarını Batı uygarlığına kaptıran İslam’ın kızlarına da, yalnız başına Yahudilere karşı iffet ve itibar savaşı veren, buna rağmen ideolojileri değil de, Allah’ın nizamını tasdik eden Hz. Meryem’i misal getirdi. Pek çok erkeğin yapamadığını yapmaya muktedir olduğundan dolayı Allah Azze ve Celle onu tebcil noktasında, “müennes/kanitât/İtaat edenler” yerine “müzekker/kânitîn/yürekten itaat edenlerdendi”12 buyurdu.


Bu çağda yaşayan İslam’ın kızları da iffet ve hayada saf haliyle kadın, İblis’in saldırılarına karşı ise halis anlamda erkek yürekli olacak. İşte o zaman Allah Azze ve Celle Meryemler soyundan gelen İsaları koruyup, hasımlarını kahredecek.


Cennet Yolu Aileden Geçer

Kudüs’te, Mısır’da direnen erkek yürekli kadınlar da Hz. Meryem’e baktı. Kur’an’dan cesaret alarak putlara veyl, Allah’a secdeler olsun, dedi çağdaş Meryem’ler. Bu yüzden Allah Rasulü bir çubukla yere, büyüklerin adını çizerken/yazarken Hz. Âsiye ile Meryem’i de yazdı. Kur’an-ı Kerim eşlerinin iman ve hidayetine itimat edip, dünyaya meyleden kadınlara Cehennem’in; Allah ve Rasulü’ne hasım olanların evlerinde “Allah-u Ekber” diyenlere de Âsiye ile Cennet’in yolunu gösterdi. Hz. Meryem ise moda vadisine düşüp ölüm denizlerine sürüklenenlere, “Küfre nasıl meydan okuyacaklarını” işaret etti. Eğer Meryem gibi olursanız, Onu koruyan Allah, sizi de himaye edecektir, buyurdu.


Çocuk, dili de, dini de anneden öğrenir. Annesinden aldığı dille meramını anlatır. Ondan öğrendiği dine göre yaşar. Bu yüzden annesi Âsiye ya da Meryem olan çocukların çoğu dünyada Cennet’in kokusunu alacak, annesi “haine” olanların ekserisi de Cehennem yoluna girecek. O halde “çocuklar için” adı aile olan bir seferberlik başlatalım. Kadınların içine, erkelerin de dışına sahip olduğu evler kuralım. Adımını atanların ateşe düştüğü Cehennem çukuru değil, misk-ü anber kokulu Cennet bahçesi evler inşa edelim.


Cehennem Çukurlarından Cennet Vadilerine

Müslümanlar! Hz. Muhammed’in mana ordusundaki vazifeniz gereği, İblis’in medya organlarıyla ailelerinize yaptığı taarruzları püskürtünüz. 28 Şubat sürecinde kızlarınızın başlarındaki örtülerin alındığı, küçük yavruları camiye almanın ya da bir kutlu doğum programında ilahi okumalarının suç sayıldığı günleri unutmayınız. Onlar, “bu hal bin yıl sürecek” dediğinde ürkmüş, İslam’ın geleceğine ağlamıştınız. Allah yardım etti, hezimet zafere döndü, her yer imam-hatiplerle doldu. Ne varki cuntanın açamadığı başları şimdi İblis “moda rüzgarıyla” açıyor. Müslüman mahalleri tam da Peygamber-i Ekber’in buyurduğu gibi örtülü çıplaklarla doldu.


Eğer Ümmet’in kızları, Âsiye ya da Meryem’i değil de magazinlerdeki hayatları örnek alırlarsa varlıkta yokluk yaşayacak, nankörlük hükmü giyecek13, bastıkları dalı kesecek, Cehennem çukurlarına savrulacaklar. Aksini yaparlarsa, babaların dışarıdan koruduğu evlerde sahabe ruhlu büyük Müslümanlar yetiştirecek, Fatihlere anne olacaklar.


Dipnotlar

1. Nisâ: 135

2. Tahrîm: 6

3. Şuarâ: 26

4. Müslim, Îmân, 91; Tirmizî, Tefsîru Sûre (27) 2; Nesâî, Vesâyâ 6.

5. Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 31

6, 8. Tahrîm: 9

7. A’raf: 17

9. Tahrîm10

10. Müminûn: 101

11. Tahrîm, 11

12. Bkz. Tahrîm: 12

13. İbrahim: 7

 

İslam’a Karşı Yürütülen “Toplumsal Nefret” Kampanyasında Ücret Karşılığı Kur’an Okutmanın Rolü

e-Posta Yazdır PDF

Mutlak olarak ücret karşılığı Kur’an-ı Kerîm okutmak, bu hususta mukavele yapmak caiz değildir. Resmi ya da gayr-i resmi oluşumlar altında çeşitli toplantılarda Kur’an-ı Kerîm okuyup karşılığında ücret talep etmek de haramdır.


Giriş

Kur’an-ı Kerim iyiyi, doğruyu, güzeli vaz’ eder. İnsanın insanla, insanın cemiyetle, insanın Allah Teâlâ ile münasebetinin nasıl olması gerektiğini, fıtratın bozulmadan korunmasının esaslarının neler olduğunu anlatır.


Kur’an-ı Kerim eşyanın doğru bir şekilde okunmasını temin eder. O, okunup yaşandıkça ferdî ve ictimaî muvazene devam eder, problemler çözülür.


Müminler onu okur, anlar, yaşar, muhtevasını insanlarla paylaşır, emirlerini “maruf”, yasaklarını “münker” addeder, hükümlerini tebliğ etme noktasında da kendilerini sorumlu kabul ederler.


İslam ümmeti, “İlmi ulemanın ağzından alın.” düsturu gereği İslamî ilimlerin kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm’i doğru bir şekilde okuyabilmek için onu “fem-i muhsinler”den öğrenmeye itina gösterdi. İslam’ın ilk asırlarında bu‘fem-i muhsinler’ cami, medrese ve evlerde meccanen Kur’an-ı Kerim okuttular.


İlerleyen asırlarda Kur’an-ı Kerim öğretecek kişilerin azalması, mevcutların da nafaka sıkıntısı çekmesi konu ile ilgili yeni bir düzenlemeyi gerekli kılmıştır. Bu çerçevede bazı âlimler ilk dönem Hanefî fakihlerin aksine tedrisatın devam edebilmesi için muallimlerin Kur’an- Kerim okutmaları karşılığında yeteri kadar ücret alabilecekleri yönünde fetva vermişlerdir.


Bu makalede Kur’an-ı Kerim okuma ve öğretme karşılığında kâri ve muallimlerin ücret almalarının caiz olup olmadığı ile alakalı görüşleri günümüz şartlarını da dikkate alarak tahlil edeceğiz.


Caiz Olduğunu Söyleyenler


İmam Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Ebû Nasr, Ebû’l-Leys gibi âlimler Kur’an-ı Kerim’i okuma ve okutma karşılığında ücret almanın caiz olduğunu söylemişlerdir.


Deliller

Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın caiz olduğunu söyleyenlerin istidlal ettiği hadislerin birincisi şu şekildedir: “Allah Resulü’ne bir gün bir kadın gelip, evlilik teklifinde bulundu. Efendimiz sukût ederek kadına cevap vermedi. Kadın, -tekrar- evlilik teklifinde bulunduğunu ve Allah Resulü’nden görüş sorduğunu yineledi. Orada bulunan bir sahabi ayağa kalkıp şöyle dedi:


- Ey Allah’ın Resulü!  Bu kadını benimle evlendir.


Efendimiz:

- (Mehir olarak verecek) dünyalık bir şeyin var mı?


Sahabi:

- Hayır. Yanımda hiçbir şey yok.


Allah Resulü:

- Kalk git, araştır velev ki demir yüzük olsun (getir ona tak).


Sahabi gitti, araştırdı sonra geri döndü. Allah Resulü’ne şöyle dedi:

- Mehir olarak verecek dünyalık bir şey, demir yüzük bile bulamadım.


Allah Resulü:

- Kur’an’dan ezberinde bir şey var mı?


Sahabi:

- Şu sure var, şu sure var diye saymaya başladı.


Allah Resulü:

- Kur’an’dan ezberinde olan surelerle seni bu kadınla nikâhladım.”1


İkinci hadis ise şu şekildedir: “Ebû Saîd el-Hudrî (radiyallahu anh)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ashabından oluşan bir askeri birlik, görevli oldukları bir sefere gitmişti. Bunlar bir Arap kabilesinin yanında mola verip, onlardan kendilerini ağırlamalarını istediler. Fakat kabîle bunları konuk etmekten imtina etti. Bu sırada kabilenin liderini (bir akrep) soktu. Bütün bir kabîle harekete geçip onun için her çâreye başvurdu. Fakat liderlerine hiçbir şey şifâ olmadı. Kabîle halkından bâzısı:


- Yakınımıza gelen şu kafileye gitseniz, belki bunların arasında (hastalığın) çâresini bilen vardır, dedi.


Bunun üzerine kabîle halkından bir grup Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ashabına geldi ve:

- Ey cemâat! Reisimizi akreb soktu. Onun için başvurmadığımız çâre kalmadı. Hiçbir şey fayda vermedi. Sizden birinizin yanında herhangi bir çâre/tedavi var mı? dedi.


Kafileden birisi (Ebû Saîd el-Hudrî):

– Evet, (ben varım), Allah’a yemîn ederim ki, ben dua ederim. Fakat yine yemîn ederim ki, sizden bizleri misafir etmenizi istemiştik de bu talebimizi kabul etmemiştiniz. Artık ben de size, bir ücret belirlemedikçe dua etmem, dedi. Kabile sahabe ile bir sürü koyun karşılığında anlaştı. Bunun üzerine (Ebû Saîd el-Hudrî) kabile liderinin yanına gidip, ‘Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn’i (Fatiha Suresi) sonuna kadar okudu, hastaya üfledi. Hasta sanki bukağıdan çözülmüşçesine süratle yürüyerek gitti ve kendisinde hiçbir illet kalmadı. (Ebû Saîd el-Hudrî) devamla dedi ki: Kabîle halkı kendilerine üzerinde anlaştıkları ücreti ödeyince seriyyede yer alan ashabdan bir kısmı:


- Bu koyunları taksim ediniz, dedi. Fakat duâ eden sahâbî (Ebû Saîd el-Hudrî):


- Hayır, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne gidip, bu olup biteni kendisine arz edip, emirlerini alıncaya kadar bunları taksim etmeyiniz.


- Bunun üzerine Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün huzuruna çıkıp, durumu arz ettiler.


Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına (özelde Ebû Saîd el-Hudrî’ye) hitaben: “Fâtiha’nın bu derece etkili bir dua olduğunu sana kim öğretti?” diye sorduktan sonra,


- “Doğru yaptınız. Şimdi taksim ediniz ve bana da bir hisse ayırınız.” buyurdu ve tebessüm etti.2


Caiz Olmadığını Söyleyenler


Selef ulemasının önemli bir bölümü Kur’an-ı Kerim öğretme karşılında ücret almanın caiz olmadığı görüşündedir. Zührî’ye göre öğretme karşılığında alınan bedel mekruhtur. Ebû Hanife ve talebelerine göre ise caiz değildir3.Nitekim Hanefî fakihlerden el-Hakimu’ş-Şehid (v. 334/945) “el-Kâfî” adlı müdevven eserinde: “Kişinin çocuğuna Kur’an-ı Kerim fıkıh, feraiz öğretmesi ya da ramazanda onlara imamlık veya müezzinlik yapması için ilim sahibi birisini parayla tutması caiz değildir.” demektedir.4  İftihâruddin el-Buhârî’de (v. 542/1147) “Hulâsâtu’l-Fetâvâ”da“el-Asl”dan naklen şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim, fıkıh, öğretmek gibi taât esaslı ameliyeler için adam kiralamak caiz değildir.5”


Merğinanî ve İbn Hümam’a göre insanların, Kur’an öğretmek gibi dini vazifeler karşılığında ücret almaları caiz değildir.6


Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın haram olduğunu söyleyen fakihler bu görüşlerini: “Edası müslümana mahsus olan bir ibadetin îfası için adam tutmak caiz değildir. Çünkü taât ve kurbet olan bu fiiller bizzat mükellefler tarafından yapılmalıdır.7” hükmü üzerine bina ederler. Nitekim Cenab-ı Hak: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.8” buyurmaktadır.


Deliller

Abdurrahman b. Şibl’den rivayet edilen hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kur’an okuyunuz! Onu yeme ve menfaat teminine vesilesi edinmeyiniz.9”


Ebû Davud’un Ubade b. Samit (radiyallahu anh)’ten rivayetine göre, Ubade şöyle demiştir: “Ehl-i Suffe’dençok sayıda kişiye Kur’an öğrettim. Bu öğrencilerimden birisi bana bir yay hediye etti. Kendi kendime; ‘Bu yay mal değildir. Onunla Allah yolunda ok atarım.’ dedim. Fakat yine de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne bu meseleyi sordum.


Efendimiz:

- “Allah Teâla’nın kıyamet günü boynuna ateşten bir halka takacağını arzu edersen (onu) kabul et!” buyurdu10.”


Yine Ubade b. Samit şöyle demektedir: “Medine’ye bir muhacir geldiğinde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Kur’an-ı Kerim öğretmemiz için bizden birine gönderirdi. Bunlar içinden bana yönlendirdiği bir kişiye Kur’an-ı Kerim öğretmekteydim. Bir gün evime gittim. Ders okuttuğum o kişi, üzerinde hakkım olduğunu düşündü de bana -ondan daha güzelini görmediğim- bir yay hediye etti. Ben de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne gidip o hediyeyle ilgili görüşünü sordum.


Efendimiz:

- ‘O, omuzların arasına astığın kor parçasıdır.’ buyurdu.11


Übeyy b. Ka’b bir adama Kur’an-ı Kerim okumayı öğretti. Daha sonra bu kişi kendisine bir yay hediye etti. Übeyydurumu Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne anlatınca Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Eğer onu kabul edersen ateşten bir yay almış olursun.12’


Ebu’d-Derdâ’nın rivayetine göre Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’an öğretme karşılığında bir yay alırsa Allah Teala ona ateşten bir yay takacaktır.13”


Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim Kur’an okur da onun vesilesiyle insanların mallarını yerse, kıyamet günü yüzü etten soyulmuş bir kemik halinde gelir.14”


Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kur’an okuyunuz! Allah’tan taleplerinizi onun bereketiyle isteyiniz. Zira sizden sonra öyle bir toplum gelecek ki, bunlar Kur’an okuyacaklar, onun vasıtasıyla insanlardan dileneceklerdir.15”


Osman b. Ebi’l-As da şöyle demektedir: “Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana ezan okuması karşılığında ücret taleb etmeyen bir müezzin tutmayı tavsiye etti.16” Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın caiz olmadığını söyleyen ilk dönem Hanefi fakihlerinin istidlal ettiği bu hadisler bazı noktalardan zaaf içerseler de toplu olarak bakıldığında birbirlerini destekledikleri görülmektedir. Özellikle ulema “yay hadisi”ninsahih olduğunu17 tasrih etmiştir.


Delillerin Tahlili

Ücret almanın caiz olduğunu söyleyen fakihlerin birinci hadisle istidlal etmeleri mümkün gözükmemektedir. Çünkü hadiste Kur’an-ı Kerim öğretmenin kadının mehri olduğu ile alakalı ne sarih ne de dolaylı bir ifade vardır. Hadiste geçen “bima meake” ifadesinde yer alan; “bâ” harf-i cerri zannedildiği gibi “bir şeyin bedeli” anlamında değil, “sebebiyet” manasında kullanılmıştır. Buna göre anlam; “Seni o kadınla, bildiğin Kur’an sebebiyle nikahladım.” şeklindedir.18


Allah Resulü sahabiyi kadınla ona ve Kur’an’a hürmeten mehirsiz nikâhlamıştır19.  Ya da Efendimiz her ikisine de iltifat olarak mehri kendi imkânlarıyla vermiştir. Bir başka ihtimal ise mehir takdir etmeyerek eş üzerinde mehr-i mislin tahakkuk etmesini istemiştir. Fakat hiçbir durumda hadis-i şeriften Kur’an-ı Kerîm öğretmenin mehr olarak takdir edildiği anlamı çıkmaz.


Ebû Said-i Hudrî’nin rivayeti de Hanefi fakihlerin hükümlerini üzerine bina ettikleri hadislerle tearuz etmektedir. Biri haram diğeri ise helal kılan iki nass tearuz ettiğinde nesh devreye girer. Bu yüzden bazı Hanefî fakihler Ebû Said-i Hudrî hadisinin, “vaîd/tehdit” içeren hadislerle nesh edildiğini söylemektedirler20. Bu durumda Ebû Said hadisi ya mensuh kabul edilir ya da şu şekilde tevil edilir:


1. Ebû Said-i Hudrî’nin Kur’an-ı Kerim okuduğu kavim Müslüman olmadığından sahabe onlardan ücret talep etmiştir.

2. Misafiri ağırlamak vacip olmasına rağmen onlar ashabı konuk etmeyi reddetmişlerdir.


3. Rukye halis bir ibadet olmadığından, ondan dolayı ücret almak caizdir. Kurtubî’de, “rukyeden dolayı ücret almak Kur’an-ı Kerim’in ücret karşılığında okunmasına delil olmaz”21 Çünkü “rukye”nin tedavi boyutu “kurbet”boyutundan daha kuvvetlidir. Ebû Said-i Hudrî’nin aldığı ücret de kıraat karşılığı değil, tedavi bedelidir. Ücreti tedaviye tahsis etmek gerekir. Bu yüzden mutlak anlamda Kur’an-ı Kerîm öğretmek ona kıyas edilemez. Tedavi dışı okumalar haram olarak devam eder.


Tahavî, ‘insanların birbirlerine rukye yapmalarının borç olmadığı yönündeki hükmünden hareketle içerisinde ayet de olsa rukyeden dolayı ücret almak caizdir’ demektedir. Okumayı bilenlerin cahillere Kur’an-ı Kerim öğretmeleri ise vaciptir22.


Sonuç

İslam bilge bir toplum inşa etmeyi öngörür. Kişiyi bildiği ölçüde mükellef addeder. Bu yüzden Allah Resulünamaz, zekât gibi Kur’an’da “mücmel” olarak yer alan kavramları insanların anlayacağı şekilde beyan etmiştir.


İlahi bilginin kaynağı olan Kur’an da okunmak, anlaşılmak ve yaşanmak için inmiştir. Her mükellef bu üçlü merhalenin birinci ve üçüncü aşamasından sorumludur. Anlaşılma safhası ise avam için ancak müçtehitler vesilesiyle mümkün olur.


İnsanlar Kur’an’ı muallimler vasıtasıyla okuyabilirler. Muallimlerin azalması ise öğrenme sürecini olumsuz yönde etkiler.


Taklit döneminden sonra meccanen Kur’an öğreten muallimlerin azalması ücret almanın caiz olduğunu söyleyen fakihlerin çoğalmasına neden olmuştur.

Ücret karşılığı Kur’an öğretmenin caiz olmadığını söyleyen Merğinanî müteahhir bazı âlimlerin istihsan cihetiyle buna cevaz verdiklerini belirtmektedir23.  Serahsî, Belh Meşayıhı’nın Kur’an-ı Kerim öğretmek için muallim tutmanın caiz olduğu noktasında Medine ulemasının görüşünü benimsediğini nakletmektedir. İbn Kemâl’de caiz olduğu yönünde fetva vermiştir24. Aynî de bu görüşü tercih ettiğini belirtmektedir25.


Ücret karşılığı Kur’an-ı Kerim okutmanın caiz olduğunu söyleyen fakihler gerekçe olarak, hocalara devlet tarafından verilen hediyelerin kesilmesi, insanların ahiret işlerine gerektiği şekilde ilgi göstermemesi, tedrisatla dünya işinin birlikte yürütülmesi durumunda her iki cihetin de aksayacak olması, dini meselelerde baş gösteren durağanlık ve tembelliğin Kur’an-ı Kerim hıfzının kaybolmasına yol açması gibi nedenleri göstermektedirler26.


Farklı yollardan geçimini temin edenler ya da imamlık gibi bedel karşılığı irşad hizmetinde bulunanlar istihsan kapsamına girmediklerinden onların Kur’an-ı Kerim okutmaktan dolayı ücret almaları caiz değildir.

Kâsanî, Osman b. Ebi’l-As’a Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ezan okuması karşılığında ücret talep etmeyen bir müezzin bulmasını tavsiye ettiği hadisle alakalı şöyle demektedir: “Çünkü ezan, kamet, namaz ve Kur’an-ı Kerim okutmak karşılığında ücret almak insanları cemaatle namaz kılmaktan, Kur’an-ı Kerim ve ilim öğrenmekten uzaklaştıran başlıca nedendir27. Zira ücretin ağırlığı insanları ibadet yapmaktan alıkor. Allah Teâlaşöyle buyurarak bu meseleye işaret etmektedir: “Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da, onlar borçtan bir yük altında mı kalmışlardır?”


İslam’ın emirlerini tebliğ eden Allah Resulü ile alakalı Kur’an-ı Kerim: “Halbuki sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun.28” buyurmaktadır. Nasıl Allah Resulü tebliğ vazifesini meccanen yaptıysa Onun; “burada olanlar olmayanlara tebliğ etsin” emrine muhatap olan ümmeti de dini mesaili hasbi olarak yürütmekle mükelleftir29.


Ezcümle, mutlak olarak ücret karşılığı Kur’an-ı Kerîm okutmak, bu hususta mukavele yapmak caiz değildir. Resmi ya da gayr-i resmi oluşumlar altında çeşitli toplantılarda Kur’an-ı Kerîm okuyup karşılığında ücret talep etmek de haramdır.


Kur’an tilaveti ibadet olduğundan alınan para namaz kılmak karşılığında talep edilen ücretten farksızdır.


Ayrıca bu tür oluşum ve ameliyeler belli çevrelerin eğitim, medya ve sinema yoluyla İslam’a karşı yürüttüğü toplumsal nefret ve tahkir kampanyasının en önemli malzemesidir. İnsanların dinden nefret etmelerinde rol almanın vebali ise elbette büyüktür.


Tabii ihtiyaçlar dışındaki bütün vaktini tedrisata ayıran Kur’an muallimlerinin ailelerinin nafakasını karşılayacak ölçüde “hibe” kapsamında ücret almalarında bir beis yoktur. Bu durumun içtimai bir nefrete dönüşmesinin önüne geçebilmek için de “vakıf” gibi hayır kuruluşlarının ücret meselesini ayarlayıp muallimlere takdim etmeleri maslahata daha uygun olacaktır.


En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL