Dr. İhsan ŞENOCAK

Ehli Sünnet Nedir, Ne Değildir?

e-Posta Yazdır PDF

Hayatın İslâm’a Göre Tayin Edilmesi Bağlamında Ehl-i Sünnet

İslâm coğrafyası yaklaşık iki asırdır akîdede, ilimde, fikirde sürekli yeni sorunlar üreten bir kriz ikliminde kalmaya mecbur edilmiştir. Siyasî, ictimâî ve iktisadî buhranlara da kaynaklık eden bu iklim, İslâm ümmetini metin ve şerh kitaplarını tarihî vesikalar niyetine okuyup tercüme eden gelenekçilerle, Batı’nın buyurgan aklının etkisinde kadîm’i reddeden modernistler arasında çare aramaya mahkûm etmiştir. İki zıt kutbun “reddiye” zarfında yürüttükleri “karşılıklı itham savaşları”, krizi her geçen gün daha da derinleştirmektedir.


İslâm ümmeti, tarihî süreç içerisinde günümüzdekine benzer krizler yaşamış fakat bunlar ulemânın ilmî birikimimizi ve tarihî tecrübemizi dikkate alarak yaptığı inşa faaliyetleriyle kısa zamanda aşılmıştır. Farklı medeniyetlerle “tedahül” neticesinde ortaya çıkan zihniyet kirliliğini, vahiy ortamında önce izale sonra ise asla uygun bir surette imar etmek olarak cereyan eden inşa, kriz dönemlerinde Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Halid Bağdâdî (rahimehumullah) gibi büyük ruhlu Âlimlerin delaletiyle “Ne, niçin, nasıl anlaşılırsa murad-ı ilahiyeye muvafık olur?” sorularına cevap üretmiştir. Tabiûn kuşağından günümüze kadar farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşayan münşî Âlimlerin ortak özelliği krizi, vahiy ortamında kalarak yönetip-çözmeleridir. Bu durumun kavramsal ve kurumsal karşılığı olan “Ehl-i Sünnet”, tarihin bu en derin krizini aşabilmenin de yegâne yoludur.


Ehl-i Sünnet’in yeniden inşası üzerinde isti’mali fikirde bulunabilmek için önce onun ne olduğunu, Müslümanların neden kendilerini “Sünnî” ya da “Ehl-i Sünnet” kavramlarıyla tanımladıklarını, Ehl-i Sünnet’in hangi alanlarda temsil imkânı bulduğunu, sosyal bir olgunun ürünü mü, yoksa İslâm’ın yekün ifadesi mi olduğunu anlamak gerekir.1


Bazı çağdaş araştırmacılar, Ehl-i Sünnet’in siyasî ve ictimâî gelişmelerin ürünü olduğunu, “bu durumu” algılayacak donanımdan uzak olan ulemânın ise onu İslâm’ın yekün ifadesi olarak görme yanılgısına düştüğünü savunmaktadır.2


Oryantalizm ise, İslâm coğrafyasındaki büyük çoğunluğun Ehl-i Sünnet aidiyetini, İslâm öncesi Arapların kültürleriyle münasebeti çerçevesinde tanımlamış ve bu çerçevede Sünneti, kendi varlık alanından koparıp -Kur’an-ı Kerîm’in hakikati anlayamamanın gerekçesi olarak zikrettiği- atalar geleneğiyle ilişkilendirmiştir. Nitekim Montgomery Watt, göçebe Arapların hayatta karşılaştıkları zorlukları atalarının izinden giderek aşma anlamında kullandıkları “sünnet” kelimesinin, İslâm toplumunda Hz. Peygamber’in Sünnetini takip etme şeklinde tezahür ettiğini söylemiştir.3


Bu kurgu, bazı müslümanları da etkilemiş ve İslâmî nasslarda karşılığı “istikâmet” olarak yer alan “Sünnete ittibâ” tam aksi bir içerikte yorumlanmıştır. Bu noktada muasır bir araştırmacı şunları söylemektedir: “Arapların yaşantıları ve kültürlerinde önceden var olan, geçmişten gelenlere bağlılık anlamındaki sünnet telakkisi, dogmatik zihniyetin temsilcisi olan ulemâ tarafından Kitap, Sünnet, Sahâbe ve Tabiûn’a ittibâ şeklinde anlaşılmıştır”. 4


Ehl-i Sünnet’i dogmaların mecmuası olarak gören modernistler, son iki asırda yaşanan tüm krizlerin faturasını ona kesmiştir. Bu yüzden İslâm Ümmetine önerdikleri gelecek tasavvurunun özünde Ehl-i Sünnet’ten kopuş vardır. Nitekim Hasan Hanefî’nin bu çerçevede kaleme aldığı eserlerin bir kısmının adı şu şekildedir: “mine’l-Akîde ila’s-Sevra” (Akideden Devrime); “mine’n-Nassı ila’l-Vâki’” (Nastan Gerçeğe); mine’l-Fenâ ile’l-Bekâ (Yokoluştan Varoluşa); mine’n-Nakl-i ile’l-İbdâ’ (Nakilcilikten Yaratıcılığa). Buna göre, akîdeyi, nassı, yokoluşu ve nakilciliği Ehl-i Sünnet; devrimi, gerçeği, varoluşu ve yaratıcılığı modernizm temsil etmektedir.


Merkez meselesini Ehl-i Sünnet’in teşkil edeceği bu yazıda, önce mevzunun kavramsal tahlili yapılacak, ardından çağdaş bir müşkil olarak modernitenin mustagriblerin İslâm algısına etkisi incelenecektir. Son olarak da akîdeden amelî boyuta kadar hayatın her şubesinde “Ehl-i Sünnet’in topyekün inşası nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap aranacaktır.


Tarihî Süreç

Ehl-i Sünnet’in 5 kavram olarak ortaya çıkması ile alakalı esasta iki farklı görüş vardır. İslâm ulemâsının benimsediği birinci görüşe göre kavram, Allah Rasûlü’ne aittir. Ehl-i Sünnet’in sosyo-politik ortamın ürünü olduğunu iddia eden oryantalistlere ve onlarla fikir birlikteliği içerisinde olan müslüman araştırmacılara göre ise, “sunî” kelimesi ilk olarak hicri dördüncü asırda ya da daha sonraki bir zamanda kullanılmıştır.6


Konu ile alakalı rivayet ve değerlendirmeler birinci görüşü teyit etmektedir. Zira Allah Rasûlü “Fırka-i Naciye (kurtulan fırka)”den bahsettiği bir hadisinde, kendisine yöneltilen soru üzerine kurtulanların, “cemaat”,7 bir başka hadisinde ise, “kendisi ve Ashâbının benimsediği yolda”8 sebat gösterenler olduğunu ifade etmiştir.9 Buna göre “kurtulan”, zarurat-ı diniyye kapsamında değerlendirilen esasları kabul ederek Sahâbe ve sevâd-ı azamın yolu üzerinde olandır.10 Sahâbe de kavramı aynı çerçevede kullanmıştır. Nitekim İbn Abbas; “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı kıyamet gününü düşün.”11 mealindeki ayeti tefsîr ederken, yüzleri ağaranların, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olacağını belirtmiştir.12 Tabiûndan el-Hasanu’l-Basrî (v.110), Eyyûb es-Sahtiyanî (v.131), etbau’t-tabiînden de Süfyân es-Sevrî (v.161) 13 başta olmak üzere pek çok Âlim Ehl-i Sünnet kavramını aynı anlam çerçevesinde kullanmıştır.


Yukarıdaki ifadeler Ehl-i Sünnet’in Eş’arî ya da Maturîdî tarafından kurulan bir mezheb olduğu yönündeki iddiaları da reddetmektedir. Müctehid İmamların da “münşi” olmadıkları sadece mevcudu tedvin ve beyan ettikleri gerçeğini ifade noktasında İbn Teymiyye şunları söylemektedir: “Ehl-i Sünnet, Ebû Hanife, Malik, Şafî ve Ahmed b. Hanbel yaratılmadan çok önce var olan mezhebin adıdır”.14


Dış unsurların etkisiyle Hz. Osman devrinden itibaren kendini gösteren “fitne”, kısa zamanda Haricilik, Şîa ve Mutezile gibi isimlerle kurumsal bir hüviyet kazanınca15 büyük kopuşun ardından geride, ümmet yapısı içerisinde kalan bütünü kayıtlarla ifade etme ihtiyacı ortaya çıktı. Sünnetin bid’atin, cemaatin de bölünmenin karşıtı olması, Ehl-i Sünnet’in İslâm’ın rükünlerini koruyan, ana bünyesine dahil olmayan unsurları da dışarıda bırakan bir kavram olarak iştihar (şöhret bulması) etmesine zemin hazırladı. Yani Sünnet ve cemaat kavramları İslâm’ın ne olduğunu beyan etmenin yanında, İslâm içerisinde farklı temayüllerle temayüz eden Harici, Şîa, Rafizî ve Kaderî gibi siyasî ve akidevî kopuş ve oluşların da hangi hususlarda inhiraf içerisinde olduklarını tespit etti.


İlerleyen yıllarda fitne ve bid’at, akidevî ve ictimâî anlamda bir karışıklığı ve karşıtlığı anlatırken; Sünnet Allah Rasûlü gibi inanıp yaşamayı, cemaat ise ayrılmadan bütün içerisinde kalmayı ifade etti. Sünnet ve cemaatin; bid’at ve fitneyle tam bir zıddıyet içerisinde olması tarih boyu devam etti ve hâdise literatüre “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Bid’at” mezhepler olarak geçti. Modernist Müslümanlar tarafından ötekileştirme olarak algılanıp eleştirilen bu tasnif, insanların hangi ölçüleri esas almaları durumunda müstakim olabileceklerini, nerede, niçin yer almaları gerektiğini belirlemelerine katkı sağladı.


Yukarıdaki ifadelerin bir hülasası olarak Ehl-i Sünnet’i, Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet bütünlüğü içerisinde şekillenen, Sahâbe tarafından da yaşanarak temessül eden “müesses İslâm” olarak tarif etmek mümkündür. Nitekim Müctehid imamların kelam ve fıkıh meclislerindeki inşaî beyanlarından Ehl-i Sünnet’in İslâm içinde bir bölünme olmadığı, bilakis hayatı Kur’an ve Sünnet’e göre tayin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Ehl-i Sünnet’in vaz-ı cedide karşı devam-ı hal için yapılan keşf-i kadîm olduğu yönündeki tezi desteklemektedir.


Bu anlamda “Ehl-i Sünnet”, fırkalar mahşerine dönen İslâm coğrafyasında hangi esaslar dahilinde Müslümanca var olunabileceğinin adresi olmuştur. Bu yüzden o, İslâm içerisinde yeni bir oluşumun adı değil, İslâm’a nisbet edilen inanış sistemleri içerisinde ya da “alternatif İslâmlar” arasında Allah’ın indirdiği dinin kendisidir. Bu durumda Ehl-i Sünnet’i sosyo-politik şartların ürünü olarak göstermek, mevcudu gerçeğe aykırı bir şekilde tanımlamak olur.


Akideden Ameli Hayata Ehl-i Sünnet

Allah Rasûlü’nün dini tebliğ ettiği ilk dönemdeki İslâm algısı etrafında oluşturulan akidevî riskler, Ehl-i Sünnet kavramının iştihar döneminde de benzer yoğunlukta olmuştur. Müşrik kültür havzalarında üretilen ideolojilerin ihtiva ettiği tehlikeler müstakim Âlimlerin Allah Rasûlü’nün ve Ashâbının16 Sahîh tevhit tasavvurunu esas alarak geliştirdikleri risk analizi yöntemleriyle tasfiye edilmiştir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramı ilk olarak akide alanında iştihar etmiş, zamanla Hanefîlik, Malikîlik, Şafîlik, Hanbelîlik gibi amelî mezhepleri de içine alarak, “fırâk-ı dâlle/sapık hareketler’e” karşı “vahyedilen İslâm”ın müesses hali olmuştur. Bu müesses hal neticesinde Kur’an’ı murad-ı ilahiye göre anlama faailiyeti tefsîr, Sünnet’i muhafaza ve rivayet etmek hadis, tafsîlî delillerden ameli şer’î hükümleri bulup çıkarmak fıkıh, imanın mahiyetine dair kabuller ve düşünceler de kelam başlıkları altında teşekkül etmiştir. Zamanla ilim merkezleri kurumsal kimlik kazandı ve İslâmî disiplinler kökleşti. Ulemâ halkla nass, devletle nass, harici siyasetle nass arasında nasstan hareketle çözüm ve çareler üretti. Ehl-i Sünnet ilmi disiplinlerle, fıkha, tefsîre, kelama, fikre, sanata, mimariye, şiire ve nesire dönüşerek hayatın her şubesinde muşahhas bir hal aldı.


Ehl-i Sünnet, belli bir zümrenin adı olmaktan ziyade İslâm’ın yekün ifadesi olduğuna, bunun da fıkıh, tefsîr, kelam, hadis, edebiyat, mimari gibi temel İslâmî disiplinlerde ve ictimâî hayatta farklı temsil alanları oluşturduğuna göre akidede ya da tefsîrde “Ehl-i Sünnet’e göre…” diye başlayan bir ifade “İslâm’a göre….” şeklinde başlayan bir ibareyle ayniyet arz etmektedir. Zira bu şekilde başlayan her hüküm Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden, Sahâbe tarafından uygulanma imkânı bulan bir rüknün arzıdır. Ehl-i Sünnet’e göre diye başlayan ifadeler aslında “münzel dine göre…” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumu yanıltıcı bir beyan olarak görmek ya bir algı yanılması ya da şuur kaybıdır.


Ehl-i Sünnet’in İttifak Noktaları

Ehl-i Sünnet’e mensup Müctehidlerin, asılda aynı olmakla beraber ictihadi hususlarda farklı mütalaalara sahip olmalarını onun standart bir öğretisinin olmadığına gerekçe yapmak ya iradî bir yönlendirmeden ya da adem-i vukufiyetten kaynaklanmaktadır.


Ehl-i Sünnet ulemâsının Kur’an ve Sünnet çerçevesinde belirlediği esaslar, neyin “tekfir” mevzuu olacağı ya da olmayacağını beyan ederek ümmet arasındaki “temel ihtilaf alanlarını” ortadan kaldırmıştır. Abdulkâhir el-Bağdâdî, kimin “Sünnî” addedileceğini belirtme sadedinde bu esasları şu şekilde hülasa etmektedir: “Âlemin hadis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kadîm oluşunu, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, hiçbir şeye benzemediğini kabul eden; Allah Rasûlü’nün nübüvvetine, onun evrensel olduğuna, şeriatının ebediliğine, getirdiği her esasın hakikat olduğuna, Kur’an-ı Kerîm’in şer’î hükümlere kaynaklık ettiğine, Kabe’nin namaz için kıble olduğuna inanan ve bu inanca -kişiyi küfre sürükleyecek- bidat karıştırmayan mümine Sünnî denir.”

Ehl-i Sünnet – Sünnet İlişkisi

Şîa, Mutezile, Havaric gibi Ehl-i Sünnet dışı mezheblerin Sünnet’e tabi olma noktasında Ehl-i Sünnet’ten farklı olmadıklarını, dolayısıyla Sünnet’e bağlılık iddiasının Ehl-i Sünnet’le sınırlandırılmasının doğru olmadığını söylemek pek çok yanıltıcı bilgiler ihtiva etmektedir. Zira söz konusu fırkalardan günümüzde en etkin olanı Şîa, hadisleri Sahâbe üzerinden reddetmiş, pek çok Sahâbiyi de tekfir ederek onların rivayetlerine itibar etmemiştir. Aynı durum Mutezile’yi teşkil eden isimler için de söz konusudur. Nitekim direkt olarak hadisleri reddedemeyen Mutezile en fazla hadis rivayet eden Sahâbileri yalancılıkla itham etmiştir.


Ehl-i Sünnet’in Allah Rasûlü’nün Sünnetini takip eden büyük çoğunluk olduğu gerçeğini yanıltıcı bulan kimi araştırmacılar arasında bazı hadisçilerin de yer alması düşündürücüdür.

Modern Müşkil

Ortaya çıkan ya da çıkacak olan sorunları Kur’an ve Sünnet’i esas alarak çözen, böylece de “Sahîh İslâm’ın” sürekliliğini temin eden Ehl-i Sünnet, ana bünyeyi muhafaza ederek sürekli bir var oluşu hedefler, hayatı, Kur’an ve Sünnet’e göre tayin eder. Bu yüzden İslâm’ın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayabilmek için ulemânın İslâm kelimesine düştüğü “Sünnet” ve “Cemaat” kayıtları her dönemde olduğu gibi günümüzde de hayati bir önemi haizdir.


Ehl-i Sünnet, dış unsurları tasfiye etmeyi, inşanın hareket noktası olarak kabul eder. Bu yüzden onun önerdiği var oluşla modernitenin benimsediği sentez esasta birbirinden farklıdır. Birincisi İslâm ümmetinin medenî birikimi ve tarihî tecrübesi içerisinde inşayı/var oluşu önerirken, ikincisi tedahülü tavsiye eder.


İnşa ve tedahül Hz. Ali döneminden itibaren devam eden iki esas ameliyedir. Dolayısıyla mevzunun vuzuha kavuşması için inşa gibi, “fırak-ı dalle”nin ameliyesi olan tedahülün de günümüzde neye karşılık geldiğini ve bu karşılığın nasıl oluştuğunu bilmek gerekir.


Kökleri itibariyle Batı’ya ait olan ya da Batı’da kurgulanıp İslâm coğrafyasına uyarlanan modernizm, tedahülün muasır versiyonudur. Batı’ya ait bir kurgunun İslâm’a uyarlanması, mevcut krizleri çözüp inşaî ruhu uyandırma yerine ilmî ve fikrî enkazlara yeni harabeler eklemiştir. Batı, kurgusunu İslâm coğrafyasına uyarlarken İslâm’ı iman, ahlak ve ibadet esaslarından mürekkeb bir din olarak tanımlamış; Müslümanların siyasî, iktisadî ve ictimâî hususlardaki eserlerini ilgili alanların müzelerinde ya da kütüphanelerinde sergilenecek tarihî unsurlar olarak göstermiştir.

Batılılar, Mısır gibi İslâm ülkelerinde uyguladıkları eğitim sistemi vasıtasıyla -büyük çoğunluk tarafından- İslâm’ın sadece belli ibadet, zikir ve ahlak nazariyelerinden ibaret bir din, Kur’an-ı Kerîm’in de teberrük için okunan bir kitap olarak algılanmasını başarmışlardır. Nitekim modern dönem İslâm tasavvurlarından dinin hukuk, siyaset, edebiyat, sanat gibi siyasî ve sinaî boyutları hazfedilmiştir. Böylece iktisat, siyaset, eğitim nazariyelerinin yegane mimarlarının Batılılar olduğu, bu yüzden müslüman Âlimlerin onları taklit etmekten başka çareleri olmadığı hissi uyandırılmıştır. Okullarda İslâm’ın ana mevzuları yerine -müsteşriklerin uydurduğu iftiralara dayalı- şüpheler esas konular olarak okutulmuştur. Dünyaya, medeniyeti Romalıların, insan haklarını Fransız devrimcilerin, demokrasiyi de İngiliz halkının hediye ettiği, buna mukabil, İslâm’ın “kadın’ı erkeğin yarısı gören, ona yalnızca ev ortamında bir yaşam vaat eden, zekât ve öşürle insanların bir kısmının gelirini diğerlerine dağıtan, hırsızın elini kesen” bir sistem önerdiği, bununla da günümüz dünya sistemleri içerisinde yer almasının imkânsız olduğu telkin edilmiştir. İslâm Medeniyeti’ni kendi varlık ortamında öğrenme imkânı bulamayan modernist müslümanlar Batı’nın toplumsal kölelik sistemini sürekli kılabilmek için, kendi sistemini mutlak doğru kabul ederek geliştirdiği mücadele tarzını ıslahat reçetesi olarak benimsemiştir. Sonuçta göremeyen, düşünemeyen, doğruları ancak Batı’nın değer yargıları üzerinden belirleyen, İslâm adına sadece tartışılan ya da Batılıların eleştiri için gündemde tuttuğu konuları bilen bir nesil oluşmuştur.


İslâm medeniyetine karşı güven krizi yaşayan bazı müslüman araştırmacılarda Batı’nın kıstaslarını esas alarak İslâm’ı okuma iştiyakı oluşmuştur. Bu çerçevede yakın tarihte, Batı düşüncesini eskinin tam aksi istikâmette kurgulayan Descartes (ö.1650), Spinoza (ö.1677), Kant (ö.1804) ve Hegel (ö.1831) gibi hür olduğunu zannettikleri isimler aramışlardır. Batı’nın her yaptığını doğru kabul etmekten ya da bir şeyin doğru olabilmesi için Batı ile ayniyet arz etmesi gerektiği inancından kaynaklanan bu arayış, müslüman modernisti meselenin esas problemini görmekten mahrum bırakmıştır. Bu yüzden modernist, Mustafa Sabri Efendi, İmam Kevserî, Yusuf ed-Dicvî gibi Âlimleri varlık alanlarının tam aksi istikâmetinde yani kriz üretme merkezinde görür ve onlardan istifade edemez. Onun nazarında Keşmirî’nin söyledikleri lisans düzeyindeki bir oryantalistin ifadeleri kadar önem arz etmez. Bu yüzden Arap olmayan ilahiyatçılar Batı dillerini öğrenebilmek için yoğun gayret sarf etmektedirler.


Batı intelijansiyası, düşünceyi kilisenin baskısından kurtarabilmek için farklı modeller inşa etmek zorundaydı. Zira mevcut dini yapı, ıslah kabul etmediğinden sorunları ancak onu reddederek azaltmış olacaktı. Fakat İslâm Sahîh bir din olduğundan tarihî süreçte yaşanan krizler yeniden ona dönmek suretiyle aşılabilmiştir. Nitekim Ehl-i Sünnet’e mensup büyük münşiler kriz ortamlarında, -yaşadıkları zamanı da dikkate alarak- Kur’an ve Sünnet’i yeniden okumuşlardır. Bu yüzden hale çare arayan Hegel eskiyi reddeder, Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi ise kadîm’i yeniden okur. Hadisenin bu boyutundan mahrum bir araştırmacı, Hegel’in kayıtlı olduğu düşünce kulübünde Şeyhü’l-İslâm’ı bulamayınca o ve emsalinin tefekkürünü inkâr eder. Bizdeki redd-i kadîmi’n özünde bu nev’i bir aramadan kaynaklanan yanılgı vardır.


Müstakim ilim adamları mutlak doğruların yalnız Kur’an’a ve Sünnet’e ait olduğuna inandıklarından entelektüel birikimlerini de onları anlamaya adamışlar ve neticede bağımsız düşünürler olmaktan ziyade vahiy ortamında vahye bağlı mütefekkirler olmayı tercih etmişlerdir. Bu tercihi imanlarının bir gereği olarak yapmışlardır. Bu yüzden onları esasta birbirinden farklı şeyler söyleyenler olarak düşünmek var oluşlarına aykırıdır.


Batı düşüncesini İslâm coğrafyası şartlarında tercüme edip yeniden üretme ödevini üstlenen modernistler bu ameliyeleriyle şunu da telkin etmektedirler: Her şeyin en doğrusu Batı’ya aittir. Dolayısıyla ona entegre olmak tercih edilecek tek yoldur.


Modernistlerin telkini neticesinde mustagribler arasında üç ayrı algı oluşmuştur. Birinci bütünüyle dini reddetmiştir. İkincisi İslâm’ı, Batı’nın tayin ettiği anlama disiplini çerçevesinde iman, ibadet ve ahlaktan müteşekkil bir din olarak algılamış,aklı esas alarak dini yenilenmeyi savunmuştur. Dini devletten ya da devleti dinden ayırmıştır. Üçüncüsü ise İslâm’ı bir bütün olarak kabul etmiş fakat Batı’nın tenkitine maruz kalan recm, el kesme cezası, başörtüsü gibi hususları farklı yöntemlerle reddetme yoluna gitmiştir.


Ehl-i Sünnet, dış unsurların tedahülü ile yaşanan ayrışma karşısında hayatı İslâm’a göre tayin etme ödevini modernite karşısında da yaptı. Fakat oryantalist propagandanın etkisiyle varlık alanı, ya sınırlandı ya da yokluğa mahkûm edildi. Ana başlıkta üç, alt başlıklarda ise pek çok fırkaya ayrılan modern dönemdeki parçalanma Hz. Ali sonrası başlayan kırılmayla benzerlik arz etmektedir. Bu durumda, vahiy ortamında kalarak akideden amelî alana kadar hayatı İslâm’a göre yeniden tayin etme zorunluluğu hâsıl olmuştur.


Yeniden İnşa

Bugün bütün İslâm ülkelerinde, eğitim sistemleri, yönetim biçimleri, siyasî oluşumlar, iktisadî kurumlar, sanatsal aktiviteler, giyim tarzları, tüketim kriterleri esasta Batı’ya aittir. Ehl-i Sünnet, hayatın her şubesinde müessir olma refleksine ve kriz dönemlerinde yeniden İslâm’a dönüşün tecrübesine sahip olması hasebiyle bugün yeniden okunmalıdır. Bunun ilk adımı “tevhid”in muhtevasını tahlil etmek olmalıdır.


Ehl-i Sünnet varlığını iki rükün üzerine bina eder: “Lailahe illelah Muhammed Rasûlüllah.” Müslüman birinciyle bütün ilahları reddeder, ulûhiyeti, rubûbiyeti, iradeyi, hâkimiyeti sadece Allah Teâlâ’ya tahsis eder. Bu şekilde iman eden bir müminin hayatında vahiyden korunmuş bölgeler olmaz. O, akidede, amelde, ahlakta, siyasî duruşta, yaşayışta topyekun müslümandır ve İslâm, hayatının her şubesinde müessirdir. İkincisiyle ise islamın hayata tatbik ve tayininin nasıl olacağını ilan ve izhar eder.


Ehl-i Sünnet amelden mücerret bir iman nazariyesi değildir. Bu yüzden müslüman kimliğinin oluşması sürecinde akideyi ibadet ve fiilî var oluş takip eder. Yani o, ne tek başına akidevî bir nazireye ne de sadece ibadetler mecmuasıdır. Eğer bir mümin akidede ve ibadette müslümanca davranıyor, siyasî ve ictimâî hak ve sorumluluklarında ihtiyarî olarak modern zihniyeti benimsiyorsa fiilî olarak İslâm’ın varlığına dahil olmamış kabul edilir. Bu nev’î insanlar modern toplum içerisinde varlıklarını sürdüren nazariyât müslümanlarıdır. Hayatları gibi duygularını da modern toplumun iniş ve çıkışlarına göre belirlerler. Mesela faizi bir realite olarak gören ve bu doğrultuda ticari işlemler yapan müslümanın sevincine ve hüznüne faizdeki iniş ve çıkışlar tesir eder. Dolayısıyla nazariyât müslümanı, kapitalist ya da sosyalist sistemi savunacak, onun için sevinecek ve üzülecektir. Entelektüel birikimini, tecrübesini hep onun daha iyi olması için harcayacaktır. Böyle bir inanış, parçacı olduğu gibi İslâm toplum yapısının oluşmasını da geciktirecektir.


Allah Rasûlü’nün İslâm’ın cahilliyye kültürü ile sentezini reddetmesi gibi, Ehl-i Sünnet de modern zihniyetle tedahüle karşı çıkar.


Ehl-i Sünnet vatanda, ırkta, renkte ve dilde birlikteliğe karşı, akide ve amelde vahdeti önerir. Her toplumu, farklı renk, ırk, dil ve kültürleri içerisinde Müslüman olarak yeniden var eder. Ona, adı ümmet olan yeni bir kimlik verir. Kesrette vahdeti gerçekleştirir.


Ehl-i Sünnet, insanı, şehvet gibi hayvanlarla ortak olan hususiyeti yerine iman ve ahlak gibi sadece ona has olan özellikleriyle yüceltir. Ehl-i Sünnet’in modern değerlerle iç içe olmayı reddetmesi, onların varlığını dikkate almaması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bugün bir medresede sanayi devrimi öncesi zamanlarda yazılan “muhalled” eserleri, dünyadaki değişimi görmeden okumak, Ehl-i Sünnet’in değil onu temsil makamında olduğunu zanneden insanların zafiyetidir. Aslında bu durum dolaylı olarak modernizme hizmet etmektedir. Zira böyle bir din modern zamanda yaşayan bir insan için müesses bir nizam olmaktan ziyade tarihî değere sahip bir mefhum olarak algılanacaktır. İki asırdır pek çok yerde medreselerin ibare okuma ve tercüme etme merkezleri olarak faaliyet göstermesi aslında modernizmin planlayıcılarının da hedeflediği bir durumdur. İman, ibadet ve ahlak konularını ihtiva eden “ilmihal” literatürünün imamların da “başvuru kitabı” haline dönüştürülmesi bu planın bir parçasıdır. Bununla İslâm’ın, kul ile Allah arasında bir alana hapsedildiği dolayısıyla siyasî, ictimâî ve iktisadî boyutlarının olmadığı ezberletilmektedir. Gerçekte ise Ehl-i Sünnet, fıkıh disipliniyle vahiy kıstasını esas alır ve fertten cemiyete, evden devlete bütün bir hayatın sorunlarını çözmeye talip olur. Bunu da her dönemde metin, şerh, haşiye, talik başlıkları altında eser telif eden fakihlerle pratik çözümlere dönüştürür. Ictihad Sahâbilerden günümüze kadar vahyi idrak edip hayata tatbik etme ameliyesi olarak bu şekilde tahakkuk etmiştir. Leknevî, Keşmîrî, Kandehlevî, Mustafa Sabri Efendi, Kevserî (rahimehumullah) gibi ulu hocaların telakkileri de bu minvaldedir. Yani ders halkalarını ve telif edilecek eserleri, Nusûs-u İslâmiyyeyi ve mütûn-u mübâreke’yi müesses kaideler çerçevesinde anlayacak ve bugüne aktaracak bir yapıda yeniden inşa etmek kaçınılmazdır. Bunun başarılmasıyla redd-i kadîm ve Gelenekcilik, târihî birer vâkıa haline dönüşecek ve Ehl-i Sünnet müessir olacaktır


Sonuç olarak, Ehl-i Sünnet, akideyle başlayan, tefekkür ve amelle bir bütüne dönüşen bir var oluştur. Akidede, fıkıhta, düşüncede, sanatta, edebiyatta, siyasette, iktisatta… hasılı cemiyetin her şubesinde İslâm’ın hayatı tayin etmesidir. Bu tayin ediş ne ideoloji, ne yeni bir mezheb, ne de meşreptir. Sadece İslâm’ı her zaman ve mekânda hayatı yönetebilecek şekilde yeniden okumaktır. Bu anlamda Ehl-i Sünnet, Keşmirî ve Kevserî’de ilim, Necip Fazıl’da fikir, Ali Haydar Efendi’de zühd, II. Abdulhamîd’te siyaset, İmam Şamil’de cihad, Hasan el Bennâ’da aksiyon olarak tezahür eder.


DİPNOTLAR

[1] Bu sorular farklı kültür havzalarında neş-u nemâ bulan zihniyetler tarafından birbirine tam aksi içerikte anlaşılma riskine sahiptir.  [2] Mehmet Evkuran, Sünni Paradigmayı Anlamak, Ankara Okulu, Ankara, 2005, s.99.  [3] W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslâm Vahyi, (ter. Mehmet S. Aydın), Hülbe Yay., Ankara, 1982, s.56-57.  [4] Kısmi tasarruf yapılarak alınmıştır. Sönmez Kutlu, İslâm Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu, İslâmiyât Dergisi, IV, Ankara, 2001, sy.4, s.27-28.  [5] Bk. Ebû İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtibî, el-İ’tisâm, Beyrût, 1997, II, s.509.  [6] W. Montgomery Watt ve Zeki Necib Mahmud’un değerlendirmeleri için bk. Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, s.358; Dâru’n-Nedveti’l ‘Alimiyye, el-Mavsûatü’l-Müyessere fî’l-Edyân-i ve’l-Mezâhib, Riyad, 1424, II, s.979.[7] İbn Mâce,   Fiten, 17.  [8] Tirmzî, Îman, 18.  [9] Eş-Şâtibî, a.g.e., II, s.458-538; Kevserî, a.g.e., s.5-7.  [10] Muhammed Zahid Kevserî, İftiraku’l-Ümmeti ala’l-Firak, (İsferâyinî’nin et-Tabsîr-u fi’d-Din adlı kitabının mukaddimesi), Kahire, ty., s.6.  [11] Âl-i İmran: 106.  [12] Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi’u li Ahkâmi’l Kur’an, Beyrût, 2000, IV, s.107.  [13] Celalüddin es-Suyûtî, Miftâhu’l-Cenneti fî’l-İhticâci bi’s-Sünne, Mısır, ty., s.46; Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, İskenderiyye, ty., s.9- 10.  [14] İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Dâru’l-Hadîs, Kahire, 2004, II, s.266.  [15] Muhammed Abdurrahman el-Mubârekfûrî, Tuhfetü’l-Ehvezî, Kahire, 2001, VII, s.54; Kevserî, a.g.e., s.4.  [16] Bakara: 137.

 

İlk Hedefiniz Kudüs!

e-Posta Yazdır PDF

Kudüs’te saflar belli. İslam’la küfrün mücadelesinde sokaklar gibi, evler de taraf. Ramazan boyu her gece balkonlarda yanan lambalar/rengarenk ışıklar, o evin İslam toprağı olduğunu ve bir gün mutlaka hürriyetine kavuşacağını ilan eden bir bayrak, bir sancak gibi umut veriyor tutsak yüreklere. Belki de Mescid-i Aksa direniş ruhunu, evinin elektrik parasını ödemekten aciz olduğu halde, Ramazan hürmetine sabahlara kadar balkonunda ışık yakan bu insanlardan alıyor.


Kudüs’teki balkonlarla, Anadolu’daki kandiller arasında derin bir bağ var. Her ikisi de mübarek anlara, “Hoş geldin! Gelmekle ne iyi ettin Ey Mübarek Gece! Ey Şehr-i Ramazan!” demekte. Bu yüzden hâlâ Kudüs sokakları Anadolu’yu, Anadolu da Küdüs’ü hatırlatır insana. Bir farkla ki, çocuklar mübarek geceleri fark etsin ve camiye koşsun diye yakılan kandillerin biz de yalnızca adı, orada ise bizzat kendisi var. Kadim zamanlardan farkı ise kandiller yağla değil, elektrikle yanıyor.


“Âlem-i İslâm içerisinde sömürülmeyen tek ülke biziz.” diye iftihar ediyoruz;  lakin İslam’dan neşet eden pek çok âdet, işgal edilen beldelerde varlığını korurken, bizde “nesyen mensiyya” oldu.


Kudüs’te Bir Kadir Gecesi

İnsanlığı kurtarmaya memur olan bir Kitab’ın yeryüzüne indiği gece, Kudüs’te tanık olduğunuz her şey size, 12 asır İslam’ın hakimiyetinde kalan şehrin bir kurtarıcı beklediğini söyler.


Kadir Gecesinde Mescid-i Aksa’nın avlusunda üç yüz bin mümin vardı. Kimi yakından, kimi uzaktan; kimi vasıtayla, kimi de yaya gelmişti. Kontrol noktalarını aşıp da Aksa’ya varanlarda sürur, İşgalci İsrail polisi tarafından geri çevrilenler de ise hüzün vardı. Toz toprak içerisinde yapılan rüku ve secdeler, masivadan maveraya geçiş hali olan “huşu”ya farklı bir güzellik kattı.


Toprak ya da taş örülü avlulara serili seccadeler üzerinde namaza duran Filistinliler kardeşleri için toparlanıyor, yer bereketleniyor, daracık bir alan iki kişiyi istiab ediyor; Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde ise size yer açmayı bir vecibe telakki ediyor Kudüslüler.


Her Filistinli Aksa için yorulmayı, vurulmayı, hapse atılmayı şeref olarak görmekte. İmam, vitir namazındaki Kunut’ta, “Gazze’deki muhasarayı kır, Kudüs’ü özgürleştir, bize tahammül ver, gençlerimize Kudüs ruhu, kadınlarımıza da tesettür şuuru ihsan et!” diye niyazda bulundu. Âlimlerin ve imamların dua cümlelerinden sorunlarımızın küresel olduğu zahir.


Muhammed’in Ordusu

Teravihten sonra bölük bölük yürüyen gençler Müslümanlara, “Dik dur, eğilme! Kudüs davasını terk etme!” dercesine, “Canımız Aksa’ya feda olsun!” diye haykırıyordu. Aksa’nın hemen ön tarafında yarım metre kadar yükseklikteki bahçe duvarının üzerine çıkan bir “selefi” ise, gençlerin ifade ve izahlarını eleştirme noktasında ilgisiz ve alakasız konuşmalar yaparken bir grup genç ona doğru yönelince ortalıktan kayboldu. Gençlerin en sarsıcı sloganları ise “Hayber Hayber Ya Yahûd; Ceyşu Muhammed sevfe ye’ûd”; “Siri Siri ya Hamas”tı.


Üçyüz bin kişi arasında yürüyen gençlerin yaş ortalaması 15’ti. Aralarında küçük çocuklar da vardı. Kapılarda polisler, havada kayıt cihazları çekim yapıyor; fakat onlar bütün mevcudiyetleriyle “Kanımız Aksa’ya helal olsun. Aksa müslümanlarındır, Müslümanların kalacaktır.” diyorlardı.


Aksa’da Kadın Olmak

Kadınlar da Aksa’da Ümmet için Kudüs nöbeti tutuyor. Teravih namazlarında, mübarek gecelerde ve bayram sabahlarında onlar da uzun mesafeleri kat edip Mescid-i Aksa’ya gidiyor. Kendilerine tahsis edilen Kubbetu’s-Sahra camiinde saf saf oluyor, “Osmanlı’dan sonra dağılan Kudüs mevzilerinde nöbetteyiz Ya Rabbi!” diyorlar. Yeri geldiğinde onlar da direniyor, onlar da şehitler veriyor. İslam’ın kızlarının Kudüs’teki “remel”i Aksa’da namaza durmak; “hervele”si ise sokaklar da Siyonist askerleri kovalamak. 


Ölümü de Öldüren Yollar

Osmanlı’dan kalma dükkanlar ve yüzlerce yıllık kabristan arasındaki taş yollardan Aksa’ya doğru yürürken hem tarihle, hem de hayatın en gerçekçi yüzü ölümle yüzleşir insan. Aksa gibi, Aksa’ya uzanan yollarda da ölümü öldürür Kudüslü. Bir tarafta “Aksa’ya kanımız feda olsun!” diyen müminlerin İsrail’e meydan okuması, diğer tarata ise, Aksa çevresindeki tarihi çarşıda nafaka kazanan insanların rızık temini mücadelesi. Dünya ile Ahiret’in etle tırnak olduğu yerdir Aksa. 


Ölüm Korkusu

Kudüs’e Selahaddin-i Eyyûbî gibi bakan gençler ve Aksa’nın her bir kapısında yüzlerine ölüm korkusu sinen nöbetçi Siyonist askerler… Sanki biri müstakbel zaferi, diğeri ise atideki hezimeti bekliyor.


Silahsız kuvvetlerin, silahlı kuvvetlere meydan okuduğu Kudüs’te bir tarafta 1948 ve 1967 Arap-İsrail savaşlarında Arap devletlerini hezimete uğratan İsrail’in askerleri, diğer tarafta ise onları çelik-çomak oynayan çocuklar derecesinde dahi ciddiye almayan Müslüman gençler var. Bir ara İsrailli bir asker “Türkiye’den misin?” diye sordu. “Evet” deyince muhabbet etmek  ister bir eda ile üç futbol takımının adını saydı. Sözü ağzında bırakıp, Aksa’ya doğru yürüdüm.  


Kudüs’ün Çocukları

İnsan, yaşadığı hâle alışır. Zamanla en kabihi de normal görmeye başlar. Lakin Kudüs’ün çocukları bu kaidenin istisna şahsiyetleridir. Polis kontrol noktalarından geçip, barikatları aşıp da Aksa’ya namaza giden çocuklar, yıllardır gördükleri ya da doğduklarında kendilerini içinde buldukları bu manzaraya hiç alışmadı. İşgali kabullenmedi, kabullenenleri “hain” olarak yaftaladı, dışladı. Gençler gibi çocuklar da Aksa’nın bir gün hürriyetine kavuşacağından ve İsrail’in yıkılacağından tereddüt etmiyor.

Büyük İsrail, Küçük İsrail’den Daha Güçlü 

Kudüs’ün hürriyetinin önünde en büyük engel, nefislerin doğurup himaye ettiği “Büyük İsrail’… Kimseye acımadı Büyük İsrail. Tuttuğunu içinde ebediyen yanacağı ve üzerinde “hâlidîne fîhâ ebedâ” yazan çukura attı. Başkenti Telaviv olan Küçük İsrail’i, Büyük İsrail’e yenilen Arapları mağlup eden Siyonistler kurdu. Müslümanlar heva ve heves karargahında korunan Büyük İsrail’i yenerlerse, Küçük İsrail”i de yenmiş olacaklar. Bir asır önce insanlar Sultan II. Abdülhamid’in, “Bir karış yere bir avuç altın verilse de Yahudiye yer satılmayacak.” talimatına uymuş olsaydı -belki de- Kudüs bu hâlde olmayacak ya da Filistin özgür olana kadar intifada hiç durmayacaktı. Müslümanlar Kudüs fethine yüreklerin fethiyle başlayacak ya da yürekler fethedilince, Kudüs de fethedilmiş olacak.


Evrensel Direniş Hattı

Ellerindeki sapan taşlarıyla Küçük İsrail’e direnen Ümmet’in çocukları içinde nefislerine yani Büyük İsrail’e yenik düşenler önemli bir yekün teşkil etmekte. Büyük İsrail’e karşı ne Kudüs’te, ne Mekke’de, ne Mısır’da düşmeyen bir direniş hattımız var. Mücahidler çok, Hasan el-Bennalar, İzzeddin Kassamlar, Esmalar mevcud lakin “ganimet” peşinde olanlar da az değil. Büyük İsrail, evlerimizdeki tesettür sancağını indirdi, yerine “şehvet bayrağı”nı astı. Kudüs’te de Âişeler, Fatımalar çaresiz; tesettür mahzun, iffet ise garip… Orada da Şeytan’ın teberrüc bayrağı dalgalanıyor. Cephelerimiz vurgunu yüreklerden yedi. Kudüs’te de; direnişte Hz. Âişe gibi mücahide, giyinişte ise Ona hasım kadınlar gibi mütesahile olan Müslüman kadınlar azımsanmayacak kadar çok. 


Aksa’da insanlar daha çocukken tanışır Küçük İsrail’in zulmüyle, dolayısıyla da direnişle… Bu yüzden küçük ya da çocuk olmak yoktur onların hayatında. Başka yerlerde yakan top oynayan çocuklara inat, onlar İsrail askerleriyle kurşunlara karşı direnme  oyunu oynar. İsrail kurşun, onlar ise taş atar bu ölüm oyununda.

Osmanlı Kadar Güçlü ve Kararlı

Kudüs’te İsrail askerleri direnen çocukların üzerine gaz bombası atınca, onlar ne taşı atıp kaçar, ne de beyaz bayrak kaldırırlar. Bilakis oldukları yerde taş kesilir, aşılmaz bir sur gibi Aksa’nın emaneti olan taşı atana kadar beklerler mevzilerinde. Füzelere karşı sapan taşlarıyla direnerek başka âlemlerle olan farklarını gösterirler. Ümmet’in kendilerini yalnız bırakmasına aldırmadan vazifelerini îfa eder, “Ben Osmanlıyım! Osmanlı kadar güçlü ve onun kadar kararlıyım.” derler. İsrail karşısında 6 gün dayanamayan 9 Arap devletinin terk ettiği mevzilerde onlar onlarca yıldır, sessiz ve sedasız destanlar yazıyor. Çünkü bir genç, Hamas’a matematik ya da fizik sorularını cevaplayarak değil, iman ve aşkla girer. Kuşatıldığında da aklına şehadet ya da ölümden başka bir şey gelmez.


Kudüs’te Osmanlı olmak; Yahudi’ye karşı Abdülhamid gibi durmak ya da İslam yurdunda toprak pazarlığı yapan Theodor Herzl’lere “Kanla alınan toprak için pazarlık yapılmaz.” demektir.


Yahudi’ye Yer Satmak

Kudüs’te İslam, Yahudi’ye düşman Aksa’ya dost olmak; İsrail’e hasım, Allah’a kul olmak demek. Onlar, arsasını Siyonistlere satanlara inat, yere taş ya da toprak olarak değil, mukaddes emanet olarak bakmakta. Bu yüzden ne kadar yüksek meblağlar teklif edilse de ne yer, ne yurt verilir Yahudi’ye. Zira evini ya da yerini bir Yahudi’ye satan Müslüman  ya madden ya da manen ölür Kudüs’te. Yer satmak, birinin iffetini satması kadar aşağılık bir durum görülmekte. Kudüs’ü gezerken bize mihmandarlık yapan bir kardeşimiz Yahudi’ye satılan iki evden, iki hainden bahsetti. Birinde İsrail bayrağı vardı. Bir yerde durup, “Hocam! Şu İsrail bayrağını görüyor musun?!” dedi. “O binanın eski sahibi, dinini, davasını para karşılığında sattı. Kudüs’e ihanet etti. İsrail’in teklif ettiği milyon dolarlara dayanamadı. Tepemizdeki şu bayrak onun eseri. Bu adamın akıbetinin ne olduğunu sizi daha fazla merakta bırakmadan söyleyeyim: Öldüğünde yakınları onu alıp camiye getirdi; fakat ne namazını kıldıracak bir imam bulabildiler, ne de kendileri dışında bir cemaat. Diğeri ise satıp, Kudüs’ü terk etti. Çünkü hainler, namuslu insanlar içinde yaşayamaz.”


Kudüs’e Sahip Olan, Dünyaya Hakim Olur

Allah Rasulü Miraç’ta Mescid-i Aksa’da enbiyaya namaz kıldırarak, emir ve komutanın bu ümmette olduğunu ilan etti. Semavî dinlerin iki kıblesini cem etti. Bu imametiyle de, dünya hakimiyetinin Kudüs’e hakim olmakla mümkün olacağına işaret etti. Sahabe Kudüs’ün fethi için akınlar düzenledi. Şehir Hz. Ömer zamanında fethedildi. İslam’la Kudüs’e eman, yüreklere ise iman geldi. Yahudi kaybetti, Müslümanlar kazandı. Bu durum bir iki fetretin dışında asırlarca böyle devam etti. Müslümanlar Kudüs’e hakim olduklarında dünyaya da “hakim” oldu. Bu yüzden Ümmet tarih boyu onu elde tutmak için nasıl bir mücadele yürüttüyse, küfür cephesi de düşürmek için en az o kadar çalıştı.     


Her Yer Osmanlı

Aksa’nın avlusundaki müze Osmanlı’nın Kudüs’teki hizmetlerine delalet eden eserlerle dolu. Müslümanların kurduğu pek çok devlet tarafından idare edilen Mescid-i Aksa o kadar çok Osmanlı ki, müze sanki bir Devlet-i Aliyye müzesi. Eserlerin çokluğundan dolayı bir kaçına birden ‘Osmanlı dönemine ait mushaflar, şamdanlar, tüfekler, kazanlar’ vb. bilgi notu düşmüşler.


Osmanlı’da sultanlar, paşalar Kudüs’e hediyeler bağışlamayı Ahiret azığı olarak görmüş, en değerli eşyaları yanında, yüksek meblağda paralar da göndermiştir. Bu yüzden sarayda demirden makas kullanan Hükümdar, Aksa’nın mumunu kesmek için altın kaplamalı makaslar göndermiştir. Yazım tarihi belirlenemeyen kadim mushaflar yanında Osmanlı sultanlarına ait Mushaflar da önemli bir yekün tutmakta müzede. Sultan Bayezid’e ait mushafta İsra Suresi açık. Bununla Yahudi’ye hezimet mesajı veriyor olmalılar.


Batı’nın kentlerinde Afrika ve Asya’dan çaldığı eserler, Osmanlı’nın çekildiği şehirlerin müzelerinde ise dev aş kazanları var. Biri Batı adına hırsızlığın, diğeri ise Osmanlı namına hizmetin belgesi.


Osmanlı Kudüs’ten çıkarken geride aş dağıttığı kazanlar; İngilizler ayrılırken ise kölelere vurulan zincirler kaldı.


Osmanlı’nın Kudüs’te yemek dağıttığı müzedeki dev kazanlar, yeniden fukaraya aş pişirmek için Osmanlı torunlarını bekliyor.


İngiliz Sömürdü; Osmanlı ise buğdayı Anadolu’dan Kudüs’e gönderdi. Bu yüzden Kudüs’te İngiliz’e nefret, Osmanlı’ya özlem var.

Türk Filimleri

Bizi Havaalanına götüren Kudüslü bir taksi şöförü “Tevekkülümüz Allah’a, umudumuz Türkiye’ye; lakin şu Türk dizileri aile hayatımızı sarstı. Gençlerimizi gayri meşru hayata özendirdi. Kadınların giyim tarzını ifsad etti. Başımıza gelen en büyük musibet Türk dizileridir, desek mübalağa olmaz.” dedi. Küresel ifsad sistemi kendi iletişim ağıyla yapamadığı tahribatı Türkiye’nin adını kullanarak yaptı. Her nevi ahlaksızlığı “sanat” kılıfıyla Müslümanların evlerine taşıdı. Küçük İsrail karşısında mevzilerini koruyan Kudüslüler, sanat emperyalizmasına yenik düştü.


Râbiatu’l-Adeviyye

Esma Biltaci’nin Sisi’ye karşı direnirken şehid düştüğü Adeviye meydanı, adını Kudüs’te birkaç metre karelik yerde yaşayan büyük İslam kadını Râbiatu’l-Adeviyye’den aldı. Râbiatu’l-Adeviyye (r.a.), hayatında olduğu gibi mematında da İslam’ın kızlarına zühdü ve takvayı anlatmaya devam ediyor. Daracık evi ve makberi, “Sonu ölüm olan bir dünya için saraylar yapmaya değer mi?” diyor.


Hulâsa

Hadise tahterevallinin iki ucu gibi; Âlem-i İslam’ı karıştıran ABD karışmadan bizdeki karışıklıklar bitmez. Ne Kudüs İslam’ın olur; ne Bağdat, ne Şam özgürleşir; ne de İstanbul’da yeni kalkışma senaryoları bütünüyle tarih olur.


Lakin direncimiz bir filiz gibi karla, yağmurla; geceyle, gündüzle; şehidle, yetimle Şam’da, Kudüs’te, Doğu Türkistan’da her gün biraz daha büyüyor. 15 Temmuz Destanı o naif gövdenin küfre mukavemet noktasında granitten daha sert olduğunu gösterdi. Türkiye direndi, topyekün Âlem-i İslam kazandı.


Bir asırdır ruhunun derinliklerine çekilip Medine’de yaşayan, Ravza’da ashabla namaza duran, muhacirle ekmeğini paylaşan bir millet, 15 Temmuz’da fetihlere hasret kalan Ümmet’e direniş ve dirilişin nasıl olacağını gösterdi. Kudüs’e, Şam’a, Doğu Türkistan’a umut; Tahran’a, Tel-Aviv’e, Londra’ya da hüzün düştü.


Yenilen Arap Devletleri ve direnen Arap gençlerinin Ümmet’e mesajı açık: “Sen Anne ol, Ahmed Yasinler doğur! Sen de baba ol, Kudüs için yüreğine Selahaddin-i Eyyubi cesareti yağsın. Tam bir tevekkülle esbaba tevessül et, gerisini ise Allah Azze ve Celle’ye bırak.”


Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan herkes Kudüs için bir şeyler yapmalı. Aksa’nın avlusunda çocuklara, “İçinizde İsrail askerine taş atan var mı?” diye sordum; içlerinden biri “Abi! ‘Taş atmayan var mı?’ diye sor.” dedi. Sözümün tashih edilmesine hiç o kadar sevinmemiştim. “Elhamdülillah” dedim. İsrail’in, Mescidi Aksa’nın avlusunda ‘Yürü Hamas!’ diye haykıran bu gençlerin ayakları altında çiğnenmesi yakındır.


“Dün, Abdülhamid’in, ‘Bir karış yere bir avuç altın verse de Yahudilere toprak satılmayacak’ emrine uyulsaydı, bugün İsrail olmayacaktı.” diyen Kudüslü gençler, İsrail’e mülk satmayı mukaddesatı satmakla aynı görüyor. Üstad’ın “Abdulhamid’i anlayınca her şeyi anlamış olacağız.” sözünün Kudüs’te tahakkuk etmesi Yahudi’nin manevra alanını kapattı.


Âlem-i İslam’ın koruyamadığı Kudüs’ü yüreklerindeki iman, dillerindeki tekbir ve ellerindeki taşlarla koruyan çocuklar Sultan Abdülhamid’i en iyi anlayan bahtiyarlardır. Kudüs’ün fethi için mühim hazırlıklar yapıldı. En önemlisi ise namaz ve ittihad-ı İslam şuuru. Eğer mîracımız olan Namazı Hz. Ömer(r.a) gibi kılabilirsek Kudüs’e Yürüyüş başlayacaktır.


Telaviv Havaalanında İsrail’in bir saatlik terörüne maruz kaldım. Üzülmedim, bilakis hamdettim, “Yahudi’yi rahatsız eden bir duruşu bu kuluna nasip eden Allah’a hamd olsun.” dedim.


Örtülü çıplaklık Ümmet’in evrensel bir sorunudur. Kudüs’te de kot pantolonlu hanımlar var. Bize düşense, “Âişelere, Âişe anamızın kıyafetini sevdir Ya Rabbi!” diye niyazda bulunmak.


Müslümanlar Kudüs’e gidip İsrail’e, Aksa’nın arkasında bütün Ümmet olduğunu göstermeli; 8 yaşında çocukların Mescd-i Aksa ile İsrail askerleri arasında etten duvar ördüğü direniş hattını yerinde görmeli. Zekatlarının bir kısmını Kudüs’te dağıtmalı. Her şeye rağmen Kudüs’te nöbete devam edenler himaye edilmeli.


İsrailli askerlerin önünde ‘Muhammed’in ordusu yakında dönecek Ey Yahudi!’ diyerek yerleri, gökleri inleten gençlerden müjdeli haberler bekleyin.


Allah Azze ve Celle, Mescid-i Aksa’da, “Gazze’yi muhasaradan kurtar, Türkiye’nin düşmanlarını zelil eyle, Ümmet’e bir baş gönder!” şeklindeki dualara icabet edecektir.


Elveda ey tutsak şehir Kudüs! Ve merhaba, birgün ordularına “İlk hedefiniz Kudüs’tür!” emrini verecek İstanbul!

 

Mabed Evlerin Öğretmen Ebeveynleri

e-Posta Yazdır PDF

Farz namazlar cemaatle eda edilirse “ta’zim” nimetin sahibine en üst perdede arz edilmiş olur. Namazları cemaatle kılmaları için erkekleri camiye davet eden Allah Resulü (sallahu aleyhi ve sellem) nafileleri kılmaları için ise onları evlerine yönlendirmiştir. Farz için kemal vesilesi olan cemaatle namaz, nafile için kerahettir.


Aile çatısı altında hayırlı nesiller yetiştirmeyi amaçlaması açısından evlilik de farz namazlar gibi cemaatin şehadetiyle akdedilen bir nevi ibadettir.


Başlangıç itibariyle cemaatle eda edilen namaza benzeyen evlilik, devamı itibariyle nafile gibidir. Çünkü cemiyet içerisinde başlayan evlilik ibadetinin daimi yurdu evdir. Ev, nikâhın şekillendiği, varlığını ifa ettiği bir mabettir(ibadet yeri). Eşler birbirlerine ve çocuklarına karşı İlahi rızayı gözeterek sorumluluklarını yerine getirdikleri müddetçe ibadet sevabı alırlar.

Hz. Havva, Hanne, Amine, Hatice, Fatıma mabed evlerin “üsve-i hasene”leri, baş öğretmenleridirler. Neyin nasıl yapılacağı ya da nasıl niyaz edileceğini en güzel onlar gösterdiler. Allah’ın emirlerine itaat ettiler, iffetlerini korudular. Çocuklarını daha doğmadan Allah’a adadılar. O’ndan, kovulmuş şeytana karşı yavrularını ve nesillerini korumasını niyaz ettiler.1 En güzel şekliyle eş ve anne oldular; nimet anında şükrettiler, sıkıntıda sabrettiler. Onları örnek alan İslam kadınları da “mabed evlerde” iffet abideleri olur, ahlakı dillerinden ziyade yaşantılarıyla anlatırlar. Yapmadıklarını söylemez, söylediklerini önce kendileri yapar, söz ve fiillerinde daima ilahi rızayı gözetirler.


Kadın her nev’i ibadetini “mabed evin” hususi bölümünde yapar, orada niyazda bulunur, orada Meryem olur, orada murada erer, orada miracı yaşar. Gecenin bir yarısında “teheccüt”, güneşten sonra “işrak”, “kuşluk”, akşamın ardından “evvabîn”namazlarını orada kılar, en halis ibadetlerine orası tanık olur. Evin duvarlarını maddi argümanlar yerine tekbir, tevhit, tasliyesesleriyle tezyin eder.


Hz. , Âdem, İbrahim, Zekeriyya ve Allah Resulü (sallallahu ala nebiyyina ve aleyhim ecmaîn) “mabed evler”in hem ulu hocaları, hem de yöneticileriydiler. Onlar tam bir teslimiyet içerisinde her şey gibi evladın da hayırlısını istediler. Hz. Zekeriyyailerleyen yaşında çocuk talep ederken, “Allah’a ibadet eden salih nesil” niyazında bulunmuştu. Buna göre “mabed evde” doğacak çocuk dünyaya kul olmak için gelecekti. Onlar iyi hal ve niyetlerin karşılığını; “Efendi ve iffetli”2 çocuklara sahip olarak gördüler. (İmtihan için bunun istisnası da olmuştur.)


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve selem)’nün hadislerinden kesitler sunarak “mabed evde” öğretmen ebeveyn olacakların çocuklarına karşı sorumluluklarının neler olduğunu ve onları gerek dünya, gerekse de ahirette mesûd edebilmek için nasıl yetiştireceklerini satırbaşları ile tahlil edelim:


Çocuklar kıyamet günü kendilerinin ve babalarının adlarıyla çağrılacaklar. Bu yüzden Allah Resulü(sallalahu aleyhi ve sellem)çocuklara ya Abdullah ve Abdurrahman gibi kulluğu ifade eden isimleri3 ya da bizzat kulluğu en güzel şekilde temsil eden salihlerin adlarını vermeyi emretmiştir. Hz. Ömer’in kızı, ‘Asiye’nin adını “Cemile” ile4 değiştirmiş, kendi çocuğuna atası Hz. İbrahim’in adını vermiştir.5


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem) doğduğu gün torunu Hz. Hasan’ın sağ kulağına ezan sol kulağına ise kamet okumuştur. Hz. Ebû Bekir’in torunu Hz. Esma’nın oğlu için de aynı şeyi yapmıştır. Böylece çocuk adına ebeveyne “elest bezmini”ni hatırlatmış ve dünyaya gelişinin sıradan intikallerden farklı olduğu mesajını vermiştir.


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem), ağzında bir miktar çiğnediği hurmanın bir çiğnemini, çocukları süt emmeye hazırlamak ve peygamber parmağıyla vücutlarını bereketlendirmek amacıyla doğumun hemen akabinde onların ağızlarına sürerdi6. Ebû Musa, yeni doğan oğlunu Allah Resulü’ne götürdüğünde, ona İbrahim adını koyduğunu, hurmayla tahnik yapıp, bereket duasında bulunduğunu rivayet etmektedir.


Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma’ya, oğlu Hasan ve Hüseyin’in saçlarını doğumlarının yedinci gününde tıraş edip, ağırlığınca tasaddukta bulunmasını emretmiştir. Böylece hem çocuk daha sağlıklı olacak, hem de doğduğu andan itibaren insanlara fayda sağlayacak, toplumda yardımlaşma, merhamet ve sorumluluk gibi duygularının gelişmesine katkıda bulunacaktır.


Ebeveyn çocukları için akika kurbanı keser. Akikayı keser ve dağıtırken kemikleri kırmadan mafsallardan böler ve bu şekilde yer ve dağıtırlar. Allah Resulü Hz. Fatıma’ya Hasan ve Hüseyin için kestiği akikanın kemiklerini kırmamasını emretmiştir.7 Böylece, hem hediye bir kıymet arz eder, alan sevinir, hem de ebeveyn çocuklarının uzuvlarının selameti için tefeülde bulunmuş olur.


Ebeveyn çocuklarını sünnet (hitân) yaparak hem fıtratlarını korur hem de vücutlarına İslam mührünü vurur. “Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy!”8 ayetinde belirtildiği gibi fıtrat korunarak İbrahimce yaşamanın önü açılır.


Allah Resulü ebeveyne, kız, erkek ayırımı yapmamayı, çocuklar arasında adil olmayı emretti. Kur’an-ı Kerim’in lisanıyla, kız çocuklarının varlığından utanç duyan cahiliyye taassubunu reddetti: “Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”9 Allah Resulü bu taassubu reddedişini uygulamalarıyla da teyit etmiştir: Hz. Zeyneb’in Ebu’l-As’tan kızı Ümame’yi (Allah Resulü’nün torunu) omuzlarında taşımış, yine kendisine takdim edilen hediyeyi, bunu benim katımda en sevgili olana gönderin diyerek Onu taltif etmiştir.


Allah Resulü ebeveyne, çocuklara peygamber ve ehli beyt sevgisini aşılamayı ve nebevî sevgi ikliminde onları yetiştirmeyi emretmiştir. Sahabe de peygamber sevgisini eğitimin esası olarak görmüştür. Sa’d b. Ebî Vakkas (radiyallahu anh) şöyle demektedir: “Çocuklarımıza Kur’an-ı Kerim’den bir sure öğretir gibi Allah Resulü’nün gazvelerini öğretirdik.”


Ebeveyn, çocuklar temyiz çağına yaklaştığında (5-6 yaşlarında) onlara Kur’an-ı Kerîm’i okumayı öğretir, 7 yaşında namaza alıştırır10. “Evlerinizi kabir yapmayın.” hadisi gereği sabah, akşam ve yatsı namazlarını tek başına kılarken de kıraati cehri yaparak onların namaza katılmalarını teşvik eder.


Baba olan peygamberler, önce çocuklarına karşı sorumluklarını yerine getirdiler, sonra hayırlı olmaları için niyazda bulundular. Hz. İbrahim oğlu İsmail’i ilahi emir gereği önce ekinin ve suyun olmadığı vadiye bıraktı, İsmail orada yetişti; sonra İsmail’i Allah yoluna adayışın gereğini yaptı, yere yatırdı; Ona bedel olarak göklerden kurban geldi. Hz. İbrahim Allah’a kul bir baba olarak vazifesini ifa etti ardından; “Allah’ım! Bizi sana boyun eğenlerden kıl” diye dua etti; Hz. İsmail’in neslinden “Ona itaat eden bir ümmet çıkarması” temennisinde bulundu11. İbrahimî duanın da bereketiyle o soydan Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve selem)dünyaya geldi.


Ebeveynler evi doğru tarif eder, birbirlerine ve çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirirlerse nikâhları ibadet, evleri de mabet hükmünde olur. Eşler “mabed evler”de nikâhın da verdiği ünsiyetle birbirlerini haramdan korurlar. Kin, nefret gibi kötü hasletler “mabed evler”de istihaleye uğrar, muhabbet ve ülfete dönüşürler. “Mabed evde” yardımlaşma, orada tam bir tesanüt vardır.


Çocuklar Allah’ı, peygamberi, kitabı, kıbleyi, seccadeyi hâsılı kulluğu “mabed evler”de öğretmen ebeveynlerin nezaretinde tanırlar. “Göz aydınlığı” çocuklar orada yetişir.


Dipnotlar

1. Âl-i İmrân35-36

2. Âl-i İmrân: 39)

3, 5. Müslim

4. Tirmizî

6. Tahnik

7. Ebû Davud

8. Nahl: 123

9. Nahl: 58-59

10. Hakîm, Ebû Davud

11. Bakara: 124, 138

 

İslam’ın Kızının Evlilik Kriterleri

e-Posta Yazdır PDF

İnsan, muhatabına, onun fikrî ya da imanî durumuna göre bir kıymet verir. Bir ateistin nazarında ulema, “Olmasa daha iyi olurdu” nevinden bir zümre olarak görülürken, Müslümanlar nazarında “Varlığımız onların varlığına bağlıdır.” derecesinde bir değere sahiptir. Eşya ve hadisenin kıymeti de aynı bakış açısına bağlıdır. Kimisi antika bir arabayı hayatta sahip olacağı en önemli dünyalık olarak görürken, kimi trafikte onların varlığından rahatsızlık duyar. Evlenirken kimi zarfa, kimi mazrufa; kimi boya, kimi soya bakar. Kimi ahlakı, kimi de serveti öncelikli görür. Hayat yolunun taşını insanın bizzat kendisi döşer. Herkes maksuda ulaşır. Lakin kimi Mevlasını, kimi de belâsını bulur.


Damadın Zengini mi, Dindarı mı Makbûl


Müslüman evlenirken de, çocuğunu evlendirirken de hem zarfa, hem mazrufa bakar. Kadın da, erkek de, yük olan değil, yük alan eş arar. Biri hayatın dış, diğeri iç yükünü omuzlar. Birbirlerinin varlıklardan değil, yokluklarından hüzün duyarlar. Erkek kadına denk, kadın da erkeğe muvafık olur. Hayatın yükünü birlikte omuzlar; birlikte sevinir, birlikte hayıflanırlar. Bir binanın duvarları gibi, kara da, yağmura da, sıcağa da, soğuğa da aynı tepkiyi verirler. Birbirinin dilinden de, derdinden de anlarlar. Muhabbette, hesabî değil, hasbidirler.


Kendi başına evlenen bir kız, “Velisiz nikah olmaz.” hadisine muhalefet etmiş olur. O muhalefet de bereketi ortadan kaldırır. Eğer bir yuva daha kurulmadan dağılmanın işaretini veriyorsa ailesi, oluşabilecek zararları defedebilme adına evliliğe itiraz ederek onu bitirebilir. Kızı bizzat babası evlendirecekse damadın malından, makamından ziyade ahlakına ve takvasına bakar. Salih bir eşin en mühim vasfı muttaki olmasıdır. Çünkü Allah’tan korkan bir damat eşine zulmedemez. Kıyafetinde, ibâtesinde, iaşesinde onu hayat standardının altına düşürmez. Onu, Allah’ın korunmasını bizzat emrettiği bir emanet olarak görür. Hiçbir hakkını ne ihlal, ne de ihmal eder. Bunun içindir ki Allah Rasûlü üstün ahlak sahibi bekarların evlendirilmesini emretmiştir. Zira fadıl bir millet yapısı ancak üstün ailelerin çoğalmasıyla kurulur: “Size dinini ve ahlakını beğendiğiniz biri geldiğinde onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.”


Allah Rasûlü de damadın dindar olmasına bakmış, sahabe kızlar da evlenirken dindar damatlar tercih etmiştir. Peygamber-i Ekber, azâd edilen Habeşli köle Bilal-i Habeşî’nin Ensar’dan birinin kızına talip olduğunu fakat reddedildiğini öğrenince Bilal’e, “Git ve onlara Peygamber size, beni evlendirmenizi emrediyor.” de, buyurmuştu. Beyâde oğullarından kız isteyen Ebû Taybe de benzer nedenlerle reddedilince, Allah Rasûlü “Ebû Taybe’yi evlendirin! Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük fitne ve fesat olur.” buyurmuştur.


Cüleybîb


Allah Rasûlü geldiğinde insanlar arasında binlerce yıldır ayakta duran statü duvarları vardı. Zalim, zulmü hakkı; mazlum da kaderi görmekteydi. Soyluyla köle arasında, insanla hayvan arasında olandan daha fazla mesafe vardı. Allah Rasûlü insanları bölen, ötekileştiren, ölçü haline gelen ne kadar ölçüsüzlük varsa topyekün hepsiyle savaştı, yeni bir dünya kurdu. Tabuları bizzat fiili uygulamalarıyla yıktı. Kureyşli bir kızı azâdlı bir erkekle evlendirdi. Köleyi sofrasına kabul etmeyen bir toplumda bir anda azadlı eşler oluştu. Lakin bu inkılabın tahakkuku hayli uzun bir zaman aldı. Nihai tahlilde sahabenin İslâm millet yapısıyla münasebeti etle tırnak gibi bir bütün oldu.


İslâm, kefaati kabul etmekle birlikte fakir olmak gibi hususiyetlerin evlilikte öncelikle reddedilen bir konu olmadığına özellikle işaret etti.


İslâm’la, fakirlikten ya da soydan dolayı evlilik teklifi reddedilen erkeklere moral geldi. Cüleybîb gibi dünya malı cihetiyle de, güzellik cihetiyle de fakir olanların önü açıldı. İnsanlardan da, evlenme teklifinde bulunduğu kadınlardan da bir rağbet görmeyen Cüleybîb bu yüzden evlenememişti. Allah Rasûlü Onu evlendirerek insanların hayata bakışlarında fiili bir mevzi daha kazanmış oldu. Bu yüzden bir gün Ensar’dan birine “Kızına talibim!” dedi.


Allah Rasûlü’nün, kızını kendisi için istediğini zanneden sahabî,

– Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulallah! diyerek sevincini izhar etti.

Allah Rasûlü ise şöyle devam etti:

–O halde kim için Ya Rasulallah.

–Cüleybîb için…

– Annesiyle istişare etmem gerekir.


Sahabî daha sonra kalkıp hanımının yanına gitti. İçeri girer girmez hanımına şöyle dedi:

– Allah Rasûlü kızını nişanlamak ister.

– Tabii ki, başım gözüm üstüne.

– Kendine değil, Cüleybîb’e…

– Cüleybîb’e mi? Cüleybîb’e ha! Demek Cüleybîb’e... Hayır! Allah’a yemin olsun ki kızımı onunla evlendirmem.


Sahabî, Allah Rasûlü’ne varıp eşinin bu ifadelerini bildirmek için ayağa kalkmak istediğinde, konuşmaları duyan kız, “Bana kim talip oldu?” diye sordu. Annesi kızını durumdan haberdar edince Peygamber-i Ekber’in ölçülerine göre neş- u nema bulan kız şöyle karşılık verdi:


“Allah Rasûlü beni birine münasip görüyor, siz de buna karşı çıkıyor, O’nun teklifini geri mi çeviriyorsunuz? O beni kime uygun gördüyse, siz de Onunla evlendirin. Zira O bana kıymaz.” Kız, Allah Rasûlü’nün teklifinin geri çevrilmesinin nasıl bir felaket olacağını ifade noktasında şu ayeti okudu: “Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdiğinde, mü’min olan bir erkekle mü’min olan bir kadına, artık o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”


Kızının; kavmiyetçilik ruhunu gömen, İslam aşkını dirilten ifadeleriyle kendine gelen baba, Allah Rasûlü’ne gidip, olanlardan Onu haberdar etti:“Sizin ‘Münasiptir.’ dediğiniz, bizce de münasiptir. Kızımızı Cüleybîb’le evlendirebilirsin, ya Rasulallah!” dedi.


Allah Rasûlü, “Allahım! Onun üzerine hayırlar yağdır. Kendisine sıkıntısız bir hayat nasib et!” diye dua etti.

Efendimiz o günlerde bir gazvedeydi. Allah Teala kendisine ganimet ihsan etti. Savaş bittikten sonra ashabına,

– Kayıplarınız var mı? Bir bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra Allah Rasûlü:

– Bir daha bakın, başka kaybınız var mı? diye sordu. Sahabe,

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra,

– Kayıplarınız var mı? Bir daha bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Hayır, dedi. Allah Rasûlü,

– Fakat Cüleybîb’i göremiyorum, onu arayınız, buyurdu.


Sahabe, harb meydanını bir daha dolaştı; ölüler arasında Cüleybîb’i aradı. Naşını öldürdüğü yedi kafirin arasında gördüler. Dönüp Allah Rasûlü’ne durumu haber verdiler.


O da oraya geldi. Başucunda durdu ve şöyle dedi,

– “Yedi kişi öldürmüş. Sonra da onu şehid etmişler. Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım. Evet! Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım.” buyurdu. Sonra Cüleybîb’i kollarıyla aldı. Zaten onun için Allah Rasûlü’nün kollarından başka tabut da yoktu.

Cüleybîb için bir kabir kazıldı. Oraya defnedildi.


Allah Rasûlü’nün, “Evlilikte ahlak ve dindarlık mi’yar olmazsa yeryüzünde büyük bir fitne zuhur eder.” şeklindeki ikazı sahabe tarafından büyük bir dikkatle yerine getirildi. Anne ve babanın uygulamakta zorlandığı bu ölçünün Müslüman yürekler tarafından kabullenilmesi zor olmadı. Böylece hem gençlerin fakirlikten dolayı bekar kalıp fuhşa sürüklenmesinin, hem de kızların ahlak ve maneviyattan yoksun erkeklerle evlenmesinin önüne geçildi. Zengin bir eşle izdivaç etmek için yıllarca bekleyen, bulamayınca da evde kalan kızlar, İslam’ın yaşandığı yerlerde nadirattan oldu.

Sultanlara Kız Vermeyen Alimin, “Velîme”ye Para Bulamayan Damadı

Cahiliyye’nin yük olarak gördüğü ve bu yüzden kuyulara attığı kız çocuklarını İslam, kendilerini koruyanları Cennet’e ulaştıran ilahî bir emanet olarak kıymetlendirdi. Babanın ya da annenin Cennet’e girmesine ya da ondan ebediyyen mahrum olmasına sebep olabilecek bir emanet hükmünü aldı bütün kızlar…


Tek ölçüsü zenginlik olan bir baba, dünyalıklara tamah ederse Allah Teala’dan kendisine emanet olan kızını ömür boyu acı çekeceği dipsiz bir kuyuya atar. Kız çocuklarını diri diri gömülmekten kurtaran Peygamber-i Ekber aynı zamanda onları servetin ve şöhretin esiri olmaktan da muhafaza etti. En mesud hanelerin nasıl kurulacağını bizzat zengin sahabilerden evlilik teklifi alan Fatıma binti Kays’a, “Kölenin oğlu Usama b. Zeyd’le evlen!” diyerek gösterdi. Onun izinden yürüyen babalar damatların parasına değil ahlakına baktı. Sultanları, veliahtları geri çeviren babalar, kızlarını velîme vermeye parası olmayan ahlak ve fazilet sahibi damatlarla evlendirdi:


O mübarek babalardan olan allame Said b. Müseyyeb’in alime bir kızı vardı. Bir gün Medine’ye bir alay geldi. Herkes nereye gidecek ve Emevi Sultanı’nın oğlu Veliahd Velid için kimin kızını isteyecek diye merak ediyordu. Alay Mescid’e girdi, bir kenarda ders okutan Said b. Müseyyeb’e yöneldi. Heyet, İbn Müseyyeb’le karşı karşıya geldi fakat onda saraydan gelen heyete karşı hiçbir şekilde bir alaka yoktu. Medine’de pek çok babanın kapısına gelmesini arzuladığı bir heyet İbn Müseyyeb’in önündeydi fakat o dersle meşguldü. Heyet araya girip meramını ifade etti: Abdulmelik b. Mervan’ın İbn Müseyyeb’in kızını oğlu Veliahd Velid’e istediğini bildirdi. Said b. Müseyyeb bir müddet durdu. Çevredekiler, “Başım, gözüm üzerine.” diye mukabele etmesini beklerken Said, “Hayır! Benim saraya verecek kızım yok!” dedi. İnsanlar, “Said b. Müseyyeb, halifenin heyetini geri çevirdi, kızını Ona vermedi, kimi bulacak ki?” diyorlardı. Bunun üzerine Abdülmelik hısım olma teklifini reddeden Said’i tuzağa düşürüp ondan intikam almak için fırsat kolladı. Soğuk bir günde Ona yüz kırbaç vurdurup başına bir testi su döktü ve ceza olarak kendisine yünden yapılmış bir cübbe giydirdi.


Kim bilir Said b. Müseyyeb’in kaç talebesi, “Velid’e vermediği kızı bize verir mi hiç!” diye hocalarının kerîmelerine talip olmaktan vazgeçmişti.


Saîd b. Müseyyeb’in ders halkasına devam eden Abdullah b. Ebî Vedaa, o sırada bir müddet ders halkasına katılamadı. Nihayet hocasının yanına varınca aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Said:


–Sen neredeydin?”

–Ailem vefat etti. Onunla meşguldüm.

–Niçin bize haber vermedin ki? Biz de onun cenazesine katılmış olurduk. Peki tekrar evlendin mi?

–Üstat! Allah sana rahmet etsin! İki ya da üç dirhemim var, bana kim kız verir ki?

–Ben, ben veririm.


Said b. Müseyyeb’in, “Ben veririm” ifadesi karşısında şaşıran, İbn Ebî Vedaa, “Siz mi bana kız vereceksiniz?” diye mırıldandı. Hayretteydi. Sultan’ın, oğlu için yaptığı evlilik teklifini geri çeviren bu ulu hoca, bütün sermayesi üç dirhem olan bir ilim talebesine kız mı verir, diye düşündü. Lakin “Evet” demişti Said b. Müseyyeb, “Ben sana kız veririm.” Belki böyle bir damada sahip olacağından, belki sahip olduğu nimetlerden, belki de ona saraydan uzak durabilme iradesi verdiğinden dolayı Allah’a hamdetti; Allah Rasûlü’ne salât ve selâm okudu. Sünnet-i Seniyye’ye uygun bir şekilde evlilik üzerine konuşmalar yapıldı. Rızalar alındı. Ders halkasındakilerinin şehadetiyle nikah kıyıldı. Sultan’ın veliahdını damat olarak kabul etmeyen Said b. Müseyyeb kızını mehir olarak ancak üç dirhem verebilen bir ilim yolcusu ile evlendirdi. Huzurdan müsaade isteyip ayrılan İbn Ebî Vedaa sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen evine gitti. Düğün masrafları için uzun uzun kimden borç isteyeceğini düşündü. O sırada ezan okundu, mescide gidip akşam namazını kıldı. Tekrar evine geri döndü. Orucunu açmak için ekmek ve zeytinden oluşan yemeğini hazırladı. Tam bu esnada kapı çaldı. “Kim o?” diye sordu. “Said” dedi. Gelen hangi Said’di ki? Said b. Müseyyeb’in dışındaki bütün Said’ler kalbinden geçti. Hepsi olabilirdi lakin o olamazdı. Çünkü tam kırk yıldır insanlar onu yalnızca eviyle mescid arasında yürürken görmekteydi. Ziyaretçiler onu ya evde ya mescitte bulabilirdi. Bu düşüncelerle dışarıya çıkınca karşısında şehrin ulu hocası Said b. Müseyyeb’i buldu. Müstakbel evliliği hakkında aklına gelen bir hususu sormak için geldiğini zannetti. “Üstat! (Ey Ebû Muhammed) Keşke haber gönderseydin de ben sana gelseydim.”, dedi. Said b. Müseyyeb, “Hayır! Sen ziyaret edilmeye daha müstahaksın. Çünkü bekardın evlendin, bu halde yalnız gecelemeni hoş göremem, işte hanımın olacak kerîmemi de yanımda getirdim.”, dedi. Hakikaten de kızı arkasında ayaktaydı. Kızını eve bıraktı ve döndü. Ne varki kız bir anda hayasından yere yığıldı. İbn Ebî Vedaa kapıya tutundu. Kız, zeytin tabağını görüp üzülmesin diye onu alıp, kandilin gölgesine bir yere koydu. Ardından evin damına çıkıp komşuları çağırdı. Hemen geldiler ve “Ne oldu sana?” diye sordular. O da durumu anlattı. İnanamadılar. Abdülmelik’in veliahdını geri çeviren Said b. Müseyyeb ona kız vereceği akıllarına hiç gelmezdi. Kızın yanına gittiler. Haber annesine de ulaştı, gece o da geldi. Kimse olanlara inanamıyordu. Said b. Müseyyeb alime kızını üç dinardan başka bir şeyi olmayan bir ilim talebesine vermişti. İbn Ebî Vedaa’nın annesi ona, ‘Kızı düğün için üç güne hazırlayana kadar ona dokunursan yüzüm yüzüne haram olsun’ dedi. Üç gün bekledi, hazırlıklar yapıldı, sonra zifaf oldu. Karşısında güzeller güzeli bir kadın vardı. Hem hafızlığı, hem de Sünnet-i Seniyye’ye vukufiyeti herkesten daha ileri derecedeydi. Buna rağmen onda gururdan, kibirden en küçük bir etki yoktu. Koca hakkına saygı noktasında da herkesten daha ilerdeydi.


Eşler Arasında Yaş Farkı


Kadın erkeği, erkek de kadını tamamlar. Birbirinin hem ayıplarını, hem de eksiklerini örterler.Yaşların birbirine yakın olması muhabbete, zıddı ise nefrete vasıtadır. Bu yüzden koca, kadının babası ya da dedesi yaşında olmamalı.Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile erken yaşta evlenmesinden hareketle bunun bugün de caiz olacağını söyleyenlere ise şöyle cevap verilebilir: Böyle bir evlilik Şer’î açıdan caizdir. Lakin bugün câri olan örf itibariyle bu uygun değildir. “Örfle sabit olan nassla sabit olan gibidir.”, kaidesinden hareketle örf dikkate alınmalıdır. Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın onunla sokakta, çarşıda yürürken akranlara bakıp mahcubiyet duyacak, içi daralacaktır. Hayattan beklentileri farklı olduğundan birbirlerinin dilini anlamakta da zorlanacaklardır.


“Biz, Şeriat’a uymakla sorumluyuz. Neden örfe göre hüküm veriyorsun?” diyenlere şöyle cevap vermek mümkündür: Şüphesiz ki Şeriat’ın örfe üstünlüğü ve önceliği vardır. Fakat yaşlı bir adamın genç bir kadınla evlenmesi ilahî bir emir değildir, sadece mubahtır. Üzerinde en fazla maniplasyon yapılan konulardan olan Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı söz konusu mevzuya aynıyla delil olmaz. Zira Allah Rasûlü’nün her nevi ameliyesini tenkit eden Kureyş’ten bu noktada tek cümlelik bir eleştiri rivayet edilmemiştir. Eğer Müşrikler bu evlilikte bir istismar görmüş olsaydı, mutlaka konuşacak, “Bizi hakkaniyete çağıran Muhammed’in yaptığına bakın!” diyecekti; lakin demedi, diyemedi. Bu hususta onlardan tek satırlık bir tenkit nakledilmedi. Çünkü Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı, Hicaz örfünde çok normal bir hadiseydi.

Ayrıca bu izdivac, Allah Rasûlü’nün doğrudan talebiyle olmamış; Hz. Hatice’nin vefatından sonra uzun zaman altı çocuğa hem annelik, hem de babalık yapmasına şahit olan yakınları yeni bir izdivaç noktasında O’na telkinde bulunmuş; bu bağlamda Havle Binti Hakîm (Ümm-u Şerîk) de Hz. Aişe ile evlenmesini teklif etmiştir.


Allah Rasûlü de, Hz. Aişe tarafına evlilik teklifi götürdüğünde, Hz. Aişe çoktan evlenecek çağa gelmişti. Zira muteber siyer kitaplarında da belirtildiğine göre Hz. Aişe Allah Rasûlü’nden önce Cübeyr b. Mut’im ile nişanlanmıştı.


O günkü örfte bir kızın evlilik çağına gelip gelmediği takvimle değil, fiziksel gelişimle takdir edilirdi. Tıpkı bir çiftçinin, ürünün hasad vaktinin geldiğine, bizzat gelişimine bakarak karar vermesi gibi, Cahiliyye’de de evlilik için bizzat kızın fizikî durumuna bakılırdı. Havle, Hz. Aişe’de bu gelişimi gördüğünden dolayı Allah Rasûlü’ne onunla evlenmeyi teklif etmişti. Çünkü Hz. Aişe o yıllarda çocukluk dönemini geride bırakmış, Mekke örfüne göre evlenecek kızlar arasına girmişti.


Örfler asırdan asra olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişir. 50-60 yıl önce Anadolu’da kızların evlenme yaşı 15-16 iken bugün üniversite okuyan kızlarda bu ortalama 25-26’ya yükselmiştir. Ayrıca bilinmelidir ki, sıcak iklimlerde kız çocuklarının gelişimi, soğuk memleketlere göre daha erken olmaktadır.8


Örfe riayet edilmez de 17 yaşındaki bir kız 50 yaşındaki bir erkekle evlendirilirse evde duyguların, hislerin, heyecanların, eşya ve hadiseye bakışların aynı ya da birbirine yakın olması mümkün değildir. Biri A programını izlerken diğeri B programını tercih edecektir. Biri telefonda tweet atacak, diğeri namazdan sonra yatıp uyumak isteyecektir. Birine tatlı gıdalar dokunacak, diğeri tatlısız sofrayı eksik bulacaktır. Allah Teala’nın üstün aile için takdir buyurduğu, “aşk ve merhamet” ancak tarafların aynı dili kullanmalarıyla mümkündür.


Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın, evde akranı olan gençlerle birlikte yaşayacaktır. Adamın 20 yaşındaki oğlu, babasının benzer yaşlardaki eşini yatak kıyafetiyle, o da diğerini pijamayla görecektir. Bunların hiçbiri sahabe asrında yoktu. Oysa İslam bütün zaman ve mekanların dinidir. Her dönemde ve her asırda, varolmuştur, var olacaktır. Def-i mefâsid celb-i mesâlihten evladır. Buna göre yaşlı bir erkeğin genç bir kadınla evlenmesinde erkek tarafı için birtakım faydalar mülahaza edilse de, kadına ve aileye vereceği zararlar çok daha büyük olacağından, zarar dikkate alınarak bu nev’i evliliğin bu asırda olması doğru değildir.


Fukaha da velinin, genç bir kızı yaşlı bir adamla ya da çirkin bir damatla evlendirmemesini, denk bir damat bulduğunda ise nikahın tehir edilmemesini söylemiştir.Saray dışardan bakanı, içerden ise onda yaşayanı yakar. Eğer içinde “adam” yoksa ipekler içindeki çöl kadınları aba giydikleri günleri hasretle anar.


Dipnotlar

1. Ebû Davûd, H. No: 2087

2. Tirmizî, H. No: 1085

3, 4. Serahsî, el-Mebsût, V, 23; Kâsânî, Bedaiu’s-Sanâî, II, 317

5. Ahzab: 36

6. Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 27.

7. Bkz. Zehebî, Siyer-u A’lami’n- Nübelâ, IX, 233-4

8. Bkz. Merkezu’t-Tenvîri’l-İslamî, Redd-ü İftirââti’l-Münessırîn Havle’l-İslam, 86-7

9. İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, III, 143

 

Tefekkürü gibi Tesettürü de İslam Olan Kızlar

e-Posta Yazdır PDF

İslam’dan önce kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Araplar, İslam’dan sonra kız çocukları dünyaya gelince Akika kurbanı kesti. İslam, topyekün insanlık için olduğu gibi kadın için de milat oldu. İslam’dan sonra bir baba çocuklarının “kız” ya da “erkek” olmasına değil, onlara karşı vazifelerini îfa edip, etmediğine baktı. Hz. Zekeriyya ahir ömründe davasının bekası için bir çocuğunun olmasını niyaz etmiş1, Hz. Yakub da sekarât-ı mevtinde oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormuştu.2  Bütün bunlar göstermektedir ki bir baba için asıl mesele, soyunun değil, yolunun devam etmesidir. Bu, erkekle olabileceği gibi kızla da olur. Kur’an-ı Kerîm bu noktada misal olarak Hz. Meryem’i zikr eder. İmran’ın eşi, Hz. Meryem’in de annesi olan Hanne hamile kaldıktan bir müddet sonra eşini kaybeder. Karnında taşıdığı yavrusunun erkek olacağını zannederek onu Beytü’l-Makdis’in hizmetine adar. Ne var ki beklediği çocuk erkek değil, kız olur. Hanne, “Rabbim! Onu  kız olarak dünyaya getirdim” der. Adını da “Abide” anlamında “Meryem” koyar. Lakin Hanne çocuğunun kız olmasına üzülür. “Erkek kız gibi değildir.”3 der. Ona göre insanlığı İslam’a davet yükünü ancak erkekler omuzlayabilirdi. Kızlar zayıf, aciz, naif kullardı. Bu yüzden ağır yükleri erkekler gibi taşıyamazlardı. Aslında Hanne çocuğunun kız olduğuna değil de, manevi yükleri taşıyacak bir halde olmadığına bu yüzden de adayışının yerine gelmeyeceğine üzülüyordu. Lakin Allah Azze ve Celle Hanne’den bu adayışı en güzel şekliyle kabul etti.4  Hz. Meryem Rahmanî bir terbiyeyle büyüdü, iffetiyle bayraklaştı. Allah’ın nizamından başka hiç bir sisteme meyletmedi, baş eğmedi. Gök sofrasıyla beslendi. Hz. İsa’ya anne oldu. Bir kadın oğlu vasıtasıyla Allah yolunu açtı.


Mükafaat ve teşekkür beklemeden yapılan sadakalar ya da gece yarısında kılınan teheccüd namazları -diğerlerine nisbetle- daha farklı mazhariyetlere naildir. Ne böyle bir sadakanın, ne de namazın içinde riyanın bir tesiri vardır. Hanne’nin adayışı da mahza Allah rızası içindi. Sadaka kadar saf, teheccüd kadar huşu doluydu. Lakin doğan çocuk kızdı. “Kızlar Hakk’a davet de erkekler gibi olmaz” diye düşünmüştü ki Allah Azze ve Celle bütün kızların adanış ya da adayışları adına Hz. Meryem’in adanışını ve adayışını kabul etti.

Hz. Meryem’in mihrabında sofrayı görünce, “Bu sana nereden? geliyor diye soran, “Allah tarafından” cevabını alınca, ona bu ihsanda bulanan Allah Azze ve Celle bana da İslam davasının devam ve bekası için bir evlat lütfetmekten aciz değildir, diye düşünen ve orada, “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!” diye dua eden Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’nın geleceği müjdelenir.5  Kur’an-ı Kerim Kızı/Meryem’i, Erkekten/Yahya’dan önce zikreder. Hz. Meryem’in gök sofrasıyla beslenmesinde Allah’ın sınırsız kuvvetini bir kez daha müşahade eden Hz. Zekeriyya cesaretini toplar ellerini kaldırır ve niyazda bulunur. Bu cihetle Hz. Meryem, Hz. İsa’nın doğuşuna, Hz. Yahya’nın da oluşuna sebeptir. 


Hz. Meryem; Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Hz. Ayşe gibi kadınlık ufkunun zirve noktasıdır.  İslam babaya da, kıza da hedef olarak o zirveyi gösterir. Bu yüzden Müslümanlar, cinsiyet ayrımına gitmeden Allah Teala’dan “hayırlı evlat” ister. Çünkü mahremiyetin zirvelerine tırmanan bir kadın, “asi” bir erkekten daha önemli, maddi mikyas cihetiyle de dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.


Müslüman kendini de, doğan çocuğu da Allah yoluna adar. Kız “öteki” değil, Cennet’e ya da Cehennem’e gitmeye vasıtadır. “Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya maruz kalır da onlara iyi davranırsa, o çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir perde olurlar.”6 Bir kızı anne olarak yetiştirmek ise bizzat Cennet’e girmeye vesiledir: “Kim üç tane kız çocuğunun her türlü giderini üstlenir, onları güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa, o kişi için cennet vardır.”7


Erkek çocuk, “asi” olursa hakikatte soydan olsa da hükmen hariçten kabul edilir. Hariçte olan çocuk gerçekte bir “hiç”tir, hükümsüzdür. Hz. Nuh, “Muhakkak ki oğlum da ailemdendir.” deyince Allah Azze ve Celle bu aidiyeti reddederek, “Ey Nuh! O senin ailenden değildir.” buyurdu.8  Erkek “var”ken, yok olabilir. O halde kız ya da erkeğin varlık ya da yokluğu bedenleriyle değil, ebeveynin onlara dair kulluk ödevini hangi mikyasta yerine getirdikleri ve onların da buna ne kadar sadık kaldıklarıyla alakalıdır.


Bir kız babasının terbiye ettiği kıvamda durur, Hz. Meryem gibi İslam’ın kızı olma ödevini hakkıyla yerine getirirse, insanlığın dirilişine binlerce erkekten daha büyük katkıda bulunabilir. Kadınlığıyla İsalara anne, iffetiyle de İslam’ın kızlarına “abla” olur. Çağın hakim değerlerine, yaşam tarzlarına direnişin, Allah’a kayıtsız ve şartsız teslim oluşun anıtı olarak efsaneleşir. Muhataplarına, hem hâl, hem de kâl diliyle konuşur.


Babalarını Cennet’e taşımaya namzet kızların “hâl” dilleri iffet ve hayanın manifestosu gibidir. Kur’an-ı Kerîm de onların bu yönünü öne çıkarır; Peygamber evinde Nebevî terbiye ile büyüyen iki kızdan birinin utangaç bir eda9  ile Hz. Musa’ya gidişini anlatır. 


Hz. Meryem Kur’an-ı Kerim’deki haliyle müslüman kızlara, kızlar da küçük yavrulara “abla” olmalıdır.  Hz. Meryem’in çağdaş kardeşleri okuldan ya da medreseden eve döndüklerinde, mahallenin kızlarını toplamalı, onlara çağdaş değer yargılarına inat, nasıl Allah’ın talimatlarına göre yaşayacaklarını anlatmalı. Ekranlarda arabası, çantası, ayakkabısı, dekolte kıyafeti, ya da ahlaki sefaletiyle konuşulan kadınlara inat, onlar izzetleri, iffetleri, hayaları ve Hakk’a teslimiyetleri ile öne çıkmalıdır.


İslam’ın kızları Hz. Meryem gibi abide, zahide olurlarsa pek çok erkeğin hayal dahi edemediği güzelliklere ya vesile olacak ya da bizzat onları yapacaklardır. Çünkü salih amelleri yapmak bir cinsin tekelinde olmadığı gibi, rıza-i ilahi de yalnız erkeklere mahsus bir nâiliyet değildir. Allah’a ve Onun yoluna adanmış kızlar, adayış ahlakına riayet ederlerse, Hakk’a adanan Anadolu topraklarında bir daha namus yobazları tesettürlerini çiğneyemeyecek, umutlarına da kezzab dökemeyeceklerdir. Çünkü tefekkürü gibi tesettürü de Şeriat’tan doğanların müdafii bizzat Allah Azze ve Celledir.


Dipnotlar

1. Bkz. Meryem: 5-6.  2. Bakara: 133.  3. Âl-i İmran: 36.  4. Âl-i İmran: 37.  5. Âl-i İmran: 37-39. 6.  Buharî, Zekat 10.  7.  Ebû Davûd, H. No: 4481. ‬‬‬‬‬‬‬‬‬‬‬‬‬‬  8. Hûd: 45-46.  9. Kasas: 25.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL