Dr. İhsan ŞENOCAK

Selefi İle Taklit ve Mezhepler Üzerine 1

e-Posta Yazdır PDF

Selefi İle Taklit ve Mezhepler Üzerine 1


Müslümanlar farklı kültürlerle olan ilk karşılaşmalarında -müktesabatı geniş alimler vasıtasıyla- farklılaşmadan var olmayı başardılar. Başka milletlerin medeni birikimlerini özposa ayırımına tabi tuttular. İlmen ve siyaseten güçlü olmaları yüreklerine güven aşıladı.


İslam düşünce tarihinde değişenler ya da “hakikat”in müşrik kültürler esas alınarak değiştirilmesini talep edenler de vardı. Fakat Sünnet ve Cemaat alimlerinin bereketli çalışmaları onları etkisiz hale getirdi. Yunan İlahiyatına ait malumatı olduğu gibi kopyalayıp İslami inanış sistemine uygulayan “Meşşai” ekolu Gazali gibi muazzam bir zekanın eleştirilerine verecek cevap bulamadı. Bulduysa da (İbn Rüşd’ün Gazali’nin Tehafüt’üne1 yaptığı eleştirileri ihtiva eden çalışması gibi) inandırıcı olamadı.İslami mirasın Modern zamanda Batı Medeniyetiyle karşılaşması ise Müslümanların aleyhine gelişti. Çünkü yeni dönemde İslam coğrafyası istila edilen-yenilen-ezilen insanların yurduydu. Bu psikoloji genç insanların sahih geleneği sorgulamasına ve hatta ondan kopmasına zemin hazırladı. Galip gelen Batı gibi olmak isteyenler onun değer yargılarını benimsemenin bütün sıkıntılara çare olacağını düşündü.


Müstemleke Ülkelerin Cesareti Yitik Aydınları


Sefaleti çağıran belki de Alem-i İslam’ın başına musallat eden tek nedenin İslam-i ruhtan kopma olduğunu fark edemeyenler sağlam iradeli Sünnet ve Cemaat alimlerinin Müslümanlara İslam’a dönmeyi yegane kurtuluş yolu olarak göstermelerini müstehzi ifadelerle karşıladılar.


Müstemleke ülkelerin cesareti yitik aydınları geleneği temsil eden ulemanın İslami eğitim veren fakültelerden tecrit edilmesini modernitenin zaferi, mukallit fakihlerinse hezimeti kabul ettiklerinden hezimete uğrayanların içtihatlarından oluşan sahih geleneği dikkate almayı zaman israfı olarak telakki ettiler. Bu yüzden “Kur’an’a göre İslam”, “Gerçek İslam”, “Kur’an’da Kadın”, “Kur’an’da Zekat” gibi başlıklar altında yaptıkları yeni çalışmalarla klasik İslami anlayış usulünü ve o usul çerçevesinde telif edilen eserleri reddettiler. Bir anlamda her şeyi yeni baştan ele aldılar. İmam-ı Azam gibi muazzam zekalarının içtihatlarına şüphe ile yaklaşanlar Batının anlayış usulunün etkisiyle bütün hükümleri Kur’an ve Sünnet’ten istinbat(!) ettiler.


Fukaha Hangi Sorunu Çözümsüz Bıraktı?!


Müstakil anlamda içtihat yapma yerine müçtehit imamların içtihat usullerinden hareketle ta’lil, tahric ve tercih gibi fıkhi dirayet isteyen çalışmalara imza atan Serahsi ve Mergınani gibi allameler İslam toplumun her hangi bir sorununu mezhepleri taklit ederek çözümsüz mü bıraktılar?! Ya da toplumsal hayata ilgisiz mi kaldılar?! Yaşadıkları devirde vuku bulan ve onlar tarafından cevaplanamayan tek bir mesele gösterilebilir mi? Bu nokta da kim onlar hakkında menfi bir kanaatte bulanabilir? Tarihi hakikatler bütün bu sualleri allameler lehine cevaplamaktadır. Batı Medeniyeti karşısındaki yenilginin sorumluluğunu Müçtehit İmamları taklit eden ve avamı da onları taklit etmeye teşvik eden fakihlere çıkaranlar bilmelidirler ki; Müslümanların ilmen ve siyaseten en güçlü idareye sahip olduğu yıllar Ebu Hanife’yi taklit eden Fakihlerin Şeyhu’l-İslam olduğu zamanlara (Devlet-i Aliye’nin yükseliş devri) tekabül etmektedir. O halde Batı karşısındaki yenilginin gerçek nedeni müçtehit imamları taklit etmek değil, onların içtihatlarını gereği gibi anlayıp-yaşamamak yani fıkhı devre dışı bırakarak dünyevileşmektir.


Yargısız İnfaz


Taklit devri fakihlerinin telifatını sırf müçtehit imamların içtihat usullerini benimsemelerinden dolayı “gereksiz malumat, hurafe, israiliyyat, bidat…” gibi menfi anlam taşıyan kavramlarla nitelemek ise en basit ifadeyle yargısız infazdır.


Mukallit fakihlerin bir kısmını müçtehit kabul eden ve bu yüzden müçtehit imamları taklit etmelerine bir anlam veremeyen selefilere; Fetvalarıyla meşhur olan müçtehit sahabi İbn Mes’ud’un Hz. Ömer’in, Ebû Musa el-Eş’ari’nin (ö. 44/665) Hz. Ali’nin, Zeyd b. Sabit’in de Ubey b. Ka’b’ın (ö. 21/642) içtihadıyla, kendi görüşünü terk ettiğini2 hatırlatmayı bir vazife telakki ederiz. Bu nevi bir bilgi akışına, başta Allah Resulu olmak üzere kimse itiraz etmemiştir.


Selefi Tavrın Nesebi


Taklidin var oluşuna itiraz eden ve mukallitleri “atalar geleneğini izleyen müşrikler”le eş değer kabul eden muarızlar listesinde meşreb ve şahıs olarak şu isimler öne çıkmaktadır: Mutezile’nin Bağdat ekolü, İmamiye’nin önemli bir bölümü, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn Hazm (ö.456/1064).3 Taklidi reddedenlerin istisnasız her görüşünü taklit ettikleri İbn Teymiye (ö. 728), talebesi İbn Kayyım (ö. 751) ve Zeydi Şevkani’de (ö. 1250) avamın müçtehidi taklit etmesini delili olmayan bir ameliye kabul etmektedir.


Çağımızda bu anlayışın en etkin bağlıları selefi etiketiyle yazıp-çizenlerdir: “Ben Ezher’in çatısı altında taklidin kendilerine haram olduğu nice müçtehitler görüyorum” diyen Şeyh Meraği’den, Moritanya’lı “Şenkiti’ye (ö. 1393), Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir.” diyen Hocendi’den Suud’un allamesi Abdulaziz b. Abdillah bin Baz’a, Şeyh Nasırüddin’den “Ehl-i Hadis” bağlılarına kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.4


Bu anlayışın en etkin savunucularından İbn Hazm, usûlü fıkha dair kaleme aldığı “el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm”5 adlı eserinde konuyu özel bir başlık altında -neredeyse bir cilde ulaşacak bir boyutta- ele almış ve taklidin hem itikadi hem de fıkhi manada caiz olmadığını savunmuştur. Ona göre bütün insanlar karşılaştıkları problemleri çözebilmek için içtihat yapmaya ve içtihatlarının gereği gibi amel etmeye mecburdur.6


İbn Hazm, hadiseyle alakalı temel düşüncesini şu şekilde ifade etmektedir:


“İlkinden sonuncusuna kadar bütün dinlerde taklit haramdır. Tevhit, nübüvvet, kader, iman, va’d, vai’d, üstünlük, bütün ibadet ve hükümler bu kapsamdadır. Bundan dolayıdır ki, Allah Resulü’nün dışında, delil olmaksızın bir başkasının görüşünü alıp ona göre hareket etmek haramdır.” 7


Üslubunun sertliğinden dolayı kalemi kılıca benzetilen8 İbn Hazm, taklidi kabul eden Sünnet ve Cemaat alimlerini ağır bir dille tenkit eder. Ona göre, bir mezhebe bağlanan mukallit, Kur’an’ın ayetlerini ve Hz. Resullah’ın (s.a.v.) sünnetini, bağlı bulunduğu mezhebin imamına arz ederek değerlendirir. Eğer Allah ve Rasulü’nün ifadeleri, taklit ettiği imamın görüşüyle örtüşürse, mukallit bunları kabul eder. Aksi halde, -imamın görüşü ile amel ederek- Allah ve Rasulü’nün hükümlerini terk eder.9


KONUŞMA


Mutezile’den Ehl-i Hadis’e, İbn Hazm’dan Hocendi’ye uzanan retçi çizgide yer alan ve bu yer alışını temellendirebilmek için söz konusu şahıs ve anlayışların usul ve delillerini sıkı sıkıya taklit eden bir “selefi” ile taklit ve mezhepler üzerine yaptığımız bir konuşmanın (belki de münazaranın) metnini kapsamlı bir tasarrufla arz ediyorum:


Selefi: Adınız?

Hanefi: ….

Hanefi: Ya sizin ki?

Selefi: İbn Teymiye.

Hanefi: Al, benimki de İbn Hacer-i Mekki.

Selefi: Meşrebin?

Hanefi: Mahza Sünnet ve Cemaat anlayışı… Adınızı bildirişteki taassuptan menhecinizin ne olduğu aşikar. Bu durumda sorunuzu size iade etmem söz israfı olur. Dilerseniz asıl mevzumuza gelelim.

Selefi: Size göre taklit nedir?

Hanefi: “Delillerini bilmeden bir müctehidin görüşüyle amel etmek”tir.

Selefi: Söylediğiniz anlamda bir taklit ancak, taklit edilen Hz Resulullah (s.a.v.) olursa meşru kabul edilir. Aksi bir ameliye kör taklit olur ki bu da müşriklerin atalarını taklit etmeleriyle ayniyet arz eder.


Tashihe Muhtaç İfadeler


Hanefi: Öncelikle şu noktayı tashih edeyim ki; Allah Resulü’nün (s.a.v.) söyledikleriyle amel etmek ya da yaptıklarını hayatımıza taşımak taklit değil ittiba/iktidadır. Çünkü taklit; ”Delilini bilmeden bir müçtehidin görüşüyle amel etmektir.” Oysa Allah Resulu’nun bizzat kendisi delildir. Delile delil aramak ise mantıksız bir ameliyedir.


Selefi; Söylediğinizi bir an doğru kabul edelim. Bu durumda -Sünnet ve Cemaat alimlerine göre- kimler taklit edilebilir?


Hanefi: Sünnet ve Cemaat alimlerinin içtihat için gereken, Ayrıca varlığını ispat etmeye çalıştığın taklit İslam’ın ilk asırlarında mevcut değildi. Dolayısıyla isbata yönelik bütün gayretlerin gerçekte nafile bir ameliye gibi görünüyor. Bu bağlamda Üstadım İbn Hazm şunları söylemektedir:


“Sahabe, tabiin ve tabiinin takipçilerinin yaşadıkları asırlar İslam’ın altın devirleriydi. Bu devirlerde hiç kimse, kendinden önce yaşayan bir alimi bütün görüşleriyle taklit edilir bir konumda görmezdi. Taklit, dördüncü kuşak tarafından başlatıldı. Fakat, Hz. Peygamber’in sünnetini okuyup-yaşayanlar, Kur’an fıkhına vakıf olanlar, sayıları az da olsa, hiç kimseyi taklit etmediler. Onlar, sahabe ve onu takip eden diğer iki kuşağın izinde yürüdüler. Onlar, her asırda varolacak Hakk’ın temsilcileridirler.”10


Hakikat


Hanefi: İlk cümlenizdeki “neden taklit” sorusunun cevabı saadet asrında mevcuttur. Şöyle ki; Eğer Kur’an’ın hükümleri sıradan insanların anlayacağı derecede açık olsaydı Allah Teala’nın Hz Resulullah’ı mübeyyin (açıklayıcı) sıfatıyla göndermesi anlamsız olurdu. Fakat O (s.a.v.) Kur’an’ın mübeyyinidir. Bu da gösteriyor ki Kur’an anlaşılabilmek için bir açıklayıcıya muhtaçtır.


Cenab-ı Peygamber Efendimiz’in yirmi üç yıllık risalet hayatı baştan sona Kur’an’ı açıklamaya hasredilmiştir. O bazen İslami bir meselenin izahını saatlerle ifade edilecek kadar uzun yapardı. Nitekim Medine’ye gelen “Sakif” kabilesine günlerce İslam’ı anlattı. Bu yetmedi giderken de yanlarında Muğire b. Şu’be ve Ebu Sufyan b. Harb’i muallim olarak gönderdi.


Efendimiz’in (s.a.v.) bu uygulaması Kur’an’ın “bir açıklayıcı” olmaksızın anlaşılabileceği iddiasını tekzip etmektedir.


Sakif kabilesini temsil eden heyetle birlikte gönderilen iki sahabi gittikleri yerde öğretmen olacaklar/içtihat edecekler avamda onları taklit edecekti. Aksi takdirde gönderilmelerinin bir anlamı olmazdı. Bütün bunlar Kur’an’ın ancak açıklayıcılar vasıtasıyla manalarının keşfedilebileceğini ispat etmektedir.


İbn Hazm’ın taklitle ilgili iddiasına gelince; Eğer bu iddia doğru Sahabe asrında avam nasıl fetvâ ve içtihatta şöhrete ulaşanları taklit etmişse sonraki dönemlerde de aynı anlayışla hareket etmiş ve çağdaşları olan büyük müçtehitleri taklit etmiştir. Bu hakikati anlayamamanın tek nedeni vardır ki o da kör taklittir.


Taklidin Yoğun Olduğu Devir: Saadet Asr-ı


Selefi: Ashabın birbirini taklit ettiğini söylüyorsunuz. Halbuki onlarda şunlar mukallit şunlar ise müçtehittir diye bir ayırım mevcut değildir. Söyledikleriniz sırf iddiadır. Bunlara şahit getirmenizin ise mümkünatı yoktur.


Hanefi: Saadet Asrında taklit öylesine yoğundur ki; avamın müçtehidi taklit etmesi şöyle dursun müçtehit olanlar bile birbirlerini taklit etmiştir. Bundan başka çıkar yolları da yoktu. Aksi takdirde İslam’ı anlama ve yaşamaları güçleşirdi. Çünkü müçtehitlerin sayıları oldukça sınırlıydı (8 ya da 10). Buna mukabil ashabın genel toplamıyla alakalı 60 ile 140 bin arasında çeşitli rakamlar telaffuz edilmektedir. Bunların sadece 30 bini Medine’de ikamet etmekteydi. Geriye kalanlar ise farklı bölgelere dağılmışlardı. On binlerle ifade edilen bunca insanın her hadisede Hz Resullah’ı görerek Ona ittiba etmesi mümkün değildir. Zira içlerinde Efendimizi sadece bir defa görebilen sahabi çoktur. Bu yüzden Sevgililer Sevgilisi Hz. Ali ile Muaz b. Cebel’i Yemen’e diğer müçtehit sahabileri de farklı bölgelere gönderdi. Müçtehit sahabilerin -yöre halkı tarafından- söylediklerinin kabul edilmesi saadet asrında taklidin cari olduğunu göstermektedir.

(devam edecek)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL