Dr. İhsan ŞENOCAK

İçtihadi Şehadetle Taçlandıran Müçtehit: Ebu Hanife

e-Posta Yazdır PDF

Adı, Numan… Sabit b. Zûta’nın oğlu…[1] Asıl itibariyle “Numan”, vücuda hayat veren kan demek. Bu yüzdendir ki, bazıları onu “ruh” diye de anlamlandırmaktadır. İmam-ı Azam’ın (r.a.) “Numan”adını almasına daha sonra üstleneceği vazife itibariyle bakıldığında görülmektedir ki O, fıkhın büyük üstadı olması hasebiyle vücuttaki kan gibidir. “Numan”ın “Nimet” kelimesinden türediği kabul edilirse bu takdirde anlam, “Allah Teala’nın kullarına nimeti” demek olur.[2] Çözüme kavuşturduğu meseleler noktasından bakıldığında, Onun ümmet için ne derece büyük bir nimet olduğu ortadadır.


Künyesi


Künyesi, Ebu Hanîfe’dir. Künye, “Hak dine meyleden kişi” anlamına gelen “Hanîf” kelimesinin müennes formudur. “Hanife” adında bir kızının olduğu, bu yüzden “Hanife’nin babası” anlamında Ebu Hanife diye anıldığı söylense de Onun Hammad’tan başka çocuğunun olmadığı kesindir. Bu yüzden künyenin birinci seçenekle irtibatlı olması güçlü bir ihtimaldir.


Nisbesi


Nisbesi hakkında farklı rivayetler vardır. Kumaş satmasından dolayı kendisine; ipek kumaş satan kişi anlamında “Hazzaz”[3] dendiği gibi, doğup büyüdüğü şehir olan Kûfe’ye nisbetle “Kûfi” de denmektedir. Dedesi Zûta’nın Benû Teymillah b. Sa’lebe’nin mevlası olması hasebiyle “Teymî” nisbesiyle de anıldığı bilinmektedir.[4]


Ebu Hanife’nin (r.a.) asıl itibariyle nereli olduğu noktasında farklı rivayetler vardır. Kaynaklarda Kabil, Babil, Nesa, Tirmiz ve Enbar şehirlerinin adı geçmektedir. Sirac el-Hindi, Ebu Hanife’nin nisbesiyle alakalı farklı rivayetlerin şu şekilde telfik edilebileceğini söylemektedir: Dedesi Kabil’dendir. Sonra sırasıyla Nesa ve Tirmiz’e gitmiştir. Ya da babası Tirmiz’de doğmuş, Enbar’da yetişmiştir.[5] Daha sonra Kûfe’ye gitmiş; Orada görüştüğü Hz. Ali (r.a.), nesline dua etmiştir.[6]


Kölelik İddiası


Emevi saltanatıyla birlikte insanları değerlendirmede dikkate alınan kriterler kısmen değişikliğe uğradı. Kimi zaman aslen Arap olmayan alimler, kimi zaman da neseplerinde kölelik bulunan fukaha dışlandı. Ne var ki tabiun dönemi fakihlerinin en meşhurları mevali (aslen Arap olmayanlar) idi.[7] Hişam b. Abdilmelik ile Ata arasında geçen şu konuşma hem kavmiyetçiliği teşhir etmekte, hem de büyük fakihlerin mevali olduklarını belgelemektedir. Hişam’ın şehir fakihlerinin milliyetleriyle alakalı sorduğu sorulara Ata şu şekilde cevap vermiştir: Medine fakihini sorarsan o, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın mevlası Nafi’dir. Mekke fakihi Ata b. Ebi Rebah, Yeman fakihi Tavus b. Keysan, Yemame fakihi Yahya b. Ebi Kesir, Şam fakihi Mekhul, Cezire fakihi Meymun b. Mihran, Horasan fakihi Dahhak b. Müzahim, Basra fakihleri Hasan Basri ve İbn Sirin, bunların tamamı mevalidir. Hiçbiri Arap değildir. Yalnızca Kûfe fakihi Nehai Arap’tır. Hişam’ın bu fotoğraf karşısındaki yorumu ilginçtir: “Neredeyse canım çıkacaktı. Hiç biri için Arap’tır demiyorsun.”[8]

Ebu Hanife (r.a.) Arap değildir. Fakat Arap olmaması atalarında köle olduğu anlamına gelmez. Bu noktadaki nakiller doğru bilgiyi yansıtmamaktadır. Nitekim torunu İsmail b. Hammad nesebini belirtirken “Ben Merzuban (sınır muhafızı) oğlu Numan oğlu Sabit oğlu Numan oğlu, Hammad oğlu İsmail” der ve yemin ederek atalarında kölelik bulunmadığını söylerdi.[9]


Muhammed Zahid Kevseri (r.a.) İsmail b. Hammad’ın ifadesinin Ebu Hanife’nin (r.a.) atalarının durumunu aydınlığa çıkarmada yegane referans olduğuna vurgu yapar. Kevseri’nin bu vurgusunda etkili olan unsur İsmail b. Hammad’ın adaletidir. Zira Muhammed b. Abdillah el-Ensari “Hz. Ömer devrinden bu güne kadar Basra kadılığına İsmail b. Hammad gibi birisi tayin edilmemiştir.” deyince, kendisine “Bu süreç içerisinde Basra’da kadılık yapan Hasan Basri’de mi?” diye sorulmuş, “Vallahi alim, zahit, abid ve vera sahibi biri olarak Hasan Basri de değil” diye mukabelede bulunmuştur.[10]


İslam’da insanların kıymetlendirilmesinde yegane ölçü takvadır. Allah Teala katında en üstün olan insan, en müttaki olan kuldur.[11] Allah Resulü (s.a.v.) de mazilerinde kölelik olan sahabileri yeri geldiğinde diğerlerinden daha önde tutmuştur. Selman-ı Farisi’yi Ehl-i Beyti’nden kabul etmiştir. O (s.a.v.) Bilal’i kendisine sırdaş edinirken amcası Ebu Leheb’i çevresinden uzak tutmuştur.[12] Bu tavrı muhkem kılma adına bir çok adım da atmıştır. Mesela büyük sahabilerin görev aldığı bir orduya baş kumandan olarak köle Zeyd. b. Harise’nin (r.a.) oğlu Usame’yi (r.a.) atamıştır.

Doğumu


Yaygın olan kabule göre İmam-ı Azam (r.a.) Abdulmelik b. Mervan’ın hilafeti zamanında Kûfe’de hicri 80 yılında dünyaya gelmiştir.[13] Fakat allame Kevseri, Bedruddin el-Ayni’nin Ebu Hanife’nin (r.a.) doğumuyla alakalı 61, 70, ve 80 olmak üzere üç farklı tarih rivayet ettiğini bildirdikten sonra farklı mütalaaları da dikkate alarak Ebu Hanife’nin (r.a.) doğumunun Hicri 70 yılına tekabül ettiğini tercihe şayan görür.[14] Bu durumda Ebu Hanife (r.a.) 150 yılında ahirete irtihal ettiğinde 70 değil, 80 yaşında olmaktadır.


İlk yılları


Kûfe’de dünyaya gelen Ebu Hanife (r.a.) ömrünün uzunca bir bölümünü bu şehirde geçirdi. İlk olarak baba mesleği ticaretle ilgilendi. Ömer b. Hureys caddesinde meşhur bir dükkanı vardı. Ticarette son derece güvenilirdi, kimseyi aldatmazdı. Öyle ki ipek borsasında kısa zamanda -bütün dokumacılar nezdinde- saygın bir yer edindi.[15]


Ortağı, kusurlu bir kumaşı, müşteriye sehven hatasını belirtmeden satınca, satılan kumaşın da içerisinde yer aldığı ticari eşyaların tamamının parasını sadaka olarak dağıttı. Dağıtılan malın değeri o zaman için büyük bir meblağ olan 30 bin dirheme tekabul etmekte idi. Gafil davranan ortağından da ayrıldı.[16] Zamanla ticareti genişledi, büyüdü, kendisine ait bir ipek dokuma atölyesi oldu. Yanında çok sayıda işçi çalıştı.


Şemaili


Ebu Hanife’nin (r.a.) akıcı bir dili, güçlü bir mantık örgüsü vardı. Sesi, kulağa hoş gelirdi. Kumraldı. Güzel yüzlü ve görünüşlü, temiz giyimliydi. Hoş bir kokusu vardı. O kadar ki, kokusundan Onun geldiği anlaşılırdı. Ebu Yusuf Onu (r.a.) vasf ederken şunları söylemektedir: “Ebu Hanife orta boyda idi; Ne kısa, ne de uzundu. Yaşadığı asırda mantık ve söz söylemede Onun üzerine kimse yoktu.”[17]


Takvası


Ebu Hanife (r.a.), zahit, muttaki, abid bir müçtehitti. Yahya el-Kattan diyor ki; “İmam-ı Azam’ın (r.a.) yüzüne bakıldığında Allah’tan korktuğu anlaşılırdı.”[18] Haram işleme endişesi Onu eritir-bitirirdi. Şüphe endişesiyle bir çok helali terk etmişti.[19]


Kûfe’nin koyunlarına, gasp edilen bir koyun karıştığı zaman konunun uzmanlarına “Bir koyunun ortalama kaç yıl yaşadığını” sordu. Yedi yıl cevabını alınca tam 7 yıl koyun eti yemedi.[20]


Yezid b. Harun’un anlattığı şu anekdot Onun (r.a.) şüpheden ne derece uzak durduğunu açık bir şekilde belgelemektedir: “Bir gün Ebu Hanife’yi (r.a.) birisinin kapsında güneşin altında otururken gördüm. ‘Ey Ebu Hanife! Gölgeye gitsen ya’ dedim. ‘Evin sahibinden alacağım var. Bu yüzden evinin avlusuna ait gölgede oturmayı hoş görmüyorum.’[21] dedi. Konuyla alakalı bir başka rivayete göre, evin duvarının gölgesinde oturmanın alacaktan kaynaklanan bir menfaat olabileceğini, bununda “menfaat temin eden her borç faizdir.” hadisinin kapsamına gireceğini söylediği mervidir. Bu hadisenin asıl ilginç olan boyutu ise, Ebu Hanife’nin bu duruşu insanlar için gerekli görmemesidir. O (r.a.), bu noktada şöyle demektedir: “Alim, insanlara fetva verdiği hususlardaki amelinde kendini insanlardan daha fazla sorumlu kılmalıdır.”[22]


Mekki b. İbrahim, “Kûfelilerle birlikte oldum; onlar içerisinde Ebu Hanife’den daha vera’ sahibi birini göremedim.” demektedir. [23]


Takvası, fetvasına da hakimdi. “İfta”yı zaruret gördüğünden yapmaktaydı. Nitekim şöyle demektedir: “Eğer ilmin yok olmasından korkmasaydım kimseye fetva vermezdim. Fetva, insanlar için selamet olurken bana ciddi manada sorumluluk yüklemektedir.”[24]


Yaşadığı devrin devlet adamları, hakkaniyete riayet etmediklerinden onların gönderdiği hediyeleri kabul etmezdi. Hapsedildiği günler oğlu Hammad’a şu meyanda bir haber göndermişti: “Yavrum! Aylık gıda harcamam, biri bulamaç, biri de ekmek için olmak üzere iki dirhemdir. Hükümetin bütçesinden yemek zorunda kalmamam için bu parayı bana göndermede acele et.”[25]


Teklif edilen kadılığı ve hazine bakanlığını reddetmesinin nedeni Allah korkusuydu. Halka zulmeden idareler altında İslam’a göre hükmedememekten endişe ettiğinden dolayı memurluğu kabul etmekten imtina etti. Ahirette verilecek cezadansa dünyadaki ezayı tercih etti.


Sadaka-Hediye Telakkisi


Ebu Hanife (r.a.) malı sanki tasadduk etmek için kazanırdı. Ebu Yusuf (r.a.) onun cömertliğini anlatırken şöyle der: “Kendisinden bir şey istenir istenmez onu hemen karşılardı.[26]


Asrının tanıkları, Ebu Hanife kadar cömert başka biriyle karşılaşmadıklarını söylerler. İnfak ederken insanların şahsiyetlerini yaralamamaya özen gösterirdi. Meclisinde oturan birine para verecekse, herkes dağılıncaya kadar ona oturmasını emreder, huzurda kimse kalmayınca tasaddukta bulunurdu. Hasan b. Ziyad naklediyor: “Ebu Hanife, onunla aynı meclisi paylaşan birinin üzerinde eski-püskü elbiseler gördü. Diğer insanlar ayrılıp gidinceye kadar adama oturmasını emretti. Herkes ayrıldı, adam tek kaldı; Ebu Hanife, seccadeyi kaldırıp altındakini almasını söyledi. Adam, seccadeyi kaldırdı altında tam bin dirhem vardı. Buyurdu ki: “Bu parayı al, onunla kıyafetlerini yenile.”[27] Eğer sadakayı evlere ulaştıracaksa gece havanın kararmasını, insanların istirahate çekilmesini bekler, tanınmaması için de yüzünü gözünü sarar, sırtında taşıdığı nevaleyi önceden tespit ettiği evlere bırakır-dönerdi. Eğer yardım edeceği kişiler ilim ehli iseler buna ayrı bir özen gösterirdi. Bu noktada Kays b. Rebi’ şunları nakletmektedir: “Ebu Hanife (r.a.) Bağdat’a ticaret mallarını gönderir, karşılığında ise değişik şeyler satın alır, Kûfe’ye getirtirdi. Bir yıl içinde bu mal transferinden biriken kârları toplar, onunla alimlerin yiyecek, giyecek gibi bütün ihtiyaçlarını satın alır, sonra kârdan geri kalan bakiyeyi ihtiyaç malları ile birlikte alimlere gönderirdi. Onlar hediyeyi kabul ederken eziklik hissetmesin diye şöyle derdi: “Parayı ihtiyaçlarınızı karşılamak için harcayın. Karşılığında ise sadece Allah Teala’ya hamd edin. Ben size malımdan değil, Allah Teala’nın sizin hakkınızda bana ihsan ettiği şeyden veriyorum. Bunlar Ebu Hanife’nin eli vesile kılınarak sizin ticari mallarınızdan doğan kârlardır.[28]


İmam-ı Azam’ın (r.a.) ilim ve takvasına hayran olanlardan Mis’ar b. Kidam diyor ki; “O kendisi ya da ailesi için giyecek, meyve ya da başka bir şey satın almadan önce bunların aynılarını alimler için satın alırdı.”[29]


Devlet adamlarının gönderdiği hediyeleri kabul etmezdi. İnsanlar kendisine hediye verdiğinde ise Sünnet’i ihlal etmemek için kabul eder fakat karşılığında kat kat ihsanda bulunurdu. Nitekim sevenlerinden biri kendisine hediye verince, o kişiyi ihsana boğdu. Bunun üzerine adam: “Eğer böyle yapacağınızı bilseydim size hediye vermezdim.” şeklinde serzenişte bulundu. Ebu Hanife (r.a.) adama böyle dememesini tembihledikten sonra şu hadisi okudu:[30] “Kim Allah’tan yardım talep ederek sizden sığınma isterse sıkıntısını giderin. Kim Allah’ın adını anarak bir şey isterse ism-i celalin hakkı için ona verin, kim sizi davet ederse (şer’i bir mani olmadığı müddetçe) davete gidin, kim size sözlü ya da fiili iyilikte bulunursa aynı şekilde ona iyilikte bulunun. Eğer hediye edecek mal cinsinden bir şey bulamazsanız size iyilikte bulunan kişi için, onun hakkını ödediğinize kanaat getirinceye kadar ona dua edin.”[31]


İbadet Hayatı


Ebu Hanife (r.a.) çok ibadet ederdi. Kûfe dahil civardaki bütün şehirlerde Onun gece boyu namaz kıldığı dilden dile dolaşmaktaydı. Muhammed el-Leysi, Kûfe’ye gelip halka “şehrin en abidi kimdir?” diye sorduğunda insanlar onu Ebu Hanife’ye yönlendirmişlerdi. el-Leysi yaşlılığında tekrar Kûfe’ye gidip halka “Şehrin en fakihi kimdir?” diye sorduğunda yine kendisine Ebu Hanife gösterilmişti.[32] Süfyan b. Uyeyne diyor ki; “Bizim yaşadığımız dönemde Mekke’ye Ebu Hanife’den daha fazla namaz kılan kimse gelmedi.”[33]


İmam-ı Azam (r.a.) geceleri uyumazdı. Namaz, dua ve yakarış ile meşgul olurdu.[34] Kırk yıl, yatsının abdestiyle sabah namazını kıldı. (Yani uyumayarak geceleri ihya etti.) Ebu Yusuf bu noktada şöyle bir nakilde bulunmaktadır: “İmam-ı Azam ile birlikte yürürken, iki kişiden birinin diğerine ‘Bu Ebu Hanife, gece hiç uyumaz.’ dediğini işitince bana; ‘Hakkımda yapmadığım bir şeyden bahsetmiyor.’ dedi.[35]


Ebu Hanife (r.a.) gece boyu kıldığı namazlarda Kur’an’ın tamamını bir rekatta hatmederdi. Onun bir gecede Kur’an’ı Kerim’i hatmetmesi Efendimiz’in (s.a.v.) Abdullah b. Amr’a üç günden daha az bir zamanda Kur’an’ı hatmetmeyi yasaklamasına aykırı değildir. Çünkü Allah Resulü’nün (s.a.v.) kısa zamanda hatmi uygun görmemesinden maksat anlayarak okumayı ihlal etmektir. Zira el-Müsned[36] ve dört Sünen’de[37] nakledildiğine göre Efendimiz (s.a.v), “Kur’an’ı üç günden az sürede okuyan, onu fıkhedemez” buyurmuştur. Ayrıca Kur’an’ı üç günde hatmetme konusunda izin isteyen Sa’d b. el-Münzir isimli sahabiye (r.a) de izin vermiştir.[38] Efendimiz’in (s.a.v.) Kur’an okumaya getirdiği sınır anlama merkezli olmasaydı Ebu Hanife’den (r.a.) önce Osman b. Affan, Temim ed-Dari, Saîd b. Cübeyr[39] gibi sahabe ve tabiunun büyükleri bir rekatta Kur’an-ı Kerim’i hatmetmezlerdi. Çünkü bunlar sınırlama ile alakalı hadisleri anlama ekseninde tefsir etmişlerdi.


Ebu Hanife’nin bir gecede Kur’an-ı Kerim’i hatmetmesini zaman mikyasında imkansız görmek de, meseleden bihaber olunduğunu ortaya koyar. Zira 1960’lı yıllara kadar İstanbul’da bazı camilerde Kadir geceleri teravih namazlarında Kur’an’ı Kerim hatmedilirdi.


Ebu Hanife (r.a.) Kur’an-ı Kerim okurken ayetler ruhunda hafakanlar oluşturur, yüksek sesle ağlardı. Bir gece namazda “Allah bize lutfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.”[40] ayetini kıraat ederken dili takıldı, müezzin sabah ezanını okuyana kadar aynı yeri tekrar etti.[41] Yine bir yatsı sonrası kıldığı namazda “Bilakis kıyamet onlara vaat edilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır.”[42] ayetine ulaştığında daha ileriye gidemedi ve sabaha kadar ağlayarak aynı ayeti okudu.[43]


Ebu Hanife (r.a.) bütün zamanlarını ibadete göre ayarlamıştı. Gündüzleri belli bir miktar uyur geri kalan vakitlerini ders ve ibadetle doldururdu. Söylenenleri teyit etme noktasında çağının tanıklarından Misar b. Kidam şunları nakletmektedir: “Ebu Hanife’ye mescidinde iken vardım. Sabah namazını kılıyordu. Sonra ders halkasına oturdu, dersi öğle namazına kadar devam etti. Namazı kıldı, tekrar derse oturdu. İkindiye kadar devam etti. Sonra ikindiyi kıldı, ardından akşama kadar ders okuttu. Sonra akşamı kıldı. Yatsıya kadar derse devam etti. Onu bu halde görünce kendi kendime şöyle dedim: “Ebu Hanife bu ders yoğunluğu içerisinde ne zaman kendini ibadete veriyor?” Gece boyu onu izlemeye karar verdim. İnsanlar istirahate çekilince, mescide geçti fecre kadar namaz kıldı. Sonra evine döndü. Ders elbiselerini giydi. Tekrar mescide dönüp sabah namazını kıldı. Namazdan sonra derse oturdu. İlk günkü gibi namaz vakitleri hariç ders okutmaya devam etti. Gece olup insanlar istirahate çekilince yine fecre kadar namaz kıldı. Sonraki gün ve geceler de aynı şekilde devam etti. Onu bu halde görünce kendi kendime karar verdim: “Ölüm bizi ayırıncaya kadar Ebu Hanife (r.a.) ile birlikte olacağım.”[44] Misar söylediği gibi yaptı; Ebu Hanife’nin mescidinde başı secdede iken ruhunu Allah Azze ve Celle’ye teslim etti.[45]


Ebu Hanife (r.a.) ilmi, ibadetle desteklerdi. Mesele düğümlendiğinde, kitaplar ve müzakereler çözümde yetersiz kaldığında namaza sığınırdı. Talebelerinin yüreklerine tevazuyu kazıyabilmek için de şöyle derdi: “Bu meselenin çözülememesi Ebu Hanife’nin işlediği bir günahtan dolayıdır.” İstiğfar eder, kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılardı. Mesele hemen çözülürdü.[46]

Siyasi Duruşu


Ebu Hanife (r.a.) hayatının 52 yılını Emevi, 18 yılını da Abbasi idaresi altında geçirdi. İki İslam devleti gördü.[47] Ne var ki ikisi de Ona zulmetti.


Ebu Hanife (r.a.) hayatının hiçbir döneminde zalimlere dost olmadı. Emevilere baş kaldıran Hz. Ali (r.a.) neslinin yanında yer aldı. Onları, Abbasilere karşı olan mücadelelerinde de destekledi. Zeyd b. Ali’nin hicri 121 yılında Hişam b. Abdi’l-Melik’e karşı başlattığı ayaklanmayı Allah Resulü’nün (s.a.v.) Bedir’deki çıkışına benzetti. Kendisine niçin fiili olarak Zeyd b. Ali’nin yanında yer almadığı sorulduğunda ise, şöyle dedi: “Yanımda insanlara ait emanetler vardı. İbn Ebi Leyla’ya onları almasını teklif ettim, fakat kabul etmedi. O halde bilinmeyen bir yerde ölüp emanetlerin zayi olmasından korktum.” Yine rivayet edilir ki, İmam Azam (r.a.) benzer bir soruya; “İnsanların onu ataları gibi yalnız bırakmayacaklarına kanaat getirseydim mutlaka onunla birlikte cihat ederdim. Çünkü O, müminlerin gerçek imamıdır. Fiili olarak olmasa da malımla ona yardım ettim.”[48]


Ebu Hanife Emeviler’in İslam’ı temsil hakkına sahip olmadıklarına kesin bir şekilde inandığından onlara baş kaldıranları mali açıdan destekledi. Fakat gerek yukarıdaki gerekçeler gerekse de ehl-i hakkın başkaldırıda başarılı olamayıp Müslüman kanı akıtılmasına sebep olacağını bildiğinden fiili olarak bu nevi oluşumların içerisinde yer almadı.


Emevilere karşı yapılan başkaldırılara netice itibariyle bakıldığında Ebu Hanife’nin ne derece feraset sahibi olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim Zeyd b. Ali 122’de, oğlu Yahya 125’de, Yahya’nın oğlu Abdullah da 130 yılında Emeviler tarafından şehit edilmiştir.[49]


ÇİLESİ


İmam Azam’a yapılan işkenceler yaşadığı dönemlere göre iki başlık altında toplanır. İlki Emevi Devlet Başkanı Mervan b. Muhammed’in Irak valisi İbn Hubeyre zamanında ikincisi ise Abbasiler dönemindedir.

Emevi Dönemi


İbn Hubeyre, Emevi Devleti aleyhine gelişen olaylara engel olabilmek için ulemayı kalkan olarak kullanmak istiyordu. Nitekim Irak bölgesi fakihlerinden İbn Ebi Leyla, İbn Şübrüme ve Davud b. Ebi Hind’i vilayete çağırarak her birine devlet idaresinde önemli görevler verdi. Vilayete gelmesi için Ebu Hanife’ye de haber gönderdi. Mührü Onun eline vermek istiyordu. Her emir Ebu Hanife’nin onayıyla yürürlüğe girecekti. İmam-ı Azam bu görevi kabul etmekten istinkaf etti. İbn Hubeyre kabul etmemesi durumunda Onu (r.a.) döveceğine yemin etti. Diğer fakihler araya girip görevi kabul etmesi için Ebu Hanife’ye baskı yaptılar. O, arkadaşlarına şöyle dedi: “Vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi basit bir işi talep etse onu dahi kabul etmezken nasıl olur da böyle bir teklife rıza gösterebilirim. O benden başını vuracağı bir adamın idam fermanını yazmamı isteyecek ben de buna onay vereceğim öyle mi? Allah’a yemin olsun ki, asla böyle bir sorumluluğun altına girmeyeceğim.” Bu cevap üzerine İbn Ebi Leyla diğer fakihlere: “Ebu Hanifeyi bırakın; O doğru söylüyor.” dedi.


Vali, Ebu Hanife’nin sağlam iradesi karşısında çaresiz kaldı. Onu, hapse atarak isteğini kabul ettirmeyi denedi. Cellatların kırbaç darbeleri başını şişirdi. Cellat vurmaktan usandı; Fakat İmam, zulme evet demeye yanaşmadı. O hala ilk durduğu yerdeydi; Vali ile arasında git-gel yapanlara: “Değil devlet idaresinde görev almak, caminin direklerini saymayı bile kabullenmem.” demeye devam ediyordu.


İbn Hubeyre, Ebu Hanife’ye, görevi kabul etmemesi durumunda ölünceye kadar başına kırbaç vuracağını söyledi. İmam-ı Azam tam bir kararlılıkla “O bir defalık ölümdür.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine vali başına yirmi kırbaç vurdu. İmam Azam valiye: “Allah Teala’nın huzurundaki yerini düşün, benim senin yanındaki durumumdan çok daha zelil olacaktır. ‘La ilahe illallah’ dediğimden dolayı beni tehdit etme. Allah sana benden soracak ve haktan başka hiçbir şeyi cevap olarak kabul etmeyecek.” dedi. Bu ifadeler üzerine İbn Hubeyre cellada kırbaçlamayı bırakmasını ima etti. Ebu Hanife dayak sonrası geceyi zindanda geçirdi. Sabah kalktığında aldığı darbelerden dolayı yüzü-gözü şişmişti. İbn Hubeyre o gece rüyasında Efendimiz’i (s.a.v.) gördü. Allah Resulü (s.a.v.) ona: “Allah’tan korkmuyor musun?! Ümmetimden birini suçsuz yere dövüyor ve tehdit ediyorsun.”[50] diye çıkıştı. Rüyadan ve İmam’ın kararlılığından etkilenen İbn Hubeyre arkadaşları ile istişare etmesi için tahliyesine emir verdi. Hapisten çıkınca atına bindi ve Mekke’ye gitti (h. 130). Abbasi Devleti kuruluncaya kadar orada ikamet etti. Ebu Cafer el-Mansur zamanında Kûfe’ye geri döndü[51] (h. 137).[52]


Abbasi Dönemi


Ebu Hanife (r.a.) Abbasi Devleti’nin kurulmasını heyacanla karşıladı. İnanıyordu ki, yapılan zulümler son bulacaktı. Bu yüzden Ebu’l-Abbas es-Seffah Kûfe’ye gelip alimleri kendisine biat etmeye çağırdığında Ebu Hanife meclisteki alimler adına söz alıp söyle demişti: “Devlet idaresini Allah Resulü’nün (s.a.v.) akrabalarına nasip eden, zalimlerin zulmünü üzerimizden kaldıran, dillerimize hakkı hakim kılan Allah Teala’ya hamd olsun. Allah’ın emri üzere sana biat ettik. Kıyamete kadar bu ahde sadık kalacağız. Rabbim, Efendimiz’in (s.a.v.) akrabalarını başımızdan eksik etmesin.”[53]


Zulme karşı hep hakkı müdafaa eden O büyük irade (r.a.) herkesin suküt ettiği bir anda nasıl ortaya çıkıp Abbasilere ilk biat eden kişi idiyse, Onların haktan ayrıldığı zaman da ilk uyarıcıları oldu. Dersleri esnasında konu siyasi hadiselerin tahlilini gerektirdiğinde çekinmeden Abbasilerin Hz. Ali (r.a.) çocuklarına yaptığı zulmü sorguladı. Hayatını tehlikeye atarak hakkı tutup kaldırdı.


Mansur’un hafiyeleri, büyük bir aksiyon adamı duruşuyla siyasi hayatı sorgulayan Ebu Hanife’nin her hareketini takibe aldı. Onu cezalandırmak için şartların oluşmasını gözlüyorlardı. Bağdat’ın inşa edilmeye başlaması iyi bir fırsat oldu. Halife, Ebu Hanife’ye (r.a.) yeni şehirde kadılık teklif etti. Fakat O, bu görevden imtina etti. Mansur hangi düzeyde olursa olsun Ebu Hanife’nin (r.a.) bürokraside görev almasında kararlıydı. Bunun üzerine Ebu Hanife (r.a.) Bağdat’ın müteahhitliğini kabul etti. O biliyordu ki, Mansur vazifeleri reddetmesi halinde boynunu vuracaktı. Müteahhitliği kadılığa tercih ederek haksız kararlara meşruiyet vermekten kendini korumuş oldu.


Mansur’un devlet idaresindeki zulmü arttıkça Ebu Hanife hususi dünyasına çekildi. Fakat ders halkasında müstebit idareyi tenkit etmekten de geri durmadı. Tam bu esnada Musul halkı isyan etti. Mansur isyancılara uygulanacak cezayı görüşmek üzere ulemayı saraya davet etti. Onlara Musul halkının –önceden- kendisine biat ettiklerini, isyan etmeleri durumunda kanlarının helal olacağını söylediklerini hatırlattı. Mansur, valisine isyan eden Musul halkını öldürmenin meşru olduğunu savunuyor, ulemadan da bu kararı onaylamalarını istiyordu. Mecliste bulunan alimler, “Eğer onları bağışlarsan affeden bir devlet adamı olursun; Yok eğer cezalandırırsan onlar bunu hak etmişlerdir.” dediler. Mansur, susarak fetvaya katılmadığını beyan eden Ebu Hanife’ye (r.a.) “Sen ne dersin Ey Üstat!” diye sordu. İmam-ı Azam:


– Musul halkı sana sahip olmadıkları bir şeyi (canlarını) helal kıldı. Mesela bir kadın nikahı kıyılmaksızın kendisi ile bir erkeğin cinsel ilişkiye girmesini mubah kılsa bu caiz midir?


-Hayır.


– İşte bunun gibi Musul halkının da canlarını helal kılma yetkileri yoktur.


Bu konuşma üzerine Mansur, Ebu Hanife ve diğer iki alime Bağdat’tan ayrılıp Kûfe’ye dönmelerini emretti.[54]


Abbasi Devleti bütün hafiyeleriyle ilmin muhkem kalesini takip altına aldı. Her ifadesi kayda geçirilip devletin ilgili birimlerine aktarıldı. Bütün bunlar olurken O (r.a.) gerek ders takririnde gerekse de iftasında hakikati söylemekten geri durmadı. Kûfe kadısı İbn Ebi Leyla’nın verdiği hükümleri tenkit etmekten çekinmedi.[55] İbn Ebi Leyla, ilmi açıdan karşılık veremediği -sahabe devri müstesna- bütün zamanların bu en büyük fakihine türlü desiselere baş vurarak eza et(tir)ti. Ebu Hanife (r.a.) Onun kendisine karşı olan tutumunu anlatırken şöyle demektedir: “İbn Ebi Leyla, benim bir hayvan hakkında helal görmediğim şeyi bana helal gördü.”[56] Yani haksız yere öldürülmeme cevaz verdi.


Vefatı


Ebu Hanife’nin (r.a.) mazlumlardan yana tavır alması siyasi iradeyi ciddi anlamda rahatsız etmekte idi. Fakat açıkça Ona tavır alamıyorlardı. Çünkü adı, civardaki bütün şehirlerde hayırla anılıyordu. Alimler, en müşkil meseleleri çözmesi için Ona getiriyorlardı. O sadece Kûfe’nin değil, bütün ümmetin fakihiydi. Bu yüzden Halife, Ebu Hanife’ye karşı tavır alışını birtakım gerekçelere bağlamak istiyordu. Bu çerçevede Ona (r.a.) yeni kurulan şehrin yani Bağdat’ın kadılığını teklif etti. Fakat Ebu Hanife bu görevi reddetti.[57] Halife, kadılığı kabul etmemesi durumunda kendisini hapsedeceğini ve ağır bir şekilde cezalandıracağını söyledi. O, kabul etmemede kararlılık gösterince hapse atıldı. Halife adamlarını cezaevine gönderip, isteğini kabul etmesi durumunda Onu serbest bırakacağını ve Ona ikramlarda bulunacağını söyledi. Fakat Ebu Hanife (r.a.) ilk görüşüne sadık kaldı. Bunun üzerine Halife, her gün çarşıya çıkarılmasını ve milletin huzurunda Ona on kırbaç vurulmasını emretti. [58] Bu durum 12 gün devam etti. Onardan toplam 120 kırbaç vuruldu.[59]


Halife tutuklu olduğu günlerde Ebu Hanife’yi (r.a.) tekrar sarayına çağırtarak kadılığı kabul-edip etmeyeceğini sordu. Ebu Hanife:


– Allah devlet başkanını ıslah etsin. Ben bu göreve layık değilim diyorum ya!

– Yalan söylüyorsun.


Halife ikinci defa Ebu Hanife’ye aynı teklifi yöneltti. Bunun üzerine İmam Azam: “Emiru’l-Müminin benim kadılığa layık olmadığımı itiraf etti. Çünkü beni yalancılıkla itham etti. Eğer yalancı isem bu işe liyakatim yok demektir. Eğer liyakatsizlik itirafında doğru söyledimse, devlet başkanına bildirdim ki, bu göreve layık değilim.”


Mansur her iki şıkkıyla hakikati ortaya koyan bu cevabı kabul etmedi. Ebu Hanife’yi tekrar cezaevine gönderdi.[60] Sahih olan görüşe göre İmam-ı Azam Hazretleri ahirete irtihal edinceye kadar zindanda kaldı. Öleceğini hissedince secdeye kapandı ve ruhunu secde halinde Allah Azze ve Celle’ye teslim etti.[61] İnsanlık tarihinin bu en büyük imamı (Sahabe devri istisna) ahirete irtihal ettiğinde takvim hicri 150 tarihini göstermekte idi.[62]


Bağdat’ın doğusunda gasp edilmemiş temiz bir yer olan Hayzurân kabristanlığına gömülmeyi vasiyet etmişti. O, bu duruşuyla, hediyelerini, makamlarını kabul etmediği zalimlerin gasbettikleri arazilerde de kalamayacağını ilan etti. Halife Mansur, İmam-ı Azam’ın vasiyetini işitince istemeyerek de olsa şöyle mırıldandı: “Ey Ebu Hanife! Diri ve ölü olduğun halde senin hakkında beni kim mazur görür?”[63]


Cenazesine elli binden fazla insan iştirak etti. Cenaze namazı altı defa kılındı sonuncusunu oğlu Hammad kıldırdı. Aşırı izdihamdan dolayı defni ancak ikindiden sonra mümkün oldu. Yirmi gün kabrinde cenaze namazı kılındı.[64]


Ebu Hanife’nin tekfin ve techizinde bizzat görev alan Abdullah b. Vakıd o günü özetlerken şunları naklediyor: “Ebu Hanife’yi Hasan b. Umâre yıkadı. Ben de su döktüm. Bedeni zayıftı. İbadet ve Allah yolunda gayret onu eritmişti. Hasan yıkama işini bitirince Ebu Hanife’nin bazı özelliklerini anlattı. Herkesi ağlattı. Naşı omuzlara alındığında öylesine muazzam bir durum oluştu ki, o günkünden daha fazla ağlayan insan görmedim.[65]


Hatime


Sefihler anlayamadıklarından, alimler hasetlerinden, devlet adamları zulmü İslam adına meşrulaştırmadığından Ona zulmetti. Sokaklarda milletin huzurunda kırbaçlandı; hakarete uğradı. Ders okutmasına, fetva vermesine engel olundu. Fakat metanetinden, azminden hiçbiTr şey kaybetmedi. Desiseler, komplolar cesaretini kıramadı. Zindanda kırbaç yemeyi bol paralı devlet memurluğuna tercih etti. Muhkem iradesi ile her şeyi kuvvet zanneden idarecileri şaşkına çevirdi.


Ömrü mücadele ile geçti. Hayatını ilim ve ibadete hasretti. Dünyada köprüden geçen bir yolcu gibi yaşadı. Ebu’l-Ahves Onun vakti kıymetlendirişini anlatırken şöyle demişti: “Ebu Hanife’ye üç güne kadar öleceksin dense idi yaptığı amelin üzerinde daha fazla bir ibadet yapamazdı.” Çünkü boş anı yoktu.[66] İlim onunla bereketlendi; Yeniden irfana dönüştü. Mücadele dolu hayatını en son şehadetle taçlandırdı.

Dipnotlar:


[1] Ebu Bekir Ahmed b. Ali Hatib el-Bağdadi, Tarihu Medineti’s-Selam, Daru’l-Ğarbi’l-İslami, Beyrut, 2001, XV, 446; İbn Kuteybe, Mearif, Daru’l-Mearif, Kahire, y., s. 490; Takıyyuddin b. Abdilkadir et-Temimi, Tabakatu’s-Seniyye fi Teracimi’l-Hanefiyye, Daru’r-Rufai, Riyad, 1983, I, 74; Şihabuddin Ahmed İbn Hacer el-Mekki, el-Hayratu’l-Hısan, Daru’l-Erkam, Beyrut, ty., s. 37. 

[2] Bkz. İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 41.

[3] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 446.

[4] Ebu Hatim Muhammed b. Hibban, el-Mecruhûn mine’l-Muhaddisin ve’z-Zuafa’i ve’l-Metrukin, Daru’l-Ma’rife, ty., s. III, 63; el-Bağdadi, a.g.e., XV, 446..

[5] et-Temimi, a.g.e., I, 75.

[6] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 448; et-Temimi, a.g.e., I, 75.

[7] Mevali, Mevla kelimesinin çoğuludur. Burada Arap olmayan anlamında kullanılmaktadır.

[8] Muvaffak b. Ahmed el-Mekki, Menakibu Ebî Hanife, (Kerderi’nin Menakibi ile birlikte), Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1981, I, 12.

[9] et-Temimi, a.g.e., I, 75.

[10] Muhammed Zahid el-Kevseri, Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum, (Zeyla’î’nin Nasbu’r-Raye’si ile birlikte), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1996, I, 22.

[11] Kur’an, Hucurat(49): 13.

[12] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 11.

[13] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 10.

[14] Bkz. Kevseri, Te’nibu’l-Hatib, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, s. 31-32.

[15] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 446.

[16] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 85-6.

[17] el-Bağdadi, a.g.e., XV,

[18] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 482.

[19] Huseyin Saymeri, Ahbaru Ebi Hanife ve Ashabihi, Daru’l-Kutubi’l-Arabi, Beyrut, ty., s. 33.

[20] İbn Hacer, a.g.e., s. 85.

[21] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 85.

[22] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 85.

[23] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 85.

[24] Saymeri, a.g.e., s. 34.

[25] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 87.

[26] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 494.

[27] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 494.

[28] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 493.

[29] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 83.

[30] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 84.

[31] Ebu Davud, Zekat 38, 1669.

[32] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 482.

[33] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 483.

[34] et-Temimi, a.g.e., I, 100.

[35] et-Temimi, a.g.e., I, 100.

[36] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 164.

[37] Ebû Dâvûd, Ramadân, 8-9; Tirmizî, Kur’ân, 11; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, V, 25; İbn Mâce, İkâme, 178.

[38] et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, VI, 51.

[39] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 488; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 215; et-Temimi, a.g.e., I, 101; Konu ile alakalı ayrıntılı bilgi için bkz. Ebu Bekir Sifil, İmam Ebu Hanife ve Kur’an’ın Kısa Sürede Hatmi 1-2-3, Milli Gazate, 29-30-31 Ekim 2005.

[40] Kur’an, Tur(52): 27.

[41] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 488; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 76.

[42] Kur’an, Kamer(54): 46.

[43] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 488; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 76; et-Temimi, a.g.e., I, 102.

[44] el-Bağdadi, a.g.e., XV, 487; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 75; et-Temimi, a.g.e., I, 100.

[45] ed-Temimi, a.g.e., I, 101.

[46] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s.79.

[47] Muhammed Ebu Zehre, Ebu Hanife Hayatuhu ve Asruhu- Arauhu ve Fıkhuhu, Daru’l-Fikri’l-Arabi, Kahire, 1997, s. 31.

[48] Ebu Zehre, a.g.e., s. 31.

[49] İbnü’l-Esir, el-Kamil, V, 122-130; Ebu Zehre, a.g.e., s. 32.

[50] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 274.

[51] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 276.

[52] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 51, (Dipnot no: 1).

[53] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 151.

[54] Ebu Zehre, a.g.e., s. 40-41.

[55] Ebu Zehre, a.g.e., s. 43.

[56] Ebu Zehre, a.g.e., s. 43.

[57] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 429.

[58] Kerderi, a. g.e., II, 299.

[59] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 433.

[60] et-Temimi, a.g.e., I, 105.

[61] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 442.

[62] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 126.

[63] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 127.

[64] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 127.

[65] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 433-4.

[66] Saymeri, a.g.e., s. 36; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 78

 

Kur’an’ın Muazzam Duruşu ve Dönüşü

e-Posta Yazdır PDF



Kureyş ulularının değişmez gündemiydi Kur’ân. Ne olduğunu, nasıl engellenebileceğini sorarlardı birbirlerine. Kabe, Zemzem ve Haceru’l-esved’in tercihlerini İslâm’dan yana koymaları, derin bir hüzne sevk etmişti Onları. Hubel, Menat ve bir de eskilerin masalları kalmıştı yanlarında. Kur’an nidaları yüreklerde dalgalandıkça atalarının dinleri, direkleri çökmüş binalar gibi çatır çatır yere geldi. “Dinlemeyin bu Kur’ân’ı…” diye tembihledikleri muhataplarını, “istesek biz de Onun gibisini söyleriz” diyerek avutmaya çalıştılar.Çürük bir akılla, akıl ötesinin buyruğuna kafa tutan idrak “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’da bir şüpheniz varsa bir benzerini getirin….” ayetiyle alenen hesaplaşmaya çağrıldı. Ne “yedi askı” şairleri, ne de Arab’ın en beliğ hatipleri çıkabildi Kur’ân’ın karşısına. O’nun “Levh-i Mahfuz”dan gelen “Kitab-ı Mecid” olduğunu susan her kalem sükutla itiraf etti.

Peygamber atlasının örttüğü zemin, her gün biraz daha genişledi; Acemlisi, Habeşlisi aynı safta dinledi Kur’an’ı. Onunla fikri planda hesaplaşmaya çıkamayanlar, daha doğrusu çıkıp da ayakları üzerlerinde duramayanlar; hilelere, iftiraflara ve kılıçlara baş vurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.v), bir yolunu bulup ya deliler gibi zincire vuracak, ya öldürecek, ya da Mekke’den süreceklerdi. Ama olmadı, başaramadılar. Küfrün acziyetine işaret olsun diye; ordularla değil mağarada örümceklerle korudu Allah, Peygamberini.


Ebû Cehil ve avanesi, kalemi kırıp savaşı konuşturduğu gün -aslında- her şeylerini kaybetmişlerdi. Kur’ân’ın dirilttiği ruhlarla savaşılır mıydı? Onlar ölüp de ölmeyen ruhlardı. Dirileri ve gök sakinleriyle tükenmez bir ordusu vardı Kur’an’ın.


Kur’ân, kendisine kin ve nefret besleyenlere ağıt yakmayı armağan etti. Allah Resûlü’ne (s.a.v) “ebter” diyenler on dört asırdır “ebterlik”lerine ağıt yakıyorlar. Ebû Cehil’in ruhu, İslâm’ın Mekke’sinde her gün beş defa “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ı” dinliyor. Ne “İsaf”, ne “Naile”, ne de büyük put “Hubel” dayanabildi Kur’ân’a… Ebû Cehil ağlamasın da kim ağlasın? Allah Rasûlü’nü güldürmeyenler Kıyamet’e kadar ağlamaya mahkum oldular.


Ey Cabir (r.a)! Utbe bin Rebia’ya dair rivayet ettiğin hadis nerede? Gel ve söyle Peygamber buyruğunu, söyle de zamanın Ebu Cehiller’i Kur’an’ın yenilmezliğini idrak etsin:


Hani -O’na (s.a.v)- Utbe, ne istiyorsun; kadın, mal-mülk, riyaset hepsini verelim yeter ki tanrılarımızı inkar etme, (hâşâ) “Allah birdir deme” demişdi de O (s.a.v); “Söyleyeceklerin bu kadar mı ey Utbe?” diye sormuş, “evet” cevabını alınca şu ayetleri okumuştu: “Ha mim. (Bu) Rahmân Rahîm’den indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat çokları onu düşünüp kabul etmekten yüz çevirmişlerdir.” Kur’an, küfrün rüşvetini sonsuza kadar geçersiz kıldı.


Müminlerine geriye dönüşü olmayan bir yolda yürüyüşü öğütledi.


İnsanların Kur’ân’ın safında yürüyüşü aslında “sureti” bir yürüyüştür. Diyor ya Cenab-ı Hak “Kur’ân’ı biz indirdik onu yine biz koruyacağız.” O halde bizim yürüyüşümüz, korumak için değil, korunmak içindir. Gerçekte şairi, çobanı, filozofu, köleyi hasılı bütün yürekleri Kur’ân koruyor. Çünkü O, ezeli ve ebedi mutlak hakikattir. Bunun içindir ki şiirin büyük ustası Lebid bin Rebia Onu işitince “Dikkat edin Allah’ın sözünden başka her şey batıldır” demişti.

 

Hassan Bin Sabit’e niçin daha şiir yazmıyorsun diye soran Hz. Ömer (r.a) şu cevabı almıştı: “Kur’ân indikten sonra dilimi yuttum.”


Ey Kindi! Kalk kabrinden ve itirafını tekrar et! De ki “Ben İslâm atlasının en güçlü felsefî damarıydım. Aklı doğru-yanlış en iyi kullanan filozof olduğumu düşünürdüm. Farabî’nin, İbni Sina’nın, İbni Rüşd’ün ve bütün “Meşşai”lerin fikir babasıydım. Mutezili anlayış benimle altın çağını yaşamıştı. Aklımın fizik ötesine denk olduğuna sadece ben değil, çevrem de inanmıştı. Nitekim bir gün bana talebelerim “Şu Kur’ân’ın dengini yapıver” demişlerdi. Ben de, “Hepsini değil ama bir kısmını yaparım” demiş ve bir çok günler odama kapanıp kalmıştım. Akıl ötesi buyruğa ulaşmak için çok uğraştım fakat başaramadım. Günler sonra insanların huzuruna çıkıp şu itirafta bulunmuştum: “Vallahi buna ne benim ne de başka birinin gücü yetecek. Kur’ân’ı açtım karşıma “Maide Suresi” çıktı: Baktım vefayı anlatmış, dönekliği yasaklamış, önce genel bir tahlil ardından bir istisna yapmış, Allah’ın kudretinden ve hikmetinden söz etmiş ve bütün bunları iki satıra sığdırmış. Hiç kimse bu kadar mânâyı ciltlerle eser yazmadan ifade edemez.”


Arabın ulu edipleri Kur’ân’ın karşısında diz çöktü. Çünkü O, söz sanatının zirvesiydi. Ümeyye b. Halef, Kur’ân’ı ilk duyduğunda yerden bir avuç toprak alıp, üzerine secde etmişti. Ömer’in (r.a.) yüreğini eriten Onun sıcaklığı idi.


Ebû Zerr’in aşkını Ali’nin aklı ile bütünleştirenler bütün zamanların ulu hocaları kabul edildiler. Fatih’ler, İbn-i Kemal’ler, Barbaros’lar, Sinanlar, Bakiler, Itriler Kur’ân’ı mümin okuyup mümin yaşayan insanlardı. Ne Utbe’ler ne Ebû Cehil’ler konuşabildi karşılarında. Biz, mezkür değerlerimizle Kur’an Atlasında var olan bir millettik. Onun hatırına dünyalar feda ederdik. Molla Hüsrev, Kur’ân’la çelişen fermanı yırtıp Fatih’in yüzüne atar, Kemalpaşazade “umur-u devlet”e bizzat müdahil olurdu. Ricali devlet de ulemaya ittiba ederdi.


“Ümmetimin en şereflileri Kur’ân’ı ezberleyenlerdir” hadisine muhatap on binlerce hafızımız vardı. Saygıdan kimse sırtını Kur’ân okunan yöne dönmez, hafızların geçtiği sokakta genç yaşlı herkes ayağa kalkardı. Tezhip ve hat sanatı güzel Kur’ân’ı güzel sergilemek için icat edilmişti. Altın yaldızlı bezlere sarılı Kur’ân, bugünkü gibi çeyiz bohçalarına hapsedilmemişti. Evler, sokaklar, mektepler Kur’ân’a göre şekil almıştı. Söz ve hüküm Allah’ındı. İslâm fıtratı üzerine doğan çocuğa daha ilk günden öğretilirdi Kur’ân’ın sözleri: Bir kulağına Ezan diğerine Kamet okunurdu. 7 yaşında hafız olunur ardından “Buhar-i Şerif” ezberlenir, “dirayet” ve “rivayet” tefsirlerinden ayrı ayrı icazet alınırdı.


En hafif meşreplilerin bile İslami değerlere saygısı vardı. Müفşahhas bir örnek çevresinde izah etmek gerekirse şu söylenebilir: Namık Kemal yatağında hem kitap okur, hem de şarap içermiş. Okuduğu yerde Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in adı geçince içkiyi dışarı çıkartır, yatağından iner, diz üstü oturur ve Allah Resulü’nün adını öyle telâffuz edermiş. Çünkü N. Kemal İstanbul sokaklarında Kur’ân’la dolaşmış, Kars’da erenleri dinlemişti.


Ya bu gün, Kur’ân’dan mahrum bir halde yetiştirilen Anadolu çocukları kime saygı gösterecek? Fikret’in oğlu Haluk’a yaptığı gibi önce fıtrattaki iman mayası kurutulacak ardından da papaz mı yapacaklar bu çocukları? Ezan’ı öğrettirmedikleri sabilere Ayasofya’da çan çalmayı mı öğretecekler?


Kur’ân’sız yetiştirilmek istenen çocukların geleceğini Yahya Kemal’in şu hatırasından hareketle okuyalım:

“… Bu günkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.” “… Medenileşen üst tabakanın çocukları, ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar.”


“… Dört sene evvel Büyükada’ da oturuyordum, bayramda, bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazını kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. … İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün bütün cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum.”


“… Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar.”


Mekke’de inen, Kahire’de yazılan, İstanbul’da okunan Kur’ân, şimdi en güzel okunduğu yerde garip mi kalacak? O’nu okuma şerefini bu millete çok görenler Ebû Cehil’i susturup Fatih’e mi ağıt yaktırtacaklar?


Hayır! Anadolu’nun semalarından Kur’ân seslerini kesemeyecekler. Ruhi ve ilmi merkezlerimiz yeniden canlanacak; Kur’an’ın muazzam dönüşüne kimseler engel olmayacak. Vuslat, bütün umutların bittiği anda gerçekleşecek.


Yusuf’unu kaybettikten sonra ağlaya ağlaya gözlerini de kaybeden Yakub aleyhisselam, kanlı gömlek Mısır’dan ayrıldığında etrafındakilere “işte şimdi Yusuf’umun kokusunu alıyorum” demişti. Gözleri dahil her şeyini yitiren fakat Yusuf aleyhisselam’a kavuşacağına dair imanını kaybetmeyen Yakub’a Allah yeniden oğlunu armağan etti. Kur’an Kurslarını kaybeden, talebesi kalmayan hocalar da onları tekrardan kazanmaya dair inançlarını kaybetmezlerse Kur’an’ın muazzam dönüşü çok yakında gerçekleşecek demektir.

 

Bütün Zamanların En Hayırlı Kuşağı: Sahabe

e-Posta Yazdır PDF

Sahabi arkadaş/dost olmak anlamına gelen sohbet/suhbet kelimesinden müştak bir kelime. Bunun için muayyen bir ölçü yok, “sahabi” az ya da çok başkası ile birlikte olan herkese şamil. Bu yüzden; “falanca ile bir yıl, bir ay, bir gün ve hatta kısa bir an beraber oldum” derken sahibe/beraber oldu fiili kullanılır. Kelimenin sohbet çerçevesinde kazandığı geniş anlam, günün belli bir anında Allah Rasulü (s.a.v.) ile birlikte olan kişiyi de içine almaktadır.


Sahabi olmanın ve de o duruş üzere kalmanın “nasıllığı” ulema indinde farklı mütalalara neden olmuştur. Muhaddislere göre; Allah Rasülü’nü (s.a.v.) müslüman olarak bir defa gören kişi sahabidir. Fakat O’nu (s.a.v.) mümin olarak görenin iman üzere ölmesi şarttır.[1] Sahabi olma şerefine nail olan, ardından irtidat eden sonra tekrar müslüman olan fakat yeni halinde Allah Rasülü’nü (s.a.v.) göremeden ölenler tarifin dışında kalırlar. Bu yüzden Kurre b. Meysere, Eş’as b. Kays gibi bir ara irtidata irtikap edenler Ebu Hanife ve Şafi’ye göre sahabi kabul edilmezler.[2] İrtidat ameliyesi kişinin bütün amellerini iptal ettiği gibi sahabi olma payesini de alır-götürür.[3]


Allah Rasülü’nü (s.a.v.) görmenin nasıllığı ile ilgili mülahazalar şu çerçevededir: Kişi bizatihi O’nu (s.a.v.) görmeyi kast ediyor, ya da başkası vesile oluyor, bizzat O’na (s.a.v.) bakıyor, ya da hedefinde başkasını görmek varken gayri ihtiyari olarak bakışları O’na (s.a.v.) alıyor.[4] Eğer bütün bu bakışların öncesinde iman varsa “gören” kişi sahabi kabul edilir.


Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görmek, “O’na (s.a.v.) mülaki olmak” anlamında değerlendirilmelidir. Zira İbn Ümmi Mektum gibi Efendimiz’i (s.a.v.) dünya gözü ile göremeyenler de tereddütsüz sahabidir.[5] Sağını solunu birbirinden ayırabilen veya “sözü anlayıp karşılık verebilecek” derecede bir dirayete malik olan çocuklar da sahabidir.[6] Ebu Zueyb El-Hüzeli gibi O’nu (s.a.v.) ölümle defn arasında görenler yaşarken görme bahtiyarlığına eremediklerinden sahabi kabul edilmezler.[7]


Ez cümle sahabi; Allah Rasulü’nü (s.a.v.), risalet vazifesinin başlangıcından Ezeli ve Ebedi dostu olan Allah Teala’ya irtihal edişine kadar devam eden süreç içerisinde mümin olarak gören ve o hal üzere vefat eden kişidir.


Melekler Sahabe midir?


Allah Rasulü’nü (s.a.v.) mümin olarak gören ve o hal üzere ölen “herkes” zarfında insandan başka kimler var? Hz. Cebrail bazen asli suretinde bazen de Dihyet-i Kelbi hüviyetinde O’nunla (s.a.v.) görüşmüştür. Görüşme aşikar olduğuna göre melekler de sahabi midir?


Bütün zamanları ibadete ayarlı olan ve bu yüzden nafile ibadet yapmaya dahi zaman bulamayan meleklere peygamber gönderilip gönderilmediği, gönderildi ise Allah Rasulü’nün (s.a.v.) ashap kadrosuna dahil olup-olmadıkları ihtilaflıdır. Fahruddin Razi “Esraru’t-Tenzil” adlı eserinde risaletin melekleri bağlamadığı noktasında icmanın olduğunu nakletmektedir. Fakat icma olduğuna itiraz edenler de vardır. Takiyyuddin Sübki Allah Rasulü’nün (s.a.v.) meleklere de gönderildiğini söylemektedir.[8] Fakat tercih edilen, risaletin meleklere şamil olmadığı görüşüdür.


Cinlerin Durumu


Peygamberlere vahyedilen hakikatler cinleri de bağlar. Çünkü insanlar gibi mükelleftirler. İrade ve ihtiyarları vardır. İbadet için yaratılmışlardır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[9] Öldükten sonra diriltileceklerdir. İsyankar olanları cehennemde cezalandırılacaktır.[10]


Cinlerin varoluş gayeleri Allah Teâla’ya ibadet etmektir: Neye ve nasıl iman ve ibadet edeceklerini ise peygamberlerden öğrenmişlerdir: “Hani cinlerden bir grubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’an’ı dinlemeye hazır olduklarında (birbirlerine) ‘susun’ demişler, Kur’an tamam olunca da uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.”[11] Bu ayetler bir çok açıdan cinlerin mükellef olduklarına işaret etmektedir:


Allah Teâla cinleri Kur’an’ı dinleyip iman etmeleri, emirlerini uygulayıp yasaklarından sakınmaları için Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinlemeye yöneltmiştir.


Cinler, Kur’an’ı dinlediklerini, anladıklarını ve O’nun doğruya ulaştıran kitap olduğunu kabul ettiklerini haber vermektedirler. Onların bu beyanı Musa’yı (a.s), O’na indirilen Kitabı, Kur’an’ın Tevrat’ı tasdik ettiğini ve dosdoğru yola ilettiğini bildiklerini göstermektedir.


Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görüp, Kur’an’ı dinleyen cinlerin milletlerine; “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.” diye çağrıda bulunmaları, mükellef olduklarına, haber verdiklerini doğrulamak, emrettiklerine de itaat etmek suretiyle Allah Rasulü’nün (s.a.v.) davetine müsbet karşılık vermekle emrolunduklarına delalet etmektedir.[12]


Cinlerin tamamının mükellef olduğu, bir kısmının Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinleyip iman ettiği[13] dikkate alındığında içlerinde sahabi vardır. Çünkü Hz Rasulullah (s.a.v.) insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiştir: “Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.”[14] Bütün müfessirler cinlerin de ayette geçen ‘âlem’ kapsamına girdiği noktasında icma etmişlerdir.[15]


“Kalk uyar.”[16] ayeti mutlak olduğundan akıl sahibi bütün canlıları kapsar. Cinler de bu bağlamda değerlendirilir. Çünkü onlar içerisinde de sefihler, cehenneme girecekler vardır.


İbn Hazm bu noktada şunları söylemektedir: “Allah Teala cinlerden bir grubun iman ettiğini, Hz. Rasulullah’tan (s.a.v.) Kur’an dinlediğini ve içlerinde faziletli sahabilerin yer aldığını bizlere bildirmektedir.”[17]


Ne var ki pozitivizmin gücüyle sarsılan bazı modernistler cin bahsinde bir takım garip te’villere giderek “cin” gerçeğini çarpıtmışlardır. Kainatta olan her şeyde sebep-sonuç prensibinin hakim olduğunu iddia eden Ahmed Han bu noktada pozitivizme öylesine teslim olmuştur ki; beş duyunun algı sahasına girmeyen her şeyi reddetmiştir. Melekleri insandaki sezgisel bilişin, sudaki akışkanlık ve taştaki katılık gibi yaratılmış nesnelerin hususiyetleri olarak te’vil eden Ahmed Han[18] Kur’an’ı Kerim’de geçen “cin” kelimesinin kapsamı hakkında da şunları söylemiştir: “Cin kelimesi beş yerde ‘can’la aynı anlama gelmekte ve bunlar şer, hastalık ve diğer olumsuzlukların yansımaları olarak anlatılmaktadır. Diğer yerlerde geçen “cin” kelimesinden ise çöllerde, tepelerde ve ormanlarda yaşayan yabani insanlar kastedilmektedir.[19]


Modernizmin Mısır ayağında yer alan Muhammed Abduh da cinlerle alakalı Ahmed Han’ınkine benzer mütalalar serdetmiştir. Mücize ve keramet gibi harikulade, melek ve cin gibi de gözlem alanına girmeyen varlıkları te’vil ya da reddeden modernistlerin etkin ve de yeni olanlarından Muhammed el-Behiy “Ahkaf” ve “Cin” sürelerinde geçen cinlerle alakalı şunları söyler: “Bunlardan, Medine’den Mekke’ye gelen ve kimse görmeden Allah Rasülü’ne (s.a.v.) iman eden insan topluluğu kastedilmektedir”[20]


Allah Teâla’nın te’vile imkan vermeyecek bir dille yarattığını ifade ettiği, mükellef olduklarını belirttiği, Hz Rasulullah’ı (s.a.v.) görüp ondan Kur’an dinlediklerini bildirdiği ve bu dinleme neticesinde içlerinde mü’minlerin olduğunu izhar ettiği cinlerin varlığı bedihi bir hakikattir. O halde insanlar arasında olduğu gibi cinler içerisinde de bir çok sahabi vardır.


Sahabinin Kim Olduğunu Tayin Etmede Ölçü


Sünnetin saf haliyle sonraki kuşaklara taşınması mühim meselelerin en üst sırasında yer almıştır. Hadislerin naklinde görev alan ravilerin kim olduğunu tesbitin ehemmiyeti konu ile alakalı hususi bir disiplinin doğmasına sebep olmuştur. Hadis rivayet eden kişinin adalet ve zapt yönü bütün yönleriyle incelemeye alınmıştır. Raviler zincirinin ilk halkasında yer alan sahabenin kim olduğu ve nasıl tesbit edileceği hadisle alakalı diğer meselelerden daha fazla önemsenmiştir. Bu noktada farklı mülahazalar öne çıkmıştır. Neticede bir kişinin sahabe olduğu şu esaslardan biriyle tesbit edilmiştir:

Tevatür Yolu: Yalan üzerine birleşmeleri adeten mümkün olmayan bir cemaatin kendilerinden önceki bir başka cemaatten yaptığı nakille kişinin sahabi olduğunu rivayet etmesidir. Bu, usuller içerisinde en kamil olanıdır. Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali başta olmak üzere cennetle müjdelenen on kişinin (Sa’d b. Ebî Vakkas, Said b. Zeyd, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr b. el-Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah -radıyallahu anhum-) sahabi olduğu tevatür yoluyla sabittir.


İstifâza Yolu: Kişinin sahabi olduğu tevatür derecesine ulaşmayan bir şöhretle bilinebilir. Dımam b. Sa’lebe ile Ukâşe b. Mıhsan’ın -radiyallahu anhuma- sahabi olduklarının tesbiti gibi.


Şahadet Yolu: “Şahs-ı vahidin tezkiyesi makbuldür.” Kaidesinden hareketle herhangi bir sahabi veya tabiinin “falancanın Rasulullah (s.a.v.) ile musahabesi vardır” demesi ile de kişinin sahabi olduğu tesbit edilebilir. Mesela Hz Ömer’in devri hilafetinde Ebu Musa el-Eş’ari komutasındaki askerler içerisinde yer alan Hümeme b. Ebi Hümeme ed-Devsi Isfehan’da ishal hastalığından vefat etmişti. Ebu Musa el-Eş’ari Hümeme hakkında; “Vallahi Efendimiz’den (s.a.v.) Humeme’nin şehit olacağını işitmiştim.” dedi. Bu ifadeden Hümeme’nin –radiyallahu anh’ın- sahabi olduğu anlaşılmıştır.


İkrar Yolu: Kişinin adaletinin sübutu ve Allah Rasulü (s.a.v.) ile aynı zamanda yaşama imkanının mevcudiyeti aşikar olur, sonrada sahabi olduğu tarafından itiraf edilirse ikrarı kabul edilir. Yani bu durumdaki bir kişinin sahabi olduğuna hükmedilir. İkrarın kabül edilebilmesi için kişinin en geç hicri 110 tarihinde vefat etmesi gerekir. Çünkü sahabe asrı hicri 110’da son bulmaktadır. Bu tarihin tesbiti, vefatından bir ay kadar önce Allah Rasulü’nün (s.a.v.); “İşte bu geceyi görüyorsunuz ya, bundan sonra geçecek yüz senenin başında bugün yeryüzünde olanlardan hiç kimse kalmayacaktır.”[21] hadisinden hareketle belirlenmiştir.[22]


Kimlerin sahabi olduklarının tesbiti noktasında kudretli allameler tarafından bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlar içerisinde en mühim olanı, ashabın isimlerini, terceme-i hallerini ve rivayette tek kaldıkları hadisleri gösterebilmek için müstakil olarak telif edilen “Tabakat” literatürüdür. Bu sahada ilk defa müstakil eser veren kişi ise Muhammed b. İsmail Buhari (ö. 256) dir. Zamanla bu alanda geniş hacimli eserler vucüt bulmuştur. Halef selefin eserlerini ikmal etmiştir. Muahhar muhaddislerden İbn Abdi’l-Berr’in (ö. 463) el-İstiab’ında 3500, İbn Esir’in (ö. 630) “Üsdü’l-Ğabe”sinde 7554, İbn Hacer Askalani’nin (ö. 852) “el-İsabe”sinde ise 12279 sahabi mevcuttur. Ne ki bu rakamlar ashabın yekünuna nisbetle oldukça azdır. Çünkü ashabın yekünü ile alakalı 40 ila 120 bin arasında farklı rakamlar rivayet edilmektedir. Fakat Tabakat müelliflerinin gayretli çalışmalarıyla Allah Rasulü’nden (s.a.v.) tek bir tane de olsa hadis rivayet eden hiçbir sahabinin terceme-i hali ihmal edilmemiştir.


Hadis allameleri bin bir meşakkate göğüs gerip kimin sahabi olduğunu tesbit ettiler ve eserlerinde gösterdiler. Öncelikli gayeleri ise, Retene-i Hindi (ö. 632) gibi yalanda şöhret bulanların hezeyanlarını, sahabi kisvesi altında Allah Rasulü’ne (s.a.v.) isnat etmelerine mani olmaktı.


Ashabın Âdaleti


Hz Osman’ın şehadetiyle başlayıp Cemel, Sıffın muharebeleriyle devam eden olaylar ashabın üç farklı duruş almasına neden oldu: Hz Ali’yle birlikte olanlar, Hz Osman’ın yanında yer alanlar ve uzlete çekilip hadiselere karışmayan büyük çoğunluk. Bir tarafta yer alsın ya da almasın ashabın tamamı Ehl-i Sünnet alimlerinin icmaı ile âdil kabul edilmiştir. Hz Osman ya da Hz. Ali safında olan sahabenin tarafgirliğin verdiği hamasi duygularla birbirlerini cerh edici ifadeler kullanmaları ise, muharebe sürecinde sarf edilen fuzuli sözler bağlamında değerlendirilmelidir.

Taraf Olan Sahabilerin Âdaleti


Sıffın’da yer alan her iki tarafta bir gayeye mebni olarak saf tutmuştu. Hz Ali hadisenin çözümlenmesinin zaman alacağını biraz beklenilmesi gerektiğini söylerken, Hz. Muaviye cenahı suçluların hemen cezalandırılmasını talep ediyordu. Her iki tarafta zahirde birtakım delillere dayanmaktaydı. Farklı mülahazalar hadisenin çözümünde iki müçtehidin birbirine zıt hükümlere ulaşmalarına neden oldu. Fakat, her ikisi de içtihat etmişti. İçtihadında isabet edemeyene de bir sevap verildiğine göre Hz Muaviye ya da onun tarafında yer alan ashabı tenkit etmek, onların rivayet ettiği hadislere itibar etmemek, daha da ileri giderek “Bu hadiseler taraf olan ashabın adalet sıfatını ortadan kaldırmıştır.” demek, insaftan yoksun bir yaklaşım olur.


İctihadı gereği karşısında yer alanları “baği” olarak gören ve bu yüzden onlara karşı güç kullanmak zorunda kalan sahabi ile ictihad zarfı içerisinde Kur’an ve Sünnet’i hevasına göre tevil eden anlayışı bir görmek ve netice itibariyle her ikisine de aynı hükmü vermek uçmadaki müşterekliğinden dolayı kartalla sineği aynileştirmek gibi olur.


Hz. Muaviye ya da Hz. Ali’den hangisinin tarafında yer alırsa alsın Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve Sünnet’in tevsiki ile adil kabul ettikleri ashabı Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet ettikleri hadisler üzerinde tahrif, tağyir veya benzeri bir tasarrufta bulunmakla itham etmek en basitinden Kur’an’ı anlamamaktır. Ayrıca Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) kesin bir dille adil olduklarına işaret ettiği ashabın adaletini sorgulamak ne kadar yanlışsa onların bu nevi makalelerle adalet vasfını kazanacaklarını düşünmek de o kadar hata olur. Bu babtaki bütün çalışmalar mevcut doğruyu daha yüksek bir tizden duyurmaktan ibarettir. Bir anlamda büyük bir şöhret içerisinde meçhulu yaşayan hakikatin perdesini kaldırmaktır.


Kur’an “Sahabe Adildir” Diyor


Sahabe kadrosuna dahil herkes mutlak manada adildir. Yalan ya da yanlış onların hayatında ne bin ne de bir şubesiyle vardır. Hayatları Allah Teala’nın rızasına ayarlı ve de o rıza ile çepeçevre kuşatılmıştır. Böyle bir bünyeye harici unsurların girmesi ne mümkün. Hudeybiye’de “Semre” ağacının altında akdedilen “Rıdvan Biatı” Rıza-i İlahi’nin tahakkuk ettiğini bizzat bildirmektedir: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.”[23] O’nun razı olduklarına yalan isnat edilir mi ya da yalanla hemhal olan birisinden Cenab-ı Hakk’ın razı olması düşünülebilir mi? Kureyş’e karşı ölünceye kadar savaşacaklarına yemin eden nurdan kadronun ilahi beraatıdır bu ayet.


Allah Rasülu (s.a.v.) buyuruyor ki; “Bedir ve Hudeybiye’ye tanıklık edenlerden hiç birisi Cehenneme girmeyecektir.”[24] Şia’nın ta’n ettiği Hz. Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e, Hz. Zübeyir’den Hz. Talha’ya tam bin dört yüz sahabi var Hudeybiye’de…

“İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasül’ün (s.a.v.) de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı.”[25] Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabı söz, amel ve iradede milletlerin en hayırlısı ve adilidir. Bu yüzden kıyamet günü peygamberler lehine onların ümmetlerine karşı şahit olmayı hak etmişlerdir.[26] Eğer adil olmasalar, adaleti kuşanmasalardı Cenab-ı Hakk onları diğer ümmetlere karşı şahitler yapmazdı.


“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.”[27] Müminlere ait bu hitaba sahabe herkesten daha çok layıktır. Çünkü iyilikleri emredip kötülüklerden men’ettikleri bedihi bir hakikattir.


“(İslam’a girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikte tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[28] Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ve bu rızanın gereği olarak cenneti hazırladığı Ashab-ı Kiram’ın adaletini sorgulamak, Kur’an’ın beyanına itibar etmemek anlamına gelir. Hangi mümin böyle bir ameliyeye cüret edebilir?!Ya da İslami hassasiyet böyle bir ameliyenin neresinde duracaktır.


“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”[29] Cenab-ı Hakk hicret ve dinine yardım ederek imanlarını ispat eden ashabı cennetle müjdeleyerek imanlarını onayladığını belirtmiştir.[30]


“Allah uğrunda O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (olduğu gibi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek bundan önceki kitaplarda gerekse bu (Kur’an’da) size müslümanlar adını verdi.”[31]? Allah Teâla ashabı, uğrunda cihad etmek için seçti. Rasullerden sonra insanlık tarihinin en faziletlileri oldular. Allah’ı tek mabud olarak tanıdılar. Dilleri, kalpleri, aşkları, iradeleri hasılı topyekün mevcudiyetleriyle O’na yaklaştılar. Allah Onları kul, dost ve sevgili edindiği gibi onlar da Allah’ı bütün mevcudata tercih ettiler. Aşırı sevgi ve merhametinden dolayı Allah onlara dinde hiçbir zorluk çıkarmadı.[32]

Hakkı yüceltmeleri için seçilen ashabın adaletini tartışmaya açmak -haşa- Cenab-ı Hakk’ın seçimde isabet edemediğini gösterir ki, böyle bir yaklaşımın temelinde Kur’ani bakışa itiraz vardır.


“(Rasülüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[33] Onlar bütün mevcudiyetleriyle Allah Rasülü’ne (s.a.v.) uydular, Onunla hicret ettiler, yan yana durup düşmana karşı savaştılar, Semre ağacının altında O’na (s.a.v.) biat ettiler. Ne, nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yaptılar. Hz Rasulullah’a ittiba etmelerinin karşılığında Allah Teâla’nın sevgisiyle mükafatlandırıldılar. Madem mümin Allah’ın sevdiğini sevmek, buğzettiğine de nefret etmekle memurdur peki niçin ashaba ta’n edilir. Allah Rasulü (s.a.v.) buyuruyor ki; “İmanın alemeti Ensar’ı sevmek; nifakın ki ise O’na buğz etmektir.”[34] Bu hadis ashabın ileri gelenleri dahil tamamı hakkında geçerlidir.[35] Buna göre ashabı istisnasız sevmek mahza imandan, buğzetmek ise mahza nifaktan kaynaklanmaktadır.


Ez cümle Kur’an diyor ki ashab adildir. Sonraki kuşakların onları ta’dil etme ameliyelerine muhtaç değillerdir. Bu noktada yapılan bütün çalışmalar bir manada sahih mirasın tekrarından ibarettir. Bununla birlikte söz konusu ayetler nazil olmamış olsaydı yine de onların Allah yolunda yaptıkları cihat, İslam’ın değerlerini yüceltebilmek için can ve mallarını seferber etme hasletleri, anadan yardan geçecek derecede teslimiyetleri, adaletlerine delalet etmeye yeterdi.

Allah Rasülü Ashabın Âdaletine Şehadet Ediyor


Bazı durumlar vardır ki kişilere harikulade değer yüklerler. İslam’ın başlangıcı itibariyle meseleye baktığınızda ashabın Hicret’te, Bedir’de Uhut’ta, Hendek’te ifa ettiği vazife olağanüstüdür. İslam’a karşı olan pazarlıksız imanları küfrün safında yer alan babalarıyla bile vuruşmalarına neden olmuştur. Hadisenin bu boyutunu da dikkate alarak konuşan Allah Rasülü (s.a.v.), bütün zamanların en hayırlı kuşağının ashabı olduğunu belirtmiştir.[36] Hadisin, mutlak olması hayırla alakalı bütün konularda ashabın en önde olduğuna işaret etmektedir.


Ashabın üstünlüğüne işaret eden hadislerin çokluğu, muhaddisleri, eserlerini tedvin ederken “ashabın faziletleri” adını taşıyan üst başlıklar oluşturmaya sevketmiştir. Bu noktada ki hadislerin çokluğuna aldırmadan ısrarla ashaba ta’n etmeye devam edenlerin dikkatini çekebilmek için de “ashaba sövmenin haram oluşu”nu muhtevi daha hususi başlıklar açmışlardır. O hadislerden birinde Allah Rasülü (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına dahi yetişemez.”[37]


Abdullah b. Muğaffel el-Müzeni rivayet ediyor: “Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Sakın sakın! Ashabım aleyhinde bulunmayınız. Onları hedef seçmeyiniz. Kim onları severse bana olan muhabbeti dolayısıyla sever. Kim de buğz ederse bana olan buğzu sebebiyle onlardan nefret eder. Kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Kim bana eza ederse Allah’a eza etmiş olur. Her kim de Allah’a eza ederse çok sürmez Allah onun belasını verir.”’[38]

Allah Rasulü (s.a.v.) “Semre” ağacının altında kendisine biat edenleri kastederek buyurdular ki; “Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse Cehenneme girmeyecektir.”[39] Efendimiz’in (s.a.v.) Semre ağacı altında biat edenleri Ehli Cennet olarak nitelemesi, onların adaletlerini de tevsik ettiği anlamına gelir. Peygamber tezkiyesine muhatap olmak madem sıradan bir hadise değildir o takdirde ashabın adaleti beşerin ulaşabileceği en üst derecededir.


Adil oldukları bizzat Hz. Rasulullah (s.a.v.) tarafından beyan edilen ashabın yalan ya da yanlış rivayetleri Efendimiz’e (s.a.v.) isnat etmeleri nasıl düşünülebilir?! Bir tarafta söylemediklerini Peygambere isnat edenlerin cehennemlik olduklarını bildiren hadis[40], diğer tarafta ise sahabeye dünyada iken cenneti müjdeleyen rivayet. Çelişki Efendimiz’in (s.a.v.) sözlerinde olmadığına göre bu derin hatayı kim tashih edecek?!


İslam, ashabın ruhuna silinmez izler kazıdı. Bütün varlıklarıyla Onun ilkelerine yapıştılar. Adalet, her bir ferdin vicdanında muhkem kaleler imar etti. Öyle ki; insan olarak nefislerine yenik düşüp, büyük günaha irtikap ettiklerinde huzur-u Nebi’ye (s.a.v.) gelip durumlarını itiraf eder, ısrarla hadd cezasının tatbikini isterlerdi; “Bizi temizle ya Rasülellah (s.a.v.) ” derlerdi.[41] Sonunda ölüm de olsa tevbeye koşarlardı. Böyle bir sirete sahip olanların Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yalan isnat etmeleri; sonra da o yalanı hakikat niyetine rivayet etmeleri ne mümkün!


Bir Çağdaş Müfessirin Sahabe Telakkisinin Tenkidi


Modern çağın yaraladığı zihinlerin idrak etmede zorlandığı en ciddi hususlardan biri de sahabenin adaletidir. Mesela sahih İslam mirasını anlama noktasında ciddi sorunlar yaşayan Süleyman Ateş Hoca sahabenin adaletine batılılarla ayniyet arz eden bir zaviyeden bakmaktadır: “…Ashabı tenkitten korumak için bazı hadisler zikredilir. ‘Ashabıma sövmeyin’…”; yahut; “Ashabım konusunda Allah’tan korkun, benden sonra onları taşlama hedefi yapmayın, Onları seven beni sevdiği için sevmiştir…” gibi hadislerin Dört Halife devrinden sonra çıkan bölünmeler yüzünden, her fırkanın kendi görüşüne ters gördüğü sahabilere karşı yönelttikleri hücumları önlemek amacıyla söylenmiş, sonraki devirlerin ürünleri olan sözler oldukları anlaşılmaktadır. Ashabın derecesine kimsenin ulaşamayacağına dair bir hüküm yoktur. İnsanın Allah katındaki derecesini yalnız Allah bilir.”[42]


İslami İlimler adına ciltlerle eser telif eden bir hoca herhangi bir hadisin kim tarafından, nerede ve nasıl rivayet edildiğine bakmadan ucuz ifadelerle reddi yönünde kanaat belirtebilmektedir. Hâdisenin bu boyuta gelmesinden -şüphe tohumlarını yaymaya kendilerini memur telakki eden- oryantalistler bile rahatsızlık hissetmektedir. Nitekim Louis Massignon şu nevi bir serzenişte bulunmaktadır; “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Fesefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…”[43] Her tarafı kaskatı şüphe bulutları istila etmiştir.


“Ashabıma sövmeyin…” hadisini Buhari, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi gibi hadis allamelerinin rivayet etmesi Ateş için hiçbir önem arz etmemektedir. Çünkü oryantalizmin aşıladığı şüphe O’nu öylesine derinden sarsmıştır ki; en muteber eserleri dahi menkıbe kitaplarıyla eşdeğer görmekte ve bu yüzden reddettiği hadislerin senetlerine bakma ihtiyacı hissetmemektedir. Ashabın fazileti noktasında telif edilen eserlerde en fazla kullanılan rivayetlerden biri olan “Ashabıma sövmeyiniz…” hadisiyle alakalı Kettani, “Bu; mana itibariyle mütevatir”dir[44] demektedir. Mütevatir bir hadise inanmak ise zarurat-i diniyyedendir.


Netice


Sahabe, tebliğden önce temsil etti, yaşadıklarını rivayet etti. Halleriyle konuştular. “Saadet Asrını”, hususi renkleriyle bozmadan sonraki zamanlara taşıdılar. İnsanlar Allah Rasulü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanıdı. Fıkıh, Tefsir, Kelam… sahabenin rivayet ettiği Kur’an ve Sünnet’ten neşet etti. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) talebeleri addedilmeleri ve medeniyetin taşıyıcıları olmaları adaletlerinin araştırılmadan kabul edilmesine gerekçe oldu. Eğer rivayetlerini kabul etme noktasında tereddüt olsaydı, İslam “Saadet Asrı” ile sınırlandırılmış, sonraki yıllara taşınmamış olurdu.


Ebu Zür’a er-Razi diyor ki: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabından herhangi birine kem gözle bakan bir adam gördüğünde anla ki o zındıktır. Zira Rasül haktır. Kur’an haktır. Rasül’ün getirdiği de haktır. Bunların tamamını bize ileten ise ashaptır. İşte bu zındıklar Kur’an ve Sünnet’i geçersiz kılabilmek için şahitlerimizi cerh etmek istiyorlar. Gerçekte ise sapık olduklarından dolayı cerh edilmek onlara yaraşır.”[45]


İslam’ı ideolojik okuma hastalığına mübtela olanlar tarih boyu Peygamberi reddetmeye cesaret edemediklerinden sahabeye yönelmişlerdir. Nitekim İslam düşünce tarihine bakıldığında sahabeyi en sert tenkit edenlerin başında Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif mezhep ya da kişiler gelmektedir. Mu’tezili Nazzam’ın Hz. Ömer’in imanını sorgulaması, Ebu Hureyre’yi yalancılıkla itham etmesi, Şia’nın on kadar sahabi dışında ilk kuşak müslümanların neredeyse tamamını irtidat etmekle itham etmesi, bu babta akla gelen ilk hususlardandır. Ehl-i Sünnet karşıtları savundukları görüşlere, Peygamber’den rivayet ettikleri hadislerle karşı duran sahabeyi ta’n ederek önlerini açmaya çalışmışlardır. İslam ile alakalı her meseleyi “yeniden” ele almayı asıl dava kabul eden modernistler önünde de hala en büyük engel sahabedir.


Sahabenin cerh edilmesi, İslami literatürde tashihi gayri kabil öylesine büyük gedikler açacaktır ki, sağlam senetlerle rivayet edilen bir çok hadis reddedilecek, onlar üzerine bina edilen Fıkıh, Kelam gibi İslami disiplinler arşive kaldırılacaktır.


Cemel, Sıffın gibi hâdiseler içerisinde yer almış ya da uzlete çekilmiş olsun Ashabın tamamı adildir. Bu hususta icma vardır.[46] Ümmetin muhaddisinden müfessirine, mütekellimininden fukahasına bütün alimlerin adil olduklarına icma ettikleri ashap hakkında Harici, Rafizi, Mu’tezili kimliğe sahip fırka mensuplarının cerh edici ifadeler kullanmaları ilmi olmaktan fevkalede uzaktır.


Şayet Kur’an ve Sünnet’in sahabenin adaletine dair kat’i beyanları olmamış olsaydı yine de onları ta’dil etmek gerekirdi. Çünkü hicretleri, cihatları, Allah yolunda mal ve canlarını feda etmeleri, kalplerindeki itminanın muazzam derinliği, adaletlerinin kemaline işaret etmektedir.


Allah sahabeden; sahabe de Allah’tan razı olmuş, İlahi rızaya muhatap olmaları doğruluklarına, doğrulukları da sünneti olduğu gibi rivayet ettiklerine tanıklık etmekte. Hâdise bu iken insanlardan ashabı ta’dil etmelerini talep etmek fuzuli bir ameliye olur. Zira Allah ve Rasülü’nün (s.a.v.) tezkiyesinden sonra söylenecek her söz zaittir. Ulema cephesinden gelen mütaalalar ise nakledilenleri beşer idrakiyle teyitten ibarettir. Bu makalede, bu çerçevede telakki edilmelidir.


Sahabe ile hesaplaşan fırkaların bir çoğu bu gün sadece mezhep tarihi kitaplarında yaşamaktadır. Müsteşriklerin yoğun baskısı altında şekillenen modernistlerin akibeti de seleflerinden farklı olmayacaktır. Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) ta’dil ettiği, Kur’an ve Sünnet’i sonraki kuşaklara tebliğ etme görevini verdiği sahabe ise manevi şahsiyetler olarak sonsuza kadar konuşmaya devam edecektir.


Haşiye

Muhammed Abduh’un Melek Tasavvurunun Tenkidi


İstitrat kabilinden konuyla alakalı bir hususun beyanını zaruri görüyorum. Modern İslam Düşüncesi’nin üç atlısından ortancası olan Muhammed Abduh, meleklerin sahabi olup-olmaması bahsini farklı bir mecraya çekerek meleklerin varlık sahibi olmalarını reddetmektedir. Ona göre melekler ve şeytanlar insanların ruhlarına ulaşan soyut varlıklardır. Dolayısıyla cismani suretlere bürünmeleri mümkün değildir. Eğer böyle olsaydı insanlar onların varlıklarını hisseder ve nerede yaşadıklarını tespite imkan bulurlardı.[47]


Abduh, bu te’viliyle meleklerin varlığını insanların anlayış seviyelerine indirgediğini düşünmektedir. Nitekim talebesi Reşid Rıza, Hocasının te’villerinin bir çok insanın hidayetine vesile olduğunu iddia etmektedir.[48] Ne var ki hiç kimse birilerinin hidayetine delalet etmek için İslam’ın sarahaten beyan ettiği hususları te’vil yoluyla inkar etme hakkına sahip değildir. Sonra ayetlerin yanlış te’vili münkirin hidayetine değil, onları yanlış te’vil eden müminin inkarına neden olur.

Gayb aleminde olan ve olmaya devam eden nice hâdiseler vardır ki insan, aklıyla onların hakikatine ulaşmaktan acizdir. Bu acziyete rağmen onlar vardır ve varlıklarının isbatı inkari hiçbir te’vile muhtaç değildir. Yani köre renk gösterme gayreti nafile bir uğraştır. Zira kör inkar etse de renkler vardırlar.


Abduh’un göremediği ve bu yüzden varlıklarını insanların ruhlarına ulaşan ilhamlar olarak te’vil ettiği melekleri görenler var: Makalede de nakledildiği gibi Allah Rasulü (s.a.v.) Cebrail’i asıl suretinde iki defa görmüştür. A’rabi şeklinde peygamber meclisine gelen meleğe tanıklık eden bir çok sahabi mevcut.[49]


Hz Musa’ya “Biz Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız.”[50] diyen Yahudilerle bu gün paralel düşünen milyonlarca ateist var diye müslümanların İslam’ın menfaati adına Cenab-ı Hakk’ı, O’nun varlığına halel getirecek ifadelerle anlatmaları masumane bir ameliye olarak görülebilir mi?! Böyle bir ameliye içerisinde olanların küfre girdiklerini söyleyenler, aynı cevabı benzer kararlılıkla arza mecburdurlar.


Tarih boyu mücerret aklın talepleri bitip-tükenmemiştir. Her millet, iman etmek için farklı taleplerde bulunmuştur. Peygamberlere kabili ne mümkün tekliflerle gelmişlerdir. “Onlar, ’Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya, senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akmalı. Yahut iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri (söylediklerinin doğruluğuna) şahit getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[51]

Müşriklerin talepleri “mutlak hakikat”in sunum şekline etki edememiş, her şeye rağmen peygamberler hakikati insanlara göre değil, insanları hakikate göre değerlendirmeye devam etmişlerdir. Bu yüzden hakim ideolojiler tarafından anlaşılamamakla itham edilmişlerdir[52]


Meleklerin var oluşları Kur’an Sünnet ve icma ile sabittir. Buna rağmen inkarda ısrar etmek ya da kabulü ne mümkün te’villerde bulunmak imanı sarsar. Sarsıntının ne derece olduğu ise yarın mahşerde zahir olacaktır.


Dipnotlar:

[1] Ali b. Muhammed b. el-Kari, Şerh-u Şerhi Nuhbeti’l-Fiker, (tah. Abdu’l-Fettah Ebu Ğudde), Daru’l-Erkam, Beyrut, ty., s. 576.  [2] İzzuddin İbn Esir Ebi’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezeri, Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, (Mukaddime), Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., I, 11.  [3] Ali el-Kari, a.g.e., s. 576.  [4] Ali el-Kari, a.g.e., s. 576.  [5] Bkz. Ali el-Kari, a.g.e., s. 548-579.  [6] İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usûlu, İfav, İstanbul, ty., s. 81.  [7] İbn Esir, a.g.e., I, 10.  [8] Ahmed b. Ali b. Hacer b. Askalani, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, (Mukaddime), Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, I, 10.  [9] Kur’an, Zariyat(51): 56.  [10] Anne karnında örtülmesinden dolayı döl suyuna “cenin”, birbirini örten ağaçlarının çokluğundan dolayı ebedi kurtuluş yurduna “Cennet”, göğsün örttüğü kalbe “cenan”, aklı örtülene “mecnun” denir. Gözleri perdeli olduklarından dolayı meleklere de “cinne” adı verilmiştir. Cinlere bu adın verilmesi ise, gözlerden gizlendikleri ve görülmediklerinden dolayıdır. Bkz. Abdulkerim Nevfan, Âlemu’l-Cinn fi Davi’l-Kitabi ve’s-Sünne, Riyad, 1999, s.11-58.  [11] Kur’an, Ahkaf(46): 29-30-31.  [12] Şemsuddin Ebu Abdillah Muhammed İbn Kayyım el-Cevzi, Tariku’l-Hicreteyn ve Babu’s-Saâdeteyn, el- Matbaatu’s-Selefiyye, Kahire, 1394, s. 421.  [13] Kur’an, Cin(72): 2.  [14] Kur’an, (Furkan(25): 1.  [15] İbn Hacer, İsabe, I, 11.  [16] Kur’an, Müddessir(74): 2.  [17] İbn Hacer, İsabe, I, 14.  [18] Mustafa Öz, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, ”Ahmet Han” Maddesi, İstanbul, 1989, II, 74.  [19] Öz, a.g.m., II, 74.  [20] Muhammed el-Behiy, Min Mefahîmi’l-Kur’an fi’l-Akideti ve’s-Sülük, Matbaatu’l-İstiklali’l-Kübra, Kahire, 1973, s.133.  [21] Müslim, 44/Fedâilu’s-Sahabe, 53 (IV, 1965, H. no: 2537); Tirmizî, 34/Fiten, 64 ( IV, H. No: 2251).  [22] Efendimiz (s.a.v.) hicri 11’de vefat ettiler. Bu tarih üzerine yüz eklendiğinde hicri 110’a ulaşılır ki, bu da sahabe devrinin sonudur. Bu yüzden hicri 110’dan sonra yapılan ikrarlara itibar edilmemiştir. Bkz. İbn Hacer, İsabe., I, 15; Ahmed Naim, Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, D.İ.B.Y., I, 16-17.  [23] Kur’an, Fetih(48): 18.  [24] İbn Hacer, Fethu’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi , Beyrut, 1988, I, 159.  [25] Kur’an, Bakara(2):143.  [26] İbn Hacer, İsabe, I, 18.  [27] Kur’an, Al-i İmran(3): 110.  [28] Kur’an, Tevbe(9): 100.  [29] Kur’an, Enfal(8): 74.  [30] Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed Kurtubi, el-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, VIII, 38.  [31] Kur’an, Hac(22): 78.  [32] İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakki’în an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, IV, 116.  [33] Kur’an, Al-i İmran(3): 30.  [34] Bedruddin Ebu Muhammed Mahmud el-Ayni, Umdetu’l-Kâri Şerh-u Sahihi’l-Buhâri, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, I, 244.  [35] Ayni, a.g.e., I, 246.  [36] Buhari, Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 5; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 221-222.  [37] Ayni, a.g.e., 62/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 5, (H No: 3673); Müslim, 44/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 54, (H No: 2541); Tirmizi; Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 58, (V, 462, H. No: 3887).  [38]Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 58, (V, 463, H. No: 3888); Ahmed, Müsned, IV, 86.  [39] Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 57, (V, 462, H. No: 3886).  [40] Ayni, a.g.e., II, 227.  [41] İbn Hacer, İsabe, I, 21.  [42] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, IV, 134.  [43] Edvard Said, Oryantalizm, (ter. Selahattin Ayaz), Pınar Yayınları, İstanbul, 1999.  [44] Ebu Abdillah Muhammed b. Cafer, Nazmü’l-Mütenâsir mine’l-Hadisi’l-Mütevatir, Daru’l-Kütübi’s-Selefiyye, Kahire, ty., s.199.  [45] İbn Esir, a.g.e., I, 23.  [46] İbn Hacer, İsabe, I, 25.  [47] Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, I, 267 – 273.  [48] Reşid Rıza, a.g.e., I, 269.  [49] Abdulkerim Nevfan, Alemu’l-Cin fî Davi’l-Kitabi ve’s-Sünne, Dar-u İşbilya, Riyad, 1999, s.122.   [50] Kur’an, Bakara(2): 55.  [51] Kur’an, İsra(17): 90-93.  [52] Kur’an, Hud(11): 91.

 

Kur’an Müdafaası

e-Posta Yazdır PDF

Ümmet Kur’an-ı Kerim’e hem bugünün hem de yarının sorunlarını çözen bir kitap olarak baktı. Her şeyi önce onda aradı. Okunduğu mekanlarda abdestsiz dolaşmadı. Bir hafız bir meclise girdiğinde yaşına bakmadan Kur’an-ı Kerim’e ihtiramdan hazirun ayağa kalkardı. Dedeler, hafız torunları önünde yürümekten haya ederdi. Namaz sonlarında hafızlar müezzinlikte Kur’an-ı Kerîm okurken, “sırtımız Allah’ın ayetlerine doğru olmasın.” diye yaşlılar bir yönlerini kıbleye, diğer yönlerini ise hafıza karşı duracak şekilde otururdu. Onu okumaya muhatap olanları tebrik, okuyacakları da teşvik etmek için yapılan “hatim merasimleri” ne köyden, kasabadan, kentten insanlar akın eder, “ihtifal-i Kur’an”lar şehrayine dönerdi.


Harf ve Mana

Her alim Kur’an-ı Kerîm’i ayrı bir cihetten incelerdi. Nahiv onu anlamak, belağat onun güzelliklerini ortaya çıkarmak, usûl “ahkam-ı fıkhıyye”yi murad-ı ilahi çerçevesinde istinbat etmek için telif edilmişti. Boşanan aynı zamanda da çocuğunu emziren kadınların nafakasının örfe uygun bir şekilde babaya ait olduğunu bildiren (Bakara: 233) ayet-i kerimenin “ibaresi”nden annenin nafakasının babaya ait olduğu, “المولود له” deki ihtisas ifade eden “ل” harfinden de, çocuğun babaya mülkiyet bakımından değil nesep yoluyla ait olduğu ve bunun “nassın işareti”nden anlaşıldığı söylendi (bk. İbn Kutluboğa, Şerh-u Muhtasari’l-Menar, 99). Müfessirler, usulcüler, fakihler Allah kelamı olan Kur’an’ın harflerine de, hayatlarına dair hükümler çıkarılacak esaslar olarak baktı. Kelimat-ı Kur’an gibi, huruf-u Kur’an da inşaya, inkişafa vasıta oldu. Bazen bir müçtehit tek bir ayete takılıp sabaha kadar ondan pekçok hüküm çıkardı. Tefsirlerde, kıraat ederken nerede durmak gerektiğine, vakıfta, vasılda mananın nasıl olduğuna işaret edildi(bk. Nesefî, Medârik, II, 654). Muhteva itibariyle, تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ  يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ “Ona önünden de ardından da batıl gelemez. O, hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir.”(Fussilet, 42) kıymetinde olması onu hem bütün kitaplardan ayırdı, hem de rasih alimler gözünde hiçbir kitaba nasip olmayacak derecede büyüttü. Okunmasına ihtifalle başlandı, ezberlenmesi, tefsiri, yaşanması şehr-i ayin tadında oldu.
Ondört Asırdır Kapanmayan Ofis: Kur’an Düşmanları “Ar-ge”si
Kur’an-ı Kerim’in ümmet için rükn-u şedîd olması, onun sarsılmasıyla İslam binasının çökeceğinin vehmedilmesi saldırıların öncelikle ona yönelmesine yol açtı. “Kur’an muarızları” yeryüzünün en uzun ömürlü “ar-ge”si olarak çalıştı. Bir proje elinde kalınca, diğerine sarıldı. 14 asırdır aynı kuruntuyla “Bu olmazsa, diğeri olur.” diyerek yeni iftiralar üretti.
Kur’an-ı Kerim’in talimatları, BM’ye ait bir karar gibi küresel güçlerin müeyyidesi ile değil, yüreklerin inkıyadıyla intişar etti. Sonra da her dönemin hakim güçleriyle hesaplaştı. Cahiliyye’den hesaplaşarak çıktı Kur’an. Diliyle “uydurma” diyenler, yürekleriyle ona iman etti. Hz. Ömer gibi muhalifleri gizli gizli Allah Rasulü’nün Kur’an okuyuşunu dinledi. “Madem insan sözü olduğunu iddia ediyorsunuz benzerini, o olmazsa on suresinin, o da olmazsa bir suresinin mislini getirin !” diye meydan okudu Kur’an. Şairler sustu, Mekke sustu. Müşrikler her sessizliğin ardında bir fırtına koparmak istedi, yeni bir umutla Allah’tan başka nisbeler arandı, bir mekr tutmayınca diğerine tevessül edildi, kalem ve kelam kifayet etmeyince kılıçlar kuşandı, Kur’an’ı susturmak için savaştı Mekke. Savaştı ve kaybetti. Bütün bunlar olurken diğer cepheden Kur’an’ın yüreklere başlattığı yürüyüş devam etti. Gün geldi, kalbiyle teslim olup, diliyle direnenler de onun karşısında diz çöküp iman etti.
Hiçbir asır ne Ebu Cehilsiz ne de cahiliyyesiz kaldı. Farklı zamanlarda, farklı içeriklerde Kur’an’a saldırlar hep devam etti. İbn Kuteybe (v. 276) “Te’vil-u Müşkili’l-Kur’an”ı, Bâkillani, (v. 403) “İ’cazu’l-Kur’an”ı, Kadı Abdulcebbar (v. 415) Tenzihu’l-Kur’an ani’l-Metain’i Ebu Cehil saldırılarını bertaraf etmek için yazdı. Her biri zındıkların saldırılara karşı Kur’an müdafaası yaptı. Zemahşeri, Razi, Beydavi, Nesefi’nin nahvi tahlillere sıklıkla yer vermesi, İ’rabu’l-Kur’an’la alakalı telif edilen eserler de أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفاً كَثِيراً “Eğer o Kur’an, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa:82) ayetini tasdik sürecinde kaleme alındı. Ne var ki Kur’an’a saldırılar durmadı ya yeni yeni şüpheler üretildi ya da eski marazlar arşivden çıkarıldı. Geçen asırda Batı Müslümanlar karşısında siyasi, iktisadi bir zafer kazanmasına rağmen iman cephesinde mücadeleyi kaybetti. On üç asırlık mücadelede Nasranilik tevhid dini İslam karşısında büyük bir hezimet yaşadı. Rahbaniliği savunan kilise, rabbanilik diyen, “din ve dünya”yı bir bütün gören İslam’a Anadolu dahil pek çok dindaşının yaşadığı bölgeleri bırakmak zorunda kaldı. Batı böyle bir dinle siyaseten istila ettiği bölgelerde insanları İslam’dan koparıp, Hristiyanlaştıramayacağını bizzat gördü. Oryantalizm Kur’an-ı Kerim ve İslam etrafında şüpheler oluşturarak Müslümanların tesanüdünü, Kur’an’a ittibalarını koparmaya çalıştı.

Kur’an Etrafında  Oluşturulan Şüpheler

Kilise, defalarca tahrif ettiği İncil’i, insanların İslam’a geçişini engelleyebilmek, “Dinse aradığınız, bizde de var.” diyebilmek, onları yanlışla oyalayıp, doğrudan alıkoymak için kullandı. Hristiyanlığın İslam hakkında ki sloganik ifadelerini/iftiralarını İslam dünyasında yaymak için yeniden organize oldu. Sömürü ve misyonerlikle yapamadığını, oryantalizm üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. Özellikle Batı kentlerinde lisans, yüksek lisans eğitimi gören gençlere İslam’ı kendi penceresinden anlatarak yerli oryantalizmin önünü açtı. İslam dünyasında Kur’an’ı uydurma, sahabeyi barbar, Müslümanları vahşi bir uygarlığın çocukları olarak gören bir güruh oluşturdu.
Oryantalistler, ibare ve ifadesinde tekrar, geçmiş zaman fiili yerinde gelecek zaman kipi kullanma, müfred yerinde “cem”i, müennes/dişil yerinde müzekker isim zikretme gibi hatalar(!) içeren Kur’an’ın ilahi olmasının iddiadan öte bir anlam taşımadığını söyledi. Bu nokta da pek çok oryantalist Kur’an’ı Allah’tan başkasına nisbet eden, “Kur’an’ın kaynakları” üst başlığında toplanabilecek eserler kaleme aldı (bk. Muhammed Hüseyin, el-Musteşrikûn ve’d-Dirasatu’l-Kur’aniyye, s.118, 120). Tarihi süreç içerisindeki saldırılardan daha kapsamlı olan oryantalist tahrif hareketleri muasır alimlerin reddiyeleriyle tesirsiz hale getirildi.

“Ben de Sizdenim”  Konuşmaları

Batılılar işgalci kimliklerinden mütevellid nefretten dolayı Müslümanlar üzerinde istenilen anlamda tesir edemeyince, Müslümanlarla İslam arasındaki irtibatsızlığı yerli oryantalizme havale etti. Onlar da “Siyasi istikrarsızlığa son vermek, ümmeti istiladan ve geri kalmışlıktan kurtarmak, bilimsel çalışmaların önünü açmak” gibi içerden bir dil kullanarak, hamasi konuşmalar yaptı. Ne gariptir ki konumları ve ameliyeleri gereği küresel istilanın devam ve bekasına memur olanlar, millet huzurunda işgal karşıtı konuşmalar yaptı, makaleler yazdı. Bu durum tahrike yol açınca geri kalmışlığın bütün faturası modernistleri reddeden Müslüman halka kesildi. Millet, ifadelerin “halavetin”den kahramanın hakikisiyle sahtesini bir birinden ayırt edemedi.
Öğrencilerin İmanını Sarsan Bir İlahiyatçı: Mustafa Öztürk
Oryantalizm’in Kur’an’la alakalı iftiralarını aynısıyla tekrar eden, yer yer de bunu “kutsala zerre kadar saygısı olan söyleyemez” diyeceğiniz bir üslupla yapan maalesef ki Mustafa Öztürk gibi ilahiyatçılar var. Belki de bunlardan daha vahim olanı ise Öztürk’ün bu yazıları (ya da bir kısmını) hakemli dergilerde yayınlamış olması. Buna göre Türkiye’de “Kur’an uydurmadır.” diyen oryantalist Rudi Paret’i destekleyen başka akademisyenler de var demektir.
Öztürk’ün Kur’an’la alakalı kitaplarını okuyan birkaç öğrenci imanlarının büyük bir sarsıntı içerisinde olduğunu, eğer Öztürk’ün iddia ettiği gibi Kur’an, Ahdi Atik’ten iktibas edildiyse niçin aslıyla değil de kopyasıyla amel etmeye teşvik edildiklerini sordu. Öğrencilerin imanlarını sarsan Öztürk’ün biri, diğerinden iktibas olan kitaplarındaki “Kur’an’da lahn/hata” olduğunu iddia ettiği ifadeleri şu şekilde:

1.Öztürk›ün Kur’an’da Hata Var İddiası

“Sırası gelmişken şunu da belirtelim ki dil, üslup ve ifade düzeyindeki mükemmelliğe atfen Kur’an’ın Arapça değil “Rabça” olduğuna ilişkin popüler söylem de gerçeğe tekabül etmemektedir. Çünkü Kur’an’da son derece beliğ ifadeler mevcut olduğu gibi lahn (hata) tartışmasına konu olan sorunlu ibareler de mevcuttur. Diğer bir deyişle, Kur’an’da îcâz olduğu kadar ıtnâb, itâle ve tatvîl de vardır. Azımsanamayacak ölçüde tekrarlar vardır. Keza ayetlerin hecelerinde ses uyumu (seci/nesir kafiyesi) sağlamak için, geçmiş zaman kalıbı yerine şimdiki zaman kalıbı kullanmak, tekil yerine çoğul, dişil yerine eril zamirler kullanmak, bazı özel isimlerin özgün şeklini değiştirmek, kelimelerin sonuna harf eklemek, harf düşürmek ve hatta “üzerine çıktıkları/çıkacakları merdivenler’ şeklinde tercüme edilen وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ ve-meârice aleyhâ yezharûn (43/Zuhruf 33) ibaresinde olduğu gibi manaya katkısı bulunmadığı halde ayet sonuna aleyhâ yezharûn (üzerine çıktıkları/çıkacakları) şeklinde bir ibare eklemek gibi hususiyetler de mevcuttur.” (Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tefsir Kültürümüz, 15-16).
Biz bu yazıda Mustafa Öztürk’ün Kur’an’da –haşa- lahn/hata olarak nitelediği yukarıda ki hususlara birer örnek vererek Müslümanların zihinlerinde oluşturulmaya çalışılan şüpheleri izale etmeye çalışacağız.
Kur’an’da Gereksiz  İfade Var mı?
Kur’an’ın bir faydadan dolayı anlamı lafız ziyadesiyle ifade etmesi, demek olan itnab, Öztürk’ün iddia ettiği gibi bir hata değil, edebi bir özelliktir. Eğer fazladan bir lafız kullanmak bir amaca mebni değilse buna “tatvil/uzatma” denir (Bekri Şeyh Emin, el-Belâğatu’l-Arabiyye, II, Beyrut, 2004, 184). Faydanın çeşidine göre ise “ıtnab” farklı kısımlara ayrılır. Bunlardan bir tanesi, has olan ifadenin üstünlüğünü ifade edebilmek için “amm” olan bir lafızdan sonra “hâs” ifade tekrar edilir. تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ “Melekler ve Ruh yere iner.” (Kadr: 4) ayetinde tanımları aynı olan fertlerin tamamını içine alan “amm” bir ifadeden sonra الْمَلَائِكَة “el-Melaike” yine bir melek olan Cebrail’in الرُّوحُ “er-Ruh”u şeklinde ayrı bir kelimeyle gelmesi, ذكر الخاص بعد العام /zikru’l-hassı ba’de’l-amm” nevinden bir “ıtnab”tır ve Cebrail’in diğer meleklere rüchaniyetini belirtmeye matuftur (Itnab çeşitleri için bkz, el-Belağatu’l-Vadıha, 251). Ne var ki Öztürk, Kur’an’ın “i’caz”ının bir hususiyeti olan “ıtnab”ı Kur’an’daki hata ve sorunlu ibarelerden biri olarak zikretmektedir.

Ashab-ı Kehf Ayetinde Hata mı Var?!

Öztürk de oryantalistler gibi Kur’an’ı itibarsızlaştırmak için onda, bir faydaya bağlı olmayan uzatmaların olduğunu iddia etmektedir. Nitekim oryantalistler Ashab-ı Kehf’in mağarada kalış süresini kıymetlendiren
وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِئَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar ve dokuz yılda buna ilave etmişlerdir.” (Kehf: 25) mealindeki ayetin ثَلَاثَ مِئَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعا yerine ثَلَاثَ مِئَةٍ وتسع سِنِينَ şeklinde olması gerektiğini ileri sürdüler. Güneş takvimine göre bir yıl 365, kamerî takvime göre ise 354 gündür. İkisi arasında 11 günlük bir zaman farkı vardır. 33 yıllık bir güneş takviminden, kameri takvime göre 1 tam yıllık fark ortaya çıkmakta, bu durum üç yüzyıl üzerinden hesap edildiğinde ise iki takvim arasında 9 yıllık bir farka tekabül etmektedir. Buna göre Kur’an-ı Kerim üç yüz ve dokuz sayılarını ayrı zikrederek birinci de şemsi takvime göre Ashab-ı Kehf’in mağarada üç yüz yıl kaldığını söyleyen Hristiyan kaynaklarına işaret etmekte, dokuz ilavesi ile Arab’ın bildiği fakat Kur’an-ı Kerim’in nüzul zamanında henüz yazılı olarak kullanılmayan kamerî takvimi esas almakta, buna göre de mağarada kalış üç yüz dokuz yıla denk düşmektedir(bkz İbn Âşûr, et-Tahrîr-u ve’t-Tenvîr, VII, 301).
Oryantalistlerin iftiralarını “hüccet” kabul eden Öztürk’ün onların ağzıyla Kur’an’a yakıştırdığı hatalar gerçekte ise okuma-yazma bilmeyen(A’raf: 157-8), ne Tevrat’ı, ne de İncil’i görmeyen bir Peygamber’e inen kitapta olması hasebiyle ilahi bir mucizedir.
Kur’an-ı Kerim’de  Tekrar  
Öztürk, i’cazı ile Arab’ın en büyük ediplerini ilzam eden Allah Kelamı etrafında şüpheler oluşturmak için, Kur’an’daki tekrarları hata bağlamında zikrediyor.
Oysa Arap edebiyatına vakıf olanlar, hem ayetlerin i’cazına hem de Kur’an’ın tertibine hayran olur, bundan mahrum olanlar ise onda sadece kelimeleri ve onların oluşturdukları suretleri görür. Edebi ve dini gayeye mebni olarak zikredilen, bazen cümle tamam olduktan sonra gelen ve verdiği mana itibariyle de tekrar edilmemesi halinde ya manada ya da ibarede bozukluk olacağını izhar eden tekrarların hikmeti ancak Kur’ani bir zevke vakıf olan Rabbani alimlerde ortaya çıkar. Bir çiçeğin arıda bala diğer hayvanlarda ise necasete dönüşmesi gibi derin bir Arapça’ya vakıf olanların nezdinde tekrarlar imanın güçlenmesine vesile olur. Bu yüzden saf bir Arapçaya vakıf olan sahabede tekrar, imana vesile olurken, Mustafa Öztürk gibi mübtediler nazarında “hata” olarak addedilmektedir.
Kur’an’da ki tekrarların işlevini şu iki sure bağlamında mülahaza edelim: “Allah Teala Rahman Suresi’nin ikinci ayetinde Rahman’ın Kur’an’ı öğrettiğini عَلَّمَ الْقُرْآنَ, üçüncü ayette ise insanı yarattığını خَلَقَ الْإِنسَانَ kelamıyla ifade eder. Kur’an’ı öğretmeyi, insanı yaratmadan önce zikrederek, kulun bu Kur’an’ı öğrenmek ve ona göre yaşamak için yaratıldığına işaret eder. Surenin baş tarafındaki 12 ayetle sureye bir mukaddime yapar; Allah’ın aleme bir mizan koyduğunu bildirir. Farklı vurgularla “mizan” kelimesini üç defa tekrar ederek inse ve cinne pek çok nimetin hatırlatılacağı ve her biri müstakil bir mevzu bağlamında ele alınacak tekrarlara alıştırır. Nasıl ki her ders, her mesai, her ameliye benzer ifadelerle başlar ve biter. Kur’an da insan için hayati derecede önem arz eden her bir nimeti müstakil bir mevzu bağlamında değerlendirir ve her birinin sonunda ins ve cinne, فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?” diye sorar.
Mürselat suresinde on yerde tekrar edilen وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ “Vay haline o gün yalanlayanların” ayetinde Allah Teala on farklı mevzudan bahseder ve her birini müstakil bir konu olarak arz eder. فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman (Mürselat:8) diye başlayan ve وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ “Vay haline o gün yalanlayanların”(Murselat: 15) ayetiyle biten birinci bölüm kıyametten, 16. ve 19. ayetlerden oluşan ikinci bölüm ise önceki milletlerin yok olmaları yanında, Allah’ın hakikati yalanlayanlara karşı değişmez kanunlarının olduğunu bildirir. 20. ve 24. ayetlerden oluşan üçüncü bölüm yaratılıştan ve bunun ilham ettiği takdir ve tedbirlerden bahsediyor(diğer bölümlerin değerlendirmesi için bkz. Seyyid Kutup, Fi Zilali’l-Kur’an, VI, 3789-90).
Allah Teala yaratılışın kodlarını unuttuğundan kendini kaybeden insanı sure içerisinde esasta birbirine bağlı, detayda farklı konularda ibret yolculuklarına çıkarır ve her yolculuğun nihayetinde وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ “Vay haline o gün yalanlayanların” ayetini zikrederek seyahati sonlandırır. Suredeki her bir yolculuğun sonunda, insana Ahiret hatırlatılır, bir uyarı cümlesiyle ona “eşyayı gerçek şekliyle düşün”, denir. Tıpkı yolun ortasına yığılan bir sarhoşu polisin kaldırıp, “niçin eşyanın hakikatini yalanlarcasına, araçlara ait olan bu yolu yatak olarak kullanıyorsun şeklinde uyarması gibi. Sarhoş başka bir sokağa girip, öncekinde olduğu gibi yatarsa polis onu kaldırır ve aynı cümleyle ikaz eder. Allah Telala da dünyaya dalan bu dalışıyla yaratılış amacını unutan insana “kendine gel” der.
Geçmiş zaman/Mazi Fiil Yerinde Muzari Fiil Kullanmak Kur’ani bir Hata mı?
Oryantalistler Kur’an’ın mazi fiil yerinde muzariyi kullandığını, böyle bir kitabın “i’caz”ından söz edilemeyeceğini iddia ederek Müslüman zihinleri iğva etmektedirler. Oryantalistlerin işaret ettiği ayetlerin manalarını idrak etmekten mahrum Öztürk gibi mustağribler de oryantalist etkiyle Kur’an’ın mazi (geçmiş zaman fiili) yerinde, muzari (şimdiki zaman fiili) kullanmasının hata olduğunu iddia etmektedirler. Oryantalistlerin iddialarına mesnet teşkil ettikleri bir ayeti tahlil ederek mevcut halin bir lahin mi olduğunu yoksa Kur’an’ın “i’caz”ına mı delalet ettiğini görelim:
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ “Babasıyla birlikte yürüyüp gezecek çağa gelince, قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى ‘Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin’, dedi(Saffat:102). Kur’an’ın hasımları masum insanların imanlarıyla oynamak için ayette geçen أَرَى “era/görüyorum” fiili yerinde رايت “reaytü/gördüm”, أَذْبَحُ “ezbahu/boğazlıyorum” fiili yerinde de ذبحت “zebahtu/boğazladım” fiillerinin olması gerektiğini iddia etmektedir.
Fiili muzari teceddüd ifade ettiğinden bu kıssada, bir hadisenin olup bitiğini izah etmek için kullanılan fiili maziden daha uygundur. Zira Hz. İbrahim bu rüyayı birkaç defa görmüştür. Nitekim konu ile alakalı Kurtubî şunları nakletmektedir: “Hz. İbrahim terviye gecesi sanki ‘Allah oğlunu kurban etmeni emrediyor.’ diyen birini gördü. Sabah olunca kendi kendine, “Acaba bu rüya Allah’tan mı, yoksa Şeytan’dan mı?” diye düşündü. İkinci gece aynı şekilde rüyayı yine gördü. Sabah olduğunda anladı ki bu rüya Allah’tandır. Bu yüzden bugüne, “Yevm-u Arafa” dendi. Üçüncü gece benzer rüyayı yine gördü, bu defa onu kurban etmeye karar verdi. Bu yüzden bu güne “yevmu’n-nahr” dendi(Kurtubi, el-Cami’u li-Ahkami’l-Kur’an, Beyrut, VI, 68). Hz. İbrahim mazi fiil yerinde “era, ezbahuke/görüyorum, kesiyorum” şeklindeki muzari fiilleri kullanarak, rüyanın bir defaya mahsus bir görme olmadığını, geçmişte gördüğünü, an itibariyle de görüldüğünü, yarın da görme ihtimalinin yüksek olduğunu bildirdi. Bunun için “görüyorum” ifadesini kullandı. Tıpkı bunun gibi sürekli midesi ağrıyan kişi de, “midem ağırdı.” yerine “ağırıyor” şeklinde şimdiki zaman kipini kullanır.
Kur’an-ı Kerim mazi fiil yerinde muzari kullanarak insanları Kur’an’ın içine çeker, nükteleri kavramalarına yardımcı olur. Olayı gözler önünde yaşanıyor gibi anlatır. Görüldüğü gibi Öztürk’ün hata olarak gördüğü mazi fiil yerinde muzari kullanmak oryantalistlerin ve talebelerinin idrakini aşan Kur’an’a mahsus yüksek bir anlatımdır.

Kur’an Niçin Tekil   Yerinde Çoğul Kullanır?

Oryantalistler Kur’an’ın zamirler arasında mutabakata riayet etmediğini, bazen cemi/çoğul zamiri müfred bir merciye gönderdiğini ya da tersi bir uygulama yaptığını, bunların da ibare hataları olduğunu iddia etmektedirler.
Önce zındıklar tarafından dile getirilen fakat ulemanın kaleme aldığı reddiyelerde, “Bu tür meseleler Kur’an’da hata olduğuna değil, onun i’cazına işaret eder.” denilerek tafsil ve tasfiye edildi. Bu süreçte, Kur’an’ın derin nükteleri de ortaya çıktı. Ne var ki Öztürk reddiyeler karşısında çürüyen iddialarda şimdi kendisine kariyer arıyor.
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ “Onların (münafıkların) misali, karanlık gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içerisinde bırakır (artık hiçbir şeyi) görmezler.” (Bakara: 17) ayetinde “بِنُورِهِمْ binûrihim/onların nuru” terkibindeki “هِمْ/onlar” zamiri lafız itibariyle tekil olan “الَّذِي ”ye dönüyor ki, oryantalistlere göre müfred olan “الَّذِي ellezî”den dolayı ayet “ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِ zehebellahu bi nûrihi” şeklinde olmalı ya da “الَّذِي ” ismi mevsulü sıla cümlesiyle birlikte “مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِين اسْتَوْقَدُوا نَاراً meseluhum kemeseli’llezîne’stevkadû nâran” şeklinde “cem”i gelmeliydi.
Allah Teala Bakara Suresi’nde münafıkların sıfatlarını saydıktan sonra onların imanlarını küfürle değiştirme hallerini şiddetli karanlık bir gecede ateş yakan, çevresi aydınlanıp ateşin ışığından ve sıcaklığından istifade etmeye başlayan, tam bu esnada ışığı sönen, karanlığa gömülen, çevresindeki bütün herkesin hareketsiz kaldığı bir adama (ya da topluluğa) benzetiyor.
Zamirin niteliği itibariyle kendi gibi müzekker ya da müennes bir isme ya da nicelik olarak müfred, tesniye ya da cemi bir merciye dönmesini dikkate alanlar, bu olmayınca “Kur’an’da hata bulduk” diye yaygara çıkaranlar Allah’ın Kelamındaki i’caz”ı idrak etmekten mahrum mübtedilerdir.
Müfessirler mezkür ayeti aşağıdaki şekilde tahlil ettiler: “ellezî” lafız itibariyle müfred, İsmi mevsullerin “amm” lafızlardan olması cihetiyle de mana yönünden cem’i kabul edilir. Dolayısıyla zamir müfred olduğunda “ellezî”nin lafzına cem’i olduğunda ise manasına döner.
Ateşi yakan kişi tek, ısınan ve aydınlananlar ise çok olduğundan Allah Teala ismi mevsul olan “ellezî”yi “müfred” getirerek, “Ateşi yakan”ın bir kişi olduğunu beyan etmiştir.
Ayette münafıklar (müşebbeh), karanlıkta ateş yakan adama benzetiliyor, Allah Teala da “binûrihim” deki zamiri “hum” şeklinde cemi getirerek doğrudan imanları sönen münafıklara gönderiyor. Zamir müfred olan “ellezi”ye değil de, münafıklara gittiğinden mutabakat problemi söz konusu olmuyor.
Ayette münafıkların bizzat kendileri ateş yakan adama değil, onların halleri ateş yakan adamın hikayesine benzetilmektedir. Benzer şekilde Cuma suresinde de مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَاراً “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra da onu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) durumu koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. (Cuma: 5) denilerek, Tevrat’la amel etmeyen Yahudiler (çoğul) kitap taşıyan eşeğe (tekil) benzetilmiştir.
“الَّذِي ” çoğul anlama delalet eden “cem’” gibi lafzı müfred, manası cem olan bir “mevsufun” sıfatıdır. Sıfat olan “ellezi” mevsufuna delalet ettiğinden, mevsuf hazfedilmiş sadece sıfat kalmıştır.
“Hata var” diye iftira edilen ayette münafıkların imanlarından istifade edememe hallerinin gece karanlığında ateş yakan adama benzetilmesi, “müşebbeh”le, “müşebbehun bih”in irtibatını o derece tesis etmiştir ki “müşebbehun bih”deki zamir doğrudan “müşebbeh” olan münafıklara dönmüştür. Manayı bozmadan, ifadeye rekaket düşürmeden bunu yapabilmek ise ancak Allah Teala’ya mahsus bir durumdur. Allah-u Ekber ve lillahilhamd.
Kur’an Niçin          Müzekker/Eril, Yerinde Müennes/Dişil Kullanır?
Oryantalistler, Kur’an-ı Kerim’de müzekker/eril yerinde müennes/dişil kelimeler kullanıldığını iddia etmekte, Öztürk de Kur’an’da ki hatalar(!) bağlamında bu hususu zikretmektedir. Nitekim Kur’an düşmanları تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ “/Tam on gün”(Bakara: 196) ayetinde müzekker-müennes uyumuna riayet edilmediğini iddia etmektedir.
Başlangıç düzeyinde bir Arapça’sı olanlar üçten ona kadar sayıların, madûdları/temyizleriyle bir birine zıt olduklarını, dolaysıyla müennes bir sayının madudunun müzekker olduğunu bilir. Bu malumat çerçevesinde yukarıdaki ayeti okuyanlar “kamile” kelimesiyle “aşere” kelimeleri arasında uyum olmadığını bunun da hata olduğunu iddia etmektedirler. Yani mesele Kur’an’dan değil onu anlayamayan sığ idrakten mütevellittir.
Temettu haccına niyet eden fakat kurban kesemeyen bir hacı adayı üç günü hac mevsiminde Harem’de, yedi günü de döndüğünde olmak üzere toplam on gün oruç tutar. Bu hususu anlatan ayeti kerimede فَصِيَامُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ “/Üç gün oruç” önceden geçtiğinden dolayı devamda “eyyam” kelimesi bir daha zikredilmez ve ayet تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ şeklinde nazil olur. Yani “madud” olan “eyyam” kelimesi Kur’an’ın az kelimeyle çok şey anlatmasının bir özelliği olarak tekrar zikredilmez. Ayrıca “sıyam” kelimesini duyan herkes de bunun güne mahsus bir ibadet olduğunu anlar. Nitekim bahse medar olan konu da da “kâmiletun” kelimesi “temyiz” değil, “aşere” kelimesinin sıfatıdır. Madud ise yukarıda da ifade ettiğimiz gibi “eyyam” kelimesidir.
“Kâmile” kelimesinin temyiz olduğunu iddia edenler ise ya “madudun” “kamilât” şeklinde cemi ve izafet halinde gelmesi gerektiğini bilmiyorlar ya da Öztürk gibi Arapça alt yapısı olmayanları yanlış bilgilendirip “Kur’an’da hata var” derekesine çekebilmek için bunu kasıtlı yapıyorlar. Meselenin kurgu safhasının oryantalizme ait olması dikkate alındığında tek bir ihtimal kalmaktadır ki o da oryantalistlerin bunu bir plan dahilinde kasıtlı olarak yaptıklarıdır.
Öztürk, oryantalizmin kitapları yerine tefsirlere baksaydı bu ve benzeri yerlerde hata değil, i’caz-ı Kur’an-ı görecek ve yerinden fırlayıp avazı çıktığı kadar “Ne büyüksün Ya Rabbi!” diye bağıracaktı. Oryantalizmin imanlarını sarstığı muzdaripler kudemanın eserlerine dönerlerse Kur’an muarızlarından hata olarak duydukları her meselede meani, beyan, bedi ilimlerinin alanına giren pekçok incelikler olduğuna tanık olacaklar.

2.Müslüman Allah     Teala İle Alay Eder Mi?!

Kur’an-ı Kerim bütün hamd şekillerini içine alan bir çapta “elhamdü” ifadesi ile başlar. Müslüman, “Rabbine hamdederek Onu tesbih et”(Nasr:3) emrine muhatap olup; “tesbih” ile Rabbinin şanının yüce olduğunu ilan eder, Onu bütün noksanlıklardan tenzih eder. “Hamd” ile ne kadar kemal varsa Ona ait olduğunu ilan eder. Allah Rasulü de her hayırlı ameliyeye “hamd” ile başlayarak Allah’ı tazim etmeyi telkin etti. Kur’an’ın gölgesinde neş u nema bulan Müslüman da, yürüyüşte, oturuşta, kalkışta, ders anlatışta, makale yazışta hep hamd suretinde olur, bu haliyle kafirden, müşrikten, münafıktan ayrılır. Ne var ki millet evlatlarına bunları anlatmakla memur olan Öztürk, Allah Teala ile alakalı sarfettiği ifadelerle adeta Kur’an’la savaşmakta, Allah ile alay etmektedir. İşte buyrun noktasına, virgülüne dokunmadan Öztürk’ün Allah tasavvuru:
“Allah’ın Mekke döneminde diğer tanrılarla didişmeye pek niyeti yoktu ve bu yüzden elçisine “Sizin dininiz/inancınız size, benim dinim/inancım bana!” demesini tembihliyor, böylece konjoktüre uygun konuşuyordu.” (Öztürk, Kıssaların Dili, 55).
“Ahiret inancına sıkça vurgu yapması, sevgiyi çoğaltmaya çalışması hasebiyle bir ahlak ve adalet tanrısı gibi görünen Allah, müminlerin Medine’ye göç etmeleri ve orada güçlenmeleri üzerine yine konjonktüre uygun olarak savaştan söz etmeye başladı.(…) “Medine’ye hicretten sonra Tanrı Hicaz’da yalnız benim sözüm geçinceye dek “kâfirleri nerede bulursanız orada haklayın!” fermanını saldı ve bu ferman uyarınca müminler vaktiyle sürgün edildikleri Mekke’yi fethettiler.”
“Hülasa kendini “âlemlerin rabbi” olarak tanıtan Allah gerektiğinde sosyal çevreyi dönüştürme aracı olarak, gerektiğinde de temel sosyal fikirlerin önemini gösterme aracı olarak şiddete başvurmaktan kaçınmadı.” (Öztürk, Kıssaların Dili, 56).
Doğrusu bu Tanrı, Karen Armstrong’un ifadesiyle, “son derece zalim, tarafgir, ve katil bir tanrıdır. Orduların tanrısı, Yahava Sabaoth olarak bilinecek olan bir savaş tanrısıdır bu. Kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.”( Öztürk, Kıssaların Dili, 53).
Öztürk, sanki Allah Teala’dan değil de insanların uydurduğu tanrılardan bahsediyormuş gibi bir üslup kullanmakta, Allah Teala’nın Yunan tanrılarının kendi aralarında ki mücadelesi gibi Mekke tanrılarıyla “didişme”sinden söz etmektedir. Öztürk Allah Teala için “diğer tanrılarla pek didişmeye niyeti yoktu” derken de cesaret problemi yaşadığına, “konjoktüre” göre davrandığına, şiddet uyguladığına, Karen Armstrong’tan tenkit etmeden yaptığı nakille Rahman ve Rahim olan Allah’ın “son derece, zalim, katil olduğuna” vurgu yapmakta, daha başka tahkir edici ifadeler kullanarak hiçbir müslümanın cesaret edemeyeceği bir üslupla Kur’an-ı Kerim gibi Allah Teala’yı da itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Kur’an’ın, kullarına asla zulmetmediğini (Fussilet: 46) beyan ettiği Allah Teala, Öztürk’ün literatüründe “zalim”dir.
Müslümanların tenzih ve takdise memur ve mecbur olduğu Allah Azze ve Celle ile alay eden, en bayağı sıfatları ona izafe eden Öztürk’e şu ayet buyuruyor ki; وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِئُونَ “Onlara soracak olsan mutlaka, “Biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu!” derler. De ki: “Siz Allah ile, Onun ayetleriyle ve peygamberiyle mi alay ediyorsunuz?” (Tevbe:65).
Kariyer yapmak için yüksek lisans tezlerini özetleyip makaleye dönüştüren, Allah Teala ile istihza eden cümleleri sarf ederek Kur’an düşmanlarına, “Eğer Allah’la, Onun Kitabı’yla hesaplaşacak Müslüman adı taşıyan birini arıyorsunuz işte icraatlarım ortada, yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır. Hiçbir oryantalistin söylemeye cesaret edemeyeceği cümleleri kurar, sonra da akademik çalışma diyerek onları heyetlerden geçirir, hakemli dergilerde neşrederim. Birkaç gazeteci ile ekranda bunları tevil eder, hakkımda kadınlara “Kur’an hakkında radikal yorumları olan bir hoca” muhtevalı yazılar yazdırır, bu uğurda mücadele ederim. ama bütün bunlara rağmen Kur’an’ın yakasını bırakmam.” der.

3. Kur’an’ın Kitab-ı Mukaddes’ten İktibas Olduğu İddiası

Allah Rasulü, etrafı dağlarla çevrili bir beldede Mekke’de dünyaya geldi. O doğduğunda insanlar ne Roma okullarını, ne Yunan filozoflarını, ne de Hind felsefesini biliyordu. Kabe’den dolayı Arap Yarımadası’nın çekim merkezi olan Mekke’de okur-yazar olanların sayısı on yediydi. Tevrat ve İncil İbranice olduğundan ümmi olan halk doğal olarak Ehl-i Kitab’ın kültürüne yabancıydı. İnsanlar tarihi ve medeni birikimlerini şifahi olarak paylaşır, nesiller arasında irtibat şiirle sağlanırdı.
Allah Azze ve Celle peygamberini çevresi engin çöllerle sarılı, ümmiliğin hakim olduğu(bk Cum’a: 2; Al-i İmran:75) böyle bir şehirden seçti. Ümmi Peygamber(bk Araf: 157-8) okuduğu ayetlerle Mekkelilere hiç duymadıkları hâdiselerden, gaybî hakikatlerden, iman esaslarından bahsetti. Onu, hayretler içerisinde dinleyen müşrikler Kur’an-ı Kerim’in Allah Rasulü’ne yazdırıldığını iddia ederek vahiy çevresinde şüpheler oluşturup Kur’an-ı Kerim’i engelleyebileceklerini düşündüler. Kur’an’ın Allah Rasulü’ne Rum asıllı Hristiyan köle Cebr en-Nasrânî tarafından yazdırıldığını iddia ettiler. Nevar ki daha sonra Müslüman olan bu köle efendisi tarafından, “Muhammed’e bunları sen öğretiyorsun.” diye dayak yerken “Hayır! Allah’a yemin olsun ki o bana öğretiyor ve yol gösteriyor.” diyerek (Kurtubî, a.g.e., , X, 117) hem iddiaları reddetti, hem de onun etrafında oluşturulmaya çalışılan şüpheleri izale etti.
Müşriklerin Kur’an’ı isnat ettikleri kişi hem bir köle, hem de Rum asıllıydı; yani Arapça’ya yabancıydı. Farz-ı muhal, böyle bir durum söz konusu olsaydı, Cebr, Mekke aristokrasisinin reddettiği bir Peygamber’i etkisiz hale getirmek ve karşılığında hürriyetine kavuşmak için “Evet bunlar bana aittir.” demez miydi?! Ya da “Bu Kitap bana aittir.” dolayısıyla ona değil de bana iman edin çağrısında bulunmaz mıydı?! Sonra Hristiyanlığın öğretilerine bağlı olan bu köle dinini terk edip –haşa- uydurma bir Kitab’a inanır mıydı?! Ayrıca “muallaka-i seb’a(yedi askı)” şairlerinin dahi bir sûresinin benzerini yazmaktan aciz kaldığı bir Kitab’ı, acem bir köle nasıl telif edebilirdi? Uzayıp giden ve cevapsız kalan bu sorular Mekkelilerin iddialarını çürütüp, yok etti.
Kur’an-ı Kerim’in “Lâ ilâhe” derken Allah’tan başka bütün hâkimleri, İslam’dan başka bütün sistemleri reddetmesi; bütün Ebû Cehillerle, bütün Karunlarla, bütün Belamlarla hesaplaşması, cihadın hüküm yalnız Allah’ın oluncaya kadar süreceğini ilan etmesi, Ona iman edenlerin emperyalist devletleri yıkıp parçalamaları, küresel güçleri ürkütmüş ve her devirde onları Kur’an merkezli İslam’ı itibarsızlaştırma çalışmalarına sevketmiştir. Bunun kurgu aşamasında bizzat kendileri, dağıtım-pazarlama ayağında ise adı Hüseyin, adı Mustafa olanlar rol almıştır.
Her asırda İblis’in parlamentosu yıllık planları görüşürken İslam’ı yegane tehlike olarak masaya yatırır, onun rükn-ü esâsîsi olan Kur’an’a karşı yürütülen mücadelede inandırıcılığını yitiren iddialar revize edilir, yalanları müdafaa edemeyen ya da dağıtımda isteksiz olan personelin tasfiye kararı alınır.
Müşrikler, Kur’an’a karşı “Cahiliyye”yi korumak için o günün şartlarında bütün yollara baş vurmuş fakat Allah Rasulü’nün ümmi oluşunu inkar etmemişlerdi. Bu yüzden Kur’an’a hep hariçten kaynaklar aramışlardı. Nevarki Kur’an’a kaynak bulma gayretleri her defasında akamete uğramıştı.
Kur’an okundukça çöl sustu, edebiyat meclisleri itibarını yitirdi, Arab’ın kültür ve medeniyet hafızası olan şairler yenildi. 23 yıllık bir mücadelenin sonunda bütün bir yarımada ümmi peygamberin okuduğu Kur’an’ın etkisiyle hem sîretini, hem de sûretini değiştirdi.
Müşrikler gibi, oryantalistler de sarsıldı Kur’an-ı Kerim karşısında. “Muhammed ümmî olduğu halde bu kadar geniş bir yelpazede, bu kadar farklı konudan nasıl bahsedebilir ve insanlar üzerinde nasıl bu derece müessir olabilir, Kur’an’daki bu ilmi nereden aldı?” diye kendilerine defaatle sorular yönelttiler. Rıhtıma kadar geldiler, ama gemiye binemeyip, iman edemediler. Tarih boyu Kur’an düşmanlarının Onunla olan mücadelesini ve mağlubiyetlerini incelediler. Ulaştıkları bütün sonuçlar onlara; “Kur’an’ın rüchaniyeti onun vahiy, tebliğ eden Hz. Muhammed’in de Allah’ın Resul’u olduğuna delildir.” dedi. Fakat onlar vazifelerine sadakat gösterip delillere rağmen inkarı seçtiler, yeni bir cephe açıp Allah Rasulü’nün okur-yazar olduğunu iddia ettiler. Tarihi veriler onun ümmi olduğunu isbat edince, çaresiz “Biz ne diyorsak odur.” dediler. Bu çerçevede “Kur’an’ın kaynakları” başlığını taşıyan eserler kaleme aldılar. Allah Rasulü’nün Kur’an-ı Kerim’i, Tevrat ve İncil’e bakarak yazdığını iddia ettiler. Ümmiliği inkarla başlayan bu iftirayı o derece ileri götürdüler ki, Arapça’yı tahrif etmek için bir Hıristiyan tarafından hazırlanan “el-Müncid” adlı lügatın ilk baskısının “mim” maddesinde “Muhammed” kelimesi açıklanırken “Efendimiz’in önünde İncil, elinde kalem işlevi gören bir tüy olduğu halde ondan nakilde bulunuşunu (!) gösteren bir resim yayınladılar(bk. Abdulmuhsin el-Matîrî, Da’va’t-Tâînîn, Beyrut, 206, 217).
Kur’an’ın önceki kitaplardan intihal olduğu iddiasına insanları inandırabilmek için, bunu imkansız hale getiren Allah Rasulü’nün ümmi olamayacağını söylediler, bu noktada muasır akademisyenlerden kendilerine şahidler de buldular. Kimi gönüllü, kimi de oynanan oyundan habersiz olan bu taife, ümmiliğin zıddının okur-yazar, cahilin karşıtının ise alim olduğunu temyiz edemeden, “Tabi ki Peygamber okur-yazardı.” diyerek ümmiliği reddetti. Bu reddedişle de oryantalizmin Kur’an’ın vahiy olmadığı yönündeki iddiasına zemin hazırladı. Oysa ki Allah Rasulü hayatının hiçbir devresinde ne bir metin yazdı, ne de yazılı bir metni bakarak okudu(Ayrıntı için bk İhsan Şenocak, Ümmilik, İnkişaf, sy., 9, 12-21).
Allah Rasulü’nün ümmî olduğundan bahseden ayet-i kerimeler Medenî’dir. Sadece okur-yazar olmadığını bildiren ayet mekkîdir(Ankebut: 48). Konu ile alakalı hadislerin tamamı ise Medenî’dir. Bu durum ümmîliğin onun hayatının bütün evrelerini kapsadığını ve değişmez bir vasfı olduğunu göstermektedir.
Mektebe gitmeyen, hiçbir hocadan ders almayan ümmî birinin gelmiş ve gelecek bütün zamanların bilgisinden bahseden Kur’an’ı tebliğ etmesi ve bu Kitab’ın dünyanın en çok okunan kutsalı olması ilim tarihinin en büyük hadisesidir. Bu durumu gölgelemek isteyenler Allah Rasulü’nün ümmî olduğunu reddederek, Kur’an’ın ilahi oluşu etrafında şüpheler oluşturmak istemektedir.
Siyer kitapları, Onun hayatını en küçük ayrıntısına varıncaya kadar nakletmesine rağmen okuduğundan ya da okumayı öğrendiği bir şahsın adından bahsetmemektedir.
Bilgiye ulaşmanın vasıtası olan yazı, Allah Rasulü’nün kaynağının vahiy olması bağlamında değerlendirildiğinde görülecektir ki, ümmîlik Allah Rasulü için bir nakısa değil bilakis onun nübüvvetinin en güçlü şahitlerindendir.

Rudi Paret’i Tasdik Eden Tefsirci

Oryantalist olmanın zorunlu bir sonucu olarak Kur’an’a saldıran Rudi Paret, Kur’an’ın Allah Rasulü tarafından Ahd-i Atik’ten uyarlama olduğunu iddia etmekte, Öztürk de onun bu hezeyanlarına katıldığını belirtmekle yetinmeyip, Paret’in iftiralarını “anılmaya değer tesbitler” olarak nitelemektedir:
“Vakıa, Muhammed daha çok Eski Ahit kıssalarına, özellikle Nuh ve Tufan kıssasına başvurmuş ve bunları -Vahiy Tarihi’nin (Heilsgeschichte) erken döneminden diğer örneklerle insicam içerisinde- nesilden nesle, kavimden kavime tekerrür eden bir ‘ilahi azap’ modeli geliştirmek amacıyla kullanmıştır. Bu esnada Eski Ahit kahramanları asli hüviyetlerinden epey bir bölümünü yitirmişlerdir. Nuh, Lut ve Musa, Muhammed’in kendi şahsının birer numunesi haline gelmişlerdir. Onların karşıtları, yani Nuh ve Lut’un kavimleri, Firavun ve Mısırlılar ise Muhammed’in çağdaşı müşrik Mekkelilerin rolünü üstlenmişlerdir. (….) Muhammed, Kitâb-ı Mukaddes’teki malzemeyi iktibas ederken, Eski-Ahit yazarlarının (Chronisten) edebi hikâyeciliğiyle rekabet etmek gibi bir amaç taşımıyordu. Onun için birinci derecede söz konusu olan ‘içerik’ti.” (Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara, 2010, 72-3).
Öztürk, Paret’in Allah Rasulü’nün Kur’an kıssalarını Eski Ahit’ten aldığı, sonra bunları ‘ilahi azab’ modeline dönüştürdüğü, ardından da kendi zamanına uyarladığı yönünde ki iftiraları için, bunlar “anılmaya değer tesbitlerdir” ifadesini yetersiz görüyor ve şunları söylüyor:
“Kur’andaki kıssaların mahiyet ve işlevi bağlamında katıldığımız bu görüşlere itiraz edildiği, dolayısıyla Kur’an kıssalarının tarihî gerçeklikle birebir örtüştüğü fikri benimsendiği takdirde Allah’ın iradesinin farklı zamanlar açısından niçin “Geçmişte öyleydi; şimdi böyle” şeklinde ifade edilebilecek tarzda yansıdığına makul bir izah bulmak gerekecektir.”(Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara, 2010, 73).

Cevap Ver Öztürk!

Evet, Kur’an’ı Kerim’i anlatmaya memur bir zat, ona uydurma diyen bir oryantaliste katıldığını belirtiyor. Eğer Öztürk’te zerre kadar ilim ve fikir namusu olsaydı Kur’an’ın uydurma olduğunu iddia eden oryantaliste katılmadan önce şu hususlara cevap verecek, sonra da bütün bu iddiaların ne kadar ilmi ve tarihi hakikatlere aykırı olduğunu görecekti. Kur’an’ın –haşa” uydurma olduğunu iddia eden Öztürk şunlara cevap versin:
Allah Rasulü ile aynı zaman ve mekanı paylaşan Mekkeli müşrikler, O’nun ümmi olduğunu yani okuma yazma bilmediğini kabul etmiş, bu yüzden Kur’an’ı O’na başkalarının yazdırdığını ileri sürmüşlerdi. Görüşlerine katıldığını söylediğin Paret’in iddia ettiği gibi eğer Allah Rasulü “Kitab-ı Mukaddes”ten iktibas edecek şekilde okuma yazma bilseydi O’nu susturmak için bütün imkanlarını seferber eden müşrikler pekala bunu delil olarak kullanır, mücadelelerini de bu delil üzerine bina etmezler miydi? Muhal farz, bu iddianın bir an için doğru olduğunu düşünelim… Bu durumda Allah Rasulü’nün hangi dillerde okuma yazma bildiği meselesi ortaya çıkmaktadır. Zira oryantalistlerin de itiraf ettiği gibi Ahd-i Atik İslam’dan önce Arapça’ya tercüme edilmemişti. İngilizler, el-Mevsûatu’l-Birîtaniyye’de ilk Ahd-i Atik tercümesinin Abbasi Devleti’nin ilk yıllarında olduğunu belirtmektedirler. (Mahmud Mazî, el-Vahyu’l-Kur’anî fi’l-Manzûri’l-İstişrâkî, İskenderiyye, 1196, 147-8) Kendini muteber bir akademisyen olarak gösteren Öztürk bu durumda Allah Rasulü’nün kimden ve nerede İbranice öğrenip de Tevrat’tan iktibasta bulunduğunu ispat etmesi gerekir. Elinde oryantalist yalanlar dışında ne var?!
Paret’in işaret ettiği, Öztürk’ün de katıldığını belirttiği kıssalar hususunda iki kitap arasındaki kısmi benzerliğin nedeni her ikisinin de Allah’ın vahyi olması hasebiyledir. Eğer benzerlik bir Kitab’ın diğerinden intihal edildiği anlamına gelecekse Tevrat’la İncil arasındaki benzerlik Kur’an’a kıyas edilmeyecek kadar çoktur. Bu durumda Öztürk Hz. İsa için de, İncil’i Tevrat’tan iktibas etti mi diyecektir?!
Eğer Kur’an, Öztürk’ün de iddia ettiği gibi tahrif edilen Tevrat’tan iktibas edilseydi, benzerinin yazılamayacağı yönünde müşriklere meydan okurken (Bakara: 23), Mekkeliler, “İşte meydan okumaya vasıta yaptığın meseleler Tevrat’ta da var” diye onlarla Kur’an’ın karşısına çıkmazlar mıydı? İnsanlar, “Tevrat varken, onun bir kopyası olan Kur’an’a gerek var mı?” diye itiraz etmezler miydi? Madem kıssalar önceki kitaplardan iktibas edildi, o halde Tevrat ve İncil de olmayan Hz. Hûd, Salih ve Şuayb kıssalarını Allah Rasulü nereden aldı?!
Rudi Paret’in Kur’an’ın, Ahd-i Atik’ten intihal olduğu iddiasına katıldığını söyleyen Öztürk; müntesiplerini insanlığı Yahudi adına sömürmeye, kan dökmeye davet eden, şirki meşrulaştıran muharref bir Tevrat’la; Allah’ın hakimiyetine çağıran, göklerin nizamıyla yere müdahale eden, ırka dayalı sistemlere son veren, üstünlük takvadadır diyen, şirkin Allah’a karşı işlenen en büyük terör suçu mesabesinde olduğunu dolayısıyla da asla affedilemeyeceğini ilan eden Kur’an’ı aynı bağlamda değerlendirip, ikincisinin birinciden alıntı olduğunu söylemesi ilmi olduğu kadar vicdani açıdan da cinayettir.

4. Mucilerin İnkarı

Öztürk, risaletin şahidi olan mucizelerle alakalı da şunları söylemektedir:
“Hissi mucizelerle ilgili rivayetlerin haber-i vahid türünden olması ve kesin bilgi değeri taşımaması gibi teknik konular bir tarafa bu tür rivayetler bize öyle geliyor ki Müslümanların bilhassa Hıristiyanlar ile polemiklerinde Hz. Muhammed’in en azından mucize konusunda Hz. İsa’dan aşağı kalır bir yanı olmadığı fikrine mesnet kılmak için uydurulmuştur.” (Öztürk, a.g.e., 65).
“Evet, Hz. Muhammed’e nispet edilen hissi mucizeler büsbütün uydurmadır.” (Öztürk, a.g.e., 65).
Öztürk, Paret’in Kur’an’ın uydurma olduğu yönündeki hezeyanını onayladığından ya Kelamullah’ı okuma gereği duymuyor ya da “Uydurma olduğundan üzerinde dilediğim gibi tasarruf yetkisine sahibim.” diyor. Eğer Öztürk bütüncül bir nazarla Kur’an-ı Kerim’i okusaydı görecekti ki, Allah Rasulü’ne, verilmeyen hissi mucize değil, “el-mu’cizetu’l-muhlike/ inanmayanların helakine sebep olan mucize”dir. Zira Kur’an-ı Kerim, Allah Rasulü’nün irşad amaçlı pek çok hissi mucizesinden bahsetmektedir: Bedir’de Allah Rasulü’nün attığı toprağın müşriklerin gözlerine isabet etmesi (Enfal: 17), Bedir’de bin(Enfal: 9) ardından üç ve beş bin meleğin gelmesi (Al-i İmran: 124-5), Allah Rasulü’nün bir gece Mekke’den, Kudus’e gitmesi (İsra: 1), Kur’an-ın gelecekten haber vermesi (Rum: 1-4), ayın ikiye yarılması(Kamer: 1-2)hissi mucizeden başka nasıl izah edilebilir?!
Ne gariptir ki ümmetin çocuklarına Kur’an-ı Kerim’i öğretmeye memur birisi, Allah’ın ayetlerine Rudi Paret’in yalanları kadar itibar etmiyor. Allah’ın “var” dediğine “yok”, oryantalistin “var” dediğine ise “işittim ve itaat ettim” diyor.

5. Hulasa

Öztürk, bir yazımız üzerinde dört “sebbiye” kaleme aldı, aynı içerikte de çekimler yaptı. Dil ve diyalektik itibariyle bütün ameliyeleri ancak en çirkine, en kötüye örnek olabilir, ilmi-fikri muhteva ve edebi kıymet açısından da ancak lise talebelerine, “nasıl bir yazı yazmamaları” noktasına numune teşkil edebilir. Zira Türkçe’de ahlaksız kelimeler sözlüğü yazılsa kaynak olarak “Mustafa Öztürk’ün Feryadı” başlıklı ses kaydı ve kaleme aldığı dört sebbiye kafi gelir.(Millet irfanına zarar vermemek için neşrini uygun görmediğimiz yazılar ilk halleriyle elimizde mevcuttur. Talep edilmesi halinde reşid olanlara gönderilebilir.)
Bütün bunlardan daha da vahimi ise bir ilahiyatçı olarak vazifesi itibariyle de olsa ahlak davası olması gereken Öztürk’ün ahlaksızlığın manifestosu olacak yazılar yazması ve bu halde bir yönüyle de ahlak kitabı olan Kur’an-ı Kerim üzerinde konuşmasıdır. Bu izmihlali ahlaki yürürken ilmi istiklalden bahsetmek mümkün değildir.
İftira, bir edebi tür olsaydı onun şaheseri de Öztürk’ün sebbiyelerinden seçilirdi. Zira İhsansenocak.com’da ki “iletişim kısmında” soyadı “Kadıoğlu” olan bir kardeşimizin mailinin Osmanlıca’da ifade edildiği şekliyle “Kadızade” yazılmasından hareketle maili bize isnat eden ve bu isnat üzerine yalanlar kurgulayan, bizi Kadızadelilerle ilişkilendiren Öztürk; ya yaptıklarının ortaya çıkacağı korkusu ya da birilerinin konuşma ihtimalinden dolayı olsa gerek, “Adana’dan bir öğrencisini aradığım, Mustafa Öztürk’ün sınıfta Kur’an’ı yere vurduğunu söylemesi için ona baskı yaptığım yönünde ekranlarda mazlum edebiyatı yapıyor.”. Kur’an’ın uydurma olduğunu söyleyerek Allah’ın Kitabına saldıran Öztürk aynı şekilde bize de iftira ediyor. Eğer böyle bir durum varsa ekranda karşısında ağladığın kadın sana, “Öğrencini getir, ekranda konuşturalım.” deyince niçin “olur” diyemedin? Haydi buyur ekranlar emrinde, kimi aradığımı ve ne söylediğimi, telefon kayıtlarını yalanlarına amade televizyonlardan ilan et. “Neden” haftalar geçmesine rağmen kiminle konuştuğum noktasında tek cümle etmedin ey müfteri! Öyle görünüyor ki senin başka korkuların var, “bunlar ortaya çıkarsa, halim nice olur” diye endişeleniyor, bu yüzden türünün emsali olmayan iftira cümleleri kuruyorsun. Elhamdülillah biz Allah yolunda mücadele ederken ne birilerinden medet bekler, ne eteklere yapışır, ne de kirli senaryolara tenezzül ederiz. Bu Kur’an müdafaası da tamamen senin söylediklerin ve yazdıklarından hareketle yani kaynakları gösterilerek yapılacaktır. Biz müslümanca hesaplaşırız. Sen diyalektiği oryantalistlerden; sadece Arapça kitaplar okumakla eleştirdiğin bizler de ulemadan, “büyük doğu”dan alırız. Elhamdülillah ilimde de, fikirde de nesebimiz zahirdir. Allah’tan başka ne sığınağımız, ne de medet beklediğimiz merciler var. Sabah akşam kardeşlerimizle mütalaa ettiğimiz kitapları okur, boş vakit bulunca da bir şeyler karalarız. Eğer bunlar birilerinin desteğiyle olabiliyorsa, “Bu Müslüman Beydavi, Nesefi, Hidaye, Menar, Elfiye Şerhi, Belâğat, Muğni’t-Tullab, Müslim okutur. İki tane kardeşimiz gelsin sadece bir gün bu kitapları bir de sen okut. Gör o zaman ilim, yüksek lisans tezlerini özetleyip sonrada makale diye neşretmeye mi benziyor.
Öztürk, resmi manada “vaiz” olmadığımı bildiği halde ısrarla “Vaiz Şenocak” terkibiyle vaizliği tahkir ediyor, kendince şöyle demeye çalışıyor, “Sen hep Arapça eserler okuyan, bense bir yazıda bir ayet yazan, onu da yanlış yazan akademisyenim!.”. Buraya kadar olanı anladık da, asıl anlaşılması gereken mühim mevzu şudur ki, Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de kaç ayette “vaaz” ettiğinden(Nisa:58; Nahl: 90) yani “vaiz” olduğundan, vahyi tebliğ eden peygamberinin “vaiz” (Şuara: 136) kimliğinden bahsediyor. Oryantalizmin Türkiye distribütörü, “vaiz” kavramıyla bize değil, aslında en büyük vaiz olan Allah Azze ve Celle’ye, onun vaiz peygamberlerine hakaret ediyor. Yoksa bizim için “vaiz” olmak, “müezzin” olmak bile büyük bir şereftir. Zira Hz. İbrahim ve İsmail’in cami temizleyicisi olduğu İslam mabedinde(Bakara: 125), süpürgeci olmayı milyon defa, Rudolf Bultmann’la meslektaş olmaya tercih etmeyiz.

Hepsi Yalan

Öztürk sebbiyelerinde “çok şey söyledi” gözükerek, söylemesi gerekeni ifade etmekten imtina etti. Oysa yapması gereken çok basitti, “Kur’an’da masal vardır ya da yoktur.” diyecekti veya “Allah kelamında masal olmaz, Allah masal söylemez.” diyenlerin ifadesini “dogmatiklik” (Öztürk, Kıssaların Dili, 98) olarak niteleyen ibarenin kitabında oluş keyfiyetini izah edecekti. Fakat bunların hiç birini yapmadı. Yalan, iftira ve hakaretle başladığı her yazısını yine aynı şekilde bitirdi. Bu cihetle sebbiyelerine dair verilecek en kuşatıcı cevap “Hepsi yalan” olacaktır.

Oryantalizmin Türkiye Distribütörü

Öztürk’ün dört sebbiyesinin birinde, tek bir ayet kullanması onu da لا حُكْمَ إِلاَّ لِلّهِ “lâ hükme illâ lillâh” diye yanlış yazması hem kendi seviyesini, hem de onun yazılarına onay verenlerin ilmi ve ahlaki kariyerlerini göstermesi açısından önemlidir. “Vaiz Şenocak Vakası” başlıklı sebbiyesinde “ben de biraz Arapça bilirim” babında latin harflerle yazdığı ibarede ise (“i”nin şapkasını koymasından özenle yazdığı zahir) “cem”i bir mevsufa “müfred” bir sıfat getirerek “Avâmil” düzeyinde bir metin okuyan öğrencinin bile yapmayacağı hataya düştü. “Elhamdülillahillezî ehhele abîdehu’l-fakîra…” diyerek “fakir”in “mevsufu” olan kelimeyi عبيد “ubeyd” yazması gerekirken عبد “abd”ın çoğulu olan عبيد“abîd” şeklinde terkibe aldı fakat manayı doğru verdi, “kulcağız” dedi. (Bu durum bana tercümelerden okuyup da Arapça aslından dipnot gösteren bazı zevatı hatırlattı. Ayrıca ibare tevazu makamında söylendiğinden ve de yaptığı tercümeden kelimeyi mübalağalı ism-i fail olarak okuması da mümkün değil.) Diyeceksiniz ki insan hata yapmaz mı? Elbette yapar. Fakat bir tefsir hocası, bir yazısında tek bir ayet yazıp onu da yanlış yazması bir seviye meselesi değil midir? Bu kıymette bir Arapça’ya sahip olan birinin kalkıp da Kur’an’da lahn/hata var demesi, açıkça ilan eder ki, “Kendisi Oryantalizmin Türkiye distribütörüdür.
Oryantalist Paret’in Kur’an’ın –haşa- uydurma olduğunu belirten görüşlerine katıldığını ikrar eden, ayrıca oryantalizmin Kur’an’la alakalı iftiralarından hareketle Allah’ın kitabında hatalar olduğunu iddia eden Öztürk’ün, bu ifadeleriyle oryantalizmin Türkiye distribütörü olduğuna

itiraz etme hakkı var mıdır? Daha Ne Yapacaktı?!

Kur’an’a uydurma diyen Paret’e katılan, Allah’la alay eden, kıssaların hakikat olduğuna inanmaya “dogmatikliktir”(Kıssaların Dili: 99) diyen, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere rağmen Allah Rasulü’ne nisbet edilen “bütün hissi mucizelerin uydurma olduğunu savunan” Öztürk Kur’an’a daha nasıl saldırabilirdi ki?
Kur’an’a hakaret eden bir adamı savunacak kadar Müslüman birkaç gazeteciyi yanına alarak, “Ben Ankara ekolündenim.”; “Arkam sağlam” gibi tavır ve ifadelerle “Kur’an müdafaamızı engelleyebileceğini zanneden Öztürk bilmelidir ki, değil Ankara ekolünü, bütün gazetecileri, onların etkileşim halinde olduğu üst akılları toplasa, hepsi tek safta içtima olsa yine de Kur’an’a “hata” isnat etmelerine müsaade etmeyecek, hesaplaşmadan bir adım bile geri atmayacağız.

Malul Gazeteciler

Öztürk’ün yazı yazdırdığı, konuşturduğu gazeteciler meseleye vâkıf olmamaları cihetiyle “malul” ve “mazurdurlar.”. Fakat Kur’an-ı Kerim’e her nevi hakareti yönelterek onu itibarsızlaştırmaya çabalayan, bununla alakalı karaladığı kitapları “işportacı tezgahına” çevirdiği ekranlarda teşhir eden, bu haliyle de, “İşte Kur’an’a böyle düşmanlık yapılır.” diye meydan okuyan Öztürk, bütün dünyayı arkasına alsa da Allah’ın Kitabı’na zarar veremeyecektir. Silahı sadece kalem ve kelamdan ibaret olacak Kur’an müdafaası, o tövbe edene, yazılarındaki iftiralardan dolayı, Kitaplarına hakaret ettiği Müslümanlardan özür dileyene kadar devam edecek…
Bize Kur’an-ı Kerim gibi tek bir harfinde hata olmayan bir kitab indiren ve onu tahriften koruyan Allah Azze ve Celle’ye secdeler olsun.
 

Hayatın İslam’a Göre Tayin Edilmesi Bağlamında Ehl-i Sünnet Tasavvurunun Yeniden İnşası

e-Posta Yazdır PDF

İslam coğrafyası yaklaşık iki asırdır akidede, ilimde, fikirde sürekli yeni sorunlar üreten bir kriz ikliminde kalmaya mecbur edilmiştir. Siyasi, ictimaî ve iktisadi buhranlara da kaynaklık eden bu iklim, İslam ümmetini metin ve şerh kitaplarını tarihî vesikalar niyetine okuyup tercüme eden gelenekçilerle, Batı’nın buyurgan aklının etkisinde kadimi reddeden modernistler arasında çare aramaya mahkûm etmiştir. İki zıt kutbun, “reddiye” zarfında yürüttükleri “karşılıklı itham savaşları” krizi her geçen gün daha da derinleştirmektedir.

 

İslam ümmeti, tarihi süreç içerisinde günümüzdekine benzer krizler yaşamış fakat bunlar ulemanın ilmî birikimimizi ve tarihi tecrübemizi dikkate alarak yaptığı inşa faaliyetleriyle kısa zamanda aşılmıştır. Farklı medeniyetlerle “tedahül” neticesinde ortaya çıkan zihniyet kirliliğini, vahiy ortamında önce izale sonra ise asla uygun bir surette imar etmek olarak cereyan eden inşa, kriz dönemlerinde Ebû Hanife, İmam Gazzalî, İmam Rabbanî, Halid Bağdadî (rahimehumullah) gibi büyük ruhlu âlimlerin delaletiyle “ne, niçin, nasıl anlaşılırsa muradı ilahiye muvafık olur?” sorularına cevap üretmiştir. Tabiûn kuşağından günümüze kadar farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşayan münşî âlimlerin ortak özelliği krizi, vahiy ortamında kalarak yönetip-çözmeleridir. Bu durumun kavramsal ve kurumsal karşılığı olan “Ehl-i Sünnet”, tarihin bu en derin krizini aşabilmenin de yegâne yoludur.

 

Ehl-i Sünnet’in yeniden inşası üzerinde isti’mali fikirde bulunabilmek için önce onun ne olduğunu, Müslümanların neden kendilerini “Sünnî” ya da “Ehl-i Sünnet” kavramlarıyla tanımladıklarını, Ehl-i Sünnet’in hangi alanlarda temsil imkânı bulduğunu, sosyal bir olgunun ürünü mü, yoksa İslam’ın yekün ifadesi mi olduğunu anlamak gerekir.[1]

 

Bazı çağdaş araştırmacılar, Ehl-i Sünnet’in siyasî ve ictimaî gelişmelerin ürünü olduğunu, “bu durumu” algılayacak donanımdan uzak olan ulemanın ise onu İslam’ın yekün ifadesi olarak görme yanılgısına düştüğünü savunmaktadır.[2]

 

Oryantalizm ise, İslam coğrafyasındaki büyük çoğunluğun Ehl-i Sünnet aidiyetini, İslam öncesi Arapların kültürleriyle münasebeti çerçevesinde tanımlamış ve bu çerçevede Sünneti, kendi varlık alanından koparıp -Kur’an-ı Kerim’in hakikati anlayamamanın gerekçesi olarak zikrettiği- atalar geleneğiyle ilişkilendirmiştir. Nitekim Montgomery Watt, göçebe Arapların hayatta karşılaştıkları zorlukları atalarının izinden giderek aşma anlamında kullandıkları “sünnet” kelimesinin, İslam toplumunda Hz. Peygamber’in Sünnetini takip etme şeklinde tezahür ettiğini söylemiştir.[3]


 Bu kurgu bazı müslümanları da etkilemiş ve İslamî nasslarda karşılığı “istikamet” olarak yer alan “Sünnete ittiba” tam aksi bir içerikte yorumlanmıştır. Bu noktada muasır bir araştırmacı şunları söylemektedir: “Arapların yaşantıları ve kültürlerinde önceden var olan, geçmişten gelenlere bağlılık anlamındaki sünnet telakkisi, dogmatik zihniyetin temsilcisi olan ulema tarafından Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tabiûna ittiba şeklinde anlaşılmıştır.”[4]

 

Ehl-i Sünnet’i dogmaların mecmuası olarak gören modernistler, son iki asırda yaşanan tüm krizlerin faturasını ona kesmiştir. Bu yüzden İslam Ümmetine önerdikleri gelecek tasavvurunun özünde Ehl-i Sünnet’ten kopuş vardır. Nitekim Hasan Hanefî’nin bu çerçevede kaleme aldığı eserlerin bir kısmının adı şu şekildedir: “mine’l-Akide ila’s-Sevra” (Akideden Devrime); “mine’n-Nassı ila’l-Vakı’” (Nastan Gerçeğe); mine’l-Fenâ ile’l-Bekâ (Yokoluştan Varoluşa); mine’n-Nakl-i ile’l-İbda’ (Nakilcilikten Yaratıcılığa). Buna göre, akideyi, nassı, yokoluşu ve nakilciliği Ehl-i Sünnet; devrimi, gerçeği, varoluşu ve yaratıcılığı modernizm temsil etmektedir.

 

Merkez meselesini Ehl-i Sünnet’in teşkil edeceği bu makalede, önce mevzunun kavramsal tahlili yapılacak, ardından çağdaş bir müşkil olarak modernitenin mustagriblerin İslam algısına etkisi incelenecektir. Son alarak da akideden amelî boyuta kadar hayatın her şubesinde “Ehl-i Sünnet’in topyekün inşası nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap aranacaktır.


I. TARİHİ SÜREÇ

 

Ehl-i Sünnet’in[5] kavram olarak ortaya çıkması ile alakalı esasta iki farklı görüş vardır. İslam ulemasının benimsediği birinci görüşe göre kavram, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e aittir. Ehl-i Sünnet’in sosyo-politik ortamın ürünü olduğunu iddia eden oryantalistlere ve onlarla fikir birlikteliği içerisinde olan müslüman araştırmacılara göre ise, “sunî” kelimesi ilk olarak hicri dördüncü asırda ya da daha sonraki bir zamanda kullanılmıştır.[6]

 

Konu ile alakalı rivayet ve değerlendirmeler birinci görüşü teyit etmektedir. Zira Allah Resulü “Fırka-i Naciye (kurtulan fırka)”den bahsettiği bir hadisinde, kendisine yöneltilen soru üzerine kurtulanların, “cemaat”,[7] bir başkasında ise, “kendisi ve ashabının benimsediği yolda”[8] sebat gösterenler olduğunu ifade etmiştir.[9] Buna göre “kurtulan”, zarurat-ı diniyye kapsamında değerlendirilen esasları kabul ederek Sahabe ve sevâd-ı azamın yolu üzerinde olandır.[10] Sahabe de kavramı aynı çerçevede kullanmıştır. Nitekim İbn Abbas (radiyallahu anh); “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı kıyamet gününü düşün.”[11] mealinde ki ayeti tefsir ederken, yüzleri ağaranların, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olacağını belirtmiştir.[12] Tabiûnden el-Hasanu’l-Basrî (v. 110), Eyyüb es-Sehtiyanî (v. 131), etbau’t-tabiînden de Süfyân es-Sevrî (v. 161)[13] başta olmak üzere pek çok âlim Ehl-i Sünnet kavramını aynı anlam çerçevesinde kullanmıştır.

 

Yukarıdaki ifadeler Ehl-i Sünnet’in Eş’arî ya da Maturidî tarafından kurulan bir mezheb olduğu yönündeki iddiaları da reddetmektedir. Müctehit İmamların da “münşi” olmadıkları sadece mevcudu tedvin ve beyan ettikleri gerçeğini ifade noktasında İbn Teymiyye şunları söylemektedir: “Ehl-i Sünnet, Ebû Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel yaratılmadan çok önce var olan mezhebin adıdır.”[14]

 

Dış unsurların etkisiyle Hz. Osman devrinden itibaren kendini gösteren “fitne”, kısa zamanda Haricilik, Şia ve Mutezile gibi isimlerle kurumsal bir hüviyet kazanınca[15] büyük kopuşun ardından geride, ümmet yapısı içerisinde kalan bütünü kayıtlarla ifade etme ihtiyacı ortaya çıktı. Sünnetin bid’atin, cemaatin de bölünmenin karşıtı olması, Ehl-i Sünnet’in İslam’ın rükünlerini koruyan, ana bünyesine dahil olmayan unsurları da dışarıda bırakan bir kavram olarak iştihar (şöhret bulması) etmesine zemin hazırladı. Yani Sünnet ve cemaat kavramları İslam’ın ne olduğunu beyan etmenin yanında, İslam içerisinde farklı temayüllerle temayüz eden Harici, Şiî, Rafizî ve Kaderî gibi siyasi ve akidevî kopuş ve oluşların da hangi hususlarda inhiraf içerisinde olduklarını tespit etti.


İlerleyen yıllarda fitne ve bid’at, akidevî ve ictimâî anlamda bir karışıklığı ve karşıtlığı anlatırken; Sünnet Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi inanıp yaşamayı, cemaat ise ayrılmadan bütün içerisinde kalmayı ifade etti. Sünnet ve cemaatin; bid’at ve fitneyle tam bir zıddıyet içerisinde olması tarih boyu devam etti ve hâdise literatüre “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Bid’at” mezhepler olarak geçti. Modernist Müslümanlar tarafından, ötekileştirme olarak algılanıp eleştirilen bu tasnif, insanların hangi ölçüleri esas almaları durumunda müstakim olabileceklerini, nerede, niçin yer almaları gerektiğini belirlemelerine katkı sağladı.

 

Yukarıdaki ifadelerin bir hulasası olarak Ehl-i Sünnet’i, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet bütünlüğü içerisinde şekillenen, Sahabe tarafından da yaşanarak temessül eden “müesses İslam” olarak tarif etmek mümkündür. Nitekim müçtehit imamların kelam ve fıkıh meclislerindeki inşaî beyanlarından Ehl-i Sünnet’in İslam içinde bir bölünme olmadığı, bilakis hayatı Kur’an ve Sünnet’e göre tayin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Ehl-i Sünnet’in vaz-ı cedide karşı devam-ı hal için yapılan keşf-i kadim olduğu yönündeki tezi desteklemektedir.

 

Bu anlamda “Ehl-i Sünnet”, fırkalar mahşerine dönen İslam coğrafyasında hangi esaslar dahilinde Müslümanca var olunabileceğinin adresi olmuştur. Bu yüzden o, İslam içerisinde yeni bir oluşumun adı değil, İslam’a nisbet edilen inanış sistemleri içerisinde ya da “alternatif İslamlar” arasında Allah’ın indirdiği dinin kendisidir. Bu durumda Ehl-i Sünnet’i sosyo-politik şartların ürünü olarak göstermek mevcudu gerçeğe aykırı bir şekilde tanımlamak olur.

 

Akideden Ameli Hayata Ehl-i Sünnet

 

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dini tebliğ ettiği ilk dönemdeki İslam algısı etrafında oluşturulan akidevî riskler, Ehl-i Sünnet kavramının iştihar döneminde de benzer yoğunlukta olmuştur. Müşrik kültür havzalarında üretilen ideolojilerin ihtiva ettiği tehlikeler müstakim âlimlerin Allah Resulü’nün ve Ashabının[16] sahih tevhit tasavvurunu esas alarak geliştirdikleri risk analizi yöntemleriyle tasfiye edilmiştir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramı ilk olarak akide alanında iştihar etmiş, zamanla Hanefîlik, Malikîlik, Şafiîlik, Hanbelîlik gibi amelî mezhepleri de içine alarak, “fırâk-ı dalle/sapık hareketler”e karşı “vahyedilen İslam”ın müesses hali olmuştur. Bu müesses hal neticesinde Kur’an’ı murad-ı ilahiye göre anlama faailiyeti tefsir, Sünnet’i muhafaza ve rivayet etmek hadis, tafsılî delillerden ameli şer’î hükümleri bulup çıkarmak fıkıh, imanın mahiyetine dair kabuller ve düşünceler de kelam başlıkları altında teşekkül etmiştir. Zamanla ilim merkezleri kurumsal kimlik kazandı ve İslami disiplinler kökleşti. Ulema halkla nass, devletle nass, harici siyasetle nass arasında nasstan hareketle çözüm ve çareler üretti. Ehl-i Sünnet ilmi disiplinlerle, fıkha, tefsire, kelama, fikre, sanata, mimariye, şiire ve nesire dönüşerek hayatın her şubesinde muşahhas bir hal aldı.

 

Ehl-i Sünnet, belli bir zümrenin adı olmaktan ziyade İslam’ın yekun ifadesi olduğuna,[17] bunun da fıkıh, tefsir, kelam, hadis, edebiyat, mimari gibi temel İslami disiplinlerde ve ictimaî hayatta farklı temsil alanları oluşturduğuna göre akidede ya da tefsirde “Ehl-i Sünnet’e göre….”  diye başlayan bir ifade “İslam’a göre….” şeklinde başlayan bir ibareyle ayniyet arz etmektedir. Zira bu şekilde başlayan her hüküm Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden, Sahabe tarafından uygulanma imkânı bulan bir rüknün arzıdır. Ehl-i Sünnet’e göre diye başlayan ifadeler aslında “münzel dine göre…” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumu yanıltıcı bir beyan olarak görmek[18] ya bir algı yanılması ya da şuur kaybıdır.

 

Ehl-i Sünnet’in İttifak Noktaları

 

Ehl-i Sünnet’e mensup müctehitlerin, asılda aynı olmakla beraber ictihadi hususlarda farklı mutalalara sahip olmalarını onun standart bir öğretisinin olmadığına gerekçe yapmak[19] ya iradî bir yönlendirmeden ya da âdem-i vukufiyetten kaynaklanmaktadır.

 

Ehl-i Sünnet ulemasının Kur’an ve Sünnet çerçevesinde belirlediği esaslar, neyin “tekfir” mevzuu olacağı ya da olmayacağını beyan ederek ümmet arasındaki “temel ihtilaf alanlarını” ortadan kaldırmıştır. Abdulkâhir el-Bağdâdî, kimin “Sünnî” addedileceğini belirtme sadedinde bu esasları şu şekilde hulasa etmektedir: “Âlemin hadis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kadim oluşunu, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, hiçbir şeye benzemediğini kabul eden; Allah Resulü (sallalalhu aleyhi ve sellem)’in nübüvvetine, onun evrensel olduğuna, şeriatının ebediliğine, getirdiği her esasın hakikat olduğuna, Kur’an-ı Kerîm’in şer’î hükümlere kaynaklık ettiğine, Kabe’nin namaz için kıble olduğuna inanan ve bu inanca -kişiyi küfre sürükleyecek- bidat karıştırmayan mümine Sünnî denir.”[20]

 

Ehl-i Sünnet - Sünnet İlişkisi

 

Şia, Mutezile, Havaric gibi Ehl-i Sünnet dışı mezheblerin Sünnet’e tabi olma noktasında Ehl-i Sünnet’ten farklı olmadıklarını, dolayısıyla Sünnet’e bağlılık iddiasının Ehl-i Sünnet’le sınırlandırılmasının doğru olmadığını söylemek[21] pek çok yanıltıcı bilgiler ihtiva etmektedir. Zira söz konusu fırkalardan günümüzde en etkin olanı Şia, hadisleri Sahabe üzerinden reddetmiş pek çok Sahabeyi de tekfir ederek onların rivayetlerine itibar etmemiştir. Aynı durum Mutezile’yi teşkil eden isimler için de söz konusudur. Nitekim direkt olarak hadisleri reddedemeyen Mutezile en fazla hadis rivayet eden sahabeleri yalancılıkla itham etmiştir.[22]

 

Ehl-i Sünnet’in Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sünnetini takip eden büyük çoğunluk olduğu gerçeğini yanıltıcı bulan kimi araştırmacılar arasında bazı hadisçilerin de yer alması düşündürücüdür.[23]

 

II. MODERN MÜŞKİL

 

Ortaya çıkan ya da çıkacak olan sorunları Kur’an ve Sünnet’i esas alarak çözen, böylece de “sahih İslam”ın sürekliliğini temin eden Ehl-i Sünnet, ana bünyeyi muhafaza ederek sürekli bir var oluşu hedefler, hayatı, Kur’an ve Sünnet’e göre tayin eder. Bu yüzden İslam’ın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayabilmek için ulemanın İslam kelimesine düştüğü “Sünnet” ve “Cemaat” kayıtları her dönemde olduğu gibi günümüzde de hayati bir önemi haizdir.

 

Ehl-i Sünnet, dış unsurları tasfiye etmeyi, inşanın hareket noktası olarak kabul eder. Bu yüzden onun önerdiği var oluşla modernitenin benimsediği sentez esasta birbirinden farklıdır. Birincisi İslam ümmetinin medeni birikimi ve tarihi tecrübesi içerisinde inşayı/var oluşu önerirken, ikincisi tedahülü tavsiye eder.

 

İnşa ve tedahül Hz. Ali (radiyallahu anh) döneminden itibaren devam eden iki esas ameliyedir. Dolayısıyla mevzunun vuzuha kavuşması için inşa gibi, “fırak-ı dalle”nin ameliyesi olan tedahülün de günümüzde neye karşılık geldiğini ve bu karşılığın nasıl oluştuğunu bilmek gerekir.

 

Kökleri itibariyle Batı’ya ait olan ya da Batı’da kurgulanıp İslam coğrafyasına uyarlanan modernizm, tedahülün muasır versiyonudur. Batı’ya ait bir kurgunun İslam’a uyarlanması, mevcut krizleri çözüp inşaî ruhu uyandırma yerine ilmî ve fikri enkazlara yeni harabeler eklemiştir. Batı, kurgusunu İslam coğrafyasına uyarlarken İslam’ı iman, ahlak ve ibadet esaslarından mürekkeb bir din olarak tanımlamış; Müslümanların siyasî, iktisadî ve ictimaî hususlardaki eserlerini ilgili alanların müzelerinde ya da kütüphanelerinde sergilenecek tarihî unsurlar olarak göstermiştir.

 

Batılılar, Mısır gibi İslam ülkelerinde uyguladıkları eğitim sistemi vasıtasıyla -büyük çoğunluk tarafından- İslam’ın sadece belli ibadet, zikir ve ahlak nazariyelerinden ibaret bir din, Kur’an-ı Kerîm’in de teberrük için okunan bir kitap olarak algılanmasını başarmışlardır. Nitekim modern dönem İslam tasavvurlarından dinin hukuk, siyaset, edebiyat, sanat gibi siyasi ve sinaî boyutları hazfedilmiştir. Böylece yegane iktisat, siyaset, eğitim nazariyelerinin mimarlarının Batılılar olduğu, bu yüzden müslüman alimlerin onları taklit etmekten başka çareleri olmadığı hissi uyandırılmıştır. Okullarda İslam’ın ana mevzuları yerine -müsteşriklerin uydurduğu iftiralara dayalı- şüpheler esas konular olarak okutulmuştur. Dünyaya, medeniyeti Romalıların, insan haklarını Fransız devrimcilerin, demokrasiyi de İngiliz halkının hediye ettiği, buna mukabil, İslam’ın “kadını erkeğin yarısı gören, ona yalnızca ev ortamında bir yaşam vaat eden, zekât ve öşürle insanların bir kısmının gelirini diğerlerine dağıtan, hırsızın elini kesen” bir sistem önerdiği, bununla da günümüz dünya sistemleri içerisinde yer almasının imkânsız olduğu telkin edilmiştir. İslam Medeniyeti’ni kendi varlık ortamında öğrenme imkânı bulamayan modernist müslümanlar Batı’nın toplumsal kölelik sistemini sürekli kılabilmek için, kendi sistemini mutlak doğru kabul ederek geliştirdiği mücadele tarzını ıslahat reçetesi olarak benimsemiştir. Sonuçta göremeyen, düşünemeyen, doğruları ancak Batı’nın değer yargıları üzerinden belirleyen, İslam adına sadece tartışılan ya da Batıların eleştiri için gündemde tuttuğu konuları bilen bir nesil oluşmuştur.

İslam medeniyetine karşı güven krizi yaşayan bazı müslüman araştırmacılarda Batı’nın kıstaslarını esas alarak İslam’ı okuma iştiyakı oluşmuştur. Bu çerçevede yakın tarihte, Batı düşüncesini eskinin tam aksi istikamette kurgulayan Descartes (1650), Spinoza (1677), Kant (1804) ve Hegel (1831) gibi hür olduğunu zannettikleri isimler aramışlardır. Batı’nın her yaptığını doğru kabul etmekten ya da bir şeyin doğru olabilmesi için Batı ile ayniyet arz etmesi gerektiği inancından kaynaklanan bu arayış, müslüman modernisti meselenin esas problemini görmekten mahrum bırakmıştır. Bu yüzden modernist, Mustafa Sabri Efendi, İmam Kevserî, Yusuf ed-Dicvî gibi âlimleri varlık alanlarının tam aksi istikametinde yani kriz üretme merkezinde görür ve onlardan istifade edemez. Onun nazarında Keşmirî’nin söyledikleri lisans düzeyindeki bir oryantalistin ifadeleri kadar önem arz etmez. Bu yüzden Arap olmayan ilahiyatçılar Batı dillerini öğrenebilmek için yoğun gayret sarf etmektedirler.[24]

 

Batı intelijansiyası, düşünceyi kilisenin baskısından kurtarabilmek için farklı modeller inşa etmek zorundaydı. Zira mevcut dini yapı, ıslah kabul etmediğinden sorunları ancak onu reddederek azaltmış olacaktı. Fakat İslam sahih bir din olduğundan tarihi süreçte yaşanan krizler yeniden ona dönmek suretiyle aşılabilmiştir. Nitekim Ehl-i Sünnet’e mensup büyük münşiler kriz ortamlarında, -yaşadıkları zamanı da dikkate alarak- Kur’an ve Sünnet’i yeniden okumuşlardır. Bu yüzden hale çare arayan Hegel eskiyi reddeder, Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi ise kadimi yeniden okur. Hadisenin bu boyutundan mahrum bir araştırmacı, Hegel’in kayıtlı olduğu düşünce kulübünde Şeyhulislam’ı bulamayınca o ve emsalinin tefekkürünü inkâr eder. Bizdeki redd-i kadimin özünde bu nev’i bir aramadan kaynaklanan yanılgı vardır.

 

Müstakim ilim adamları mutlak doğruların yalnız Kur’an’a ve Sünnet’e ait olduğuna inandıklarından entellektüel birikimlerini de onları anlamaya adamışlar ve neticede bağımsız düşünürler olmaktan ziyade vahiy ortamında vahye bağlı mütefekkirler olmayı tercih etmişlerdir. Bu tercihi imanlarının bir gereği olarak yapmışlardır. Bu yüzden onları esasta birbirinden farklı şeyler söyleyenler olarak düşünmek var oluşlarına aykırıdır.

Batı düşüncesini İslam coğrafyası şartlarında tercüme edip yeniden üretme ödevini üstlenen modernistler bu ameliyeleriyle şunu da telkin etmektedirler: Her şeyin en doğrusu Batı’ya aittir. Dolayısıyla ona entegre olmak tercih edilecek tek yoldur.

 

Modernistlerin telkini neticesinde mustagribler arasında üç ayrı algı oluşmuştur. Birinci algının sahipleri bütünüyle dini reddetmiştir. İkincisi İslam’ı, Batı’nın tayin ettiği anlama disiplini çerçevesinde iman, ibadet ve ahlaktan müteşekkil bir din olarak algılamış, aklı esas alarak dini yenilenmeyi savunmuştur. Dini devletten ya da devleti dinden ayırmıştır. Üçüncüsü ise İslam’ı bir bütün olarak kabul etmiş fakat Batı’nın tenkitine maruz kalan recm, el kesme cezası, başörtüsü gibi hususları farklı yöntemlerle reddetme yoluna gitmiştir.

 

Ehl-i Sünnet, dış unsurların tedahülü ile yaşanan ayrışma karşısında hayatı İslam’a göre tayin etme ödevini modernite karşısında da yaptı. Fakat oryantalist propagandanın etkisiyle varlık alanı, ya sınırlandı ya da yokluğa mahkûm edildi. Ana başlıkta üç, alt başlıklarda ise pek çok fırkaya ayrılan modern dönemdeki parçalanma Hz. Ali (radiyallahu anh) sonrası başlayan kırılmayla benzerlik arz etmektedir. Bu durumda, vahiy ortamında kalarak akideden ameli alana kadar hayatı İslam’a göre yeniden tayin etme zorunluluğu hâsıl olmuştur.

 

III. YENİDEN İNŞA

 

Bugün bütün İslam ülkelerinde, eğitim sistemleri, yönetim biçimleri, siyasi oluşumlar, iktisadi kurumlar, sanatsal aktiviteler, giyim tarzları, tüketim kriterleri esasta Batı’ya aittir. Ehl-i Sünnet, hayatın her şubesinde müessir olma refleksine ve kriz dönemlerinde yeniden İslam’a dönüşün tecrübesine sahip olması hasebiyle bugün yeniden okunmalıdır. Bunun ilk adımı “tevhid”in muhtevasını tahlil etmek olmalıdır.

 

Ehl-i Sünnet varlığını iki rükün üzerine bina eder: “Lailahe illelah Muhammed Resulüllah.” Müslüman birinciyle bütün ilahları reddeder, ulûhiyeti, rububiyeti, iradeyi, hâkimiyeti sadece Allah Teâlâ’ya tahsis eder. Bu şekilde iman eden bir müminin hayatında vahiyden korunmuş bölgeler olmaz. O, akidede, amelde, ahlakta, siyasi duruşta, yaşayışta topyekun müslümandır ve İslam, hayatının her şubesinde müessirdir.

 

Ehl-i Sünnet amelden mücerret bir iman nazariyesi değildir. Bu yüzden müslüman kimliğinin oluşması sürecinde akideyi ibadet ve fiilî var oluş takip eder. Yani o, ne tek başına akidevî bir nazireye ne de sadece ibadetler mecmuasıdır. Eğer bir mümin akidede ve ibadette müslümanca davranıyor, siyasi ve ictimaî hak ve sorumluluklarında ihtiyari olarak modern zihniyeti benimsiyorsa fiilî olarak İslam’ın varlığına dahil olmamış kabul edilir. Bu nev’î insanlar modern toplum içerisinde varlıklarını sürdüren nazariyât müslümanlarıdır. Hayatları gibi duygularını da modern toplumun iniş ve çıkışlarına göre belirlerler. Mesela faizi bir realite olarak gören ve bu doğrultuda ticari işlemler yapan müslümanın sevincine ve hüznüne faizdeki iniş ve çıkışlar tesir eder. Dolayısıyla nazariyât müslümanı kapitalist ya da sosyalist sistemi savunacak, onun için sevinecek ve üzülecektir. Entelektüel birikimini, tecrübesini hep onun daha iyi olması için harcayacaktır. Böyle bir inanış, parçacı olduğu gibi İslam toplum yapısının oluşmasını da geciktirecektir.

 

Allah Resulü’nün İslam’ın cahilliye kültürü ile sentezini reddetmesi gibi, Ehl-i Sünnet de modern zihniyetle tedahüle karşı çıkar.

 

Ehl-i Sünnet vatanda, ırkta, renkte ve dilde birlikteliğe karşı, akide ve amelde vahd  eti önerir. Her toplumu, farklı renk, ırk, dil ve kültürleri içerisinde Müslüman olarak yeniden var eder. Ona, adı ümmet olan yeni bir kimlik verir. Kesrette vahdeti gerçekleştirir.

Ehl-i Sünnet, insanı, şehvet gibi hayvanlarla ortak olan hususiyeti yerine iman ve ahlak gibi sadece ona has olan özellikleriyle yüceltir.

 

Ehl-i Sünnet’in modern değerlerle iç içe olmayı reddetmesi, onların varlığını dikkate almaması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu gün bir medresede sanayi devrimi öncesi zamanlarda yazılan “muhalled” eserleri, dünyadaki değişimi görmeden okumak, Ehl-i Sünnet’in değil onu temsil makamında olduğunu zanneden insanların zafiyetidir.[25] Aslında bu durum dolaylı olarak modernizme hizmet etmektedir. Zira böyle bir din modern zamanda yaşayan bir insan için müesses bir nizam olmaktan ziyade tarihi değere sahip bir mefhum olarak algılanacaktır. İki asırdır pek çok yerde medreselerin ibare okuma ve tercüme etme merkezleri olarak faaliyet göstermesi aslında modernizmin planlayıcılarının da hedeflediği bir durumdur. İman, ibadet ve ahlak konularını ihtiva eden “ilmihal” literatürünün imamların da “başvuru kitabı” haline dönüştürülmesi bu planın bir parçasıdır. Bununla İslam’ın, kul ile Allah arasında bir alana hapsedildiği dolayısıyla siyasi, ictimaî ve iktisadî boyutlarının olmadığı ezberletilmektedir. Gerçekte ise Ehl-i Sünnet, fıkıh disipliniyle vahiy kıstasını esas alır ve fertten cemiyete, evden devlete bütün bir hayatın sorunlarını çözmeye talip olur. Bunu da her dönemde metin, şerh, haşiye, talik başlıkları altında eser telif eden fakihlerle pratik çözümlere dönüştürür. Müctehid sahabelerden günümüze kadar vahyi idrak edip hayata tatbik etme ameliyesi bu şekilde tahakkuk etmiştir. Leknevî, Keşmîrî, Kandehlevî, Mustafa Sabri Efendi, Kevserî (rahimehumullah) gibi ulu hocaların telakkileri de bu minvaldedir. Yani ders halkalarını ve telif edilecek eserleri, Nusûs-i İslâmiyyeyi ve mütûn-u mübârekeyi müesses kaideler çerçevesinde anlayacak ve bu güne aktaracak bir yapıda yeniden inşa etmek kaçınılmazdır. Bunun başarılmasıyla redd-i kadim ve gelenekçilik, târihî birer vâkıa haline dönüşecek ve Ehl-i Sünnet müessir olacaktır.

 

Sonuç olarak, Ehl-i Sünnet, akideyle başlayan, tefekkür ve amelle bir bütüne dönüşen bir var oluştur. Akidede, fıkıhta, düşüncede, sanatta, edebiyatta, siyasette, iktisatta,… hasılı cemiyetin her şubesinde İslam’ın hayatı tayin etmesidir. Bu tayin ediş ne ideoloji, ne yeni bir mezheb, ne de meşreptir. Sadece İslam’ı her zaman ve mekânda hayatı yönetebilecek şekilde yeniden okumaktır. Bu anlamda Ehl-i Sünnet, Keşmirî ve Kevserî’de ilim, Necip Fazıl’da fikir, Ali Haydar Efendi’de zühd, II. Abdulhamid’te siyaset, İmam Şamil’de cihad, Hasan el Benna’da aksiyon olarak tezahür eder.

 

Dipnotlar

[1]- Bu sorular farklı kültür havzalarında neş u nemâ bulan zihniyetler tarafından birbirine tam aksi içerikte anlaşılma riskine sahiptir.

[2]- Mehmet Evkuran, Sünni Paradigmayı Anlamak, Ankara Okulu, Ankara, 2005, 99.

[3]- W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, ter. Mehmet S. Aydın, Hülbe Yay., Ankara, 1982, 56-57.

[4]- Kısmi tasarruf yapılarak alınmıştır. Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât Dergisi, IV, Ankara, 2001, sy., 4, 27-28.

[5]- Bk. Ebû İshak İbrahim b. Musa eş-Şatıbî, el-İ’tisâm, Beyrut, 1997. II, 509.

[6]- W. Montgomery Watt ve Zeki Necib Mahmud’un değerlendirmeleri için bk. Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, 358; Dâru’n-Nedveti’l-Alimiyye, el-Mavsûatü’l-Müyessere fî’l-Edyân-i ve’l-Mezâhib, Riyad, 1424, II, 979.

[7]- İbn Mâce, Fiten 17.

[8]- Tirmzî, Îman 18.

[9]- eş-Şatıbî, a.g.e., II, 458-538; Kevserî, a.g.m., 5-7.

[10]- Muhammed Zahid Kevserî, “İftiraku’l-Ümme ala’l-Fırak”, (İsferâyinî’nin et-Tabsîr-u fi’d-Din adlı kitabının mukaddimesi), Kahire, ty. 6.

[11]- Âl-i İmran (3): 106.

[12]- Abdullah Muhammed b. Ahmed Kurtubî, el-Camiu’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut, 2000, IV, 107.

[13]- Celalüddin es-Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne fî’l-İhticâci bi’s-Sünne, Mısır, ty., 46; Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Telbîs-u İblîs, İskenderiyye, ty., 9- 10.

[14]- İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Dâru’l-Hadis, Kahire, 2004, II, 266.

[15]- Muhammed Abdurrahman el-Mubârekfurî, Tuhfetü’l-Ehvezî, Kahire, 2001, VII, 54; Kevserî, a.g.m., 4.

[16]- Bakara (2): 137.

[17]- Fazlurrahman

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL