Dr. İhsan ŞENOCAK

İslam’a Karşı Yürütülen “Toplumsal Nefret” Kampanyasında Ücret Karşılığı Kur’an Okutmanın Rolü

e-Posta Yazdır PDF

Mutlak olarak ücret karşılığı Kur’an-ı Kerîm okutmak, bu hususta mukavele yapmak caiz değildir. Resmi ya da gayr-i resmi oluşumlar altında çeşitli toplantılarda Kur’an-ı Kerîm okuyup karşılığında ücret talep etmek de haramdır.


Giriş

Kur’an-ı Kerim iyiyi, doğruyu, güzeli vaz’ eder. İnsanın insanla, insanın cemiyetle, insanın Allah Teâlâ ile münasebetinin nasıl olması gerektiğini, fıtratın bozulmadan korunmasının esaslarının neler olduğunu anlatır.


Kur’an-ı Kerim eşyanın doğru bir şekilde okunmasını temin eder. O, okunup yaşandıkça ferdî ve ictimaî muvazene devam eder, problemler çözülür.


Müminler onu okur, anlar, yaşar, muhtevasını insanlarla paylaşır, emirlerini “maruf”, yasaklarını “münker” addeder, hükümlerini tebliğ etme noktasında da kendilerini sorumlu kabul ederler.


İslam ümmeti, “İlmi ulemanın ağzından alın.” düsturu gereği İslamî ilimlerin kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm’i doğru bir şekilde okuyabilmek için onu “fem-i muhsinler”den öğrenmeye itina gösterdi. İslam’ın ilk asırlarında bu‘fem-i muhsinler’ cami, medrese ve evlerde meccanen Kur’an-ı Kerim okuttular.


İlerleyen asırlarda Kur’an-ı Kerim öğretecek kişilerin azalması, mevcutların da nafaka sıkıntısı çekmesi konu ile ilgili yeni bir düzenlemeyi gerekli kılmıştır. Bu çerçevede bazı âlimler ilk dönem Hanefî fakihlerin aksine tedrisatın devam edebilmesi için muallimlerin Kur’an- Kerim okutmaları karşılığında yeteri kadar ücret alabilecekleri yönünde fetva vermişlerdir.


Bu makalede Kur’an-ı Kerim okuma ve öğretme karşılığında kâri ve muallimlerin ücret almalarının caiz olup olmadığı ile alakalı görüşleri günümüz şartlarını da dikkate alarak tahlil edeceğiz.


Caiz Olduğunu Söyleyenler


İmam Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Ebû Nasr, Ebû’l-Leys gibi âlimler Kur’an-ı Kerim’i okuma ve okutma karşılığında ücret almanın caiz olduğunu söylemişlerdir.


Deliller

Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın caiz olduğunu söyleyenlerin istidlal ettiği hadislerin birincisi şu şekildedir: “Allah Resulü’ne bir gün bir kadın gelip, evlilik teklifinde bulundu. Efendimiz sukût ederek kadına cevap vermedi. Kadın, -tekrar- evlilik teklifinde bulunduğunu ve Allah Resulü’nden görüş sorduğunu yineledi. Orada bulunan bir sahabi ayağa kalkıp şöyle dedi:


- Ey Allah’ın Resulü!  Bu kadını benimle evlendir.


Efendimiz:

- (Mehir olarak verecek) dünyalık bir şeyin var mı?


Sahabi:

- Hayır. Yanımda hiçbir şey yok.


Allah Resulü:

- Kalk git, araştır velev ki demir yüzük olsun (getir ona tak).


Sahabi gitti, araştırdı sonra geri döndü. Allah Resulü’ne şöyle dedi:

- Mehir olarak verecek dünyalık bir şey, demir yüzük bile bulamadım.


Allah Resulü:

- Kur’an’dan ezberinde bir şey var mı?


Sahabi:

- Şu sure var, şu sure var diye saymaya başladı.


Allah Resulü:

- Kur’an’dan ezberinde olan surelerle seni bu kadınla nikâhladım.”1


İkinci hadis ise şu şekildedir: “Ebû Saîd el-Hudrî (radiyallahu anh)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ashabından oluşan bir askeri birlik, görevli oldukları bir sefere gitmişti. Bunlar bir Arap kabilesinin yanında mola verip, onlardan kendilerini ağırlamalarını istediler. Fakat kabîle bunları konuk etmekten imtina etti. Bu sırada kabilenin liderini (bir akrep) soktu. Bütün bir kabîle harekete geçip onun için her çâreye başvurdu. Fakat liderlerine hiçbir şey şifâ olmadı. Kabîle halkından bâzısı:


- Yakınımıza gelen şu kafileye gitseniz, belki bunların arasında (hastalığın) çâresini bilen vardır, dedi.


Bunun üzerine kabîle halkından bir grup Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ashabına geldi ve:

- Ey cemâat! Reisimizi akreb soktu. Onun için başvurmadığımız çâre kalmadı. Hiçbir şey fayda vermedi. Sizden birinizin yanında herhangi bir çâre/tedavi var mı? dedi.


Kafileden birisi (Ebû Saîd el-Hudrî):

– Evet, (ben varım), Allah’a yemîn ederim ki, ben dua ederim. Fakat yine yemîn ederim ki, sizden bizleri misafir etmenizi istemiştik de bu talebimizi kabul etmemiştiniz. Artık ben de size, bir ücret belirlemedikçe dua etmem, dedi. Kabile sahabe ile bir sürü koyun karşılığında anlaştı. Bunun üzerine (Ebû Saîd el-Hudrî) kabile liderinin yanına gidip, ‘Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn’i (Fatiha Suresi) sonuna kadar okudu, hastaya üfledi. Hasta sanki bukağıdan çözülmüşçesine süratle yürüyerek gitti ve kendisinde hiçbir illet kalmadı. (Ebû Saîd el-Hudrî) devamla dedi ki: Kabîle halkı kendilerine üzerinde anlaştıkları ücreti ödeyince seriyyede yer alan ashabdan bir kısmı:


- Bu koyunları taksim ediniz, dedi. Fakat duâ eden sahâbî (Ebû Saîd el-Hudrî):


- Hayır, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne gidip, bu olup biteni kendisine arz edip, emirlerini alıncaya kadar bunları taksim etmeyiniz.


- Bunun üzerine Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün huzuruna çıkıp, durumu arz ettiler.


Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına (özelde Ebû Saîd el-Hudrî’ye) hitaben: “Fâtiha’nın bu derece etkili bir dua olduğunu sana kim öğretti?” diye sorduktan sonra,


- “Doğru yaptınız. Şimdi taksim ediniz ve bana da bir hisse ayırınız.” buyurdu ve tebessüm etti.2


Caiz Olmadığını Söyleyenler


Selef ulemasının önemli bir bölümü Kur’an-ı Kerim öğretme karşılında ücret almanın caiz olmadığı görüşündedir. Zührî’ye göre öğretme karşılığında alınan bedel mekruhtur. Ebû Hanife ve talebelerine göre ise caiz değildir3.Nitekim Hanefî fakihlerden el-Hakimu’ş-Şehid (v. 334/945) “el-Kâfî” adlı müdevven eserinde: “Kişinin çocuğuna Kur’an-ı Kerim fıkıh, feraiz öğretmesi ya da ramazanda onlara imamlık veya müezzinlik yapması için ilim sahibi birisini parayla tutması caiz değildir.” demektedir.4  İftihâruddin el-Buhârî’de (v. 542/1147) “Hulâsâtu’l-Fetâvâ”da“el-Asl”dan naklen şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim, fıkıh, öğretmek gibi taât esaslı ameliyeler için adam kiralamak caiz değildir.5”


Merğinanî ve İbn Hümam’a göre insanların, Kur’an öğretmek gibi dini vazifeler karşılığında ücret almaları caiz değildir.6


Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın haram olduğunu söyleyen fakihler bu görüşlerini: “Edası müslümana mahsus olan bir ibadetin îfası için adam tutmak caiz değildir. Çünkü taât ve kurbet olan bu fiiller bizzat mükellefler tarafından yapılmalıdır.7” hükmü üzerine bina ederler. Nitekim Cenab-ı Hak: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.8” buyurmaktadır.


Deliller

Abdurrahman b. Şibl’den rivayet edilen hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kur’an okuyunuz! Onu yeme ve menfaat teminine vesilesi edinmeyiniz.9”


Ebû Davud’un Ubade b. Samit (radiyallahu anh)’ten rivayetine göre, Ubade şöyle demiştir: “Ehl-i Suffe’dençok sayıda kişiye Kur’an öğrettim. Bu öğrencilerimden birisi bana bir yay hediye etti. Kendi kendime; ‘Bu yay mal değildir. Onunla Allah yolunda ok atarım.’ dedim. Fakat yine de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne bu meseleyi sordum.


Efendimiz:

- “Allah Teâla’nın kıyamet günü boynuna ateşten bir halka takacağını arzu edersen (onu) kabul et!” buyurdu10.”


Yine Ubade b. Samit şöyle demektedir: “Medine’ye bir muhacir geldiğinde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Kur’an-ı Kerim öğretmemiz için bizden birine gönderirdi. Bunlar içinden bana yönlendirdiği bir kişiye Kur’an-ı Kerim öğretmekteydim. Bir gün evime gittim. Ders okuttuğum o kişi, üzerinde hakkım olduğunu düşündü de bana -ondan daha güzelini görmediğim- bir yay hediye etti. Ben de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne gidip o hediyeyle ilgili görüşünü sordum.


Efendimiz:

- ‘O, omuzların arasına astığın kor parçasıdır.’ buyurdu.11


Übeyy b. Ka’b bir adama Kur’an-ı Kerim okumayı öğretti. Daha sonra bu kişi kendisine bir yay hediye etti. Übeyydurumu Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne anlatınca Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Eğer onu kabul edersen ateşten bir yay almış olursun.12’


Ebu’d-Derdâ’nın rivayetine göre Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’an öğretme karşılığında bir yay alırsa Allah Teala ona ateşten bir yay takacaktır.13”


Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim Kur’an okur da onun vesilesiyle insanların mallarını yerse, kıyamet günü yüzü etten soyulmuş bir kemik halinde gelir.14”


Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kur’an okuyunuz! Allah’tan taleplerinizi onun bereketiyle isteyiniz. Zira sizden sonra öyle bir toplum gelecek ki, bunlar Kur’an okuyacaklar, onun vasıtasıyla insanlardan dileneceklerdir.15”


Osman b. Ebi’l-As da şöyle demektedir: “Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana ezan okuması karşılığında ücret taleb etmeyen bir müezzin tutmayı tavsiye etti.16” Kur’an-ı Kerim öğretme karşılığında ücret almanın caiz olmadığını söyleyen ilk dönem Hanefi fakihlerinin istidlal ettiği bu hadisler bazı noktalardan zaaf içerseler de toplu olarak bakıldığında birbirlerini destekledikleri görülmektedir. Özellikle ulema “yay hadisi”ninsahih olduğunu17 tasrih etmiştir.


Delillerin Tahlili

Ücret almanın caiz olduğunu söyleyen fakihlerin birinci hadisle istidlal etmeleri mümkün gözükmemektedir. Çünkü hadiste Kur’an-ı Kerim öğretmenin kadının mehri olduğu ile alakalı ne sarih ne de dolaylı bir ifade vardır. Hadiste geçen “bima meake” ifadesinde yer alan; “bâ” harf-i cerri zannedildiği gibi “bir şeyin bedeli” anlamında değil, “sebebiyet” manasında kullanılmıştır. Buna göre anlam; “Seni o kadınla, bildiğin Kur’an sebebiyle nikahladım.” şeklindedir.18


Allah Resulü sahabiyi kadınla ona ve Kur’an’a hürmeten mehirsiz nikâhlamıştır19.  Ya da Efendimiz her ikisine de iltifat olarak mehri kendi imkânlarıyla vermiştir. Bir başka ihtimal ise mehir takdir etmeyerek eş üzerinde mehr-i mislin tahakkuk etmesini istemiştir. Fakat hiçbir durumda hadis-i şeriften Kur’an-ı Kerîm öğretmenin mehr olarak takdir edildiği anlamı çıkmaz.


Ebû Said-i Hudrî’nin rivayeti de Hanefi fakihlerin hükümlerini üzerine bina ettikleri hadislerle tearuz etmektedir. Biri haram diğeri ise helal kılan iki nass tearuz ettiğinde nesh devreye girer. Bu yüzden bazı Hanefî fakihler Ebû Said-i Hudrî hadisinin, “vaîd/tehdit” içeren hadislerle nesh edildiğini söylemektedirler20. Bu durumda Ebû Said hadisi ya mensuh kabul edilir ya da şu şekilde tevil edilir:


1. Ebû Said-i Hudrî’nin Kur’an-ı Kerim okuduğu kavim Müslüman olmadığından sahabe onlardan ücret talep etmiştir.

2. Misafiri ağırlamak vacip olmasına rağmen onlar ashabı konuk etmeyi reddetmişlerdir.


3. Rukye halis bir ibadet olmadığından, ondan dolayı ücret almak caizdir. Kurtubî’de, “rukyeden dolayı ücret almak Kur’an-ı Kerim’in ücret karşılığında okunmasına delil olmaz”21 Çünkü “rukye”nin tedavi boyutu “kurbet”boyutundan daha kuvvetlidir. Ebû Said-i Hudrî’nin aldığı ücret de kıraat karşılığı değil, tedavi bedelidir. Ücreti tedaviye tahsis etmek gerekir. Bu yüzden mutlak anlamda Kur’an-ı Kerîm öğretmek ona kıyas edilemez. Tedavi dışı okumalar haram olarak devam eder.


Tahavî, ‘insanların birbirlerine rukye yapmalarının borç olmadığı yönündeki hükmünden hareketle içerisinde ayet de olsa rukyeden dolayı ücret almak caizdir’ demektedir. Okumayı bilenlerin cahillere Kur’an-ı Kerim öğretmeleri ise vaciptir22.


Sonuç

İslam bilge bir toplum inşa etmeyi öngörür. Kişiyi bildiği ölçüde mükellef addeder. Bu yüzden Allah Resulünamaz, zekât gibi Kur’an’da “mücmel” olarak yer alan kavramları insanların anlayacağı şekilde beyan etmiştir.


İlahi bilginin kaynağı olan Kur’an da okunmak, anlaşılmak ve yaşanmak için inmiştir. Her mükellef bu üçlü merhalenin birinci ve üçüncü aşamasından sorumludur. Anlaşılma safhası ise avam için ancak müçtehitler vesilesiyle mümkün olur.


İnsanlar Kur’an’ı muallimler vasıtasıyla okuyabilirler. Muallimlerin azalması ise öğrenme sürecini olumsuz yönde etkiler.


Taklit döneminden sonra meccanen Kur’an öğreten muallimlerin azalması ücret almanın caiz olduğunu söyleyen fakihlerin çoğalmasına neden olmuştur.

Ücret karşılığı Kur’an öğretmenin caiz olmadığını söyleyen Merğinanî müteahhir bazı âlimlerin istihsan cihetiyle buna cevaz verdiklerini belirtmektedir23.  Serahsî, Belh Meşayıhı’nın Kur’an-ı Kerim öğretmek için muallim tutmanın caiz olduğu noktasında Medine ulemasının görüşünü benimsediğini nakletmektedir. İbn Kemâl’de caiz olduğu yönünde fetva vermiştir24. Aynî de bu görüşü tercih ettiğini belirtmektedir25.


Ücret karşılığı Kur’an-ı Kerim okutmanın caiz olduğunu söyleyen fakihler gerekçe olarak, hocalara devlet tarafından verilen hediyelerin kesilmesi, insanların ahiret işlerine gerektiği şekilde ilgi göstermemesi, tedrisatla dünya işinin birlikte yürütülmesi durumunda her iki cihetin de aksayacak olması, dini meselelerde baş gösteren durağanlık ve tembelliğin Kur’an-ı Kerim hıfzının kaybolmasına yol açması gibi nedenleri göstermektedirler26.


Farklı yollardan geçimini temin edenler ya da imamlık gibi bedel karşılığı irşad hizmetinde bulunanlar istihsan kapsamına girmediklerinden onların Kur’an-ı Kerim okutmaktan dolayı ücret almaları caiz değildir.

Kâsanî, Osman b. Ebi’l-As’a Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ezan okuması karşılığında ücret talep etmeyen bir müezzin bulmasını tavsiye ettiği hadisle alakalı şöyle demektedir: “Çünkü ezan, kamet, namaz ve Kur’an-ı Kerim okutmak karşılığında ücret almak insanları cemaatle namaz kılmaktan, Kur’an-ı Kerim ve ilim öğrenmekten uzaklaştıran başlıca nedendir27. Zira ücretin ağırlığı insanları ibadet yapmaktan alıkor. Allah Teâlaşöyle buyurarak bu meseleye işaret etmektedir: “Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da, onlar borçtan bir yük altında mı kalmışlardır?”


İslam’ın emirlerini tebliğ eden Allah Resulü ile alakalı Kur’an-ı Kerim: “Halbuki sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun.28” buyurmaktadır. Nasıl Allah Resulü tebliğ vazifesini meccanen yaptıysa Onun; “burada olanlar olmayanlara tebliğ etsin” emrine muhatap olan ümmeti de dini mesaili hasbi olarak yürütmekle mükelleftir29.


Ezcümle, mutlak olarak ücret karşılığı Kur’an-ı Kerîm okutmak, bu hususta mukavele yapmak caiz değildir. Resmi ya da gayr-i resmi oluşumlar altında çeşitli toplantılarda Kur’an-ı Kerîm okuyup karşılığında ücret talep etmek de haramdır.


Kur’an tilaveti ibadet olduğundan alınan para namaz kılmak karşılığında talep edilen ücretten farksızdır.


Ayrıca bu tür oluşum ve ameliyeler belli çevrelerin eğitim, medya ve sinema yoluyla İslam’a karşı yürüttüğü toplumsal nefret ve tahkir kampanyasının en önemli malzemesidir. İnsanların dinden nefret etmelerinde rol almanın vebali ise elbette büyüktür.


Tabii ihtiyaçlar dışındaki bütün vaktini tedrisata ayıran Kur’an muallimlerinin ailelerinin nafakasını karşılayacak ölçüde “hibe” kapsamında ücret almalarında bir beis yoktur. Bu durumun içtimai bir nefrete dönüşmesinin önüne geçebilmek için de “vakıf” gibi hayır kuruluşlarının ücret meselesini ayarlayıp muallimlere takdim etmeleri maslahata daha uygun olacaktır.


En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

 

Merhametin Amentüsü

e-Posta Yazdır PDF

Dünya, insan olmanın gerektirdiği ne kadar fazilet varsa hepsini en kamil şekliyle Allah Resulü’nde (s.a.v.) gördü. Söze sadakat, insana değer, çocuklara şefkat Onunla (s.a.v.) gerçek anlamına kavuştu. Sahabe, Ona (s.a.v.) bakarak, Onu (s.a.v.) dinleyerek değişti/gelişti/yetişti.


Allah Resulü (s.a.v.) ile “söz” gerçek değerini buldu. Önce kullara verilen “söz”e sadık kalmayı yaşantısıyla resmetti. Ardından bütün bir insanlığı kulluğa dair Allah Teala’ya verdikleri sözün gereğini yapmaya çağırdı.


İnsanlar arasında “Muhammedu’l-Emin” olarak anıldığı yani henüz risalet vazifesini kuşanmadığı yıllarda, Mekke’de Abdullah b. Ebi’l-Hamsa ile bir alış-veriş yapmışlardı. Abdullah, alış-verişten kalan bakiyeyi teslim edebilmek için “Muhammedu’l-Emin”le bir öğle vakti buluşmayı kararlaştırmıştı. Efendimiz belirlenen yere, tayin edilen zamanda gittiler, bir iki saat derken tam üç gün beklediler. Üçüncü gün olmuştu ki Abdullah, “Muhammedu’l-Emin”le olan randevusunu hatırladı; Vaat edilen yere koştu, bir de ne görsün; Efendimiz (s.a.v.) orada, taşın üzerinde Abdullah’ı bekliyor.


Buyurdular ki: “Niçin bana zulmettin? Tam üç gündür burada seni bekliyorum.”


“Muhammedu’l-Emin”, “Muhammed Rasulullah” olunca, bütün bir beşeriyeti “kulluk ödevini” kuşanmaya Allah Teala’ya verdikleri ahde sadık kalmaya çağırdı.


Mütevazi yaşadı; Ashabından da tevazu sahibi olmalarını istedi. Yaşlı bir kadın mahrem olan bir müşkilini Ona (s.a.v.) anlatmak istediğinde ağyar duymasın diye meclisinden kalktı kadına; “Hangi sokakta yürüyüp de bana sıkıntını anlatmak istersin.” diye sordu. Kadının tarif ettiği yöne gittiler; Meramını ifade edinceye kadar onu dinlediler sonra tekrar önceki meclislerine döndüler.


Hutbe irat ettiği birgün mescide bir bedevi geldi. İslam’ı, Allah Resulü’nden (s.a.v.) öğrenmek istediğini söyleyince hutbeyi yarıda kestiler, indiler, bedevinin yanı gittiler, İslam’ı tebliğ ettiler, ardından minbere dönüp kaldıkları yerden hutbeyi ikmal ettiler.


Mekke’nin Fethinden sonra idi; İnsanlar etrafına tonlanmışlar, Allah Resulü’nden (s.a.v.) ne öğrenebiliriz telaşı içerisinde Ona (s.a.v.) sorular soruyorlardı. Civarına bir adam sokuldu. Belli ki o da bir şeyler sormak istiyordu. Efendimiz’i (s.a.v.) görünce o kadar heyecanlandı ki konuşurken sözler adeta boğazında düğümleniyor, nutku tutuluyordu. Muhatabını rahatlatmak için buyurdular ki; “Sakin ol! Ben senin bildiğin devlet başkanlarından değilim. Ben, -fakirlikten dolayı- kurutulmuş et yiyen kadının çocuğuyum.”


Allah Resulü (s.a.v.) emrinde olanlara tek bir defa olsun hakaret etmedi. Dokuz yıl Ona (s.a.v.) talebelik yapan Enes b. Malik, Hocasının (s.a.v.) asil duruşunu anlatırken şunları söylemişti: “Yaptığım herhangi bir işten dolayı Efendimiz bana ‘kötü yaptın ya da ne çirkin bir icraatın oldu.” demedi. Bir defa olsun kaşlarını çatmadı.


Savaşmamak için doğup-büyüdüğü şehri; Mekke’yi terk etti. Savaşmak zorunda kaldı, savaştı, yendi ve affetti. Düşmanlarına karşı olan tutumuyla “Merhametin Amentüsünü” yazdı. Bedir esirlerinin durumu görüşülürken, öldürülmelerinden yana görüş bildiren Hz. Ömer’e “Dün onlar kardeşlerinizdi.” diyerek Müslümanları yok etmeye gelen taifeye merhamet çağrısında bulundu.


Safvan b. Ümeyye Allah Resulü’ne (s.a.v.) en fazla eza edenlerindendi. Bu yüzden Mekke fethedilince kendini denize atmak için şehirden firar etti. Amcasının oğlu Umeyr b. Vehb Allah Resulü’ne (s.a.v.) gelerek Safvan’a “eman” istedi. Efendimiz (s.a.v.) Umeyr’in talebini kabul etti. Fakat Umeyr, Safvan’ın kendisine inanmayacağını, inanması için elinde Efendimiz’den geldiğini belgeleyen bir alamet olması gerektiğini söyledi. Allah Resulü’nden (s.a.v.) Mekke’ye girerken mübarek başlarında bulunan ve Safvan’ın da gördüğü sarığını istedi. Verdiler. Umeyr yola koyuldu, tam gemiye binmek üzere iken Safvan’a Cidde’de yetişti. Ne var ki Safvan kendisiyle konuşmak isteyen amca oğluna mesafeli durdu. Umeyr, tuzağa düşürülüp öldürüleceğinden korkan Safvan’a Allah Resulü’nün (s.a.v.) merhametinden bahsetti. Onun (s.a.v.) yeryüzün en üstün ve en hayırlı insanı olduğunu anlattı. Yanında getirdiği sarığı gösterdi. İkna olan Safvan, Umeyr’le birlikte Mekke’ye döndü; Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna çıktı.


Amca oğlunu kastederek “Bu, iddia ediyor ki bana eman verdiniz, doğru mudur?” Efendimiz (s.a.v.):

– Doğrudur.

– O halde bana iki ay mühlet veriniz. Müslüman olmak için düşüneyim.

– Dört ay düşün.


Safvan müşrik olduğu halde, Allah Resulü (s.a.v.) ile birlikte Huneyn seferine katıldı. Hevazin kabilesinin hezimetini, Efendimiz’in (s.a.v.) azametini, dünya malına değer vermeyişini görünce o derece etkilendi ki, talep ettiği müddeti doldurmadan “Kelime-i şehadeti” getirip Müslüman oldu.


Bir gün huzuruna yoksul birisi geldi. Ne ki, Allah Resulü’nün yanında ona verecek hiçbir şey yoktu. Buyurdular ki, “Git, benim adıma satın al.” yani borcunu bana yazdır.

 

Çocuklara karşı kalbi son derece rakikti. Torunları Hasan ve Hüseyin’i dizi dibinde oturtur, kendisine gönderilen en güzel hediyeleri Zeyneb’in (r.a.) kızı Ümame’ye (r.a.) gönderirdi. Bir defasında yanında Akra’ b. Habis olduğu halde Hasan ve Hüseyin’i öpmüştü. Akra, hayret içerisinde şöyle dedi:

– On tane çocuğum var ya Resulellah daha birisini öpmedim.


Buyurdular ki:

– Merhamet etmeyene merhamet edilmez.

Merhameti o kadar engindi ki, hayvanlar da ondan nasipdar olmuştu. Bir gün ensardan bir adamın -içerisinde deve olan- bahçesine girdi. Deve, Allah Resulü’nü (s.a.v.) görünce inlemeye ve gözlerinden yaşlar akamaya başladı. Efendimiz (s.a.v.) devenin yanına varıp elleriyle başını okşadı, akabinde ağlayan deve süküte büründü. Bunun üzerine, “Bu devenin sahibi kimdir?” diye sordu. Ensardan genç bir adam ileri çıktı. Efendimiz gence: “Sana mülk olarak verilen bu hayvanın hakkı noktasında Allah’tan kokmuyormusun?! Deve seni bana, kendisini aç bıraktığını ve takatinin üzerinde ona iş yaptırdığını söyleyerek şikayet etti.” buyurdu.


Yetimdi. Yetimlerin halinden de en güzel O (s.a.v.) anlardı. Bu yüzden defaatle yetimlerin hukukunun korunmasından bahsetmişti. Bir defasında işaret parmağı ile orta parmağını göstererek “Ben ve yetime bakanlar cennette bu iki parmak gibi yan yana duracaklar” buyurdu. En hayırlı evi tarif ederken de şöyle demişti: “En hayırlı ev: İçerisinde yetim barındıran ve ona orada iyi davranılan evdir.”


Kötülüğü iyilikle defetti. Ömrünü insanlığın kurtuluş davasına adadı. Kavmi kendisini yalanladığında Cebrail yanına gelip şöyle dedi. “Allah azze ve celle milletinin sana söylediği şen’i ifadeleri işitti. Dağlardan görevli meleğe, dilediğin cezayı onlara uygulaması için emretti. Ardından görevli melek huzuruna geldi. “Emret ya Muhammed! Dilediğin gibi cezalarını vereyim.” dedi. Efendimiz; “Allah Teala’dan, helak olmalarını değil, sülblerinden yalnız kendisine ibadet eden ve hiçbir şeyi Ona şirk koşmayan bir nesil çıkarmasını istiyorum.” dedi.


Hz. Aişe’ye evdeki konumu sorulduğunda, Onu (s.a.v.) elbisesinin söküklerini elleriyle diken ve ev işlerinde ailesine yardım eden bir eş olarak anlatmıştı.


O (s.a.v.) mescitte namaz kıldırır, savaşta İslam Ordusunu yönetir, yetim çocuklara sığınak olur, suffede muallimlik yapar, hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır, fakirlerin davetlerine icabet eder, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Kulluk adına, dünya ve ahiretin imarı adına, insani değerlerin ihyası adına daha ne kadar haslet varsa hepsini en kamil manada O (s.a.v.) yaptı.

 

Ramazan: Asr-I Saadette Mücahede; Modern Zamanda Ziyafet[1]

e-Posta Yazdır PDF

Oruç bir tohumdur. Meyvesi nur olan, irfan olan bir tohum… O tohumu şu kadar gün önce yüreklerinize ektiniz. Allah Resulü (aleyhissalatüvesselam)’ın تسحروا فان فى السحور بركة “Sahur yapınız, çünkü sahurda bereket vardır.” [2] hadisine iktida edip, bir seher vakti, niyetle hakikat yolculuğuna başladınız. Kalktınız, sahurda yeryüzüne çömelip bir sofra kurdunuz. Secdedeki haliniz gibi sanki göklerin kapısına yükseldiniz. Ruhunuzla Kâinatın Sahibi’nin rahmet ve mağfiret diyarına yüceldiniz, ‘urûc ettiniz.

Sahurdaki niyetinizle iman ve ibadet atlasınıza bir tohum ekiyor, günbegün o tohumu oruçlarınızla suluyorsunuz. Bayram gününe ulaştığınız zaman kocaman bir çınar oluyor ve sizlerin yüzünde iman, nur, irfan olarak tezahür ediyor. Oruca bu zaviyeden bakmak lazım. Ancak bu zaviyeden baktığımız zaman orucun hakikatine erebiliriz. Düşünün; İmsakta başlıyorsunuz, ta gurubu şemse kadar, gün batımına kadar bir irade eğitimine giriyorsunuz. “Var” olanları “yok” hükmünde algılıyorsunuz. Hakikatte, hayatta böyle değil mi? Bir takım malların, mülklerin sahibisiniz. Onlarla iftihar ediyorsunuz. Ölüm meleği geldiği zaman hepsini geride bırakıp sefere çıkıyorsunuz. Var olan dünyalıklar sizin için yok oluyorlar. Çünkü öldükten sonra dünyalıklar üzerinde tasarruf hakkınız kalkıyor. İşte oruç ölümdeki o en sahici fotoğrafı hayatta iken gösteriyor. Eşyayı gerçek suretiyle algılamaya davet ediyor.


Sabah namazı, seccadenin üzerinde işrak vaktine kadar evrad ile meşguliyet, işrak namazı derken kahvaltı vakti geliyor. Kahvaltılıklar yerli yerinde, belki önünüzde duruyor. Ama sizin için her biri yok hükmünde. Alamıyor, yiyemiyor, içemiyor, tadamıyorsunuz. Kâinatın Sahibi ruhunuzu alıyor, sabahtan akşama kadar bir kalıbın içerisine koyuyor. Akşam iftarla ruhumuzu kalıptan alıyoruz. Sahura kadar dinlendiriyor, sahurda tekrar aynı kalıbın içerisine koyuyoruz. Bu ameliye otuz gün devam ediyor. Sonra bayram geliyor. Bayramda Kâinatın Sahibine yükselen ruhumuzun kemal halini seyrediyoruz.


Gün doğumu esnasında, güneşin dağların arkasından taptaze haliyle semanın zirvesine doğru yükselişini hayal edin. İşte oruç tuttukça arınan ruhlarımız da dağlar ardından yükselen bir güneş gibi kâinatın sahibine yüceliyor. Yüceldikçe en zorlara bile لبيك اللهم لبيك “Buyur Allahım buyur!” demeyi öğreniyor. Allah’a doğru yücelen ruhlarımız Ashab-ı Kiram (radiyallahu anhum) gibi, onların muazzez ruhlarının makamlarında سمعنا و اطعنا” İşittik ve itaat ettik Allah’ım!”[3] diyorlar.

Kardeşlerim!

Orucun anlam dünyasını doğru bir şekilde mülahaza edebilmek için, ilk sahurunuzda ruhunuza ektiğiniz o hakikat tohumunun manasına sadakat gösteriniz. İşte o sadakati gösterdiğinizde, bütün eğriler yeniden doğru olacaktır.


Bu noktada duralım ve neden Allah-u Teala bu ayda oruç tutmayı bize emretmiştir onu tahlil edelim. Bu tahlil bizi Ramazan-ı Şerifi istirahat ayı gibi gören anlayıştan da kurtaracaktır.


Orucu üç başlık altında değerlendirmek lazım… Ruhun nefse mutlak galibiyeti demek olan oruç; küfrün saltanatının sona ereceğini, imanın yeryüzüne hakim olacağını ve bütün ruhlarda İslam’ın intişar edebileceğini haber veriyor.


1. Oruç, “küfrün saltanatının sona ereceğine işaret eder.” İşte buyrun… Allah Resulü Aleyhissalatü vesselam Medine’de… Hemen yola çıkabileceklerden müteşekkil, nisbeten büyük bir ordu hazırlamış. Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayı… Allah Resulü4 بطرا ورئاء الناس Şımarık bir halde yola çıkan ve ehl-i İslam’ı ortadan kaldırmayı amaçlayan Mekke müşriklerine karşı Bedre gidiyor. Hadiseyi İbn-i Abbas (ra)’dan dinleyelim: Ramazanı Şerif’in on yedisi, günlerden Cuma. Allah Rasülü (asm)ın karşısında büyük bir ordu var. Kuranı Kerim bize Bedirde ki ilahi yardımı anlatırken;ولقد نصركم الله ببدر وانتم اذلة 5] Az idiniz.” buyuruyor. Allah Resulü (sallalalhu aleyhi ve sellem) ellerini kaldırıyor; “Ya Rab! Eğer bu bir avuç Müslüman burada helak olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak” diye yalvarıyor ve Peygamber’in dualarına göklerden melekler karşılık veriyor. Bedir Ramazan-ı Şerif’in cihad ayı olduğunu anlatıyor.

Moğollar saldırmışlar. Günlerce Bağdat Nehri’nden kan ve mürekkep akmış. Âlemi İslam’ı tarumar etmişler. Sokaklarda dolaşan İslam âlimleri وا إسلاما diye ehli İslam’ın geleceğine ağıtlar yakıyorlar. Acılar mahşerinde yine bir Ramazan günü. İslam orduları Mısır’dan harekete geçiyorlar. Başlarında Sultan Baybars var. Ayn Calut’a geliyorlar. İşte orada, Ramazan Ayı’nda Allah Azze ve Celle ehli islam’a büyük bir zafer nasib ediyor.


O halde, “Ramazan’da sahuru yapın sonra yatınız. Ramazan’da aç ve sususz kalıyorsunuz dolayısıyla bedeninizde bir zafiyet oluşuyor, kendinizi fazla yormayınız. Ramazan’ı bir istirahat ayı olarak addediniz.” nevinden olan telkinler Muhammedî değil hevaîdir. Hz. Muhammed (asm)ın hayatına baktığınız zaman bunların hiçbirini bulamazsınız. Buna mukabil Ramazan tarihine baktığınızda Bedir’i, Ayn Calut’u ve diğer büyük zaferleri görürsünüz. O halde Ramazan yine mağdur, mazlum, biçare ehli imanın kurtuluş ayı olacaktır.


2. Ramazan “İslam’ın galibiyet ayıdır.” Efendimiz (aleyhissalatüvesselam) gözü yaşlı bir halde Mekke’den ayrılmışlar. Yolda Hz. Cebrail kendisini teselli eder. Ve hicretin üzerinden sekiz yıl geçer. Seller gibi bir orduyla aleyhissalatüvesselam Mekke’ye dönüyor… Hani Mekke’de bir taş vardı. Ebu Süfyan o taşın üzerine çıkar, Allah Resulü (aleyhissalatüvesselam)‘a karşı Mekke’yi tahrik eder, kışkırtırdı. Yine aynı taş, yine aynı taşın üzerinde aynı şahıs. Bu defa Mekkelilere, “Muhammed (aleyhissalatüvesselam) seller gibi bir orduyla geliyor. Ona teslim olunuz. İman etmekten başka çıkış yolunuz yok ey Mekke diyor.” Allah Azze ve Celle Ramazan aynının yirmi birinci günü Hz. Muhammed (aleyhissalatüvesselam)’a Mekke’nin fethini nasib ediyor. Kabe-i Muazzama’nın etrafında 360 tane put var; Aleyhissalatüvesselam efendimiz tavaf ederken وقل جاء الحق وزهق الباطل Hak gelmiştir. Batıl yok olmuştur.”[6] Ayetini okuyor ve elindeki asa ile dokunduğu putu yere seriyor. Artık bundan sonra Mekke putlarla anılmayacak, batıl ne bir şey icad edecek ne de geriye döndürebilecek. Ramazan’daki o büyük fetih sana diyor ki; Bu ay diriliş ayıdır. Önce ruhundaki putları kıracaksın. Sonra bütün bir âlemi kuşatan, saran putların nasıl ortadan kaldırılacağının plan ve projelerini yapacaksın.


3. Ramazan “İslam’ın intişar ayıdır.” Ramazan aynı zamanda ruhların diriliş ayıdır. İslam’ın bütün bir âlemi kuşatış ayıdır. Aleyhissalatüvesselam’ın Ahirete gidişine bir yıl var… Hicretin dokuzuncu yılı… Yine Ramazan… Allah Resulü, Ali bin Ebi Talib(ra)ı Yemen’e gönderiyor. Hz. Ali Yemen’de. İslam’ı, Hz. Muhammed (aleyhissalatüvesselam)’ı anlatıyor. Ve Yemen Müslüman oluyor. Daha sonra Yemen Peygamber dilindeالايمان يمني İmanın kaynağı Yemendir iltifatına nail oluyor. İrfanın kaynağı Yemen, hikmetin kaynağı Yemen…


Yine bir Ramazan Ayı… Yine hicretin dokuzuncu yılı… Sekizinci yılda kuşatılan fakat muhkem surları aşılamayan, küfürde ısrar eden Taif halkı yollarda… İstikametleri Medine… Sakif kabilesinin kafilesi ise en önde. Medine’ye varıyorlar, Efendimiz (aleyhissalatüvesselam)’ın huzuruna çıkınca, “biz geldik ya Rasulallah, eski düşmanlarınız… Ellerinize, ayaklarınıza kapanmaya geldik. Huzurunda أشهد ان لا اله الا الله وأشهد ان محمدا رسول الله diyerek Müslüman olmaya geldik.”


Ramazan İslam’ın bütün yüreklere harekat düzenlediği bir diriliş ayıdır. Peki neden Ramazan?


Efendimiz (aleyhissalatüvesselam), İbni Mace’nin rivayet ettiği hadisi şerifte buyuruyorlar ki;


للصائم عند فطره دعوة لا ترد Oruç tutanların iftar vaktinde, sofralarının başında geri çevrilmeyen duaları vardır. Allah Resulü, o icabet vaktinde orucun mümin yüreklerde bir ulu çınar olması, küfrün saltanatının sona ermesi, İslam’ın intişar etmesi için kavli ve fiili dualar yaptı. 1400 yıldır iftar vakti ehli imanın elleri de asumana kalkıyor. Yine elleriniz asumana kalkacak. Kalkan elleriniz rahmetin ve yeni fetihlerin kapılarını açacak. Ve siz ey ehli iman! Ey talebe-i ulûm! Ümmete tekrar şunu öğreteceksiniz: Ramazan eğlence ve ziyafet ayı değil; diriliş ve mücahede mevsimidir.


Gündüz sıyam gece kıyam ile Ramazan boyu durmadan yürüyünüz. İlk sahurda yüreğinize ektiğiniz oruç tohumu kadirlerden, teravihlerden, sadakalardan mukabelelerden beslenecek ve bayramda büyük bir ağaç olacaktır.


Dipnotlar;

[1]“Yer sofrasının Gök Kapsında Arzı: Oruç” başlığını taşıyan bu hutbe, üslubu muhafaza edilerek kısmi tasarruflarla yazı diline aktarılmıştır. bkz. 

[2] Buhari, savm, 1789.

[3] -Bakara: 285.

[4] Enfal: 47.

[5] Âli İmrân :123.

[6] İsra: 81.

 

Sahabe Müdafaası

e-Posta Yazdır PDF

Mekke-Fetih


Bir pazartesi gecesiydi. Fatih’in çevresinde Haliç’e bakan bir evde dört köşesi kitaplarla dolu bir odada “Usul-u Fıkh” okuyorduk. Aslında başka dersler de vardı okuduklarımız arasında. Fakat bahse konu olan zamanda, rahlelerin üzerinde sadece “Usul” kitapları bulunuyordu. Dersin son anlarına doğru içeriye uzun boylu, kırk yaşlarında birisi girdi. Selamlaştık. Boş bir yere oturup dersi dinlemeye başladı. “Fatiha” dedikten sonra, nereli olduğunu sordum. “Azeriyim fakat İran’da ikamet etmekteyim” dedi. Ne işle iştigal ettiğini sorunca; tahsil için bulunduğu bütün mektepleri uzun uzun tâdat etti. Bunlar arasında teşehhüt miktarı bulundukları da vardı. Anlaşılan ya da anlatılmak istenen karşımızdakinin sıkı bir molla olduğuydu. Elân bir üniversitede ders okutmaktaydı.

Molla’nın ifadeleri heyecanlı olduğunu ihsas ettirmekte idi. Münazara yapmaya geldiği her halinden belliydi. Harici hadiselere dair birkaç kelam henüz etmiştik ki meramını yani gelişinin nedenini izhar etti; “Ben dedi, sizinle asırların davasını yani Ehl-i Sünnet’le Şia arasında ihtilafa sebep olan “İmamet meselesini, Hz. Ali’ye (r.a.) karşı(!) olan sahabenin durumunu konuşmaya geldim.”


Karşımızda, okuduğu mantık ilminin kudretine sığınan bir Şii Molla vardı. Kendince haklı olduğunu ve bütün Müslümanların da onun gibi inanması gerektiğini iddia ediyordu. Çeşitli mekanlarda tartıştığı Sünnilerin suallerini yanıtlayamadığını, suküt ederek bir anlamda haklılığını kabul ettiklerini söylüyordu.


Hâdiselere bu zaviyeden bakan ve anlamamada ısrar eden mağrur Şii Molla’ya, İslam’ın hakikatini bildirmek haktan öte bir vazife olmuştu. Fakat münazaranın ilmi usuller çerçevesinde cereyan edebilmesi için bir takım esaslar tayin etmek gerekliydi. Teklifimiz üzerine delillerin Kur’an ve Sünnet’ten getirilmesini, sahabenin rivayet ettiği, senedinde problem olmayan hadislere muhalefet edilmemesini kerhen de olsa kabul etti.

İmamet


Şii: Müslümanların din ve dünya işleri ile alakalı devlet başkanlığı sistemi olan “İmamet”in ne olduğunu tesbit, atanacak kişiyi tayin, şer’i hususların işleyişi, değişim ve ziyadelikten korunması, Allah Teala’ya vaciptir. Cenab-ı Hakk adına vücübiyet kesp eden böylesine mühim bir konuda nass bulunmaması, imametin kime ait olduğunun tayin edilmemesi muhaldir. Sahabenin önemli bir bölümü bu husustaki nassları redderek irtidat etmiştir.


Sünni: Her hangi bir hususun Cenab-ı Hakk’a vacip olduğunu iddia etmek aynı zamanda O’nun aciz olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Eğer bahsettiğiniz husus vacipse muhakkak ki onu vacip kılan bir güç vardır. Bu durumda Cenab-ı Hakk’ın üzerinde bir otorite kabul etmiş oluyorsunuz ki bu insanı küfre götürür.


O (c.c.) her şeyin hak ve yetkisini sınırlandırır fakat kendisi sınırlandırılamaz. Bu yüzden “imamet”in ne olduğunu tespit ve kime ait olduğunu tayin, ancak müslümanlara vaciptir. Devlet başkanını tayin etmenin Allah Teala’ya değil, ümmete vacip olduğunu gösteren deliller bağlamında şunlar söylenebilir:


Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihalini takip eden süreç içerisinde ümmetin yaptığı ilk iş devletin başına kimin geçeceğini belirlemek olmuştur. Sahabe halife tayinini en mühim vazife kabul etmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a.) henüz Efendimiz (s.a.v.) defnedilmeden şu meyanda meşhur bir hutbe irat etmiştir: “Ey insanlar! Kim Muhammed’e (s.a.v.) ibadet ediyorsa bilsin ki O vefat etmiştir. Kim de Muhammed’in (s.a.v.) Rabbine ibadet ediyorsa bilsin ki O (c.c.) Hayy’dır ve asla ölmeyecektir. Bu dinin işlerini yürütecek bir emirin olması gerekir. Düşünün, görüşlerinizi getirin.”[1] Hz Ebu Bekir’i dinleyenler doğru söylüyorsun dediler; Görüşlerini onayladılar ve bu hususta ittifak ettiler.


O an, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) tekfin ve techizi en mühim meseleydi. Fakat sahabe bunları bırakıp “imamet” meselesini halledebilmek için “Ben-u Saide” çardağında toplandı.[2] Bu, sahabenin ehem mühim karşılaştırması yaptığına ve sorumlulukları itibariyle “imamet”i ehem gördüğüne tanıklık eder.


Allah Teala cezaların ikamesini, İslam coğrafyasının müdafaasını, orduların ihzarını, devletin bir nizam dahilinde işlemesini emretmektedir. Bütün bunlar devlet başkanın mevcudiyetine bağlıdır. Söz konusu hususlar vacipse onların tahakkuku için gerekli olan devlet başkanın tayini de vacip olur.

Cemiyet için mukadder olan zararların def’i, faydaların temini devlet başkanının varlığıyla mümkündür. Güçleri yettiği ölçüde zararı def etmek müslümanlara vacip olduğuna göre imamete kimin geleceğini tayin de vacip olur. Aksi halde cemiyette anarşi zuhur eder. İnsanlar eşkıyaya karşı can ve mallarını korumaktan, din ve dünya işlerine vakit ayıramazlar. Bu durum, dinin terk edilmesine Müslümanların yok olmasına yol açar.[3] Bu hususta icma vardır. Yani Sünnet ve Cemaat alimleri de ‘halifenin tayini vaciptir’ diyorlar. Fakat bunu, sizin gibi Allah Teala’ya değil ümmete tahsis ediyorlar.


İmametin aidiyetiyle alakalı nassa gelince; “Ben-u Saide” çardağında mesele konuşulurken sahabeden tek bir kişi çıkıp da imamet şu ayetin açık delaletiyle falanca sahabiye aittir dememiştir. Bilakis kibar-ı sahabe birbirine biat etmeyi teklif etmiştir; Hz Abbas Ali’ye “Uzat elini sana biat edeyim. İnsanlar Peygamberin amcası yeğenine biat etti derler.” demiştir. Hz Ömer, Ebu Ubeyde’ye aynı teklifi yöneltmiştir. Hz Ebu Bekir ise ne yapmaları gerektiğini soranlara; “Ömer ya da Ebu Ubeyde’ye biat edilmesini” telkin etmiştir. Bütün bunlar, söylediğiniz meyanda bir nassın olmadığını göstermektedir. Hem sonra Şia’ya ait kitaplar Hz Ebu Bekir’i anlatırlarken O’nun korkak bir adam olduğundan bahsederler. Bu iftiranın bir an doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda Halilfe’ye “eğer yanlış yaparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” diyen sahabenin “imamet” ile alakalı bir nassın mevcudiyetine rağmen Hz Ebu Bekir’in (r.a.) konuşmasına ya da seçilmesine sessiz kalmaları mümkün müdür?! Ya da O böyle bir şeye cesaret edebilir mi idi?! Allah Teala’nın “sahabi” olma şerefine erdirdiği o mübarek ve mübeccel kuşağın, Efendimiz’in (s.a.v.) ahirete irtihalinden birkaç saat sonra imametle alakalı nassları reddederek toptan irtidat etmesi nasıl söylenebilir?! İmam Razi’nin de naklettiği gibi “Gulat-ı Şia”nın “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden geriye sadece on kadar sahabi kaldı.” iddiası kayıtlara, insanlık tarihinin en büyük iftiralarından biri olarak geçmiştir.[4]

Şia’nın Hz. Ali İçin Kullandığı Delil Ebu Bekir’e İşaret Etmektedir


Şii: Ben-u Saide çardağında ve diğer yerlerde Hz. Ali’nin hilafetine işaret eden deliller serdedilmiştir. Fakat, malum sahabiler onlara itibar etmemiştir. Bu husustaki deliller bağlamında şunları söyleyebilirim: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekatı verirler.”[5] Bu ayet, rukû halinde iken yanına gelen dilenciye yüzüğünü veren Hz. Ali (r.a.) hakkında inmiştir. Ayette ki “veliyy” kelimesi, işleri idare eden (mutasarrıf) anlamındadır. Buna göre mana şu şekildedir; “Ey müminler! işlerinizin idarecisi Allah, Rasülü (s.a.v.) ve namaz kılmak-zekat vermek gibi sıfatlarla anılan falanca müminlerdir.” Ayet, Hz. Ali hakkında indiğine göre “veliyy” kelimesinin muhatabı da odur. Ayrıca “velayet”in yardım anlamı içeren versiyonu da her hususa şamildir. Mana nasıl verilirse verilsin her halukarda Hz. Ali ümmetin bütün işlerinin velisidir. Bu da devlet başkanı O’nun olması gerektiğine işaret eder.


Sünni: Ayette zikredilen “veliyy” kelimesinin her iki anlamının; -“yardım eden” ve “mutasarrıf”ın- birlikte kullanılması caiz değildir. Hâdise “usul-u fıkh”ın ilgi alanına girer ki, o da “müşterek lafzı” iki anlamıyla birlikte kullanmaktır.


“Veliyy” kelimesini sizin yaptığınız gibi “mutasarrıf” anlamında değil, “yardım eden/dost” anlamında kullanmak gerekir. Çünkü ayetin öncesi ve sonrası sizin mana edişinize uygun değildir. Nitekim ayetin başında Cenab-ı Hakk; “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin (veliyy/evliya)”.[6] buyurmaktadır. Burada ki “veliyy/evliya”dan gaye, “Yahudi ve Hrıstiyanları mallarınızda ve vicdanlarınızda mutasarrıf değil hayatınızda dostlar/yardımcılar edinmeyin” demektir. Allah Teala “Ehl-i Kitap”la dostluğu en üst perdeden yasakladığını göstermek için de, yasaklanan “velayet”in (dostluğun) müslümanlarca hangi koordinatlar çerçevesinde anlaşılması gerektiğini bildirmektedir: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir.” Yani Hz. Ali’nin imametini isbat için getirdiğiniz ayetteki “velayet” dostluk anlamındadır. Söz konusu[7] ayetin devamı da te’vilinizin aleyhine delildir: “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin.” Görüldüğü gibi Allah Teala’nın yasakladığı “velayet”ten maksat, “dostluk”tur. Kimlerle dost olamayacakları bildirilen müslümanlara söz konusu ayetle kimlerle dost oldukları belirtilmektedir. Dolayısıyla Maide 55’teki ayette geçen “veliyy”den murad; yardımcıdır.[8]


Ayrıca ayetin iniş sebebiyle alakalı farklı sahabilerin adları da zikredilmektedir. Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) işaret ettiğine dair sahih rivayetler vardır. Muhal farz, “veliyy” ile alakalı te’viliniz doğru olsa dahi bu Hz. Ali’nin (r.a.) değil, Hz. Ebu Bekir’in hilafetini teyit eder.

En Doğrunun En Yanlış Te’vili


Şii: Şûra süresinin yirmi üçüncü ayeti (De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.) Hz. Ali’yi sevmenin gerekliğinden bahsetmektedir. Fakat Hz. Ebu Bekir ya da Hz. Ömer için benzer muhtevada bir ayetin varlığından söz edemezsiniz.


Sünni: Hz. Ali’nin hilafetine delil olarak gösterdiğiniz ayetle alakalı üç farklı tefsir yapılmıştır. Bunların en zayıfı ise “Ehl-i Beyt”le alakalı olanıdır. Kaldı ki o da Hz Ali’yi değil bütünüyle “Ehl-i Beyt”i sevmeyi talep etmektedir.


Ayetle alakalı üç farklı tefsirden birincisine göre mana: “Hiç olmazsa sizinle akrabalığımdan dolayı (Ey Kureyş) haklarıma saygı göstermenizi isterim.” şeklindedir.


İbn-i Abbas bir soru üzerine, Said b. Cübeyr’in söz konusu ayette geçen “ille’l-meveddete fi’l-kurba” ibaresinden muradın “Âli Muhammed” akrabalığıdır demesini aceleyle söylenen bir ifade kabul ettiğini bildirmiş ve tashihi mahiyetinde şunları söylemiştir: “Kureyş’ten hiçbir soy yoktur ki Allah Rasülü’ne (s.a.v.) akrabalığı olmasın.”[9] Buna göre mana: “Nübüvvetle alakalı hukukumu tanımıyorsunuz, bari aramızdaki akrabalık hukukuna saygı gösterin,” şeklinde olur.


İkinci mana: “Benimle akrabalığı olanları sevmenizi isterim.” Said b. Cübeyr’in verdiği anlam bu çerçevededir.


Sizce malum olan hususi bir çevrede bu ayeti Hz Ali ve Fatıma nesline ait kılmak istemiştir.


Üçüncü mana: “Yakınlıkta sevgi, güzel amellerle Allah Teala’ya yakınlık noktasındaki sevgidir” ki buna göre ayetteki “kurba”dan maksat nesep, soy yakınlığı değil “kurbet” yani Cenab-ı Hakk’a yakınlıktır. Bu mana hem genel geçer hem de ayetin siyak sibakına daha uygundur.


Ayette Hz. Ali ile alakalı hususi bir ifade olmamasını nasıl göz ardı eder ve hatanızdan hareketle “Şeyhayn”de eksiklik ararsınız?


İstidlal ettiğiniz bu ayet görüyorsunuz ki Hz. Ali’den bahsetmiyor. Bu durum O’nun adına bir eksikliktir mi diyeceğiz? Hayır. Hz. Ali’den bahsetmemesi nasıl O’nun adına bir eksiklik değilse Ebu Bekir ve Ömer’den söz etmemesi de aynı şekilde Onlar namına bir noksanlık değildir.

Kur’an-ı Hakim Ebu Bekir’den bahsederken O’na (r.a.); “İkinin ikincisi”[10] diyor. Kur’ani sıralamada Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra hemen O geliyor. Hz. Ömer’le alakalı ise Allah Rasülü (s.a.v.); “Eğer benden sonra Peygamber olsaydı muhakkak Ömer b. Hattab olurdu.”[11] buyuruyor. İlki Kur’an’ın ifadesi ikincisi ise sahih bir hadis. Bunlara karşı sizin söyledikleriniz ise, hususi mahfillerde Şia tarafından uydurulan tevillerden ibarettir. Nelerle neyi kıyas ediyorsunuz. 

Ğadir Hum    


Şii: Ayetin Ali’nin hilafetine delaletine itiraz ediyorsunuz. Peki delaleti açık olan hadis-i şeriflere ne diyeceksiniz? Mesela “Ğadîr hum” hâdisesi… Allah Rasülü (s.a.v.) “Veda Hacc”ından dönerken Mekke ile Medine arasında Cuhfe’de yer alan bölgede deve semerlerinin bir araya getirilmesini emreder, üzerlerine çıkar ve ashabına şöyle buyurur:


-“Ben sizlere canlarınızdan daha yakın değil miyim?


– Öylesin ya Rasülellah (s.a.v.).


– Ben kimin “Mevla”sı isem Ali de onun “Mevla”sıdır.


Allahım! Ali’ye dost olana sahip çık, düşmanlık edene düşman ol, O’na yardım edene yardım et, Ondan yardımını esirgeyeni hizlana uğrat!”[12]

Hadiste geçen “Mevla” kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bu bağlamda şunlar söylenebilir: Köle azat eden, azat edilen, komşu, amcaoğlu, yardımcı, yemin eden, idareye daha layık olan kişi… Fakat hadiste zikredilen “Mevla” kelimesinin “idareci” anlamının dışında bunların hiç biriyle en küçük bir münasebeti yoktur. Velayet, siyasi işlerde tasarruf, cemiyete idareci kimliğiyle müdahil olmak ve benzeri anlamlar, “imamet” makamına sahip olan kişinin vazifeleri arasındadır. Efendimiz (s.a.v.), bu hadis-i şerifle Ali’yi ümmete “Mevla” yani halife olarak bizzat atamıştır.


Sünni: Bu rivayetin başında ve sonunda Şia’nın eklemeleri vardır. Nitekim muhakkik muhaddisler hadisin sıhhatini tenkit etmektedirler. Üstelik “Buhari” ve “Müslim” hadisi hiç nakletmemektedir. Nakledenler de sizin Hz. Ali’nin imametine delil olarak kullandığınız ilk kısmı rivayet etmemektedir. Bu durumda son kısımda yer alan “Allahumme vâli men vâlâhu…” deki “vâli…”nin anlamının; “Ali’ye dost/yardımcı olana yardım et…” şeklinde olması işaret etmektedir ki hadisin başında yer alan “Mevla” kelimesi de “yardımcı/dost” anlamındadır. Nitekim “Kur’an-ı Hakim, “mevla” ile aynı kökten gelen “evliya”[13] kelimesini dostlar/yardımcılar anlamında kullanmaktadır.


Hadiste Hz. Ali’nin imametine işaret eden küçük de olsa bir işaret yok. Muhal farz, olsa bile Hz. Ebu Bekir’in halife olduğuna dair icma var. Üstelik bu icmanın içinde Hz. Ali de var. Haber-i ahad olmadan öteye geçmeyen, Buhari ve Müslim’in de rivayet etmediği, edenlerin de sizin eklemeleriniz olmaksızın naklettiği bir rivayetin icma karşısında değeri ne olabilir ki?


Bu hadisin doğru anlaşılabilmesi, söylenmesine sebep olan olayla birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Yani burada arka plan (sebeb-i vurud) bir zarurettir. Hadisin vüruduna sebep olan olay şöyle gelişmiştir: İmran b. Hasin? diyor ki, Allah Rasülü (s.a.v.) Hz. Ali’nin komutasında bizi cihada göndermişti. Hz. Ali esir alınan cariyelerden birini idaresi altına aldı. Onunla birlikte cihada çıkan dört kişi hâdiseyi Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ilettiler. Efendimiz (s.a.v.) bundan çok üzüldü ve şöyle buyurdu: “Ali’den ne istiyorsunuz? Ali bendendir. Ben de Ondanım. Benden sonra O her müminin (mevlası) yardımcısıdır.”[14]

Hz. Ali ile alakalı olan bu hadis-i şerif O’na karşı yapılan haksızlığın izalesini talep etmekte ve müminleri O’nu sevmeye çağırmaktadır. Bu çağrı sadece Hz Ali ile sınırlı değildir. Aynı çağrı taraf-ı Risalet’ten sizin rivayetlerini reddettiğiniz Ebu Hureyre için de yapılmıştır. Bu nevi hadisler “mukteza-i hal”e göre serdedilmişlerdir. Tıpkı farklı zamanlardaki soruları Allah Rasülü’nün (s.a.v.) şartları dikkate alarak değişik tanzim etmesi gibi. Mesala “Hangi ibadet daha faziletlidir?” sualinin muhtelif zaman ve zeminlerde ki farklı cevapları bunun en bariz örneğidir. Sonra hadis mecmualarının yanı sıra Kur’an-ı Hakim’de müminlerin birbirlerini sevmelerinin gerekliliğiyle alakalı ayetlerle doludur. Yani sevilmesi talep edilen kişi sadece Hz Ali değil, topyekün ashaptır.

Hz. Ali’nin Hz. Harun’a Benzetilmesi


Şii: Allah Rasülü (s.a.v.), Hz. Ali’yi kastederek buyuruyor ki; “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[15] Kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini bildirilen Efendimiz (s.a.v.) “Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibi” ibaresiyle Hz. Ali’nin yetki alanının idari işlerle alakalı olduğunu ihsas ettirmektedir. Bu da O’nun halife olmasını gerektirir.


Sünni: Bu hadis Hz. Ali’nin değil Hz Ebu Bekir’in imametine delalet eder. Şöyle ki; Efendimiz (s.a.v.) Tebük seferine çıkarken ordunun başına Ebu Bekir’i imam olarak atamıştı. Medine’ye de Muhammed b. Mesleme’yi emir bırakmıştı. Hz Ali’yi ise kendisi Tebük’te kaldığı müddet içerisinde “Ehli Beyt”in işleriyle alakadar olması için görevlendirmişti. Fakat münafıklar Hz. Ali hakkında gayri ahlaki sözler sarfettiler. O da bunlara içerlendi, silahını aldı ve Medine’ye üç mil uzaklıktaki “Cürf”? denen yerde Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yetişti. Efendimiz’e (s.a.v.) münafıkların sözlerinden rahatsız olduğunu ve harbe katılmak istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir,” diyerek[16] Medine’de bıraktığı Hz. Ali’yi teselli etti.


Allah Rasülü’nün (s.a.v.) kendisini Hz. Musa’ya (a.s.) Ali’yi de Hz. Harun’a (a.s.) benzetmesi, Musa’nın (a.s.) Tur’a giderken yerine Harun’u (a.s.) vekil bırakması cihetiyledir. Fakat burada Ali’nin sorumluluk alanı Harun’a (a.s.) göre daha hususidir. Çünkü Harun (a.s.) bütün ümmetten mes’ül iken, Hz. Ali sadece “Ehl-i Beyt”in işleriyle alakadar olacaktır.


Eğer Medine’de bırakılmak halife olmaya işaret etseydi bu durumda Medine’ye emir olarak atanan Muhammed b. Mesleme’nin (a.s.) halife olması gerekirdi. Ya da ashaba namaz kıldırma vazifesini üstlenen Ebu Bekir’in… Ayrıca Allah Rasül’ü (s.a.v.) Medine dışına çıktıklarında genellikle yerine a’ma sahabi Abdullah b. Ümmi Mektum’u bırakırdı.[17] Buna göre başka birisi de halife Abdullah b. Ümmi Mektum olmalıydı diyebilir. Bütün bunlardan öte, Hz. Ali bu görevlendirmede pasif bir konumdadır. Kendisine ev işleriyle alakadar olması telkin edilmiştir.

Halifelerin İslam’dan Önceki Halleri


Şii: Hz. Ali, iman etmeden önce bir an dahi küfür üzere yaşamadı. Fakat aynı şeyi Ebu Bekir ya da Ömer için söyleyemezsiniz. Bu zaviyeden bakıldığında Hz Ali’nin bariz üstünlüğü vardır. Bu yüzden halifelik öncelikle O’nun hakkı olmalıdır.


Sünni: Sizin mantığınızla hareket edildiği takdirde Müslüman bir ailede doğan her çocuk ashaptan daha üstündür. Çünkü sahabenin çoğunluğu sonradan Müslüman oldu, Müslüman bir ailede doğup-ölenlerse hayatlarının başlangıcından sonuna kadar Müslüman olarak yaşadılar. Ne var ki Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hadisi bu mantığın yanlış olduğunu bildirmektedir. O (s.a.v.) ashabını sair insanlarla mukayese sadedinde buyuruyor ki; “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki her hangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına yetişemez.”[18] Çünkü Onlar, -yine Fahr-i Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) ifadesiyle- bütün zamanların en hayırlı kuşağıdır.[19]


Ayrıca Hadis-i Şerifler tövbenin geçmişte yapılan bütün günahları kesip attığını bildirmektedir. Buna rağmen böyle konuşmanız bana acaba muhatabım Hz. Ebu Bekir ya da Hz. Ömer’in tövbelerini kabul etmeme gibi ilahi bir yetkiyle mi mücehhezdir kanaatinin oluşmasına sebep oldu.

Akrabalık Referans Olsa İdi Halife Hz. Abbas Olurdu


Şii: Hz. Ali, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın eşi ve de ahiret kardeşidir. Bütün bunlar O’nun (r.a.) üstünlüğüne işaret etmektedir. Benzer meziyetleri başka hangi sahabi de görebilirsiniz?

Sünni: Eğer “karabet” cihetiyle Allah Rasülüne (s.a.v.) yakınlık “devlet başkanı” seçilmek için gerekli olsaydı halife, Hz. Ali değil, Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Abbas olmalıydı. Çünkü amca, kişiye amcaoğlundan daha yakındır. Fakat kimse Hz. Abbas adına böyle bir iddiada bulunmamıştır. Çünkü İslam’da üstünlükler neseplere göre değil ilim ve takvaya göre ayarlanmıştır. Ayrıca krallıkla yönetilen ülkelerde esas olan, bir sistemi İslam adına bağlayıcı kabul etmek “beşeri” olanı “ilahi” olandan daha üstün kabul etmek anlamına da gelir.


Hz. Ali bahsettiğiniz özelliklerle nasıl şerefyab olduysa benzer hususiyetler Şeyhayn içinde geçerlidir. Hz Ebu Bekir, dünya ve ahirette Allah Rasülü’nün (s.a.v.) eşi, Cebrail’in selamladığı ve hakkında tam on ayet getirdiği Hz Aişe’nin babasıdır. Hz. Ömer’in kızı Hafsa’da Efendimiz’in (s.a.v.) eşidir.


Şeyhayn’ın Hizmeti


Şii: Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra İslam’a en büyük hizmeti Hz. Ali yapmıştır. Tebliğde de, muharebede de en önde O vardır. Kale kapıları O’nun elleriyle açılmıştır. “Saadet Asrı”nın hangi şubesine bakarsanız bakın görürsünüz ki, Ali (r.a.) olmak adeta her yerde en önde durmak demektir. Aynı şeyleri Şeyhayn için söylemek mümkün değildir.


Sünni: Muhakkak ki Hz. Ali büyük hizmetlere imza atmıştır. Fakat Hz. Ebu Bekir ile Ömer’in yaptığı hizmetler gerek keyfiyet ve gerekse de kemmiyet açısından çok daha ileri derecededir. Söylediklerimizi daha somut bir çerçevede izah etme gerekirse şunlar söylenebilir:


Ebu Bekr’in (r.a.) İslam’a olan pazarlıksız teslimiyeti o kadar içtendi ki Allah Rasülü (s.a.v.) hiç tereddüt etmeden O’nun malı üzerinde kendi malı gibi tasarrufta bulunurdu. Müslüman olduğu gün yanındaki kırk bin dirhemi infak etmişti. [20] Ezilen Müslüman köleler O’nun paralarıyla azat olmuştu. Sehl ve Süheyl’den satın alınan Mescid-i Nebevi’nin arsa parası O’nun altınlarıydı.


Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihali ardından başlayan “irtidat” hareketleri O’nun mukavemetiyle etkisiz hale getirildi. Namazla zekatın arasını ayırıp “Biz zekat vermeyiz” diyenlerle o harp etti. Yemame’de Müseylemetü’l-Kezzab’ı yere seren Halid b. Velid (r.a.) O’nun komutanıydı. Dolayısıyla Müseyleme’yi öldüren Hz Vahşi de O’nun askeriydi.[21]


Yemame sonrası gündeme oturan “Kur’an nasıl korunacak” endişelerini izale eden Kur’an’ı Kerim’in cem edilişi Ebu Bekir’in (r.a.) emriyle (Hz. Ömer’in (r.a.) teklifi) oldu.[22]


Hz. Ömer (r.a.) zamanda İslam yeni iklimlere açıldı. Müslümanlar yeni ülkelerle tanıştı. Büyük fütuhat yapıldı. İslam devleti kurumsallaştı. Farklı kültürlerle bir arada olmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkan sorunları yaptığı ictihatlarla aştı. İslam’ı hayata müdahil kıldı.


Hanefi, Maliki ve Şafii mezhebinin bir çok esası Hz. Ömer’in o ictihatlarına dayanmaktadır. Nitekim Hanefi mezhebinin isnadgahı Abdullah b. Mes’ud’un hocası Hz. Ömer idi.


Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vaz’ ettiği ölçüler dahilinde oluşan meşhur dört mezhepte Şeyhayn’in etkisi barizdir. Bu yüzden fıkhın gelişmesinin hakiki sebeplerinden biri de onlardır. Yapılan bütün hasenata ortaktırlar. Ne var ki Şeyhayn’in yaptığı hizmetler cinsinden Hz. Ali pek bir şey yapamamıştır. Devr-i hilafetinde hiçbir küfür diyarı fethedilememiştir. Çünkü neredeyse bütün mesaisini iç karışıklıkları izale etmeye hasretmiştir.


Şii: Madem İslam dünyasında yapılan bütün hasenata ortaktırlar Muaviye’nin (r.a.) oğlu Yezid’in Kerbela’da Hz. Hüseyin’i (r.a.) şehit etmesine de ortak mıdırlar?.


Sünni: Nasıl ki Hz. Ali Efendimiz, O’na aidiyet iddiasında bulunan İmamiye, İsmailiyye ve Zeydiyye’nin sapıklıklarına ortak değildir. Tıpkı bunun gibi Şeyhayn’de Yezid’in fiillerinden mesul değildir.


Dipnotlar:

[1] Buhari, Kitabu’l-Cenaiz, 5; Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 5; İbn Mace, Sünen, 83; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 220.

[2] Mes’ud b. Ömer b. Abdillah Teftazani, Şerhu’l-Makasıd, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, III, 474.

[3] Seyyid Şerif Ali Muhammed Cürcani, Şerhu’l-Mevakif, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, VIII, 378.

[4] Bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.

[5] Kur’an, Maide (5): 55.

[6] Kur’an Maide (5): 51.

[7] Kur’an, Maide (5): 57.

[8] Ayrıntı için bkz. Fahruddin Muhammed b. Ömer Razi, et-Tefsiru’l-Kebîr, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990,XII, 24-25; Teftazani, a.g.e., III, s.501-503.

[9] Bkz. Buhari, Menakib, 1; Tirmizi, Tefsir-u Suret-i 42, 1; Ahmed, Müsned, I, 286.

[10] Kur’an, Tevbe (9):40.

[11] Tirmizi Sünen, V, 619 , Ahmed, Müsned, IV, s.154; Şihabuddin Ebû’l-Fadl Ahmed b. Ali İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bâri bi Şerh-i Sahihi’l-Buhâri, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1988, VII, 51.

[12] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.

[13] Kur’an, Tevbe (9):71.

[14] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.

[15] Buhari, Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 9; Tirmizi Menakib, 20; İbn Mace, Mukaddime, 11; Ahmed, Müsned, I, 170.

[16] Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şeref Nevevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, (tah. M.Fuad Abdulbaki), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, I, 195; İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Aclûni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nâs, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, II, 550.

[17] Muhammed Rıza, Muhammed Rasülullah, Beyrut, ty., s. 418.

[18] Buhari, 62/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 5; Müslim, 44/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 54; Tirmizi, Sünen, 50/Kitabu’l-Menakib, 58.

[19] Buhari ,Sahih, II, 932 ; Müslim, Sahih, IV,1962; Tirmizi, Sünen, IV, 549; İbn Mace, Sünen, II,791.

[20] Celaluddin Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, Daru’l-Marife, Beyrut, 1996, s.40.

[21] Suyuti, a.g.e., s. 70.

[22] Buhari, Sahih, IV, 225, IX, 92-93.

 

Ebû Hanîfe Müdâfaası

e-Posta Yazdır PDF

Modern zamanın seküler anlayışını İslami değerler zarfında sunan oryantalizmin nihai hedefi Müslümanların zihinlerinde Batılı’ların istediği anlamda bir İslam tasavvuru oluşturmaktır. İslam Coğrafyası’na Batılı kimlikleri ile küfür ihraç eden oryantalistler, Müslümanlar tarafından kabul görmeyince farklı arayışlara yönelmişler ve bu çerçevede zeki Hıristiyan öğrencileri Müslüman kimliğiyle okutup İslami ilimler alanında uzman yapmışlardır. Bu yöntem o derece etkin olmuştur ki çeşitli kürsülerde ders/vaaz veren bir çok gayr-i müslim yetişmiştir. Bunlar şüphe uyandırmamak ve görevlerini başarı ile sürdürmek için yalnız kaldıkları ortamlarda dahi yıllarca namaz kılmışlardır.


Camilerimizin mihraplarında, üniversitelerimizin kürsülerinde adı Hasan, Hüseyin diye bilinen nice Protestan, Katolik v.s. yıllarca görev yapmış ve ölünceye kadar da hep Müslüman kimlikleriyle tanınmışlardır.

Protestan bir babanın adını Mr. Nebit koyduğu bir şarkiyatçının Müslüman kimliğiyle İstanbul’da okuyup icazet alması, oryantalizmin yönteminin ne derece aldatıcı ve etkin olduğunu gözler önüne sermektedir.


İngiltere doğumlu olan Mr. Nebit, 13 yaşına kadar sıkı bir Hıristiyan eğitimi alır. Zekasının fevkalade olduğu fark edilince İslami ilimleri tahsil etmesi için 1834 yılında İstanbul’a gönderilir. İngiliz Sefiri tarafından teslim alınan Mr. Nebit, sefarette görevli Kavas (hizmetçi) Hüseyin Ağa’ya kimsesiz bir çocuk diye verilir. Çocuğa bakmasından dolayı sefaretin 5 lira da aylık ödediği Hüseyin Ağa, kimsesiz zannettiği Mr. Nebit’in adını Tahsin olarak değiştirir. Müslümanların Tahsin adıyla tanıdığı Mr. Nebit, iki yıl kadar kaldığı Hüseyin Efendi’nin yanında hem Türkçe’yi öğrenir hem de ilk eğitimini alır. Ardından Fatih Dersiamlarından Hopalı Ömer Efendi’ye teslim edilir. Müfredatta yer alan bütün kitapları okur. İlimde o derece mesafe alır ki, Müslüman öğrencilerin altından kalkamadığı soruları O çözer.


Hopalı Ömer Efendi’den icazet alan Tahsin Efendi bir gün hocasına İngiliz Sefaretinde çalışmak istediğini söyleyince, “Evladım! Senin adın Şeyhülislamlık’ta, Fetva Eminliğinde geçiyor, sen ise İngiliz kafirlerine memurluk yapmak istiyorsun.” cevabını alır. Müslümanlığında zerre kadar tereddüt edilmeyen Mr. Nebit, belli bir zaman sonra İstanbul’dan ayrılır ve İngiliz Hükümeti tarafından Müslümanların yoğunlukta olduğu Hindistan’a gönderilir.


Son iki asırda İstanbul, Kahire, İslamabad ya da Buhara’da Tahsin Efendi diye tanınan daha pekçok Mr. Nebit yetişti. Onlar Doğu ve Batı’da kurulan müstemleke okullarında İslami ilimler okuyup/okuttular. Müslüman çocuklara önce düşüncelerini aşıladılar sonra da doktora payeleri dağıttılar. Yakın dönemde ortaya çıkan modernist İslami anlayışlar tahlil edildiğinde onların bir türlü “Tahsin Efendilerle” irtibatlı oldukları görülecektir. Bugün itibariyle kafa kağıdını tespit edemediğimiz “Tahsin Efendizedeler” ancak yazdıkları eserlerden ya da diriliş adı altında yürüttükleri tükeniş hareketlerinden tanınabilmektedir.


Oryantalizm, Müslüman kimliğiyle tefsir, hadis, kelam ve fıkıh gibi temel İslami ilimleri okutan gizli Hıristiyanlar yoluyla ümmetin zihninde tedavisi hayli zaman alacak şüpheler oluşturdu. Bu gün gelinen nokta itibariyle bir çok Müslüman Modernist, İslam’ın özgün bir medeniyet tasavvuruna sahip olmadığını, temel meseleleri farklı medeniyetlerden ödünç aldığını, Kur’an’ı Kerim’in hakikatlerine Tevrat ve İncil’in referans olduğunu, fıkhın oluşumunda Roma Hukuku’nun önemli bir yer işgal ettiğini söylemektedir.


Oryantalizmin bu tarz faaliyetinin ne derece etkin olduğunu anlayabilmek için Tahsin Efendilerin söyledikleri ile doktora payeleri dağıttıkları “Tahsin Efendizedelerin” tezlerini kıyaslamak gerekir. Böylece çağdaş İslami hareketlerin nesebi de ortaya çıkmış olacaktır.


Örneğin oryantalistler, Kur’an’ı Kerim’in kökeni noktasında farklı hezeyanlar içerisindedirler. Fakat Arthur Jeffery’nin de içinde yer aldığı büyük çoğunluk Allah Kelamı’nın –haşa- Efendimiz’e (s.a.v.) ait olduğunu iddia etmektedir. Fazlurrahman başta olmak üzere tarihselcilerin önemli bir bölümü de Kur’an’ı Kerim’in nasıl bir kitap olduğunu anlatırken “Kur’an hem tamamıyla Allah kelamı, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır.” demektedir.


Batılılar İslam Hukuku’nu kıymetlendirirken de onun tarihe ait olduğunu ve günümüze hitap edemeyeceğini ileri sürmektedirler. Nitekim J. Schacht bu noktada şunları söylemektedir: “İslam Hukuku tarihin belli bir döneminde uygulanmış, daha sonra ise önemini kaybetmiş bir sistemdir. Bu yüzden o, ancak hukuk tarihi bağlamında değerlendirilebilir.” Modernist Müslümanların fıkıh telakkileri, J. Schacht’ınkinden hiç de farklı değildir. Nitekim onlar, iki kadının bir erkek şahit yerine geçmesi, hırsıza hadd cezası uygulanması, mirasta erkek kardeşlerin kızların iki katını alması, faizin haram olması gibi kesin hükümleri tarihi birer bilgi kabul etmekte ve onların ancak fıkıh tarihi çerçevesinde değerlendirilebileceklerini düşünmektedirler.


Oryantalistler ve onlardan etkilenen Modernist Müslümanların fıkıh bağlamında oluşturdukları şüpheler daha çok Ebu Hanife (r.a.) etrafında şekillenmektedir. Çünkü O (r.a.), hem bütün müçtehitlere nispetle “İmam-ı Azam/En büyük imam” hem de ümmetin üçte ikisinin içtihatlarını taklit ettiği mutlak bir müçtehittir. Bu yüzden Onun (r.a.) nesebinden, ibadet hayatına, içtihat sisteminden hadis telakkisine kadar bütün bir hayatı olduğundan farklı bir şekilde yorumlanmaktadır. Bu yolla Onun içtihatlarının nüfuzu yok edilmekte ve itibarı lekelenmektedir.


İslam’da önemli bir yer tutan “İhkak-ı hak” kavramının bir gereği olarak Ebu Hanife’yi (r.a.) müdafaa etmek haktan öte bir vazife olmuştur. Zira Hz. Aişe (r.a.) de Allah Resulü’nün (s.a.v.) kendilerine, “İnsanları layık oldukları konumlarda değerlendirmelerini” emrettiğini bildirmektedir. Ümmetin bu büyük müçtehidini anlatmak ve Ona yöneltilen tenkitlerin gerçekle bağdaşmadığını ifade etmek mühim bir vazife olmuştur.

Ebu Hanife (r.a.) müçtehit imamlar içerisinde en kıdemlisi ve ilmin menbaı Hz. Resulullah’a (s.a.v.) zaman itibariyle en yakın olanıdır. Onun (r.a.) rivayet ettiği bazı hadislerle Allah Resulü (s.a.v.) arasında sadece sahabe vardır.


Her biri farklı bir İslami disiplinde mütehassıs 40 müçtehit ile 30 yıl içtihat etmiştir. 83 bin mesele hakkında fetva vermiş, mevcut problemleri çözdüğü gibi olma ihtimali olan fakat henüz olmayan meseleler hakkında da içtihat yapmıştır.


Ebu Hanife’nin (r.a.) hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Küfe, ideolojik çeşitlilik itibariyle yaşadığımız dünyanın bir özeti gibiydi. O, Mutezile’den Cebriyeye, Haricilerden zındıklara her meşrep ve ideolojiden insanı ağırlayan Küfe’de Ehl-i Sünnet’in bekası adına tarihi bir rol üstlendi. Müslümanların Tahsin Efendi diye tanıdığı Mr. Nebit’ler onun zamanında da vardı. Akşamdan sabaha kadar hadis uydurur, sabah da ilim meclislerinde onların tevziatını yaparlardı. Doğru ile yanlış iç içe idi. Zındıkların uydurduğu hadislere dayanan ya da onların fikirlerinden neşet eden gayri İslami görüşler, Mutezile ve Hariciye gibi fırkalar tarafından hararetle savunulurdu. Ebu Hanife (r.a.) böyle bir ortamda içtihatlarıyla ümmete yol haritası çizdi. Tahsin Efendilerin tuzağına kapılmadan İslam’ın nasıl anlaşılabileceğini gösterdi. Küfe’de başlayan irfani diriliş zamanla Basra, Bağdat derken bütün İslam coğrafyasını kuşattı. İmam-ı Malik (r.a.) işkallerini Ona sordu. Şafi (r.a.) ona yetişemediğinden öğrencisi İmam Muhammed’e talebe oldu. Ehl-i Sünnet akidesine bağlı alimler onun “İmam-ı Azam” olduğunda ittifak ettiler. Onu anlatan en güzel kitaplar İmam Suyuti, İbn Hacer-i Mekki gibi farklı mezheplere mensup alimlerin kaleminden çıktı. Ne var ki zındıklar da boş durmadılar. Ümmetin birliğini parçalamaya ayarlı çalışmalarını aralıksız sürdürdüler. Bazen tuzaklarına kapılanlar da oldu. Hatip Bağdadi “Tarihu Medineti’s-Selam”da, Cüveyni “Müğisu’l-Halk”da Onu (r.a.) zındıkların yalanlarıyla anlattı. Bu iki kitap ulemanın sert tepkisini aldı. Üzerlerine reddiyeler yazıldı. Sonra bu nev’i eserler uzun zaman uykuda bekledi. Tahsin Efendilerin doktora payeleri dağıttığı çağdaş selefilerin/modernistlerin girişimleriyle geçtiğimiz asırda tekrar basıldılar. Yayınlardan cesaret alanlar “Ebu Hanife de müçtehit biz de, Onun ne üstünlüğü var?” deme cesaretini gösterdiler. Herkes bir şeyler söyledi. Zahid Kevseri ise el-Bağdadi’ye karşı “Te’nibu’l-Hatib”i, Cüveyniye karşı da “İhkaku’l-Hakk”ı yazarak batılı yere serdi.


Ümmetin siyasi, içtimai bünyesini yeniden şekillendirmek ve bunu globalleşen dünyanın şartlarına uygun bir tarzda yapmak isteyen Batı, Tahsin Efendilerle sessiz ve derinden çalışmaya devam ediyor. Mezheplerin İslamiliği, Ebu Hanife’nin (r.a.) ilmi durumu vs. hep bu bakış açısından neşet eden yaralı cümlelerdir. İnkişaf Ebu Hanife (r.a.) dosyası ile hakkı ayağa kaldırıp batılı bir kez daha yere serme gayreti içerisindedir.


Allah’ın selamı üzerinize olsun.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL