Dr. İhsan ŞENOCAK

Sen ve Ben Düzelince, Düzelecek Dünya

e-Posta Yazdır PDF

Müslüman önce inanır, sonra yaşar ve ardından insanları yaşadıklarını yaşamaya çağırır. İdeolocyaların bağlılarından ise şu üç özelliğiyle ayrılır; Allah’a çağırır, ameli salih işler, “Ben Müslümanlardanım” der.1 İslam’dan başka bir nizamı ne yaşamaya, ne de anlatmaya değer bulur.

1. Yeni Nesil Müslümanlar

Müslüman, kardeşlerine karşı mütevazi, kâfirlere karşı vakurdur.2 Olanca muhabbetini Müslümanlığından dolayı ezilen, aşağılanan kardeşleri üzerinde toplar. Malını onların selameti için harcar, kalemiyle onların hukukunu müdafaa eder. Bütün öfkesini ise Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanlar üzerinde cem eder ve onların her birini kurtarılmayı bekleyen hayvandan daha aşağı varlıklar3 mesabesinde görür.


Müslüman, “Allah yolunda cihad eder ve hiç kimsenin kınamasından korkmaz.”4. Allah ve Rasul düşmanları ırkları, soyları, boyları ve iktidarları için savaşır; Müslümanlar ise Allah’ın rızasına nâil olabilmek için cihad eder. Bu uğurda kimlerin onlar hakkında neler söylediğine bakmadan, duruşları, oluşları, tesettürleri, sakalları, sarıkları hakkında ne dediklerine aldırmadan yürürler.


Müslüman, fikir planında tarihin en kapsamlı irtidadının yaşandığı günümüzde, riddet yıllarında sarsılmaz bir dağ gibi durup Ümmet’e yol gösteren Büyük Sahabi Hz. Ebû Bekir’in izinde tarihi bir misyon üstlenir ve müminlere karşı mütevazi, kafirlere karşı vakur olmayı, İla-i Kelimetullah uğruna kimsenin kınamasından korkmadan cihad etmeyi, “Allah’ın dilediğine verdiği bir lütuf”5 olarak kabul eder ve bu lütfu dünyevi hiç bir payeye değişmez.

2. Ta’til, Hayatı Ta’til, İstirahat İse İhya Eder

Müslüman, atanmış değil, Allah yoluna adanmış adamdır. Atanmışlar sabah sekizden akşam beşe kadar mesai yapar; Günün üçte birinde çalışır, sair anlarında keyif yapar. Yüreklerin imarına memur olan Peygamberler, sıddıklar, veliler ise durmadan, yorulmadan, usanmadan gündüz gibi gece de Allah yoluna çağırır, günün üçte ikisinde cihad eder, geri kalan vakti ise yemek, istirahat ve sair ihtiyaçlara eye ayırır.

Tatil mi, İstirahat mi?

Putperest bir hayattan vazgeçmeyen kavmine duyduğu öfkeyle ülkesinden ayrılan, daha sonra denize atılan ve bir balık tarafından yutulan, Allah Teâla’nın lütfuyla sağlığı bozulmuş bir halde kurtarılan Hz. Yunus’a; tatil yapması ya da dinlemesi için bir müddet takdir edilmeden, Peygamber yüz bin ya da daha fazla kişiye elçi olarak gönderildi.6


Allah Rasulü Tatil Yaptı mı?!

İnsanların yorulduklarında tatile gitmeleri bir Ahir zaman ihtiyacıdır. Kimi bir isyan merkezine, kimi sahillere, kimi çöllere, kimi de kayak merkezlerine gider. Bir grup da günah işlemekten aciz olduklarında ebeveynlerini, eğer onlar sağ değilse memleketlerini ziyaret eder. Ne var ki hayatının bütün fasıllarıyla alakalı nerede, ne yaptığı, ne buyurduğu, nasıl buyurduğu ile ilgili -neredeyse- her sözü ve her hali rivayet edilen Allah Rasûlü’nün filan yere tatile gittiğine dair bir bilgi yok. Mesela Hicret’ten, Bedir’den, Uhut’tan sonra ailesini alıp bir sahil şehrine gitmedi ya da bir yaylada beş-on gün tatil yapmadı.


Bir gazveden diğerine giden, gündüz devlet idare eden gece namaz kılmaktan ayakları şişen bir Peygamber’in ümmeti her haftanın iki gününü tatile ayıramaz.


Cuma, Tatil Günü mü?!

Cuma, zannedildiği gibi tatil değil, mücahede günüdür. Ancak eskiden Cuma namazı bir şehirde bir ya da bir kaç yerde kılındığından, bugünkü gibi vasıta olmadığından ve bir de Cuma günü camiye erken girenin faziletinin sonra gelenlere nisbetle daha fazla olacağı gibi hususlardan dolayı insanlar Cumaya saatler kala evlerinden çıkar, bir daha ikindiye ya da akşama doğru dönerdi. Yahudilikte olduğu gibi, İslam’da çalışmanın yasaklandığı bir gün yoktur. Nitekim “Ticaret bir farzdan sonra emredilen ikinci farzdır.” rivayeti Cuma namazı kılındıktan sonra “Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasip arayın.”7 meâlindeki âyet-i kerîmeyi ifade noktasında varid olmuştur.

Medresede Tatil Var mıydı?

Medreselerde Salı günleri ders olmaması malum anlamda bir tatil anlayışından mütevellit değil, talebenin -bugünkü gibi matbaa olmadığından- kitapları istinsah etmesine, ders tekrarı yapmasına ve çamaşır yıkamak gibi hususi ameliyeleriyle meşgul olmasına imkân vermek içindi. Zamanla okutulan kitaplar çoğalır ve talebeye istinsah için bir gün yetmeyince Cuma da Salı’ya dâhil edildi. Daha sonra Molla Fenâri Hazretleri buna Pazartesi’yi de ekledi. Sair İslam beldelerinde ise talebe bu işleri Perşembe öğleden sonra ve Cuma günü yapardı. Osmanlı’da IXX. yüzyıla gelindiğinde Medrese ve memurlar için Perşembe öğleden sonra ve Cuma tatil günü olarak ilan edildi.


Batı Uygarlığının Mesai Zulmü ve Hafta Sonu Tatili

Yahudilikte hafta tatili cuma akşamı güneş battıktan sonra başlar ve Cumartesi akşamı sona erer, Cumartesi çalışmak ise yasak addedilir. Hristiyanlar da, başlangıçta Yahudiliği taklid ederek Cumartesi’yi kutlamışlardı. I. Konstantinos zamanında Pazar resmî tatil olarak belirlendi. İnsanların hayatına önemli değişiklikler getiren sanayi devrimiyle birlikte günlük çalışma süresi 18 saate çıkınca, maden ocakları ve dokuma atölyeleri gibi müesseselerde belirlenen süreden daha fazla mesai yapıldığından, çok sayıda çocuk ve kadın ya ölmüş ya da sakat kalmıştı. Bu zulmün kamuoyunda sebep olduğu infialin önüne geçmek için Yahudilikteki ve Hristiyanlıktaki tatil günleri esas alınarak Cumartesi ve Pazar resmi tatil olarak ilan edildi. Biz de bu günlerin tatil olarak ilan edilmesin tek dayanağı, Havra ve Kilise buyruklarına göre şekil alan Batı uygarlığını taklit marazıdır.


Boşa çıkarmak, devre dışı bırakmak, bozmak gibi manalara gelen “ta’tîl”in mevcut haliyle İslam’da bir karşılığı yoktur. Bizde daha verimli çalışmak için “istirahat” başlığı altında uyumak, dolaşmak ve dinlenmek gibi hususlar vardır. Ramazan-ı Şerif gibi ibadetin daha yoğun olduğu ay ya da “an”lar sadece ibadete yada istirahate tahsis edilseydi Allah Rasûlü bir Ramazan ayında Bedir’e gitmez, yine bir Ramazan’da Mekke’nin fethi için Medine-i Münevvere’den yola çıkmazdı. Her yaşlı gibi, gençlere nisbetle daha çok dinlenmeye ihtiyaç duyan Ebû Eyyüb el-Ensarî de ilerleyen yaşına rağmen atın üzerinde İstanbul önlerine kadar at sürmezdi.


Müslüman’ın 24 Saati

Allah Rızası için olması kaydıyla her nev’i okumayı da, çalışmayı da ibadet kabul eden İslam’a göre, bir Müslüman bedeni ne kadara tahammül ederse o kadar ayakta kalacak ve o kadar çalışacaktır. Hicret’in yirminci yılına gelindiğinde İmparatorlukları ortadan kaldıran sahabe ordusu, Doğu Roma’nın ordularını da hezimete uğratınca “Kim bu sahabiler?” diye soran İmparatora çevresindekiler şöyle demişti, “Gece ibadet eder, gündüz at sırtında cihad ederler.”.


Günün üçte ikisini, Cumartesi ve Pazarın tamamını ta’til yapan Ümmet-i İslam’ın bu ataletten kurtulmasının bir şartı da gündüz çalışan ya da mütalaa eden, gecenin bir kısmında kıyama duran, üçte birlik zamanı ise yeme-içme, uyuma gibi ameliyelere ayıran bir anlayışla hayatını yeniden tanzim etmesine bağlıdır.

3. Herkes Memur, Herkes Mesul

Her Müslüman yaşadığı yerde İslam’ı temsil ve tebliğ etmekle mükelleftir. Ashab-ı Kehf yaşadığı şehirde sayılarına bakmadan “Rablerinin”; kral değil, yerin ve göklerin de Rabbi olan Allah Azze ve Celle olduğunu ve yalnız ona ibadet edeceklerini ilan etmiş,8 Hz. Asiye Firavun’un Sarayında yalnız başına bir Mümine kadın olarak tevhidi haykırmış ve bu uğurda gözünü kırpmadan feda-i can etmiş,9 İmran’ın Kızı Hz. Meryem Yahudilerin yalanlarına karşı Rabbinin buyruklarına sarılmış ve yalnız Onun sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti.10 Allah Rasûlü’nün meclisinde kısa süre de olsa kalma bahtiyarlığına eren sahabe, uzun süre Onunla olanlar gibi İslam’ı tebliğ etmeye kendilerini memur addetmişti.

4. İslam, Rahipler ya da Meslektaşlar Dini Değildir!

Kadın, erkek, genç, yaşlı akil baliğ olan her Müslüman fert ve cemiyet planında İslam’a yol açacak. Baba evinden11, anne kızından, imam cemaatinden, muallim öğrencisinden, devlet başkanı milletinden mesuldür. Kilise’de, Havra’da sair dinlerin manastırlarında “Din Adamı” olarak bilinen yığınla papaz, haham, kesiş ve saire olur, oralarda Din adına bunlar konuşur. İslam, Rahibler ve Hahamlar dini değildir, onun buyruklarına göre her Müslüman muvazzaf ve (temiz olan) her yer mescittir. Din Adamlığının bir mesleğe dönüşmesini reddeden ve topyekûn bütün Müslümanların İslam’ı neşretmekle mükellef olduklarını ifade noktasında Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten de nehyedersiniz.”12

5. İlimde Bilinirlik, Dervişlikde Gizlilik Esas

Mühim olan hayırlı bir işi kimin yaptığı değil, onun yapılıp-yapılmadığıdır. Her mevzunun olduğu gibi tedrisin de bir hocanın önünde okuma, icazet alma gibi kendine has kuralları vardır. Bütün bunlar tedrisi hocayla talebe arasında belli mekânlarda, belli zamanlarda, belli usullerle akdedilen bir ameliye olmakla sınırlamaktadır. Zındıkların Müslümanları İslam’a karşı İslam’la savaştırmak için eserler yazması, onların içindeki yüz mevzunun doksan sekizinde doğru, iki tanesinde ise kişiyi küfre sokacak meselelerden ya da bütünüyle Ümmet’ten koparacak hususlardan bahsetmesi, müelliflerin tanınması zaruretini ortaya çıkardı. Muhammed bin Sîrîn mevzuyla alakalı şöyle buyurdu, “Muhakkak ki (okumakta olduğumuz) bu ilim, din(in kaynağı)dir. Dininizi(n delillerini) öğrendiğiniz insanları(n hallerini) araştırınız.”13 Sahabe ve Tabiun’un büyükleri -genellikle- hadisin isnadını sormaz, ravilerin kim olduğunu araştırmazdı. Şia, Mürcie, Kaderiyye gibi Ehl-i Bidat fırkalar zuhur edip, müntesiplerini hadis uydurmaya teşvik edince Selef-i Salihin her hadis rivayet edene, “Size bu hadisi rivayet eden ravilerin kimler olduğunu söyleyin de onların ‘sikâ’ olup olmadıklarını bilelim, ona göre rivayetlerini kabul edelim, eğer zayıf iseler rivayetlerini hadis zannedip aldanmayalım.14 Tabakât kitapları, bir âlimin, kimlerden okuduğu ve kimlerin de ondan ders aldığını belirtir, böylece zındıkların araya girmesine mani olurlardı.


Sahih bir isnadla Allah Rasûlü’nden günümüze intikal eden ilim, bir emanet olduğundan ulema da bilinirlik, daha çok hal diliyle İslam’ı tebliğ eden dervişlerde ise gizlilik esas olmuştur. Ariflerin, dervişlerin kahir ekseriyeti diyar diyar dolaşıp tebliğde bulunur, bir yerde maruf olup, “insanlar onların sözlerinden ziyade züht ve takvalarından bahsetmeye başlayınca, bilinmedikleri bir başka diyara hicret ederlerdi. İslam’ın yayılmasında bu namsız ve nişansız velilerin, dervişlerin çok büyük payı vardır.” Moğol ve Haçlı saldırılarından sonra tarihçiler “Bu Ümmet bir daha ayağa kalkamaz.” hükmünü verdiğinde sahneye isimleriyle değil, eserleriyle şöhret olan veliler çıktı. Şarktan Garba kadar Bilâd-ı İslam’ı dolaşıp yürekleri onardı, Osmanlı’nın Fetih yolunu açtı.


Büyük bir kesret içerisinde kaht-ı ricâl yaşayan Müslümanların kariyerli hocalara değil, adından ziyade hizmetiyle bilinen hasbi müminlere ihtiyacı var.

6. Merhamet Davası

İnsanlar Allah Teâla’ya “fıtrî” hususiyetlerinden ziyade, “kesbî” olan amelleriyle yaklaşır. Zira hayvanlarda da fıtrî hususiyetler vardır. Devenin susuzluğa dayanması, bülbülün sesinin güzel olması, eşeğin anırması, ineğin süt vermesi hep “fıtrî” özelliklerdir.

Merhametin Nihaî Noktası

Her annenin yavrusuna karşı merhametli olması “fıtrî” bir özelliktir. Aynı annenin Gazze’de, Bağdat’ta, Arakan’da, Doğu Türkistan’da açlığa ya da çeşitli işkencelere maruz kalan çocuklara merhamet edip, imkânı nisbetinde onlar için bir şeyler yapması, bir yardım kuruluşu nezdinde yardım toplaması ise “kesbî” bir durumdur. Anne, “fıtrî” olan şefkatinden dolayı değil, “kesbî” olan merhameti sebebiyle büyük ecir alır. Alimler, arifler, dava adamları cemiyette fıtrî hususiyetleri yanında “kesbî” duruşlarıyla da temayüz eder ve kesbî olan iman, ahlak, şuur ve iradeleriyle insanlığın yolunu açarlar.

İslam Devleti, taşlanan, dışlanan, hakaretlere uğrayan yine de düşmanları için, “Allahım! Kavmime hidayet et, onlar bilmiyorlar.” diye niyazda bulunarak insandaki “kesbî” merhametin nihaî noktasını gösteren Allah Rasûlü’ne ilahi bir armağandı. Yeni armağan da yürekleri merhamet mahşeri olan müminlere ihsan edilecektir.


Hira’dan Mekke’ye, Türkiye’den Dünyaya

Allah Rasûlü Hira Mağarasında diri diri toprağa gömülen kız çocuklarını, güçlü insanlar tarafından sofrasından ekmeği alınan yoksulları, köle pazarlarında insanlığı satılan köleleri, onuru çiğnenen kadınları, faiz sarmalında sömürülen mazlumları düşünür, yüreği daralırdı. İnşirah Sûresi’nin ikinci âyet-i kerîmesi, insanlığın selameti için acı çeken Peygamber’e ilahî bir lütuf olarak, belini büken manevî yükünden alarak Onu rahatlatan sahabeyi gönderdiğini müjdeliyor.


Sûre’nin, “Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”15 âyeti, “zorluktan sonra kolaylık vardır.” şeklinde olsaydı, anlam, “Dayanın! Bu yokuştan sonra iniş gelecek.” şeklinde geleceğe matuf bir teselli ifade ederdi. Lakin Allah Azze ve Celle Kur’ânî bir mucize olarak “Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurarak her kolaylığın, zorluğun rahminde saklı olduğunu, musibetlerden hayır doğacağını haber vererek insanlığın hidayeti için uykuları kaçanlara, yüklerini alacak kahramanlar gönderileceğini müjdeler.


Hira’dan baktığında Hicaz’daki bütün acıları yüreğinde hisseden Peygamber-i Ekber gibi biz de Türkiye’den yakın ve uzak çevremize baktığımızda Ümmet’in acılarını aynı hassasiyetle hissedebilirsek İslam’ın durdurulan yürüyüşü yeniden başlayacaktır.

7. Sen Varsan, Biz De Varız

Müslüman, İslam söz konusu olduğunda misafir ya da mukim, amir ya da memur, kadın ya da erkek olmasına bakmadan meydan yerine çıkar. Allah Rasulü, “Burada olanlar olmayanlara sözlerimi tebliğ etsin.” buyurarak Müslümanları hiçbir ayrıma tabi tutmadan vazifeye davet etmiş, tebliğle mükellef olduklarını onlara haber vermiştir. Antakya yöresinde üç davetçi durdurulup taşlanmakla tehdit edildiğinde şehrin en uzağından koşup gelen ve davetçileri müdafaa eden Habib en-Neccâr16 hadisesi de bize, sonunda ölüm olsa Müslümanlık için yapılması gereken hiçbir vazifeden imtina edilmemesi gerektiğini haber vermektedir.


Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî

Müslüman bilir ki dünyadaki bütün makamlar fânidir. Bâki olan ise yalnız Allah Azze ve Celle’dir. Sufiler bu hakikati zihinlerinde canlı tutabilmek için hatme-i haceganda her gün, “Allah’tan başka her şey helak olacaktır.”17 meâlindeki âyeti kerîmenin tefsiri hükmünde, defalarca “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî”18 derler.

Yürek Fethi

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar nerede? Otuz-kırk yıl önce protokolde oturanlar ne yapar şimdi? Makamlar, sahipleri için kalıcı olsaydı, bir defa oturan bir daha kalkar, koltuklar öncekilerden sonrakilere kalır mıydı?! Güçle gelenler, daha büyük bir güçle gider. Çığ gibi dünyayı istila eden İskender ve Cengiz, saman alevi gibi sönüp tarihten çekilmedi mi? İslam’ı yürekten yüreğe taşıyan, Mekke’de ashabını korumaktan aciz olduğu günlerde Devlet Başkanı Necaşi kendisine iman eden Peygamber’i Ekber’in iman devleti ise ilk günkü ihtişamıyla yürek fütuhatına devam ediyor.


Firavun Gibi Zalim, Karun Gibi Emek Hırsızı, Belam Gibi Din Tahripçisi

Çilesiz, külfetsiz ya da Firavunsuz bir dünya, imtihan yeri olmaktan çıkar. Bu yüzden Müslüman, “Niçin her yer Ebû Cehil dolu?” diye sitayişte bulunmaz, bilakis Ebû Cehil etkisinin kırıldığı bir dünya özlemiyle, hükmün yalnız Allah’a ait olacağı bir gelecek için çalışır.


Kur’ân-ı Kerîm, zalimin, soyguncunun, din tahrifçisinin hep en büyüklerinden bahseder. Peygamberler de Firavun gibi zalim, Karun gibi emek hırsızı, Belam gibi hainlerden söz ederek müminlere, “Siz daha ne gördünüz ki, ne tescilli dinsizler vardı bu dünyada.” diyerek onları teselli eder.


Her iş gibi, her Müslümanın da manileri vardır. Lakin hiçbir davetçi o manilerin arkasına saklanıp, Allah’a davetten uzak kalamaz. Nitekim Allah Rasulü Tebük’e giderken -genelde- Allah’a ve Ahiret’e iman etmeyenler Ondan izin istemiş, yaşlı bir merkebi olan fukaradan Ebu Zer el-Gıfari Hazretleri gibi müminler ise yola koyulmuştur.

8. Ahlak Davası

Yürekler sözle değil, ahlakla fethedilir. Aktörlerin etkisi film bitene kadar, hâl dilinin tesiri ise ömür boyu devam eder. Allah Rasulü’nün kumandan, devlet başkanı gibi pek çok meziyeti vardı, lakin Kur’ân-ı Kerîm O’nun üstün ahlakını öne çıkardı.19 Çünkü Onun fert ve cemiyet planında yaptığı eşsiz inkılapta en büyük pay ahlakına aittir.


Allah Rasulü’nün Taksimine Razıyız

Allah Rasulü ötekileştiren ve dışlayan değil, kucaklayan ve yücelten bir ahlaka sahipti. Huneyn Gazvesi’nden alınan ganimetten Mekkelilere büyük paylar vermesi, buna mukabil Ensar’a bir şey takdir etmemesi onları üzmüş ve içlerinden bazıları(gençler) şöyle demişti, “Allah, Rasulullah’ı affetsin, Kureyş’e veriyor da bize vermiyor. Hâlbuki hala kılıçlarımızdan (İslam’a çok sonra giren) Kureyş’in kanı damlıyor.”20; “Savaş gibi zor bir durum olduğunda biz çağrılıyoruz lakin ganimet, bizden başkasına veriliyor.”21. Bu sözler Allah Rasulü’ne ulaşınca, haber gönderip Ensar’ı bir deri çadırda topladı. Yanlarına gidip onlara, “Bana sizden ulaşan bu söz de neyin nesidir?”22. dedi ve ganimeti Mekkeliler arasında paylaşmasının gerekçesini şöyle ifade etti, “Kureyş henüz Müslüman oldu, savaştan da yeni çıktılar. Ben onların yaralarını sarmak ve gönüllerini İslam’a ısındırmak istedim. İnsanlar evlerine buradan aldıkları dünyalıklarla/ganimetle, sizse Allah Rasulü ile dönseniz, buna razı olmaz mısınız?”; Ensar, “Tabiki razı oluruz Ya Rasulellah” diye karşılık verince Efendimiz, “Bütün insanlar bir vâdiye, Ensâr da dar bir dağ yoluna girse, ben Ensâr’ın vadisini ya da dar yolunu seçer, onlarla beraber giderdim.” buyurdu.23 Allah Rasulü’nün bu duruşundan etkilenen Ensar, duygulanıp ağladı, gözyaşları sakallarını ıslattı ve sonunda “Allah Rasulü’nün taksimi neyse biz ona razıyız.” dediler.


Muhal farz… Allah Rasulü, Ensar’a kızıp, “Nasıl benim hakkımda böyle ifadeler söylersiniz. Bu münafıklıktır. Sizi nankörler, demek sözümün üstüne söz söylersiniz. Tez zamanda bu gençler cezalandırıla” nev’inden ifadeler söylemedi, sahabeyi ihanetle itham etmedi. Onlara tasarrufunun gerekçesini anlattı, Ensar da bu duruştan o derece hüzünlendi ki başını öne eğip ağladı, gözlerden boşalan yaşlar yeri ıslattı.

Sorun Çözmek

Müslüman, sorunları “habbe”yi kubbe yapmadan, yanlış yapanları tahkir etmeden çözer. Allah Rasulü eşinin yanında iken, sair hanımlarından biri içinde yemek olan bir tabak gönderdi. Allah Rasulü’nün evinde olduğu hanımı (Hz. Aişe), kıskançlığından dolayı tabağı getiren hizmetçinin eline vurdu, tabak yere düşerek, kırıldı. Manzara karşısında Allah Rasulü, kırılan tabağı birleştirip, içindeki yemeği toparladı ve şöyle buyurdu, “Anneniz kıskandı!”. Tabak evinde kırılan hanımı tarafından, yeni bir tabak getirilene kadar hizmetçiyi yanında tuttu, yeni tabağı, tabağı kırılan eşine gönderip, kırılanı ise kıranın yanında bıraktı.24


Allah Rasulü, gözü önünde tabak kırılmasına, “Bre kadın, sen ne yaptığının farkında mısın?!” diye bir tepki verebilir, Hz. Aişe’yi azarlayabilirdi. Lakin öyle yapmadı, hadiseyi Hz. Aişe’nin kadınlık fıtratına hamletti ve problemi Hz. Aişe’ye bizzat şunları söyleterek çözdü,

– Ey Allah’ın Rasulü!

“Bu yaptığımın bedeli nedir?”


-“Tabağın misli bir tabak, yemeğin misli bir yemek.”

Hülâsa

“Bu haram, bu gayr-i İslami” dendiğinde, “Etrafımız kuşatılmışken şimdi bunu söylemenin vakti mi?” diyerek haramları meşrulaştıranlar(!) da bilmeli ki Ümmet bu iki asırlık krizden Risalet hayatının tamamı olağan üstü şartlarda geçmesine rağmen; İslamın tek bir hükmünden taviz vermeyen Allah Rasulü’ne, O’nun zaman ve mekân hassasiyetine, davet usulüne, herkesi mesul kabul eden dava anlayışına sahip olur ve bunun gereğini yaparsa kurtulacak!


DİPNOTLAR

1 Fussilet, 33.  2 Mâide, 54.  3 Araf,179.  4 Bkz. Mâide, 54.  5 Mâide, 54.  6 Saffât, 139-148.  7 Cum’a, 10.  8 Bkz. Kehf, 14.  9 Bkz. Tahrîm, 11.  10 Bkz. Tahrîm, 12.  11 Bkz.Tahrîm, 6.  12 Âl-i İmrân, 110.  13 Muhammed el-Emîn el-Hererî, Şerh-u Sahîhi’l-Müslim, Beyrut, 2009, I, 245.  14 Bkz. Hererî, a.g.e., I, 247.  15 İnşirâh, 5.  16 Yasîn, 14-29.  17 Kasas, 88.  18 Baki olan ancak sensin Ey Baki! Fâni olanların zulüm saltanından dolayı ne gam, ne keder!  19 Kalem, 4.  20 Müslim, Zekat, 46.  21 Buharî, Meğâzî 57.  22 Müslim, Zekat 46.  23 Buharî Meğazî 57.  24 Buharî, Nikah 108.  

 

Faizin Ya Da Emeksiz Kazancın Tarihi

e-Posta Yazdır PDF

Üretmek ve tüketmek üzerine kurulan insan hayatının iktisadî boyutu insan kadar kadîmdir. Hz. Adem’e eşyayı/esmayı öğreten1 Allah Azze ve Celle, neyin helal, neyin haram olduğunu bildirmiştir.


Allah Azze ve Celle bütün zamanlarda alım satımı helal, faizi ise haram kılmıştır.2 Karşılıklı rıza ve ödenen bir bedelle bir şeyin mülkiyetinin bir şahıstan diğerine intikaline ticaret3; Mali fonları belli bir süre kullanmanın karşılığı olarak ödenen fazlalığa4 ise faiz denir. Ticarette, tüccar zaman, iş gücü ve beyin gücü harcayarak, faizde ise sermaye sahibi, hiçbir şekilde risk almadan, karşı taraf zarar etse de kâr elde eder. Bu yüzden faiz ilahî bütün dinlerde haramdır. Güç ve sermaye sahiplerinin tazyikiyle bir takım fasid te’villere saparak bazı din adamları harama helal dese de, Dinler Tarihi metinlerinde çok sayıda Haham ve Rahibin faizin haram olduğuna dair ibaresi vardır. Filozofların ve rahiplerin hakkında çokça konuştuğu faiz hakkındaki ilahi hükmü son defa Allah Rasulü ﷺ bildirmiştir.

I. İlkçağda Faiz

Eski Yunan’dan Eflatun (M. ö. 427-347) ve Aristo (M.ö. 384-322) başta olmak üzere pek çok filozof ve devlet adamı faizin ne olduğu veya ne olmadığı konusu üzerinde durmuş ve insan hayatındaki tesiri üzerine fikir beyan etmiştir. Sermayenin safında yer alanlar faize yol açmış, alın terinin kutsallığına inananlar ise faize karşı çıkmıştır.


Sermayenin Safı ve Alın terinin Kutsallığı


Eflatun faizi ahlaka aykırı bularak reddetmiş ve faizin yasaklanmasını talep etmiştir. Ona göre, ideal bir toplumda fertler maddi çıkar düşüncesinden uzak yaşamalı, yokluğa olduğu gibi, aşırı bolluğa karşı da önlem alınmalı, para, bizzat servet değil, servet elde etmenin aracı olmalıdır. Bu yüzden bencilliğe ve gelir dağılımında adaletsizliğe yol açan faiz yasaklanmalıdır.5

Faizle zengin olmanın eşyanın tabiatına aykırı olduğunu savunan Aristo, -bir mübadele aracı olan- paranın servet vasıtası olarak kullanılamayacağını söyledi. Kısır bir metal olan paradan kazanç elde etmeyi gayri tabii ve adalete aykırı bulduğunun altını çizdi. Parayı yumurta vermeyen kısır bir tavuğa benzeten ve “para yavrulamaz” diyen Aristo’ya göre para, bu hususiyeti cihetiyle bir insandan, bir bitkiden veya bir hayvandan çok daha farklı bir şeydir.6


Yunan filozofları parayı sadece mübadele aracı olarak kabul ettiklerinden dolayı kiralanması sonucu ortaya çıkan geliri de reddetmişlerdir. Bir başka doktrininde Aristo, paranın yatırım aracı olarak parayı çekemeyeceğini söylemiştir.7 Faizin geniş kitleleri, parayı elinde bulunduran azınlık için haksız bir kazanç kapısı haline getirdiğini görenler faize de, para ticaretine de karşı çıktı.


Bir Peygamber’e muhatap olamadığından rıhtıma kadar gelen lakin kurtuluş gemisine ayağını koyamayan Romalı iki devlet adamı filozof; Marcus Tullius Cicero (M. ö. 106-43) ve L. Annaeus Senaca da (M. ö. 3- M. s. 65) faizi merkeze alan iktisadi bir nazariyeyi tenkid etmiştir.8 Çünkü insanlığın “selameti” için acı çeken bütün muzdaripler faize dayalı bir finansmanı reddetmiştir.


Kansız ve Silahsız Sömürü sistemi: Faiz


Roma’nın ilk dönemlerinde de faiz almak yasaktı. Zamanla tüccar sınıfının imtiyazlar kazanmasıyla bu yasak esnetilmiş, ancak faizle alakalı belli tahditler yasada kalmıştır.9 Allah’a inanmayan bir sistem, kendisi gibi lâ dini olan bir sermaye ile ittifak kurunca, en yanlışa en doğru diye bakar, kansız ve silahsız sömürü sistemi olan faizin sonuna kadar önünü açar.

Faiz, Sümer, Bâbil, Asur gibi Mısır’da da zenginler adına fakirleri sömürmüştür. Lâ dini sistemlerin bir kısmı faizi tamamıyla yasaklamasalar da bütünüyle önünü açmamış; borçlular lehine olacak bazı düzenlemeler yapmış faiz oranlarına farklı düzeylerde sınırlamalar getirmiştir. Nitekim Mısır’ın Firavunlar tarafından idare edildiği zamanlarda faizin anaparayı aşması yasaklanmış, borcunu ödeyemeyen kişinin alacaklısının kölesi olduğu Eski Yunan ve Roma’da ise borçlunun sorumluluğu malı ve zimmetiyle, faiz % 12 ile sınırlandırılmış, Jüstinyen ticarette bu oranı korurken asiller için % 4 sınırını getirmiştir.

 II. Orta Çağda Faiz

Orta çağ Avrupasında dini ve siyasi hayat gibi iktisadî yaşam da Kilise’nin esaslarına, onun teolojisine göre teşekkül etmişti. Kilise’nin buyruğu tartışılmaz, emrine itiraz edilmezdi. Faiz başta olmak üzere ticaret, kâr, mülkiyet, fiyat ve para gibi pek çok iktisadî mevzu Kilise hukukuna göre tanzim edilmişti. Bir meselenin ya da bir davanın neticeye bağlanması, helal ya da haram olması din adamlarının hükmüne göre belirlenmekteydi.


A. Eski Ahit’te Faiz


Yahudilik’te yasak olan faiz Hristiyanlık’ta da yasaktı fakat Haçlı seferlerine sermaye temin etmek, Kilise’nin servetini artırmak, sanayi devrimiyle zuhur eden finansman açığını gidermek gibi hususiyetlerden dolayı Kilise faizin önünü açtı. Bizzat Kilise tarafından faiz lehinde teoriler geliştirildi. “Faiz kapitalin kirasıdır.” denilerek haksız kazanca helal kavramlarla cevaz arandı.


Eski Ahit’ten Kitâb-ı Mukaddes, faizin yasak olduğunu ve ondan uzak durulması gerektiği söyler: “Kardeşinize para, yiyecek ya da faiz getiren başka bir şey ödünç olarak verdiğinizde ondan faiz almayacaksınız.”10


“Ya Rab! Diyarına kim konuk olabilir, kutsal dağına kim oturabilir? Kusursuz yaşam süren, adil davranan, yürekten gerçeği söyleyen, parasını faize vermez, suçsuza karşı rüşvet almaz, böyle yaşayan asla sarsılmayacak.”11


“Faiz ve tefecilikle malını artıran kişi o parayı yığarken fakirlere kim yardım edecek?”12


“Kalbimle, kendimle istişare ettim büyükleri ve valileri azarladım ve onlara dedim ki: ‘Sizin her biriniz kardeşinden rüşvet alıyor ve onlar aleyhinde büyük bir grup oluşturdum.’”13


“Faiz karşılığında vermedi. Murabaha ile de almadı. Zulümden uzak durdu, iki insan arasında gerçek adaletle hükmetti. Emellerim doğrultusunda yürüdü. Hak ile amel edebilme adına hükümlerimi yerine getirdi. İşte o dindardır. Uzun hayat yaşasın. Yehova böyle buyurdu.”14


“Senin yolunda kan dökmek için rüşvet aldılar. Faiz aldın, murabaha yaptın, zorbalıkla komşularından haksız kazanç elde ettin ve beni unuttun. Rab Yehova’nın sözü.”15


Musevîlik ve Hıristiyanlık gibi semavî dinler asılları itibariyle faizin her çeşidini yasaklamıştı. Lakin Kutsal Kitapların, bizzat onları korumakla mesul olan din adamları tarafından tahrip edilmesi ve dünyevi saikler belli noktalarda faizin önünü açtı. Bunun bir tezâhürü olarak Yahudiler faiz yasağını kendi aralarında uygulamış, sair milletlerden faiz almada bir beis görmemişlerdir. Nitekim, Easton’un İncil Sözlüğü, Musa Kanunu’nu özetlerken faizle alakalı şu cümleleri sarf eder; “Musa Kanunu’na göre eğer İsrail Oğullarından birisi borç alacaksa, istediği miktar ona verilmeli, yabancılardan faiz istenmesine rağmen ondan faiz istenmemelidir.”16


B. Yeni Ahit’te Faiz

Maalesef ki, Yeni Ahit’te, Eski Ahit’te olduğu gibi sarih bir şekilde faizin haram olduğunu bildiren bir ibare yoktur. Din ve Ahlak Ansiklopedisi’ne göre Yeni Ahit’te, “Faize yönelik Hristiyanların vicdanlarını yönlendirecek doğrudan bir talimat yer almamaktadır.”. Ancak, Yeni Ahitte Hz. İsa’ya atfedilen öğretilerin bazı kısımlarında faize karşı açık uygulamalar söz konusudur. Bu kısımlardan birinde, Hz. İsa şöyle demektedir:


“Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile verdiklerini geri almak koşuluyla günahkârlara ödünç verirler. Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, Yüceler Yücesi’nin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir.”17 Hristiyan din adamları, anaparayı dahi geri almamayı telkin eden, “karşılık beklemeden ödünç vermek” şeklindeki ibareden faiz almanın evleviyetle caiz olmadığını anlamıştır.


İlk kilise konseyleri Eski ve Yeni Ahit’i esas alarak faizi yasaklamıştı. Bu yasak sadece ruhban sınıfına değil tüm Hristiyanlara şamildi. St. Thomas Aquinas gibi bazı Hristiyan pederleri (ruhani liderleri) faiz hususunda detaylı incelemeler yapmış ve Roma İmparatoru Gratian ve Üçüncü Lateran Konseyi (1179) adına ortaya konan kanuna göre, açıkça tefecilik yapan kişilerin cemaat toplantılarına iştirak edemeyeceği ve öldüklerinde Hristiyan adetlerine göre gömülmeyeceği belirtilmişti.


19. Yüzyıla kadar Katolikler faize karşı olduklarını açıkça deklare etmişlerdir. 16. Yüzyılda Protestanların lideri Martin Luther de tefeciliği kınamış ancak insanların zayıflıklarını bahane ederek müsamaha göstermiştir. John Calvin Hristiyan liderler arasında faize karşı daha yumuşak bir bakış gösteren ilk liderlerdendir. Devam eden dönemlerde Medeni Hukuk yavaşça Kilise Hukukundan ayrılmış ve zaman içerisinde Batı’da faiz de kurumsallaşmıştır.18


Yahudiler kendi aralarında, Hristiyanlar ise -orta çağda- umumi manada faize karşı çıkmış, faizcilere karşı da direnmişlerdir. Ne var ki her iki din mensubunda geleneksel hale gelen dini esasları tahrif etme alışkanlığı, dünyayı dine uydurma noktasında zorlandıklarında, dini dünyaya uyarlama şeklinde tecelli etmiş ve faizin yasak olduğunu insanlara bildirmekle sorumlu olanlar, bizzat faizin önünü açmışlardır. Bu noktada Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır, “Onlar, Allah’ı bırakıp, din adamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Gerçekte ise onlara sadece tek olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüceler yücesidir; onların ortak koştuklarından münezzehtir.”19.


Kilise Kendi Kuyusunu Kazdı


Sanayi Devrimi ve beraberinde gelen büyük sermaye ihtiyacı, ek sermaye talebini ortaya çıkarmış, aynı ihtiyaç yatırım yapma arzusu içiresinde olan Kilise için de söz konusu olunca servet sahiplerinden faiziyle geri ödenmek üzere borç alındı. Kilise’nin, Haçlı Seferleri için gerekli olan bütçeye sahip olmaması da faiz yasağını çiğnemesinde etkili olmuştur. Milletinden faizle ödünç para toplayan Kilise, belli bir zaman sonra dev bütçesiyle faizle borç veren kuruma dönüştü. Faize karşı çıkan Kilise, faiz müessesine dönüşünce İncil’deki ilgili ibareleri bu tür faaliyetlerin önünü açacak şekilde yorumladı; Faizi meşrulaştırarak kapitalizmin doğuşuna zemin hazırladı, kendi mezarını kazdı.


C. Saint Thomas


Hıristiyanlığın faize alternatif olacak bir nizam vaat etmekten aciz olması, orta çağdaki faiz yasağının delinmesine ve zamanla merkezinde faiz olan bir ekonomi modelinin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu noktada Hristiyanlığın faize bakış açısını değiştiren Aristo’nun fikirleriyle Hristiyanlığı terkip ve tevhid eden Saint Thomas’tır (1225-1274).


Thomas, faizi hem doğal hukuk, hem de Hristiyanlık ahlakı zaviyesinden değerlendirip, hangi durumlarda meşru, hangi durumlarda ise gayr-i meşru olduğunu belirterek faiz yasağını belli bir oranda hafifletmiş, Calvin gibi faizi meşru addeden Hristiyan din adamlarının da yolunu açmıştır.


Saint Thomas’a göre, ödünç verilen bir borç için faiz almak, olmayan bir malı satmak gibi olduğundan caiz değildir. Ancak Thomas bu noktada bir şeyi tüketmekle, kullanmayı birbirinden ayırt ederek, kullanmak için verilen bir borçtan bedel alınabileceğini söylemiştir. Buna göre buğday gibi bir tüketim maddesini ödünç veren kişi, buğdayı geri alırken ondan kullanım ücreti alması caiz değildir. Lakin herhangi bir tüketimin söz konusu olmadığı evin ya da aletin kiralanması halinde bedel almak caizdir. Faiz-kira ayırımında önemli kriterler belirleyen Saint Thomas, iktisadî şartların değişmesine paralel olarak faizin meşruiyet yolunu aralamış, iyiliğin ödüllendirilmesi çerçevesinde borçlunun alacaklısına şükran borcu niteliğinde bir fazlalık vermesinin meşru olduğunu söylemiştir. Bu hükmünü ise, ödünç veren kişinin bir müddet kullanamadığı parasından mütevellit zararının telafi edilmesi gibi bir gerekçeyle açıklamaya çalışmıştır. Önceleri faize karşı olan Saint Thomas’ın bu yaklaşımı daha sonra bazı akademisyenlerin tüketim ve üretim faizi şeklindeki ikili tasnifine zemin hazırlamış, üretim kredisinin meşru addedilmesine sebep olmuştur. Bu noktada tüketim ödüncü ribâ denilerek reddedildi, ticarî ödünç ise “faiz” denilerek kabul edildi. Bu tasnifi yapanlara göre, üretim için alınan borçların üretken olması yani faize tabi olması meşrudur. Nitekim üretim için alınan bir borçtan faiz alınabileceğini söyleyen meşhur reformcusu Jean Calvin (1509-1564) de üretimle tüketimi birbirinden tefrik ederek, gürüşlerini ribâ’nın faizden farklı olduğu kabulü üzerine bina etti. Martin Luther’in aksine Calvin, faizin günah olmadığını, servet peşinde koşmanın ise meşru olduğunu savunarak biriktirilen paraların faiz karşılığında iktisadi faaliyetlere yönlendirilmesini ve ağır sanayinin, ticaretin ve büyük mali teşebbüslerin çoğalmasının ancak bu şekilde mümkün olacağını söylemiştir. Batı’da Calvin’den sonra ribâ ile faiz birbirinden farklı görülmüş ve nihayet 1789 Fransız İhtilâli sonrasında kanunun belirlediği sınırlar çerçevesinde faizli işlemlere resmen izin verilmiştir.20


Orta çağ sonlarına kadar faize mevzu olan borçlanmalar, genellikle tüketim amaçlı olur ve ihtiyaç sahipleri aldıkları borçları ve borçlardan mütevellit faizleri ya bütün mülkiyetlerini ellerinden çıkararak öder ya da hukukî kişiliklerini kaybeder, alacaklıların birer esiri gibi yaşarlardı. Hasadın iyi olmadığı yıllarda derebeylerden faizli borç alan çiftçiler de, borçlarını ödeyemez, zamanla kendi toprakları üzerinde işçi olurlardı.21


 III. Liberalizm

Yeni dönemde Kilise’nin faizin günah olmadığı yönündeki telkinleri, Orta çağ ekonomik yapısının hızlı bir şekilde dönüşmesi, sanayi devrimiyle üretimin artması ve ona bağlı olarak sermaye talebinin oluşması, on sekizinci yüzyıl Avrupasında önce liberalizmin sonra da liberalizmin ta’dil ve tashihinden kapitalizmin doğmasına yol açtı.


Liberalizm, fert, cemiyet ve devlet ilişkilerinde ferdin özgürlüğünü, ferde karşı devletin yetkilerinin tahdidini ve devletin ekonomik hayata müdahalesinin doğru olmadığı görüşünü savunan felsefî, siyasî ve iktisadî fikir akımıdır. Liberalizmin temelinde ferdin çıkarını esas alan, “Bırakınız yapsınlar.” anlayışı vardır.


Sömürgecilik ve dış ticaret yoluyla elde edilen sermaye birikimi, tarımın ticarileşmesi, kağıt paranın ortaya çıkması, bankacılık sisteminin gelişmesi, sanayi tesislerinin kurulması, Kapitalizmin zihni temellerini oluşturan Liberalizm’e güç verdi.


İktisadî hayatta tam serbestliği esas alan Liberalizm, Sanayi devrimiyle ortaya çıkan sermayedarların daha da güçlenmesine, işçi sınıfının ise çok kötü şartlarda yaşamasına yol açtı. Bu sosyal felaket bir yönüyle Sosyalizm, diğer yönüyle de Kapitalizm’in doğuşuna zemin hazırladı. Sosyalizm, liberalizmi bütünüyle ortadan kaldırmayı hedeflerken, Kapitalizm, Onun, “bırakın yapsınlar” ifadesini, arz talep dengesini esas alan bir bağlamında değerlendirip devletçe kontrol edilen bir zemine oturttu.22


IV. Kapitalizm

Üretim araçlarının özel mülkiyete ve kâr amacıyla işletilmesine dayanan kapitalizm, liberalizmin devletin müdahalesine açık halidir. Kapitalizmde mülkiyet mutlak anlamda tek kişiye aittir. Kişi kendi başına malı ele geçirdikten sonra, başkasının gölgesini de ondan uzak tutmak ister. Bunun, ‘başkaları cehennemdir’ görüşünden en küçük bir farkı yok.23 Batılı ülkelerde insanların cemiyet içinde, cemiyete rağmen birey olarak yaşamasının, yabancılaşmasının ve yalnızlaşmasının arkasında bu zihniyet vardır.


Kapitalizm daha çok üretebilmek çin fertten daha çok tüketmesini ister. Bu yüzden medya tüketimi cazip hale getiren reklamlarla doludur. Çünkü Kapitalizmde tüketim arttıkça üretim de artar. Ekonomi üretim ve tüketim arasındaki dengeye bağlıdır. Büyük şirketlerin bünyesindeki reklam birimleri, tüketimi artırabilmek için yıl boyu çalışır. Oysa aşırı tüketim enflasyona –paranın değer kaybetmesine- neden olur. Bu durumda ülke ekonomisini yöneten siyasi irade paranın değerinin azalmaması için faizi arttırır. Yani haram olan israf başka bir haramı (faizi) dolaylı yoldan besler. Kapitalist ekonomiler aşırı tüketim, enflasyona, enflasyon da faiz artışına sebep olur. Bundan dolayıdır ki, kapitalist ekonomilerin tarihine baktığımızda 10 yılda bir krize girdiklerini görürüz.24


Bu gün orta ve düşük gelirli ailelerdeki önemli problemlerden biri, yüksek gelir sahibi aileler gibi istedikleri düzeyde tüketimde bulunamamalarıdır. Bundan dolayı kapitalist sistemlerde yolsuzluk, hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve zengin mahallelerinde özel mala zarar verilmesi gibi birçok toplumsal sorun ortaya çıkmaktadır.


Kapitalizm kendine sürekli yeni pazar arar. Hatta yeni pazarlar için savaş çıkarır. Pazar arayışları/sömürgecilik kavgası yüzünden sadece I. ve II. Dünya savaşlarında toplam 74.5 milyon insan öldü.25 Bu, “Sınırları, mallar aşmazsa ordular aşar.” diyen Kapitalist bir zihniyet için tabii bir durumdur.


Kapitalizm, hayatı ekonomiye, insanı da üretime bağlar. Kapitalizmde insan, tüketimi artırması cihetiyle değerlidir. Kapitalist, kendisiyle aynı malı üreteni rakip, tüketeni ise daha çok mal satın aldığı oranda değerli görür. Oyunların ve çizgi filmlerin bir hedefi de çocukları tahrik ederek tüketimi terviç etmektir. Özellikle çizgi filmlerde piyasaya sürülmeye hazır bir ürün sürekli öne çıkarılır. Daha sonra da çocuklar babalarına çizgi filmdeki karakteri satın alması için baskı yapar. Hadisenin bu yönünü idrak edemeyen bazı babalar birçok psikolojik sıkıntıya girer ve bu durum aile içi huzursuzluğu tetikler. Kapitalizm, daha çok kazanabilmek için yalnızca toplumsal hayatı değil, evlerin içini de olumsuz manada etkiler.

Kapitalist devletler, pazar ülkelerine üretilen malı tüketebilecek seviyede ve yalnız kendilerinden mal alma şartıyla kredi verir lakin büyüyüp kendileri gibi üretici olmalarına müsaade etmez. Örneğin Amerika Türkiye’ye Marshall Yardımları çerçevesinde -tarım ve madenciliği kalkındırma amacıyla- 72 milyon dolar kredi verdi. Anlaşmaya göre Türkiye tarım ve madencilik için verilen krediye karşılık ihtiyaç duyduğu tüm araçları ABD’den almayı taahhüt etti. Böylelikle ABD hem mallarını ihraç edecek bir Pazar buldu, hem Türkiye’nin üretimine engel olarak muhtemel bir rakibinin ortaya çıkmasını engelledi, hem de faiziyle beraber kredisini tahsil etmiş oldu.26


Liberalizm gibi komünizm de faizi meşru kazanç olarak kabul eder ve ekonomi nazariyelerini faiz düzeni üzerine bina eder.


Batı’da XV. ve XVI. yüzyılda zuhur eden ve XVIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra ciddi manada intişar eden faiz teorileri, usulde faizi kabul etmekle birlikte, detayda ihtilaf içerisindedirler. Günümüzde ise iktisatçılar faizin meşru olup-olmadığını değil, hangi oranda alınması gerektiği üzerine tartışmaktadır. Bunun temelinde ise, iktisatçıların, faizi her çeşidiyle yasaklayan İslam Ekonomi sistemini gereği gibi bilmemesi ve bu yüzden kapitalizmden başka çarelerinin olmadığına inanmaları vardır.


Batı ile Doğu, gelişmiş ülkelerle, geri kalmış ülkeler arasındaki sermaye dağılımındaki adaletsizliğin baş nedeni, üretimi değersizleştirip paradan para kazanmayı temin eden faizdir. Faiz sisteminden dolayı sadece 1 haftada doğudan batıya 2.2 milyar para çıkışı yaşandı.27 Bir yılda 52 hafta olduğu düşünülürse yılda 114 milyar dolar doğudan batıya para geçişi yaşanıyor.


Servetin sınırlı sayıda insanın elinde toplandığı toplumlarda faiz, azınlığın çoğunluğu sömürü vasıtası olmuştur. Sermaye hayatın sadece bir yüzünde durmamış, insanlara aşıladığı tüketim hırsıyla bedendeki ruh gibi onunla iç içe olmuştur.


V. İslam

İslâm ekonomisinde temel üretim faktörleri arasında sermaye yer almaz. Üretim faktörü olarak görülmeyen bir şey için faiz gibi bir karşılık beklemek veya sermaye geliriyle yaşayan bir zümrenin oluşması İslâm ekonomik sisteminde söz konusu değildir. Bu nedenle İslâm’da faizin, bir para politikası aracı olarak kullanımı yasaklanmıştır.28


Kur’an-ı Kerim kesin bir şekilde yasakladığı faizle meşgul olmayı Allah ve Rasulüyle ﷺ savaşmak bağlamında zikretmiştir.29


Kur’an- Kerîm faizin her çeşidinin gayr-ı meşru olduğunu belirtmiştir; “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin; Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”30 mealindeki ayetten hareketle anlaşılmaktadır ki, Allah Teala, ara dönemlerde gerçekleşen faizlerin anaparaya eklenmesiyle elde edilen birleşik faizi31 de yasakladı. Bu noktada “basit faiz caizdir.” şeklinde bir iddiada bulunmak açıkça ayetin manasını tahrif etmeye cüret etmektir. Zira ayette geçen “kat kat artırılmış faiz”, “Faiz yemeyin” şeklindeki yasağı kayıt altına almak için değil, Cahiliyye Araplarının, katlamalı faiz geleneğini yermek içindir.32 “Eğer tevbe edip (faizden vazgeçerseniz), sermayeniz sizindir; Böylece (borçlulardan anaparadan daha fazla alarak) zulmetmemiş ve (verdiğinizden daha azını alarak da) zulme uğramamış olursunuz.33” mealindeki ayet de hiçbir şekilde anaparadan fazla bir para almanın caiz olmadığını belirtmektedir.


Dünya çapında İslam Devletlerinin hakim olduğu asırlar, faizli muamelelerin asgari düzeyde olduğu zamanlardır. Bu günse faiz o derece geniş bir çapa ulaşmıştır ki, bütün insanlar, Batılı beyaz adam için çalışsa da yine borçtan kurtulamaz. Bugün dünyadaki toplam borç 217 TRİLYON dolardır.34 Dünyanın en büyük ve en zengin ekonomisi olan ABD ekonomisinin yaklaşık 19 trilyon dolar olduğu düşünülürse borç rakamı bunun 11.5 katı demektir ki bu muazzam büyük bir rakamdır.35


Tarihin akışına bakıldığında ne acılar, ne ızdıraplar, ne ekonomik krizler, ne de istilalar sürekli olmuştur. Dünya ekonomisi daha uzun zaman faizci bir sistemin tasarrufunda kalamaz. Kapitalist devletlerin pazarı konumundaki ülkelerde, siyasi olduğu kadar iktisadî manada da bir uyanış var. Artık herkes sömürüldüğünün farkında. İnsanlığın bundan sonraki ortak projesi ise dünyanın nasıl faizden kurtarılacağı şeklinde olmalıdır.


İslam kapitalizmdeki aşırı tüketimin hızını “İsraf” silahıyla keser; daralan üretime ise infak, zekat, sadaka gibi kavramlarla can verir, üretimin önündeki engelleri kaldırır. Kapitalizm, daha rahat sömürebilmek için böldüğü, olmalarına da, ölmelerine de müsaade etmediği ülkelerin uyanışına engel olamayacaktır.


Faizci sistem tarih boyu en büyük darbeyi İslam’dan yedi. Müslümanlar, insanlığa, İslam İktisad Nizamını tatbik edecek donanım, şuur ve iradeye sahip olduklarını anlattıklarında faize dayalı sistemin sonu başlayacaktır.


Dipnotlar:

1. Bakara, 31.  2. Bakara, 275.  3. Bkz Takî Osmanî, Esbâbu’l-Ezmati’l-Maliyye ve ‘Ilâcuhâ, Dımeşk, 2015, 2045, 60.  4. Halil Seyidoğlu, Ekonomik Terimler, İstanbul, 2002, 187.  5. Erol Zeytinoğlu, İslam’da ve Sair Sistemlerde Faiz, Tatışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, Para Faiz ve İslam, İSAV, 92.  6. Zetinoğlu, a.g.m, 92.  7. islamreligion.com/articles/542/interest-and-its-role-in-economy-and-life-part-3/  8. Her iki filozofun fikriyâtının umumi manada tahlili için bkz. Macirt Gökberk, Felsefe Tarihi, R.K., İstanbul, 2000, 106-112.  9. Bkz. islamreligion.com/articles/542/interest-and-its-role-in-economy-and-life-part-3/  10. Tesniye, 19:23  11. Mezmurlar: 5, 1,2,5:15.  12. Özdeyişler, 8:28.  13. Nehemya,5:7  14. Hezekiel, 9,8:18  15. Hezekiel, 12:22  16. Mısır’dan Çıkış, 22:25; Tesniye, 23:19,20; Levililer, 25:35-38.  17. Luka 6: 34-35.  18. islamreligion.com/articles/542/interest-and-its-role-in-economy-and-life-part-3/  19. Tevbe 31  20. DİA, Faiz.  21. Zeytinoğlu, a.g.m., 95.  22. Heyet, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul, 1990, II, 441-444.  23. Sezai Karakoç, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, İstanbul, 2003, 29.  24. 2008 yılındaki son ekonomik kriz üzerinden 10 yıl geçti, Dünya yeni bir krize doğru gidiyor.(2018)  25. https://onedio.com/haber/kanli-bir-tarih-ii-dunya-savasi-ile-ilgili-15-onemli-bilgi-657284  26. https://www.dunyabulteni.net/tarih-dosyasi/abd-nin-turkiye-ye-etkisi-ve-marshall-plani-h115088.html  27. https://www.dunya.com/finans/haberler/gelismekte-olan-ulkelerden-fon-cikislari-15-yilin-zirvesinde-haberi-419579  28. Ahmet Tabakoğlu, İslâm’da Para Politikası Hakkında Bir Deneme, Para Faiz ve İslâm, Tartışmalı İlmi Top- lantılar Dizisi 4, İlmi Neşriyat s. 88.  29. Bakara, 275-279.  30. Âl-i İmrân. 130.  31. Birleşik faiz: Kişiden alınan faizleri anaparaya ekleyip bir daha faiz almak(Faizin üstünden ikinci bir faiz)  32. Ebussûd, Muhammed b. Muhammed, İrşâd-u Akli’s-Selîm, Beyrut, 1999, II, 32.  33. Bkz. Bakara, 279; Anlamı Nesefîdeki izahat esas alınarak verilmiştir: Ebû’l-Berekât Abdullah b. Ahmed ed-Nesefî, Medâriku’t-Tanzîl, Beyrut, 2008, I, 226.  34. http://www.usiad.net/index.php?option=com_content&view=article&id=1459:duenyada-toplam-borc-217-trilyon-dolar&catid=52:haberler&Itemid=71  35. https://egezegen.com/ekonomi/dunyanin-en-buyuk-ekonomileri-siralamasi/


 

Karma Hayattan Mahrem Hayata Nasıl Geçilir?

e-Posta Yazdır PDF

Dünya milletlerinin ırkının kölesi olduğuna inanan Yahudi’nin varlık felsefesi “öteki” olarak gördüğünün ezilmişliğinden beslenir. Siyasi hamleleri de ötekileştirdiği milletleri sömürme üzerine ibtina eder. Yahudilik; “Sapık bir akide”den doğan hasta bir dünya görüşüdür.


Yahudi’deki bu hastalığı görmeden onu insanlığın hizmetinde bir millet olarak kabul etmek, siyasi varlığını meşru addetmek nâmütenahi sorunlara yol açar. Müslüman’ın dünya görüşü “sahih bir akide” üzerine ibtina ettiğinden temsil ettiği dinin, hiçbir millet üzerinde “yan etkisi” olmaz. O, tatbik edildiği bütün millet yapılarına “mutlak fayda” getirir.


Bütün resuller gibi Allah Resulü de  İslam’ı tebliğe, zihinleri “sahih akideyi” kabul eder hale getirerek başladı. Mekke’de bütün muhataplarını “muhacir” olarak mezun veren bir akide mektebi kurdu. Sahabe, İslam’ın esası olan kelime-i tevhidinin birinci cüzünü yani “Lâ ilahe…”yi söyleyerek cahiliyyeden kalma bütün hastalıkları kustu. Tevhidi müzahrefattan temizlenen zihinlere emanet etti. Emir ve nehiyler o tertemiz zihinlerde neşvu nema buldu. Allah Resulü,  önce yürekleri sonra sokakları teslim aldı.

Tahliye

Allah Resulü’nün  sahabenin zihin dünyasını beşeri kirlerden tahliye etmedeki muvaffakiyeti  akidede kabul edilen İslam’ı, ictimaî alanda örflere mahkum olmaktan kurtardı. İslam Yahudilik ya da Hıristiyanlıkta olduğu gibi uygarlıklara kurban edilmedi. Bu durum namaz kılan fakat açık dolaşan kadın ya da zekat veren fakat faiz alan Müslüman suretlerinin ortaya çıkmasına mani oldu. Kur’an-ı Kerim, “tesettür ilahi buyruktur.” deyince, Medine’de ki kadınlar evlerine kadar açık yürümeyi ilahi emre isyan olarak gördü ve oldukları yerde kapandı. Ayet, “İçkiden vaz geçtiniz değil mi?” dediğinde Medine’deki evlerde su gibi içki tüketilmekteydi. Evindeki içki küpünü alan sokağa çıktı, dökülen küplerden dolayı sokaklar saatlerce içki aktı. Allah Resulü;  “Kim ırkçılığa çağırır, onun için savaşır ve o yolda ölürse benden değildir” buyurdu. Önceden ırkının üstünlüğü meselesini konuşmayı bile zaid gören sahabe, başka bir millete aidiyetinden dolayı aşağıladığı siyah Müslümana, “Ey siyah kadının oğlu! Siyah ayaklarınla başımı çiğnemeden secdeden kalkmam.” diye özür beyan etti.

Akaid Rükün, Fıkıh Muhafız

Beşerî hukuk sistemleriyle İslam, tam bu noktada birbirinden ayrılır. ABD’nin 1916-33 yılları arasında yüzlerce adalet sarayı, binlerce hukukçu, on binlerce polisle milyonlarca dolar harcayarak, binlerce insanı hapsederek, yüklü miktarda para cezası keserek yasaklayamadığı içkiyi İslam, üç aşamada önce yüreklerden sonra da bütün bir cemiyetten silip kaldırdı. İmanla ruhları teskin ve tanzim edilen sahabe yasağa, “işittik ve itaat ettik” şeklinde karşılık verdi. Fıkıh cemiyete muhafız, akaitte fıkha rükün oldu.


İnsana ait olan beşeri hukuk sistemleri, onlarca müessesenin katkısı ile vücud bulur yine de uygulamada istenilen netice alınamaz. İslam ise, Hz. Peygamber’e, “sihirbaz, kahin, mecnun” diyen mühürlü yüreklerin önce kilidini açar, içlerini tahliye eder sonra da ayet ve hadisten istinbat edilen ahkam-ı fıkhıyyeyi onların cemiyetine tatbik eder. Bunu yaparken ne de beşeri hukukta olduğu gibi kamuoyu desteği almak için anketler yapar ne de millet içinde ona karşı gayri memnunlar taifesi oluşur.

İman- Hüküm

Batı hukukunun inşa faslında belirleyici olması gereken kilise, kendini manastıra hapsettiğinden cemiyeti tayin vazifesinde görev almaz. İslam’da ise iman üzerine ibtina eden ve imanla korunan her bir hüküm, esas itibariyle Allah’a ve Resulü’ne  aittir. Bunun içindir ki Maide suresinde “yol kesenler”le hırsızların cezasından bahseden ayetler (33-38) arasında “takvayı, Allah Teala’ya ulaşmaya vesile aramayı, Onun dinini yüceltmek için yolunda cihad etmeyi” (35) emreden ayet-i kerime yer alır. Kur’an-ı Kerim bu tasarrufla, iki suçu önleyecek hükmün, ancak Allah’a iman eden “muttakiler” toplumunda olabileceğine işaret eder.


İsra Suresi’nde yer alan, “Beşeriyetin Kurtuluş Beyannamesi” (22-39) de “tevhit çağrısı” ile başlar ve yine “tevhit”le son bulur. İlahi talimatların küfre ait bütün değerleri zihinden tahliyeye davetle başlaması Müslümanın “muvaffikiyet ufkunu” açar. Ona nereye doğru nasıl yürüyebileceğini gösterir. Zihnini tahliye eden Müslümanın, hayatında Arap-İslam, Türk-İslam, Kürt-İslam gibi sentezlere sebep olacak bir maraz kalmaz. Çünkü tahliye, küfrün esaslarını bütünüyle tasfiye eder.


İslamî hükümleri tatbik etmedeki muvaffakiyet yolu, iman-amel sistemini dikkate almaya bağlı olduğundan Müslüman, her durumda buna riayet etmelidir. Aksi ise Beşeri Hukukta olduğu gibi cemiyeti, suç ve ceza denklemine mahkum eden bir kanun devletine dönüştürür. Kanun devletleri, vicdanları manastırlara, manastırları da papazların hevalarına mahkum ettiğinden adaletin tahakkukuna vasıta olamazlar. Ne sokakları koruyabilir, ne de millet malını himaye edebilirler. Bu yüzden her gece sabahlara kadar şu kadar polis sokaklarında devriye atar.

Zina; Milletlerin Felaketi

Kur’an-ı Kerim, hem iman-hukuk birlikteliğine hem de peş peşe gelen hükümler arasında münasebete riayet eder. “Bu yüzden açlık korkusuyla çocuk öldürmeyin” (İsra: 31) ayeti ile “Haksız yere cana kıymayın”(33) ayetleri arasında “Zinaya yaklaşmayınız.” talimatını koymuştur.

Neden Allah Azze ve Celle, “Çocuklarınızı öldürmeyin” ve “Cana kıymayın” talimatları arasına, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyruğunu koymuştur? İslam’ın beşeri hukuk sistemleriyle ayrıldığı temel hususlardan biri olan bu tanzim, aslında şunu da söylemektedir: “Bir şehvet giderme vasıtası olan zina, insanları ve hatta milletleri yok eden bir felakettir. O kadar büyük bir felakettir ki kaç felaket şekli varsa zina hepsine taliptir. Bu yüzden insanı yaratan ve onu korumanın usul ve esaslarını tayin eden Allah Azze ve Celle, “Zina etmeyiniz” yerine; “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurmuştur. Çünkü zina, hem ferdî hem de içtimaî anlamda bir katliamdır.”


Zina, ferdî anlamda bir katliamdır, çünkü gayri meşru yoldan kazanılan çocuklar ya kürtajla hakikaten ya da doğduktan sonra hükmen öldürülür. Cami önüne ya da izbe bir yere bırakılan her çocuk hükmen ölüdür. Onlar, varken yokluğa mahkum edilen; “İnsan yığınları içerisinde ki kayıp zavallılardır.” Bu yüzden fıkıh dilinde onlara “Lakît/buluntu” denir. Yani bir eşya gibi kaybedildikten sonra bulunan varlıklardır onlar. Lakît büyür, toplum içine karışır fakat zina mahsulü olması onu hükmen ölü olmaya mecbur eder. Horlanır, hakir görülür. Yaşayan ölü olmaktan, varken yok gibi muamele görmekten kurtulamaz.

Aidiyetsiz Yığınlar

Zina, insan soyunu kurutarak en büyük tahribatı toplumda yapar. Neticede insanlar hayvanlar gibi kimliksiz yaşamaya mahkum olur. Fuhuş, yayıldıkça evlenme oranı azalır. Zinakâr bir toplum önce aileyi sonra devleti ve nihayet medeniyet örgüsünü kaybeder. Eski Yunan’ı ve Roma’yı zina çökertti. Çağdaş batının çöküşü de zinadan olacak… İslam ümmetinin kıyamete kadar yaşamasını murad eden Allah Azze ve Celle’nin bu yüzden söze, “Ey İman edenler!” kaydı olmadan doğrudan “Zinaya yaklaşmayınız.” diye başlaması, hem Müslümanla zina kelimesinin yan yana zikredilemeyeceğini hem de ona götüren her nevi sebebin kaldırılmasının bu ümmetin yaşaması için şart olduğunu ihtar etmek içindir.

İctimaî Şehvet

İmkanı olan evlenecek, evlenemeyenlere de Müslümanlar yardımcı olacak. Çünkü ayet-i kerime, “Aranızdaki bekarları evlendirin…”(Nur: 32.) buyurarak “mal sahiplerini” ictimaî şehveti söndürmede göreve davet etmektedir. Bu yüzden Şeriat nazarında muhtaç bir delikanlıyı evlendirmek caminin halılarını değiştirmekten ya da minareler yapmaktan daha mühimdir. Müslümanlar minaresiz camide ya da eski bir halıda namaz kılınca sevapları eksilmez. Fakat şehvetlerine mahkum bekarların çoğaldığı cemiyetlerde “ubudiyetleri” iffet zevkinden mahrum kalır. Bu yüzden Allah Azze ve Celle, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurarak sebep planında zinaya götüren bütün unsurları da kaldırmayı emreder. İslam Devletinde zinaya karşı toplumun bütün şubeleri teyakkuz halinde olmalıdır. Adeta sürekli bir seferberlik durumu vardır. Bunun için okulda, çalışma alanlarında, toplu taşıma araçlarında haremlik-selamlık uygulanır. Bir büroda bir kadının herhangi bir erkeğin mesai arkadaşı olmasına, “Üçüncüsü şeytan olur.” şeklindeki Nebevî tesbitle bakılır ve asla müsaade edilmez.

Herkes Sorumlu

Şeriat, kadının erkekten, erkeğin de kadından etkilenip-etkilenmemesine bakmadan hükmü geneli dikkate alarak verir. Bu yüzden mahremiyet yasalarına, şehevi tuğyanı olmamasına rağmen Allah Resulü de  riayet eder. Mescitte itikafta iken bir gece kendisini ziyaret gelen eşi Safiye (r.a.) ayrılırken onu kapıya kadar uğurlar. Bu esnada oradan geçmekte olan ve Allah Resulü’nü görünce hızlanan iki sahabiye, “Olduğunuz yerde kalınız.” buyurur ve “Bu eşim Safiyye’dir.” buyurur. O iki zat hayretlerini bildirince Allah Rasûlü: “Gerçekten de şeytan insanın damarlarında dolaşır. Ben, şeytanın içinize kötü bir zan atmasından korktum.” buyurarak, Şeriat’ta, kanun koyan ve tatbik makamında olanlar dahil herkesin şüpheye mahal vermeden ilahi talimatlara uyması gerektiğine işaret eder. Beşeri hukukta kanunu tatbik ya da takip makamındaki sorumludan bu derece bir hassasiyet talep edilmez. Fakat Şeriat nazarında kirli elle temizlik yapılmaz, bu yüzden “hakimin” aklına olduğu gibi emanet hassasiyetine de bakılır. Beşeri hukukta ise, zinakârın ahlaki bir davada hakim olmasında hiç bir mani yoktur. Temizlenmenin sadece “temiz ve temizleyici” olma özelliği olan unsurlarla olacağını söyleyen Şeriât ne kadar ulvî ise; necasetle de taharet olacağını savunan beşeri sistemler o derece süflidir.

Karma Eğitim: Milletlerin Yok Oluşu

Tesettür, İslam’ın zinaya giden yolları kapatma noktasında kadına olduğu gibi erkeğe de getirdiği koruyucu hayat kaideleridir. Erkek, vücut yapısını belli edecek darlıkta bir elbise giyemeyeceği gibi kadın da onu güzel gösteren kıyafetleri dışarıda ancak dış elbisenin içerisinde giyebilir.


İslam, iş hayatında olduğu gibi eğitimde de kadın ve erkeğin bir arada olmasına müsaade etmez. Bu durum bütün peygamberlerin hayatında vardır. Nitekim Hz. Musa, Medyen’e geldiğinde çobanlar hayvanlarını sularken onların arasına karışmayan Hz. Şuayıb’ın iki kızına “Neden burada duruyorsunuz?” diye sorduğunda, “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.”(Kasas: 23.) cevabını almıştı. Vahyin geldiği evde büyüyen Medyenli iki kız bu cevapla, “Karma iş hayatının caiz olmadığını” söylemekteydi. Peygamber kızları, “babalarının yaşlı olmasına” vurguda bulunarak ailenin nafakasını temin etmekten aslında erkeklerin sorumlu olduğunu belirtmekteydi. Çünkü bu vurgu, genç olması durumunda hayvanları su içirme işiyle babanın meşgul olacağı anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’in, kızlardan birinin Hz. Musa’yı çağırmak için gelmesini “utana utana ona yürüyerek gelmesi”(Kasas: 25.) şeklinde vermesi, kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmalarının zarurî ya da arızi hallere mahsus olduğunu gösterir.

Felsefe’de Haremlik-Selamlık

Hayatlarında peygamberlerden kırıntılar taşıyan filozoflar da zinanın önüne geçebilmek için tedbirler almıştır. Çin’de Konfüçyüs adalet bakanı olunca, “alışılmışın dışında giysiler biçen” kişilere ölüm cezası verir. Ülkesinde “haremlik-selamlık” o derece yaygın hale gelir ki, erkekler yolun sağında kadınlar da solunda yürür. İnsan ticaretiyle para kazanan çevreler, bu uygulama karşısında müşteri kaybedince başbakana seksen güzel kadın rüşvet vererek Konfüçyüs’ü görevden uzaklaştırırlar.(Paul Strathern, Konfüçyus, 41-2.) Çin’de eski hayat tarzı tekrar geri gelir ve sebepler dairesinde zinanın yolları yeniden sonuna kadar açılır.

İslam’da Karma Hayat

Kur’an-ı Kerim, erkeklere olduğu gibi kadınlara da gözlerini karşı cinsten korumayı emreder. Şeriat, kadının erkeğe erkeğin de kadına bakmasının haram olduğu bildirir. Allah Resulü, Hz. Ali’ye “gayri ihtiyari olan ve affedilen bir defalık bakıştır. İkinci bakıştan mesulsün” buyurur. Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste de Efendimiz, “Gözlerin zinası bakmaktır.” ikazında bulunur. Bakmak haramsa kadınla erkeğin aynı mekanda ders okumaları, aynı büroda çalışmaları da haramdır.


Hz. Yusuf’la Züleyha arasındaki yakınlaşmaya da nâmahrem iki insanın aynı ortamı paylaşmaları yol açmıştı. Çünkü aynı ortamı paylaşmakla kazanılan ünsiyet zamanla kadınla erkek arasındaki her nevi mahremiyet duvarını yıkar. Karşıt cinsler arasında birbirine yöneliş başlar. Hz. Yusuf’u bu yönelişten Allah Teala’nın rahmeti kurtarmıştı. İnsanların peygamberler gibi masumiyeti olmadığından ünsiyete sebep olacak birlikteliklerden evleviyetle uzak durmaları gerekir.(bkz. Yûsuf: 23-4.)


Kur’an-ı Kerim, sahabeye manevi anneleri hükmünde olan peygamber eşlerinden bir şey talep ederken “perdenin arkasından istemelerini” emretmektedir.(Ahzab: 53.) Bu ayete muhatap olan sahabenin kalbi muhakkak ki asrımız erkeklerinin kalbinden daha temizdi. Ashabın perdenin arkasından konuşması onlar adına daha uygunsa, en güzel kıyafetlerin teşhir edildiği bedenlerle erkek ve kızların bir arada eğitim almaları evleviyetle haram olur.


Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, kadınlar gizlemekte oldukları zinetleri (halhal) anlaşılsın diye yürürken ayaklarını yere vurmayacak, çıkan sesi erkeklere duyurmayacaklar.(bkz. Nur: 31). Halhal sesinin erkeği etkilemesi kadının ayağını yere vurarak yürümesinin haramiyetine sebep oluyorsa, kadının halhal sesinden çok daha etkileyici olan bedeniyle erkeklerle aynı sınıf ortamında durmaları da evleviyetle haram olur.

Hadisler

Bir gün Ümmü Humeyd, İslam kadınları adına Allah Resulü’ne  serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü  eşlerimiz sizinle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” demişti. Hz. Peygamber de, bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmişti.(Ebû Davûd, Salat 53; Tirmizî, Reda’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371; İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383.). Başka bir rivayette ise, “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”(İbn Esîr, Üsdu’l-Gâbe, Beyrut, 1994, VII, 311.) şeklindedir. Allah Resulü, Ümmü Humeyd’e, “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de, “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmesi açıkça hükmün bütün kadınlara yönelik olduğunu göstermektedir. Kadınların evlerinde namaz kılmaları Peygamber mescidinde onunla birlikte kılmaktan daha efdal olduğuna göre, eğitim ya da başka amaçla kadınların erkelerle aynı ortamda olmamaları da evleviyetle haram olmalıdır.


Allah Resulü, erkeklerin saflarının en hayırlısının ön, en şerlisinin de arka saf; kadınların en hayırlı safının arka, en şerlisinin de ön saf olduğunu belirtmektedir.(Müslim, Salat; Tirmizî, Salat; Ebû Davud, Salat.) Allah Resulü bu hadisiyle kadınların mescide gelmeleri durumunda erkeklerle aynı mekanı paylaşmamalarını safların amelin makbuliyetini etkilediğini bildirerek kıymetlendirir. Buna göre, kadın için en şerli saf erkeklerle birlikte olduğu ya da onlara en yakın durduğu saftır. Çünkü erkeğe ne kadar yakın olursa zihni o kadar meşgul olacaktır. Namazda ihtilat caiz olmadığına göre Allah’ı hatırlama duygusunun namaza nisbetle daha zayıf olduğu mekanlarda ihtilat ise evleviyetle haramdır.


Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü; “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”(Ebû Davûd, Salât 16.) buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi, delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim hadisten kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden  bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.(Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’l-Mevrûd, Beyrut, ty., IV, 72.19.) Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü  tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.(Ebû Davûd, Salât 17.)


İslam, erkeklerin kadınlara ait bir kapıdan içeri girmelerini, kapıda bir ihtilat olmaması için yasaklamıştır. İçeriye girme ve çıkma esnasında dahi ihtilatı caiz görmeyen bir Peygamber’in şeriatında kadınla erkeğin aynı sınıfta birlikte eğitim almaları da evleviyetle caiz olmaz.

Hulasa

Eğer hayatı tayin ediş, Hz. Adem ve Havva’ya nikahla -evde- aile olmayı öğreten Allah Azze ve Celle’ye değil de hevasına tapan insana bırakılırsa, insan aile kuramaz, ebeveyn olamaz, hayvan gibi bir hayatı yaşamaktan da kurtulamazdı.


Sayısal değerleriyle bir bir mana ifade edebilmek için kamera karşısına geçip “karma eve” teker teker “evet” diyen ve bu halleriyle millet vicdanında paydası büyüdükçe sayısal değeri küçülen sayılar gibi alçalanların mahremiyete itirazlarını dikkate almak, insaniyetin hayvaniyete istihale etmesine müsaade etmek olur.


İnsana, nâmahrem bir kadınla erkeğin bir evde ancak nikahla bir arada olabileceğini öğreterek onu karma bir hayat yaşayan hayvanlardan ayıran Allah Azze ve Celle, eğitimin de nasıl olması gerektiğini Kitabı’nda beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ilahi murada göre cemiyete tatbikine memur olan Allah Resulü de, hem ailevi, hem ictimaî hayatın merkezine mahremiyeti koyarak neyin nasıl olması gerektiğini resmetmiştir. O, fiili sünnetiyle olduğu gibi sözleriyle de sebep planında zinaya götüren ne kadar unsur varsa hepsini ortadan kaldırmıştır.


Allah Resulü, tek bir sınıfta/Ravza’da ayrı zamanlarda on binlerce kadın-erkek sahabiyi yetiştirdiğine göre; on binlerce dersliğin ve yüz binlerce öğretmenin olduğu bir ülkede karma eğitime son vermenin imkansızlığından bahsetmek ya Kur’an-ı Kerim’in iman-hüküm sisteminden mahrumiyetten ya da irade ahlakı zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Çaresi ise, Kur’an’ı anlamaya nailiyet ve yitirilen iradeye sahibiyettir.

 

İlahiyat Fakülteleri’nin İlmi Kıymeti

e-Posta Yazdır PDF

Batı, siyasi ve iktisadi menfaatlerini teminat altına alabilmek için diğer medeniyetlerin muhtevasıyla oynadı, muhtemel bir dirilişe engel olabilmek için de onların idrak ve varoluş usullerini ya imha etti ya da kullanılamaz hale getirdi. İmha tufanı, reddi kadîmi besledi. Sömürüye maruz kalan her millet, kendini var eden değerleri sürgüne gönderdi. Bu süreçte Müslümanlar da ilmi ve fikri hasılalarını terk etti. Fıkıh budandı, elde kalan “ilmihal” her mevzuda “yenilik” isteyen mustagribler elinde huşu ve takvadan uzak şekiller mecmuasına dönüştü. Muamelât ve ukubât alanına giren hükümler seküler batı uygarlığının dünyasına ait yasalar esas alınarak değiştirildi.
 Teselli Faslı
1924 yılında kurulup 1933 de kapatılan, 49’da tekrar açılan İlahiyat Fakültesi, hem zarfı, hem de muhtevası itibariyle –sanki- imha ameliyesinin teselli faslını üstlenmişti. Millete, “Kapatılan medreseler yerine yeni arayışlar içerisinde olmayın, işte İlahiyat Fakülteleri” denilerek Anadolu’da yeniden ilim ve fikir sarayları kurma hamlelerinin önüne geçildi.
Alimden Din Münekkidine
Ali Fuat Başgil’in, “Mevcut programla, bu okullardan alim değil, din münekkidi çıkar.”, endişesi maalesef gerçek oldu. Kifaî derecede fıkıh ve tefsir okumadan, “Fıkıh ve Tefsirde tartışmalı konular” dersi alan her öğrenci, yakîn bir imanla girdiği fakülteden derin şüphelerle mezun oldu.
İmha Harekatı
İslam coğrafyasını etkisi altına alan imha hareketi, en büyük tahribatı bütün medreseleri kapatılan İstanbul’da, en az hasarı ise dağ köyleri medreseye çevrilen Hind kıtasında yaptı. Ulema, her türlü resmi vazifeyi reddedip köylere çekildi, Muhalled ders nizamına göre öğrenci yetiştirdi. İnkar bendlerini ilim ve fikirle patlatacak iki mecra açıldı: Diyobendi Medreseleri ve Nedvetülulema… İslami ilimlere vakıf olduktan sonra diğer medeniyet havzalarını da tanıyan ve hiçbir tesir altında kalmadan eşya ve hadiseye dair kıymet hükmünü veren çağın fakihleri, muhaddisleri, mütefekkirleri bu iki medresede yetişti.
Merkez Olabilmek 
Hayatı İslam’a göre tayin edebilmek için evvela merkezi inşa etmek, merkezde derinleşmek gerekir. İlahiyat’ın merkezi, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’tir. İslami ilimler bu merkezde örgüleşmiştir. Bu merkezde akıl muteberdir fakat kıymeti nisbetinde vazife üstlenir. Ne bir adım önde, ne de bir adım geride durur.
Vahiy Doğruya, Felsefe Yanlışa Götürür
Akıl vahye iktida eder. Çünkü vahiy doğruya, mahza felsefede yanlışa götürür. Fakat felsefe, “neyin doğru olduğunu idrak edebilmek için neyin yanlış olduğunu bilmek gerekir”, faslından bir kıymete sahiptir. Bu yüzden İslam, ne sadece felsefeyle ne de felsefesiz anlaşılabilir. Felsefe, yanlışın müessisi olduğundan hakikati bulduramaz. Bilakis neyin “hakikat” olmadığını gösterir. Kim felsefenin buldurucu olduğunda ısrar ederse, “buldum, bulacağım” zannıyla hem “hakikate” hem de şakirtlerine ihanet eder.

Felsefenin Allah Teala ile rabıta kurma gibi bir önceliği yoktur. Mücerred akıl onu nereye götürürse, oraya gider. Kutsal tanımaz, Vahye karşı buyurgandır. Fakat her nevi tuğyana fikri hüviyet verip, ihtiramda bulunur. Yanlışı tesis etmede ne kadar açılacağını ve nerede duracağını filozof da bilmez. Bu yüzden zihinsel faaliyetlerinde ya da düşünce makberlerinden arakladığı hasılayı aktarmada bir usule riayet etmez. Ne hesap verme korkusu, ne takva, ne de veradan nasibi vardır. Bu yüzden aklını felsefeye kaptıranlar hevalarına göre nassları tevil ederken vicdan muhasebesi yapmaktan mahrumdur.
Şakirtlerin Kıymet Melekeleri
Filozof ya da felsefe şakirtlerinin idrak ve kıymet melekeleri marazlı olduğundan kendilerini ya Peygamberlerle aynı seviyede ya da onlardan daha üstün görürler. İbn Rüşd, din ve felsefeyi aynı memeden süt emen iki kardeşe benzetir. Felsefeye göre, peygamber hakikate, vahiyle doğrudan, filozof ise aşağıdan yukarıya burhanla ulaşır. Farabi’nin filozofun talip, peygamberin de matlup olmasını nazara vererek filozofun peygambere rüçhaniyetine hükmetmesi, felsefenin hikmetsiz nasıl inkara saplandığının resmidir.
Medeniyete Giden Yol
İslami ilimler havzasında muvazeneyi sağlayıp merkez olamayan İlahiyat Fakülteleri, felsefenin, öğrencilerini ilim ve irfan vahası kuruyan düşünce çöllerine savurmasına mani olamamıştır. Kelam ve usulden önce felsefeye muhatap olan öğrenci, savrulduğu düşünce çölünden çıkmak için eşya ve hadiseyi İslami bir nazarla tahlil edemez. Çoğu defa Medeniyete giden yolu bulamaz.

Hadisenin bu boyutuna kör kalıp Gazzali örneğinden hareketle felsefe müdafaası yapan Yasin Aktay, felsefeyi hikmet; hikmeti de felsefe zannedip rakip takım lehine tezahuratta bulunan zavallı seyirci konumuna düşmekten kendini alamamıştır. Evvela bilinmeli ki, Gazzali İslami ilimlerde merkezdir. O fakihtir, usulcüdür, müfessirdir, mutasavvıftır, mantıkçıdır. Medreseyi tehdit eden fikri anarşiyi sonlandıran düşünce çölünü vaha vari yeşerten allamedir.

Gazzali bu ameliyesinde muvaffak olabilmek için, yaklaşık iki yıl tasnif ve tedristen arta kalan zamanını felsefi metinleri tanıma ve tanımlamaya ayırmış, öğrenciler için “kifaî derecede felsefe okuma kılavuzu” hazırlamıştır. En zeki talebeleri, filozofların halkalarında öğrenci olmaya zorlayan felsefi metinler, Gazzali tarafından mücerred okumayla çözülmüş, anlaşılmaz olmaktan itibar kazanan felsefe, en büyük darbeyi onun “Makasıdulfelâsife” adlı eseriyle almıştır. Gazzali, meseleyi kıymetlendirirken şunları söylemiştir: “Allah beni iki yıldan daha az bir zamanda sırf okumak yoluyla onların ilimlerinin nihai noktasına vakıf kıldı.” (Gazalî, el-Münkız, 34,35). Gazzali’nin bu süreçte kaleme aldığı “Tahafut”, felsefi muhtevanın İslamî nazarla kıymet derecesini ortaya koymuştur.

İlahiyat’tan Felsefe Mabetlerine
İslami İlimlerde merkez olamayan İlahiyatlar, maalesef ki öğrencileri ne ilmi ne de fikri manada tatmin edemedi. Daha ilk yıllarda öğrenci diplomasını alıp, “Harvard’ta, Cambridge’da” yüksek lisans yapmanın hayalini kurdu. İmkan bulunca da felsefeyi kutsayan, İslami ilimleri aşağılayan oryantalizmin bilgi mabetlerine “rıhleler” yaptı.

Yusuf Kaplan’ın, “Felsefenin, bir işe yarayabilmesi için, terkedilmesi, yani aşılması, hikmetle buluşabilmesi şarttır.” şeklindeki değerlendirmesi, neden felsefe derslerine keyfiyet ve muhteva ayarı yapılmasının da cevabıdır.

Yerinde okutulmayan ya da İslamî ilimler geleneğinden mahrum olanların elinde tatminsiz öğrenciler yetiştiren felsefe, İslamî ilimleri aşağılayan münkir bir neslin yetişmesine vasıta olmaktadır.

İslam Düşüncesi mi, İslamî Düşünce mi?
İyi derecede İslamî İlimler okumadan felsefeye dalmak fikri anarşiye yol açar. Vahiyle, düşüncenin koordinatlarını tam olarak belirleyemeyen her öğrenci, belli bir zaman sonra İslam’ı da düşünce sistemi olarak görmeye başlar. Her mevzuda “indî” yorum yapar, “bana göre” diye fetva verir. Hakikatte ise İslam, bir düşünce sistemi değil, vahiydir. Bu yüzden Üstad Necip Fazıl, “İslam Düşüncesi” terkibini, ulvi olanın beşeri olana mahkumiyeti şeklinde yorumlar.

İslam, aslı itibariyle münzeldir/indirilmiştir. Düşünce onun esası değil, zamanla ulemanın münzel/vahiyden derin düşünce neticesinde anladığıdır. Bu yüzden Müslümanların zihni hasılalarına, “İslam Düşüncesi” değil, “İslamî Düşünce” yani vahye aidiyeti olan düşünce demek gerekir.

İslamî Düşünce sisteminin kurucusu vahiy; felsefenin ki ise akıldır. Bu cihetle İslami Düşünce felsefeyle aynı bağlamda ele alınamaz. “Tefsire şu kadar ders ayrıldı, felsefeye de bu kadar tahsis edilmeli.” denemez. Felsefi aklın hasılası, İslamî düşünceye rakip olamaz.
Felsefe Nerede Durmalı?
Müslümanlar, vahyi koruma ve anlama çerçevesinde diğer medeniyet havzalarında olmayan ilim dalları inşa etti. “İki asıl” olarak şöhret bulan Usûl-u Fıkıh ve Kelam insanlara beşer aklının ulaşabileceği nihai noktaları gösterdi. Kelamcılar, farklı medeniyet havzalarının tenkitlerine ve onların tesiri altında vahyi anlayan sapık fırka mümessillerine niçin ve nasıl iman edileceğini ilzamî bir dille anlattı. Aklın da, kalbinde yolunu aydınlattı. Usulcüler ise tayin ve tesbit ettikleri esaslarla Kur’an ve Sünnet’in her çağın sorunlarını çözecek muhtevada olduğunu gösterdi.

Usul-u Fıkıh, fikir/fıkıh imal etmeyi, Kelam’da; İslamî Düşünce sistemi içerisinde kalarak “hakikat”in nasıl anlaşılacağı ve anlaşılan hakikatin de neye göre korunacağı noktasında esaslar belirledi. Kelam, vahyi muhafaza adına mücerret ya da muharref düşüncenin yakasına yapıştı. Kelamî hasılayı -insaf sahibi her aklı ikna edecek şekilde- bir araya getiren Taftazanî ve Cürcanî’nin Şerhul-Mevakıf ve Şerhul-Makasıd’ı bütün muhtevası mücerred düşünce olan mutezile ve felsefeyi sigaya çekti. Çağının düşünce sistemleriyle hesaplaşan Taftazânî ve Cürcanî onlara ne olduklarını ve nerede durmaları gerektiğini de öğretti.
İslamî Düşünce, felsefeyi hesaba çekme sürecinde onu bütünüyle reddetmemiş bilakis ondan “fevâid” çıkararak akl-ı selimin hizmetine sunmuştur. Dün bu hizmeti yapabilen Kelam, bu gün de –nisbi müdahalelerle- yapabilecek güçtedir. Fakat asıl büyük mütefekkirler, kurucu ve sorgulayıcı akıllar usul ve fıkıh alimleri arasından çıkmıştır. Bu yüzden tefekküre kelamla başlayan Ebû Hanife (rahimehullah) hicri 120’den itibaren alan değiştirip fıkha yönelmiştir. Birinci sınıf akılların kendilerini tatmin edecekleri yegane alan fıkıhtır. Müslümanlar on iki asır dünyayı fakihlerin ictihatlarıyla idare etmiştir. Bu yüzden İslamî muhtevayı imha hareketi öncelikle fıkhı hedef almış ve onu “ilmihal” sınırlarına mahkum etmiştir.

İslamî İlimleri Sürgüne Göndermek
Merkez olamayanları yani İslami ilimlerin dünyasına giremeyenleri, felsefe çölüne çekmek ana dilini henüz öğrenmeyen çocuklara ecnebi lisanı öğretmek gibidir. Bu ne kadar yanlışsa İslami ilimleri sürgüne gönderip, felsefeyi buyur etmek de o kadar hatadır. Lisan öğrenmek esas itibariyle farklı ufuklar tanımak için gereklidir. Fakat kişinin kendi ufkunu tanımadan başka ufuklara açılması, kendi medeniyet havzasından koparılıp Batıya mahkum edilmesi nasıl doğru kabul edilip, müdafaa edilir? Sınırlı düzeyde İslami eğitim alan İlahiyat öğrencisi bu mahkumiyetten kurtulup, Türkiye’nin ve İslam dünyasının geleceği adına ne kadar sağlıklı düşünebilir?

 Neye Karşıyız?
“Neden felsefe okutuluyor?” diye müşteki değiliz. Felsefenin okutulma şekline, muhtevasına, “İslam Felsefesi” terkibiyle bu dersi verenlerin İslam harfleriyle yazılan metinleri okuyamamalarına, bu yüzden Batılıların eserlerine mahkum olmalarına ve nihayet felsefenin yerinin yeniden tayin edilmesi talebine karşı muhafazakar bir tavır alıp, eğitimi mahveden sistemi savunma reflekslerine karşıyız.

Eğer eğitimde başarı fakülte açmak, bina yapmak, tedrisata büyük bütçeler tahsis etmek, mezun öğrenci sayısını artırmaktan başka bir şeyse, o başka bir şey noktasında İlahiyatların ne halde olduğu ortadadır. Buna itiraz edenler, Diyanet’in düzenlediği “yeterlik sınavlarına” gözlemci olarak katılıp, savundukları programdan mezun olan öğrencilerin ne durumda olduklarını görebilirler.

Hal Muhasebesi
Gayeleri arasında, İslamî eserleri ana çizgileriyle okuyup anlayabilecek öğrenciler mezun etmek de olan bu okullar acaba şu kadar yıllık tedrisat hayatında bunu ne kadar başarabilmiştir? Dışarıdan eğitim almadan mezun olan kaç İlahiyat mezununun kıraatı imamlık için kafidir? Eğer mezunlar İslami ilimlerde yeterli ise neden Diyanet bunları otuz aylık bir eğitime aldıktan sonra kürsüye çıkarıyor? İmam Hatip okullarında Arapça ve Kur’an-ı Kerim öğretilememesinin bir sebebi de kifaî derecede eğitim almadan mezun olan İlahiyatçılar değil midir? Niçin pek çok İlahiyat mezunu vaaz edemez? İlahiyat, neden şu kadar kız öğrencisine tesettürle teberrüc arasındaki farkı anlatamaz? 

Maalesef ki savunulan bu programın başarılı olduğu tek bir nokta vardır, o da nasıl Arapça, Kur’an-ı Kerim ve hatta felsefe öğretilemeyeceğini göstermiş olmasıdır. Millet evlatlarına merhamet eden birinin kalkıp bu hali dava etmesi, bu izmihlale dur demesi gerekir.

Ölümü gösterip, milleti sıtmaya razı olmaya çağıran bir anlayışın tarihi tecrübeyi ve medeni birikimi dikkate alarak, bu günün ve yarının ihtiyaçlarını karşılayacak bir İlahiyat müfredatı hazırlaması ne kadar mümkündür? Terör meselesi, Suriye, Mısır, Arakan gibi muzdaribler coğrafyası, bir dine iki mabed tahsisi gibi aktüel konularda fikir beyan etmeyi, alan dışı faaliyet olarak gören, milletin “Şimdi sen konuşmalısın.” dediği zamanlarda, “İşte şimdi susmam gerekir.” diyen bir zümre, ilim ve hikmet mecralarını açacak hamleyi yapabilir mi?

Eski halin devamından yana tavır alanlar, ya mevcut sisteme göre mezun olan öğrenciler arkasında namaz kılmadılar ya da yaz kursuna giden kabiliyetli bir talebe kadar kıraatten anlamadıklarını ilan etmektedirler. Onların Kur’an, tefsir, hadis gibi derslerin felsefe kadar ehemmiyeti olmadığını savunacaklarına ya da maşeri vicdana ilan edilmesi İslam’a zarar verecek küçük hesaplar peşinde olacaklarına ihtimal vermeyiz. “Bizim Allah’la değil batıyla irtibat kurma problemimiz var, o irtibatı da ‘felsefe’ sağlar.”, gibi bir niyet taşıdıklarını da düşünmek istemeyiz. 

 İlahiyatların İlmî Kıymeti
Mevcut haliyle devam etmesi istenen İlahiyat Fakülteleri İslam dünyasında ilmi hüviyetleriyle ne kadar tanınıyor? Bu okullar şu kadar yıllık tarihinde dünya çapında itibara sahip kaç alim yetiştirdi? Fazlurrahman özel sayısı çıkaran editörler, Hasan Hanefi oturumu düzenleyip Cumhuriyet’e, “İşte aradığımız Hoca” nevinden manşet attıranlar bir buçuk milyarlık İslam alemi için hangi çalışmayı yaptı? Neden her nevi imkana sahip olmalarına rağmen ilmi çalışmalarda referans alınmazlar? Medrese müktesabatı olmayan kaç İlahiyatçı, Kur’an-ı Kerim’in diliyle eser telif edebilir? İslami İlimleri bir Kur’an kursunun ufkuna mahkum etmek isteyen Modernlerin ilmî ve fikrî itirazları eğer onlara aitse İslamî literatürün önemli bir bölümünü mutaala etmiş olmaları gerekirdi. Fakat defaatle müşahade edilmiştir ki pek çoğu üç tane hadisi dahi senediyle okumaktan acizdir. İlmi kıymeti, ünvanıyla sınırlı olan bu modernlerin Ehl-i Sünnet’e itiraz ettikleri mevzularda nesepleri kime dayanır? Bilgi ağaçları kimler? Basit ve sığ ilmi hasılalarını kimlerden arakladılar? Yoksa bütün yaptıkları ve yazdıkları oryantalistlere ait eserlerden kopya almak mıdır? İslam dünyasında itibar görmemelerinin nedeni ikinci el kabul edilmeleri midir?

Susanlar ve Konuşanlar
İlahiyat kontenjanlarının 300’lerden 20’li rakamlara çekildiği, başörtüsünün yasaklandığı, Kur’an-ı Kerim derslerinde marşların okutulduğu 28 Şubat sürecinde odalarına çekilip susmayı tercih edenlerin felsefe derslerine müdahale sonrasında toplu açıklama yapması, neyi neden daha üstün ve ehem kabul ettiklerini göstermesi açısından kayda değerdir.
İlahiyat mezunlarını otuz ay süreyle İslami ilimler eğitimine aldıktan sonra kürsüye çıkaran bir kurumun da değişiklikten rahatsız olduğunu beyan etmesi manidardır.

Fikri muhteva cihetinden en nasipsiz yazıların sahibi olan Hüseyin Gülerce’nin de gayrı memnunlar safına geçip, “Her şey okunmalı.” şeklinde mevzuya müdahil olması, talebeye belli kitaplar dışındaki eserleri okuma yasağı getiren bir topluluğa ait olması açısından değerlendirildiğinde en azından ahlaki bir sorundur. Gülerce’nin İslamî mevzulara dair her yazısı, içinde olduğunu zannettiği dünyaya ne kadar yabancı olduğunu ifade etmesi açısından ayrıca bir öneme sahiptir.

Çözüm
Pek çok sınavdan geçerek İlahiyat Fakülteleri’ne intisap eden öğrencilerin ideal anlamda imam-hatip ya da öğretmen olamamalarının sebebi kendileri değil, onları bu hale mahkum eden zihniyettir. Buna rağmen mustagrip anlayışın dayattığı programı koruma noktasında muhafazakar, türâs-ı İslam’ı idrak hususunda ise modern tavır içerisinde olanlar, YÖK’e baskı yapıp eski hali ibka edenler, fakülte mezunu olduğu halde Kur’an-ı Kerim okumakta zorlanan imama, sınıfta öğrenci karşısında aciz kalan öğretmene, fıkıh öğrenemeden diploma alan öğrenciye neyi, neden savunduklarını izah edebilirler mi?

Bütün bunlara rağmen eski halin devamında ısrar eden gayr-ı memnunlar, İslami ilimlerin öğretimine, İlahiyatların dünyada söz sahibi olabilmelerine dair nasıl bir projeye sahiptirler? Kutsal bir emanet gibi korudukları programla İslam’ı çepeçevre saran fikri ve ictimaî inkarı sarsıp-yıkacak büyük ruhlu ilim adamları yetiştirebilecekler mi? Devrimcilik yalanıyla anarşist düşünceye teslim olan gençlere ictima-i adaletin yegane müessisi  Allah Resulü’nün siyerini nasıl bir uslüpla anlatacaklar? Din eğitimi, iletişim, rehberlik dersleri okuyan öğrenciler arasından Gazzali gibi çağının sorunları üzerine gidecek büyük hocalar yetiştirebilecekler mi? Eğer bunlara müsbet ve mukni cevaplar veremeyeceklerse ilim tahsili için fakültelerine intisap eden millet evlatlarına merhamet edip şöyle bir teklifi kabul etmezler mi?

İlahiyatlar ve Din Kültürü Ahlak Bilgisi Bölümleri (DİKAB); “İslami İlimler Fakültesi” ve “Teoloji Fakültesi” olmak üzere ikiye ayrılsın. Modernler ve okuduğu Kur’an-ı Kerim hiçbir kıraat imamı tarafından rivayet edilmeyen kâriler DİKAB da kalsın; fakih, müfessir, kelamcı olmak isteyenler “İslami İlimler Fakültesi”ne gitsin. Önce İslami İlimler havzasında “türas-ı İslam”ı tanısınlar sonrasında ise felsefe okusunlar.

 Ez Cümle
İslami ilimler ne sadece akılla ne de akılsız anlaşılır. Bu iş ne sadece felsefeyle, ne de felsefesiz olur. Çünkü İslam, gündüzse felsefe gece; İslam aksiyonsa felsefe reaksiyon; İslam doğruysa felsefe yalandır. Gündüz geceye, İslam da gerçek kıymetiyle anlaşılabilmek için felsefeye muhtaçtır. Evet, felsefe mutlaka okunmalıdır. Ama neyin gece, neyin reaksiyon ve nihayet neyin de yalan olduğunu öğrenmek için okunmalıdır. Ne varki İlahiyat Fakülteleri kurulurken felsefe esas kabul edildiğinden -ilerleyen yıllarda ki kısmî müdahalelere rağmen- öğrenci İslami İlimlerdeki mahrumiyetinden dolayı çoğu defa gece ile gündüzü, yalanla doğruyu birbirinden ayırt edememiş bu yüzden yalana doğru, doğruya da yalan hükmünü vermiştir.

Beş yıllık fakülte hayatında tefsirden birkaç kısa sure, fıkıhtan birkaç mevzu ve yüz elli iki yüz hadis okumayı İslami ilimler adına yeterli görenler bu kıymet ölçüleriyle aslında ne kadar ibtidai bir malumata sahip olduklarını da izhar ediyorlar. Bu anlayış, çeşitli sınavlardan geçerek başarısını isbat eden ilahiyat öğrencisini mezun olduktan sonra kendisine sorulan sorular karşısında, “Kalellah-u Teala/Allah Teala buyurdu.”, “Kale Rasulullah/Allah Resulü buyurdu.” yerine, “Bana göre…” diye cevap vermeye mahkum etmiştir. Çare ise, İslami İlimleri merkeze alarak milletin ihtiyacına göre bu okulları yeniden yapılandırmaktır. Yani İslami İlimlerin asıl, felsefe grubunun ise tali ders olduğu, Türkiye’yi taşıyacak, dünyayı anlayacak, Kahire’de, Dımeşk’te, Bağdat’ta, Mekke’de okuyan kardeşleriyle Kur’an-ı Kerim’in diliyle ilmi müzakereler yapacak öğrenciler yetiştiren bir fakülte inşa edilmelidir. Bunun hayalini kuran İlahiyat hocalarımızın bu süreçte süküt orucuna bürünmeleri, “alimler birliği” gibi terkiplerle kendilerini duyuran müesseselerimizin de fikir beyan etmemesi eski halin devamına dolaylı yoldan destek sağlamıştır.

 

Secdede Doğan Kıyam

e-Posta Yazdır PDF

Ateistin mesleği inkardır. Gördüğüne değil, papağan gibi ezberlediğine inanır, onu tekrar eder. Bu yüzden her şeyin varlığına şehadet ettiği Allah Azze ve Celle’yi inkar cüretinde bulunur. Bunlar büyüyemez, büyüse de insanlığı uzun süre tehdit edecek bir güce erişemez. Hakikat için asıl tehlike arz eden ise, diliyle kabul edip, ameliyle inkar eden taifedir. Bunlar “Allah-u Ekber” der, camiye gider, bazen içeri girer, arada oruç da tutar, lakin ne namazdaki, ne de oruçtaki teslimiyetten nasipleri vardır. Tesettürü eski zamanlardan kalma ilkel bir örtünme şekli, İslam Nizamı’nı ise tarihte kalan bir yönetim şekli olarak görür. Tehlikenin büyüklüğüne işaret eden Kur’an-ı Kerîm, hesap ve ceza gününü sözüyle onaylayan haliyle yalanlayan adamı gördün mü?”


Bir delikanlı camiye gider, namaz kılar, İslam-i Hareket içerisinde mücadele eder. Diliyle binlerce defa Allah-u Ekber der, Kur’an-ı Hakim’in ayetlerini okur, “Muhakkak ki, namazım, diğer ibadetlerim, hayatım da, ölümüm de alemlerin rabbi olan Allah içindir.”1 der. Bu ikrar ile, hayatını Rabbi’nin talimatlarına göre tanzim edeceğine dair söz verdiğini ilan eder. Namaz bu ilanı kıyam, rüku, secde ve ka’de hallerinde tasdiktir. Allah’tan başka kimsenin olmadığı mekanlarda, İblis’in ruhunu günahla yıkama çağrılarına namazla, namazda verdiği sözlerle direnir. Namaz Hakk’a teslimiyet, küfre karşı koyma iradesidir. Şehvet arenalarına dönen ekranlar ise onu Allah’ın nizamını yalanlamaya çağırır. Hem namaz kılan, hem de gözlerini fuhşiyata, kulaklarını şarkılara feda eden gençler sanki şöyle derler, “Ya Rabbi! Namaza evet, oruca evet deriz, lakin dinin özel hayatımıza karışmasın.” Bu dille söylenen Allah-u Ekber’i hayatla reddediştir.


Sokakta, internette gözü harama kayan bir genç namazda verdiği ahitlere ihanet etmiş olur.

Seccadede Verilen Söze  Müessesede İhanet

“Sizden bekar olanları evlendirin”.2 ayetine muhatap olan servet sahibi müminler, namazda “Allah-u Ekber” diyerek ilahî bütün talimatları olduğu gibi bu talimatı da kabul ettiklerini itiraf ederler. Müessesesinde, mahallesinde yahut sokağındaki gençlerin evlenmesiyle alakadar olmayanlar ise diliyle getirdikleri tekbire hayatın içinde yer bulamayan insanlardır. Bu yüzdendir ki, asırlar önce Kur’an-ı Kerim, dünyada Allah’ın talimatlarını, Ahiret’te de hesabı yalanlayan adamı gördün mü?3 buyurdu.

Bir Ömür Eza

Müslümanların alakadar olmadıklarından dolayı evlenemeyen gençler, “Evlenmeye güçleri yetmeyenler, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar.”4 ayetine uyup, bahanelere sığınmadan dümdüz ayakta durmalı, harama kaymamalı, bir anlık bir iffetsizliği bir ömür ezaya denk kabul etmeli.


Bilbordların, ekranların, sokakların ürettiği ahlaksızlığın günaha çağırdığı gençler, en büyük günahları işleyen, iman ettikten sonra da hiç bir neslin korunamadığı kadar haramdan kaçan sahabeye bakamalı, her nev’i günahı işleyip tevbe ettikten sonra taşlara bakmaktan dahi haya eden Peygamber öğrencilerini düşünmeli, onların edebine varis olmalı ve Onların açtığı koridordan Cennet’e yürümeli.


Şehvetin bir yanardağ gibi patladığı bu zamanda ancak Allah Rasulü’ne aidiyeti olan gençler ayakta durabilir. Ancak onlar reddedilmesi gereken bütün sistemleri ve tuzakları boşa çıkarabilir.


Bir insan için yol kadar, yol arkadaşları da mühimdir. Şehvetlerine mahkum olanlar iffet ve izzet yolundan rahatsız olur, kadın gibi erkeğe de sürekli tuzaklar kurar. Hastalığı tanımayanlar ya da önemsemeyenler bir gün hastalandıklarını anlarlar lakin içindeki duygular tedaviye mani olabilir.

Dilde Tekbir, Halde İnkar

Kur’an-ı Kerîm bu Ümmet-in bütün fertlerinin marufu emir münkerden nehye memur olduklarını haber verir. Arkadaşları darılır ya da kendine “yobaz” der diye büyük günahlar işlenirken susan, yakınlarının şehvet çukurlarına, oradan da Cehennem’e savrulmasına sessiz kalan her müslüman diliyle söylediği tekbiri haliyle inkar etmiş olur.

Erkeklerle Senli Benli Konuşmalar

Allah’ın namaz emrine uyan lakin tesettür buyruğuna riayet etmeyen, erkelerle senli-benli konuşan, onların “Sana bu kıyafet ne kadar da yakışmış.” ifadelerinden onur duyan, eşinden daha sıcak muhabbetleri nâmahremle yapan muallime, doktor, hemşire lisanı haliyle “Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.”5 ayetini namazda okusa, Allah-u Ekber diyerek tasdik etse de hal diliyle “Ey Kur’an bu ayetlerin devri geçti.” diyor.

Maziye Ait Bir Buyruk

Alış-verişte ya da mektepte üç kelimeyle ifade edilebilecek bir mevzuyu erkeklerle daha fazla konuşmak adına beş, on kelimeyle dile getiren, işve yapan kadınlar her ne kadar namaz kılsa, Allah Azze ve Celle’nin, “Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın.”6 ayetini, kıyamda okusa da, halleriyle onun maziye ait bir buyruk olduğunu söylemiş olur.

İşde Başka, Evde Başka

Sabah namazına kalkan, evrad-u ezkarını yapan, evden işe giderken uzun süre aynanın karşısında kıyafetiyle meşgul olan, işte en iyi, evde eşinin yanında ise en eski kıyafetlerini giyerek, örtünmesi gereken erkeklerin önünde en güzel, en güzel görünmesi gereken eşinin yanında ise dağınık bir halde duran kadın her ne kadar namaz kılsa, namazda, “Evlerinizde vakarlı bir şekilde durun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.”7 ayetini okusa da, haliyle onun hükümsüz olduğunu ilan eder.


Kur’an-ı Kerim, “diliyle Allah-u Ekber diyen lakin hayatıyla onu itibarsızlaştıran adamı/kadını gördün mü?” diyerek müminleri, ma’rufu emretmeye münkere karşı durmaya davet eder. Ailesine, eşine sahip çıkmakla mükellef olan babaları vazifeye çağırır. Farz namazları imamın arkasında kılan lakin en yakınlarının İslamsız hayatlarına karşı tek bir cümlesi olmayan müminlere, omuz omuza namaz kıldığın insanlara da İslam’ı anlatmakla memur olduğunu hatırlatır.

Kızına Bir Defa “Tesettür Var”  Demeyen Babalar

Her sabah, namaz kılan bir babanın evinden tesettürsüz bir halde çıkıp işe ya da okula giden bir kıza, tek bir defa, “Yavrum! Rabbim sana örtünmeyi emrediyor!” demeyen aile reisleri, her ne kadar namazda Allah Azze ve Celle’nin, “Ey Allah’ın bütün buyruklarını kabul ederek Mümin olan kulları! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”8 ayetini okusa da, halleriyle önemsiz olduğunu söyler.

İslam Kardeşliği mi, İslamsız Töre mi?!

Namaz kılan lakin kendi soyundan, boyundan diye Allah’a ve Rasulü’ne düşman olanlarla aynı safta duran, İslamsız töresini, Allah’ın talimatlarına tercih edenler her ne kadar kıyama dursa, namazda Müminlerin ancak kardeş olduğunu9 haber veren ayet-i kerimeyi okusa da, halleriyle onu tanımadıklarını ilan etmiş olurlar.


Allah Rasulü, İslam’da insanların ırklarına göre değil, imanlarına göre kıymetlendirileceğini, beyaz kadınların çocuklarının siyah kadınların çocuklarından üstün olmadığını ilan etti. Bilal bin Rebah ya da Selman-ı Farisi ırkından dolayı ikinci sınıf sahabi muamelesi görmedi. İslam yüreklere öyle yerleşti ki tabiûn ve onları takip eden kuşaklarda yer alan ulemanın önemli bir bölümü kölelerin çocuklarıydı. Araplar onların önünde diz çöktü. İlmi onlardan aldı. Namazda “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”10 ayetini okuyan rükuya giderken aldığı tekbirle bu hakikati bütün varlığıyla tasdik ettiğini ilan eden bir mümin Allah ve Rasul düşmanlarının yanında ya da arkasında yürürse diliyle okuduğu ayeti, hayat tarzıyla reddetmiş olur.

Kur’an-ı Kerîm Mevsimlik mi, Ömürlük mü?!

Surette müslüman, yaşantıda gayr-i İslamî bir hayat yaşayanlar merhametten nasipsiz olur. Bu nasipsizliğin insan vicdanını en fazla tahrip eden hali ise yetim istismarıdır. Kur’an-ı Kerîm bu noktada şöyle buyurur, “Yetimi itip kakan asıl odur.”11 yani İslam’ı reddeden ya da diliyle ikrar edip ameliyle karşı çıkandır.


Namaz kılmayan dolayısıyla da Rabbiyle sıladan mahrum olanlar, haram çukurunun kenarında yaşar, birinden çıkar, diğerine yuvarlanır. Bir gün yetimi aşağılar, bir gün fukaranın malını iç eder. Bir şehirdeki bütün fakirlere bakacak kadar servete sahip olan kaç kişi onlarla aynı mahallede yaşamaktan ya da biriyle aynı masada yemek yemekten rahatsızlık duymaz?!


İslam’ın bütün devrimleri devirmesinin ve yine devirecek olmasının en büyük müjdecisi poz verme ya da oy alma kaygısı olmadan en zenginle en fakiri, Abdurrahman bin Avf’la Ebû Zerr’i aynı safta toplaması ve insanların bunu tekrar yapacak yegane nizamın o olduğuna inanmasıdır.


Ölünce tabutuyla geleceği holding merkezine, yaşarken “Bu binaya Allah’ın fakir ve Şeriatçı kulları giremez” diyen adam, başkasının mülkünde oyun oynayan, kendini oyunun havasını kaptırıp gerçek anlamda hükümdar olduğunu sanan ve ancak öldüğünde uyanacak bir zavallıdır. Namaz onun için de bir uyanma çağrısıdır. Namazı suretleriyle kılanlar, “O halde sakın yetimi ezme, isteyeni de sakın boş çevirme!”12 ayetini dilleriyle okusa, mevlid programları tertip etse de, halleriyle, “Ey Kur’an senin ahkamın ancak Ramazanda ya da en yakınlarımızın öldüğünde geçerlidir. Sen ömürlük değil, mevsimlik bir kitapsın.” der.

Yılın İyilik Ödülü

Namazsız hayatlar, menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten sıkılmaz. Çünkü onlar sadece kendileri için yaşarlar. Halleri yetimlerin arsalarını istimlak eden, ona göre bir şehir planı hazırlayan, sonra da birleştirilen arsaları üzerinde muhteşem siteler kuran, ardından da dostları tarafından “yılın iyilik ödülü”ne layık görülen millet düşmanı gibidir.


Birisini dağa çıkaran bir eşkiya, bir kişiyi öldürür, arsa hırsızları bir şehrin yetimlerini soyar, lakin beynamazlar güruhunun taklid merci olan Batı ise, Afrika’yı, Asya’yı istimlak eden tarihin eşini ve benzerini görmediği hırsızlar topluluğudur. Londra’yı, Paris’i, Newyork’u yetimlerin alın terleri ile onların mallarıyla kurdular.

Yol Kesiciden Merhamet Beklenmez

Eşkiya dağlarda pusu kurar, lakin Batı havadan, karadan şehirlere ölüm kusar. Namaz kılan bir müslüman bu katillere özenir, yemesinde, içmesinde onları taklid ederse bedeniyle kıldığı namazı, hayat tarzıyla inkar etmiş olur.


1959’ta Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) adalet beklemek yol kesiciden merhamet ya da namus yobazlarından iffetli hareket beklemek kadar boş bir hayaldır. Müminler söz ve hareket planında dini yalanlanlayanlardan uzaklaşırsa iradelerine güç gelecek ve bütün mazlumlara haklarını iade edecek dünya mahkemelerini kuracaklardır. Hem namaz kılan, hem de küffarla dostluğa devam edenler dilleriyle namazda okudukları, “Ey iman şerefine muhatap olanlar! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin; Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdır. Ve kim onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur.”13 ayeti halleriyle reddetmiş olurlar.


Namaz kılmayanda merhamet aramak kredi verdiği insanları iflas ettirdikten sonra onlara bakıp ne büyük adam olduğunu düşünen tefecide merhamet aramak gibidir.


Namaz kılanların Kıyamet şuuru, hesap bilinci; onların ise kiliseleri, papaları, kardinalleri var. Lakin çocuklar denizlerde boğulurken, açlıktan ölürken ne Papa’dan ne etrafında toplananlardan dünya çapında bir tepki geldi. Vatikan, “Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”14 , koridorlarında böyle bir hakikat yankılanmaz. Kendi memurlarından ibaret olan BM’ye bir defa insan onuruna saygı gösterin demez, çünkü onlar insan onurunun baş düşmanlarıdır.

Secdeden Gelen Kıyam

Muhacir çocukları, namaz kılan müminlerin ve bu toprakların merhametinin bir tecellisidir. Pek çoğunu babaları, “Türkiye Osmanlı’nın bakiyesidir. Orada müminler yetimi incitmez, kadına kem gözle bakmaz, aç, açık bırakmaz.” deyip de buraya gönderdi. Kaç bin müslüman “Allah Teala onları yokluk ve hicret, bizi de varlık ve vatanımızda ikametle imtihan ediyor.” diyerek onlara sessiz sedasız infakta bulunmaktadır. Müslüman bilirki günler insanlar arasında döner durur. Belayı def etmenin yolu ise Allah Aze ve Celle’nin emirlerine iktida etmektir. Yoksulluğa direnen lakin dilenmeyen bir muhacir kızı kış gününde kaldırımlarda kalem satarken uyuyup kaldığı bir anda bütün kalemlerini satın alıp, onu kalem satmaktan müstağni kılmak, sağdan soldan kadın derneklerine ya da kadına dair sempozyumlar düzenleyenlere değil ancak namaz kılanlara nasip olur. Öyle de olmalıdır. Namaz kılan, lakin mazlumların bu topraklardaki varlığından rahatsız olanlara Kur’anı Kerîm diyor ki, “Namazı suretleriyle kılıp, hakikatinden mahrum olanların vay haline!”15 Suretleriyle namaz kılan lakin halleriyle “infak ayetlerini” reddedenlere veyl olsun!


Namazı sureti gibi hakikatiyle de kılan müminler bilirlerki, onların tek dayanağı Mevla Tealadır. Dilleriyle olduğu gibi, halleriyle de Allah-u Ekber dediklerinde secdeden kıyama kalkar gibi yakında bir gün kıyam edecekler.


Dipnotlar:

1 Enam, 162.  2 Nur, 32.  3 Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! Mâûn, 1.  4 Nûr, 33.  5 Ahzâb, 33.  6 Ahzâb, 34.  7 Tahrîm, 6.  8 Hucurât, 10.  9 Hucurât, 13.  10 Mâûn, 2.  11 Ahzab, 34.  12 Duhâ, 9-10.  13 Mâide, 51.  14 Maun, 3.  15 Bkz. Mâûn, 4.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL