Dr. İhsan ŞENOCAK

İslam’ın Aşk ve Vecd Yolu: Tasavvuf

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın ilim talebi ölene kadar devam eder. Bu yüzden en çok kitap satın alanlar ve okuyanlar âlimlerdir. Bu yolda kiminin bağı, bahçesi harab; kiminin de evi viran olur. İlim, bir aşktır. Ona aşk makamında muhatap olan, Peygamber-i Ekber gibi, “Rabbim ilmimi arttır.”1 diye niyazda bulunur. Tâlib-i ilim kitap mütalaa ederken acıkır, susar fakat ilmin verdiği zevkten acıkmayı da, susamayı da unutur.

İlim Şerre Değil, Hakka Hizmet Etmeli

“Benden” geçmeden “biz” denizine dökülmezmiş gönül. Ulema da insanlığın Dünya ve Ahiret saadeti için “benden” geçer; “biz” için okur, düşünür, konuşur, koşar, yazar. Fakat mücerred manada her ilim insanın kurtuluşuna vesile olmaz. İlmin şekil boyutunu ihtiva eden lafız, ibare, ifade, ıstılah vb. hususlar mücerrediyyâtı oluşturur ve hududu bellidir. Allâme Muhammed Şefî Osmânî mevzuya dair şunu söyler: “Eğer mücerred manada ilim kişinin kurtuluşuna vesile olsaydı, İblis mahlukatın en faziletlisi olurdu. Çünkü geniş ve derin bir ilme sahipti. Fakat bu ilmin ona hiç bir faydası olmadı. Çünkü İblis tezkiyeden/nefis terbiyesinden mahrumdu. Bu yüzden ilmi ona vebal oldu; hakka değil, şerre hizmet etti.”

Âlimi Bilgisayardan Ayıran Temel Özellik

Damarlarda kan, cemiyette can olmayan ilim lafızda kalır ve yalnızca maaşa, ekmeğe, barınmaya hâsılı nafakaya katkı sağlar. Böyle bir ilim –Yahudi’de olduğu gibi- bir cihetle “ilim”, bir cihetle “hüsrandır: “Yemin olsun ki kesinlikle bilmişlerdi ki (Allah’ın Kitabı’nı terkedip) onun(yasak ettiği büyüyü) kim satın almışsa Ahiret’te o kişi için hiç bir nasib yoktur. Karşılığında canlarını sattıkları o şey ne kötü olmuştur. Eğer bilmiş olsalardı…”2 Allah Azze ve Celle âyet-i kerîmenin başında Yahudilerin bildiğini, sonunda ise bilmediğini haber veriyor. “Bilmek” fiili -ayetin başında- Yahudilere te’kîd ifade eden “قد” ile isnat edilirken; sonunda ise onlardan “nefy” ediliyor. Zâhirde teâruz gibi görünen bu meselenin hakikati nedir? Yahudiler Allah’ın nehyettiklerini satın almanın yasak olduğunu suret itibariyle biliyorlardı. Mevzuyla alakalı bir takım araştırma ve incelemeler yapmış, belli neticelere de ulaşmışlardı. Lakin bilmeleri lafız ve ibareyle sınırlıydı. İnsanın kan gibi damarlarında dolaşan, ruhuna ve bedenine karışan, onlarda tezahür eden ilmin hakikatinden mahrumdular. İlim, tâlib-i ilmin aklı gibi ruhuna da nüfuz etmeli, dünyası gibi ukbâsına da rahmet olmalıdır. Pek çok mevzuda müdellel cevaplar veren şahıs, marifetullahtan mahrumsa, onun tek bir tuşuna basıldığında sayfalarca malumatı ortaya çıkaran bilgisayardan tek farkı “insan” olmasıdır.

Ha Narın Tadı,  Ha Marifetsiz Âlim

İbare ve ifade noktasında ilme vakıf olan fakat seyr-i sülûk cihetiyle kalbî bir mahrumiyet yaşayan insan, varlıkta yokluk çeker. Hâdise şu bağlamda tasavvur edilirse daha doğru anlaşılır: “Narın tadı” üzerine doktora hazırlayan bir kişi; narın tarihi, nerelerde yetiştiği, kaç çeşidinin olduğu, tadları arasında ne tür farklar olduğu, ağaçlarının boylarının ne kadar olduğu gibi hususları ayırıntılı bir şekilde inceleyip kaleme alsa, bir gün kendisine, “Hiç nar yediniz mi?” diye sorulsa, “Hayır” cevabını verince yıllar süren araştırması bir anda satıh üstü kopyadan ibaret olur. Dünyada “narı en iyi ben bilirim”, “nar benden sorulur” diyen; narın çeşitleri, faydaları, özellikleri, tarihi ve coğrafyasına dair her şeye vakıf olan lakin ağzına bir defa nar tanesi koymayan araştırmacının hali, tıpkı ilmi lafız boyutuyla bilen, buna rağmen kendini “allâme” zanneden kişi gibidir. Ha onlarca kitap, yüzlerce risale yazan, onların arkasında poz veren bir âlim; ha narın tarihini yazan lakin tadına bakmayan bir nar doktoru.


Maalesef ki oryantalistlerin bir kısmı bazı mevzularda bir kısım ulemadan daha derinliklidir. Bu yüzden hariçte okuyan yüksek lisans/doktora öğrencilerinin önemli bir bölümünü çok rahatlıkla kendi düşüncelerine paralel bir şekilde inşa edebilmekte, kendi hedefleri doğrultusunda istihdam etmektedirler.


Bir tâlib-i ilmin “mevzuları ibare düzeyinde bilmesi” onu âlim yapmadığı gibi, oryantalist tehditlere karşı da koruyamaz. Kalbe işlemeyen, hayata yansımayan ilim kurtuluşa vesile olamaz.

Baş Muallim: Hz. Muhammed (sas)

Allah Rasûlü (sas) sahabeye ilmi, “ibare boyutuyla” olduğu gibi “kalbe nüfuz ve hayata hakim olma” boyutuyla da öğretti. Bu yüzden Allah Azze ve Celle O’nun gönderiliş amacını dört merhalede anlatmaktadır: “Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.”3

İbadet Kitabı Olarak Kur’an-ı Kerim

Muallim Peygamber’in talimdeki birinci vazifesi sahabeye ayetleri okumaktı (يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ). Bu yüzden Allah Azze ve Celle ayette okuyup/okutmasını müstakil olarak zikretti. Bu da göstermektedir ki O’nun gönderiliş gayelerinden biri de mihrapta ya da başka bir mekanda muhatapların anlayıp anlamamasına bakmadan onlara Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmektir. Bu tarz bir eğitimin bir faydasının olmadığını iddia edenlerin temel problemi Kur’ân-ı Kerîm’i beşere ait kitaplara kıyas etme yanlışlığına mahkum olmalarıdır. Müminlerin anlamak ve gereğince amel etmekle mükellef olduğu Kur’ân-ı Kerîm, Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden birinin de Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek olduğunu beyan ediyor. Bunun içindir ki Allah Rasûlü (sas) şöyle buyuruyor: “Kur’an-ı Kerîm’den tek bir harf okuyana bile bir sevap var. Her sevap on misliyle yazılır. ‘Elif Lâm Mîm’ bir harftir, demiyorum. Aksine; Elif bir harf, Lâm bir harf, Mîm de bir harftir.”4 Hurûf-u Mukattaa’dan olan bu harflerin manası yalnız Allah Azze ve Celle’ye malum olduğu halde, onları okuyanlar için her harfe karşılık on sevap var. Ne var ki Kur’ân-ı Kerîm’in aynı zamanda kendisiyle ibadet edilen bir Kitab olduğunu unutanlar, onu anlaşılmadan okunan beşerî kitaplarla aynı bağlamda değerlendirip hem insanların ruhî rahatlamalarına hem de ecir kazanmalarına mani olmaktadırlar.

Edipler, Şairler de O’nun (sas) Beyanına Muhtaçtı

Allah Rasûlü’nün (sas) peygamber olarak gönderiliş gayelerinden bir diğeri Kitab’ı öğretmektir; (وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ). Sahabe arasında çok sayıda şair, edip, yüksek belâğat sahibi zat vardı. Buna rağmen Kur’ân-ı Kerîm Peygamber-i Ekber’in onlara Kitab’ı öğrettiğini haber veriyor. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber (sas) olmadan anlaşılmaz. Kişi, Kur’ân-ı Kerîm’e meâlle, sözlükle muhatap olamaz. Peygambersiz Kur’ân okuyanlar Allah’ın muradına nail olamaz. Hz. Peygamber’in olmadığı bir anlama ameliyesi Kur’ân’ı anlamaya değil, onda anlatılandan mahrum kalamaya sebeptir. Kur’ân’ın ancak Hz. Peygamber’in beyanıyla “Kitab-ı Mübin” olacağını bilen sahabe, Allah Rasûlü’ne (sas) talebe olmaktan yüksünmedi. İbn Ömer, Bakara Sûresi’ni sekiz yılda öğrendi.5 Çünkü onlar ilmi, ameli, ihlası bir bütün olarak öğrenmekteydiler.

Ha Rasûlsüz Kitap,         Ha Fakültesiz Doktor

Allah Azze ve Celle bütün kitapları peygamberlere indirdi. Tevrat’ı Hz. Musa, Zebur’u Hz. Davud, İncil’i Hz. İsa ile gönderdi. Hiç bir Kitab’ı rasûlsüz indirmedi. Kitab’ı olmayan pek çok nebî var lakin nebîsi ya da rasûlü olmayan hiç bir kitap yok. Çünkü kişinin yalnız başına vahyi/Kur’ân-ı Kerîm’i okuması, öğrenmesi, yaşaması mümkün değildir. Mutlaka bir âlimin, mürşidin halkasına oturması gerekir. Hangi millet yapısına ait olursa olsun, bir kimse, kendi lügatında kaleme alınan tıp kitaplarını okusa doktor olur, hasta muayane edebilir mi? Eğer bunu yapar ya da yetkililer buna müsaade ederse, bu durum, kimseye hizmet etmeyeceği gibi, kısa zamanda şehrin mezarlığını mağdur hastalarla doldurur. Bir yemek kitabını satın alan biri, usta olmadan kitaba bakarak yemek yapamazken, nasıl olur da Peygamber olmadan Allah’ın muradına göre bir İslâm anlaşılır. Bu yüzden Peygambersiz Kur’an okuyanlar, peygambere itaat etmeye “uydurulan din”, hevalarına ittiba etmeye ise “indirilen din” adını verirler.


Kur’ân-ı Kerîm’i Allah Rasûlü’nden (sas) öğrenenler Ebu Bekir, Ömer oldu. Meâl okuyanlar arasından Ebu Bekir kıvâmında bir mümin çıkması mümkün mü? Bu durum bütün ilim dalları için de geçerlidir. Kişi hiç bir fende, mücerred mütalaa ile âlim olamaz.

Ulu Hikmet Hocası

Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise insanlara “hikmeti” öğretmektir: (وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ ). İmam Şâfii’ye göre “hikmet” Sünnettir. Kitab’la birlikte zikredildiği yerde hikmet, “Sünnet” anlamına gelir. Ya da hikmet, “bir şey ne ise, onu, o olarak bilmektir.” Buna göre, bir şeyi olması gerektiği gibi bilebilmek için bir rehbere muhtacız. Akıl yalnız başına bir emrin ya da nehyin hikmetinin ne olduğunu anlayamaz. Ya da anladığını zannederek anlamaktan mahrum olur. Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân’a ya da Sünnet’e müracaat edilmeden anlaşılmaz. Akıl “Faiz niçin haram?” diye sorduğunda cevabı onu haram kılan verirse, cevap, sözün sahibinin muradına münasip olur. Çünkü her aklın idrak derecesi farklı olduğundan, akıl sahiplerinin emir ya da yasakların “hikmet”ine dair söyledikleri de farklı olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm ya da Allah Rasûlü (sas) pek çok mevzuun hikmetini de beyan ederek neyin, niçin yasaklandığını ya da emredildiğini de bildirir. Bunun için Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında zuhur eden çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”6

Huzur Yoksa Konaklar Zindan; Dostlar Düşman Olur

Allah Rasûlü’nün (sas) dördüncü vazifesi ise gönülleri tezkiye etmektir: (وَيُزَكِّيهِمْ). İnsan her neye sahip olursa olsun öncelikle iç huzura muhtaçtır. Huzuru olmayan adama konaklar zindan, dostlar düşman, hayat çekilmez gelir. İnsanın “basar”ı gibi “basiret”i de körelir. Aklı gibi şuuru da tutulur. Biri onun için su olmalı, bedeni gibi kirlenen kalbini temizlemeli.


Peygamber, talim ve terbiyeye olduğu gibi tezkiyeye de memurdur. İnsan, ancak kalbine Peygamber solukları ulaşınca rahatlar, nefes alır. Allah Rasûlü’nün (sas) bu ameliyesine Kur’ân-ı Kerîm “tezkiye” diyor. İnsanın tezkiyesi, bedenin kirlerden temizlenmesi; kalbin tezkiyesi ise manevi kirlerden arınmasıdır. Çünkü insanda maddi ve manevi olmak üzere iki türlü kir vardır. Birinde bedendeki maddi kirler temizlenir ve bu temizlik abdest ve gusülle îfa edilir. Hased, kibir, riya, sum’a, makam ve mal sevgisi ise insanın ruhunu istila eden manevi kirlerdir.

Kibir Ruha Perde Olunca

Bedenle ruhun gıdaları farklı olduğu gibi, kirleri ve onlardan temizlenme yolları da farklıdır. Bedeni doyuran ekmek, ruhun acılarına deva olmaz. Bedeni tertemiz eden ne su, ne sabun ruhun kirini sökemez. Maddi anlamda tertemiz, ilmî manada fevkâlede olan biri, ruhi manada kirliyse Şeytan’a oyuncak olmaktan kurtulamaz. İblis, zikrullah ile mamur yüreklerde değil, hased, gurur, kibir gibi kirlerin telvis ettiği nefislerde yaşar. Kibir o kadar dehşetli bir necasettir ki; denizler, nehirler mütekebbir adamın üzerine dökülse yine de ondaki kibri temizleyemez. Allâme de olsa kulağına, gözüne, lisanına ve kalbine perdedar olan enâniyeti, Allah’ın azametini idrak etmesine mani olur. Kirlenen ruh, Kâinâtı madde ve mana planında temizlemeye talip Şeriat’ın varlığından rahatsız olur. Hz. Adem’e secde emrine muhatap olan Şeytan gibi üstünlük iddiasında bulunarak itiraz eder ve “Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.”7 der. Maddi zaviyeden bakınca ateş topraktan üstündür. Kibir, ruha perde olur ve insan maddeye mahkum kalır.


Bedenin temizlenmesi de, beslenmesi de ruhun taharetinden daha kolaydır. Çünkü bir teneke suyla bütün beden temizlenir. Kirlenen bir ruhu ise, okyanuslar dahi temizleyemez.

Hasta Hastalığını Bilmeyince

Bedendeki hastalıklar ya zahirdir ya da etkisi ortadadır. Lakin ruhun hastalıkları, ruh gibi gizlidir. Sıtma olan, sıtma olduğunu; kör, kör olduğunu, felçli, felç olduğunu bilir lakin kibirli adam, mütekebbir olduğundan gafil olabilir. Bu yüzden bir mütekebbire, “Sen mütekebbirsin.” denildiğinde, “Kibirli olmaktan Allah’a sığınırım.” der. Hasta olduğunu bilmediğinden tedaviyi reddeden kişinin şifası ölümdür.

Kullukta Hürriyet, Özgürlükte Yalnızlık Var

Kibir, insanı hem çevresinden hem de Rabbin’den uzaklaştırır. İblis’e dost, Allah’a düşman yapar. Mütevazi bir kul zahirde halk, hakikatte ise Hak ile birlikte; mütekebbir ise zâhirde de, bâtında da nefsi ile beraberdir. Mümin, kullukta hürriyeti; mütekebbir ise özgürlükte yalnızlığı bulur. Mütekebbir, dağın tepesinde durup kendisinin insanları, insanların da kendisini küçük gördüğü adam gibidir. Cemiyetten kopan, fildişi kulesine mahkûm olanın zirveden bakıp insanları karınca gibi, insanların da onu küçük bir nesne gibi görmemesi kaçınılmazdır. Lakin mütekebbirdeki bu algı yanılmasını ne kitap, ne diploma, ne kariyer tedavi edebilir.

“Ben Fakir”, “Ben Hakir” Ne Demek?!

Hakîmu’l-Ümme Eşref Ali et-Tehânevî insandaki bu manevî hastalığı teşhis ve tedavi noktasında şöyle demektedir: “Bazı insanlar nefislerini ezmek için kendilerini ‘Hakîr’, ‘Zayıf’, ‘Fakir’ gibi lakaplarla tanıtır. Söze ya da yazıya “ben fakir” diye başlar. Burada asıl mesele, dil tevazu cümleleri kurarken kalbin onu onaylayıp, onaylamamasıdır. Kişi, hakikaten kendisini ‘insanların en hakiri, en fakiri, en perişanı’ görmekte midir yoksa bunları söylerken karşı taraftan ‘Olur mu Efendim, siz asrın Allâmesisiniz, bir neslin hidayetine siz vesile oldunuz, müslüman gençliğin baş hocası sizsiniz!’ gibi iltifatlar mı beklemektedir. Böyle bir beklentinin olduğu yerde tevazu, içi riya dolu bir kap gibidir.

Ruhi Marazlar ve Çaresi

Riya ve kibir gibi diğer bütün ruhi marazlar, onlara müptela olan insanlar tarafından -her zaman- fark edilemediğinden, Benî Adem’in, nefis tezkiyesi için bir mürşide talebe olması daha emniyetlidir. Nasıl ki bir doktor hastaya ya da röntgene bakınca hastalığı anlarsa, mürşidler de uzun tahlil ve murakabe neticesinde ruhi marazları anlarlar. Ona göre bir tedavi uygular, seyr-i sülûk haritası belirler. Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden biri olan tezkiye, müminin, bir mürşidin murakabesinde manevi hastalıklardan arınmasına vasıta olur. Mürşid, sohbet ve nasihatler neticesinde müritteki hallere bakarak onda bir tedavi yöntemi belirler, değişime bağlı olarak tezkiyenin de muhtevasını değiştirir.

“Siyah Kadın’ın Oğlu”

Allah Rasûlü’nün (sas) “Müzekki’n-Nufûs/Gönüllerin Hocası” olması, her sahabiyle iletişiminin farklı bir boyutta olmasını da temin etti. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir’e farklı, Hz. Ömer’e farklı davrandı. Bir gün öfkesine yenik düşüp Bilal. b. Rebah’a “Siyah Kadın’ın oğlu!” diyen Ebu Zerr’e, “Muhakkak ki sen, hâlâ gönül âleminde cahiliyyeden kırıntılar taşıyan birisin!” dedi. Bütün gayretlerine rağmen kibir Ebu Zerr’in kalbinin kenarında bir yerde kalmış olmalı ki öfke anında dilinde zahir oldu. Fakat o an Ebu Zerr ne dediğinin, bununla neleri yıktığının farkında değildi. Allah Rasûlü’nün (sas) müdahalesiyle hemen toparlandı, tedavi oldu, bir âsâ ve bir hırka bulup yollara düştü. Derviş gibi yaşadı, belki de bütün dervişlere pîr oldu. Öyle vefat etti.

Mal Hastalığı ve Allah Rasûlü’nün (sas) Müdahalesi

Kimi soy, kimi boy, kimi mal hastalığına yakalanmıştı. Hakîm b. Hizam da uğrunda nice savaşlar yapılan, kanlar akıtılan mal hastalığına yenik düşmüştü. Hakîm b. Hizâm8 (r.a) hastalığını ve Allah Rasûlü’nün (sas) tedavi sürecini şu ifadelerle naklediyor: “Rasûlullah’tan (sav) (dünyalık) istedim, o da bana verdi. Sonra ondan yine istedim ve yine bana verdi. Sonra tekrar istedim yine bana verdi. Ardından da şöyle buyurdu: ‘Ey Hakîm! Bu dünya malı lezzet cihetiyle tatlı, görüntü itibariyle ise yeşil bir meyve gibidir. Kim bu mala gönül huzuru ile sahip olursa, kendisi için malı bereketlenir. Lakin kim de aşırı bir hırsla bu malı arzularsa tıpkı yiyip de doymayan obur gibi onun için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.”9


Allah Rasûlü (sas), Hakîm b. Hizam’da mal sevgisi hastalığını görünce ilk olarak rahatsızlığını kendisine bildirdi; bir anlamda ona; “Kalbindeki mala karşı olan tamahı temizlersen Allah bereket ihsan eder, aksi olursa bereket zail olur.” buyurarak tedavi yolunu gösterdi. Hakîm de Allah Rasûlü’nün (sas) bu müdahalesinden sonra bir daha kimseden mal almayacağına dair yemin etti; ne Hz. Ebu Bekir’in, ne de Hz. Ömer’in hediye vermek için yaptığı davetlere icabet etti.10 Mal sevgisi görünmez bir hastalıktı. Müzekki’n-Nufûs olan Allah Rasûlü (sas) onu farketti ve tedavi etti. Ondan sonra Hakîm değil mal istemek, kimsenin malına da dönüp bakmadı.

İki İmar, Bir Mimar

Sahabede bir teyakkuz hali vardı. Bugün başı, dişi ağıranlar nasıl hastaneye koşuyorsa onlar da manevi hastalıklarının şifası için Allah Rasûlü’ne (sas) giderlerdi. Peygamber-i Ekber Şeriat’la onların maddi âlemini, Müzekki’n-Nufûs olması cihetiyle de mana âlemlerini inşa etti.

“Kurtar Beni Ya Rasûlallah!”

Her sahabi gibi Hz. Hanzala da Allah Rasûlü’nün (sas) irşadına muhtaçtı. İçine düştüğü ruhi krizde acı çekiyor, kendini münafık zannediyor, kahroluyordu. Hâlini şu ifadelerle naklediyor: “Bir gün Ebû Bekir’le karşılaştım. Bana, ‘Nasılsın Ey Hanzala?’ diye sordu. Ben de, ‘Hanzala münafık oldu.’ dedim. O, ‘Subhanallah, sen ne diyorsun?!’ dedi. Ben, ‘Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyoruz. O bize Cennet’i ve Cehennem’i hatırlatıyor, sanki (cenneti ve cehennemi) gözlerimizle görüyoruz. Onun huzurundan çıkınca, hanımlar, çocuklar ve bahçelerle meşgul oluyor, Allah Rasûlü’nün (sas) bize hatırlattığı çok şeyi unutuyoruz.’ dedim. (Bunun üzerine) Ebu Bekir (r.a) şöyle dedi: ‘Vallahi mutlaka bizler de hâllerdeki bu değişkenliğin benzeri ile karşı karşıyayız.’…” Hâdisenin devamını Hanzala (r.a) şu şekilde nakleder: “Ben ve Ebû Bekir (Rasûlullah’a) gidip, huzuruna vardık. ‘Hanzala münafık oldu Ey Allah’ın Rasûlü’ dedim. Allah Rasûlü (sas), ‘O nasıl bir söz?!’ buyurdu. Şöyle izah ettim: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Huzurundayken bize Cehennem’i Cennet’i hatırlatıyorsun. Her şey o kadar zahir oluyor ki, sanki gözlerimizle görüyoruz. Fakat huzurundan çıkıp, eşler, çocuklar ve bahçelerle meşgul olunca, hatırlattığın çok şeyi unutuyoruz.’ Bunun üzerine Allah Rasûlü (sas) şöyle buyurdu: ‘Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, huzurumda bulunduğunuz hal üzere ve sûrette hatırlamaya devam etseydiniz, Melekler (evlerinizde) döşekleriniz üzerinde ve yollarınızda sizinle musafaha ederlerdi. Lakin Hanzala, bir saat ibadet, bir saat dünya işi; bir huzur, bir futûr hali… O halde kalın, yeter!’…”11


Hanzala kendini dinliyor, haline bakıyor, yüreğini dinliyor, “Hanzala münafık oldu” diyor; ruh dokturuna koşuyor, halini arz ediyor, Allah Rasûlü (sas) de nifakın ne olduğunu hülasa eden bir muhteva ile insan hakikatini anlatıyor ve buyuruyor: “O halin devamı imkansız; bir huzur, bir futûr hali kafidir.” Ve Hanzala tedavi/teselli oluyor.

Mürşid de Kâmil, İrşad da

Ebu Zerr, Hakîm b. Hizam ve Hanzala… Her birinin marazı farklı… Sahabe bazen “hastayım” diyor, bazen de Allah Rasûlü (sas) satır aralarından, bakışlardan hastalığı fark edip, müdahale ediyor. Mürşid kâmil olunca, irşad da kâmil olur.


Allah Rasûlü’ne (sas) vâris olan mürşidler de muhataplarının hallerine bakar, kimini tedavi eder, kimine de hastalıktan korunma usulünü gösterir. İnsanlar gibi, hastalıklar da çareleri de farklıdır. Tekkelerin tarihi, tedavi usullerine misal olacak örneklerle doludur. Bu noktada Üstad Taki Osmanî, babası Muhammed eş-Şefî vasıtasıyla şunu naklediyor: “Manevi hastaları tedavi eden Üstad Eşref Ali’ye bir gün, kendisine yol göstermesini talep eden biri gelir. Bir zaman sonra üstad bu kişinin mütekebbir olduğunu fark eder. Ona hastalığını tedavi edecek bir vazife verir, ‘Benim meclisime geldiğinde, misafirlerin ayakkabılarını düzelt.’ buyurur. O da her gün gelip ayakkabıları düzeltir. Bu ameliye üzerinden bir hafta geçmişti ki, Şeyh adamın ayakkabıları düzeltmesine müdahale etti, ‘Bundan sonra bu işi yapma!’ dedi. Birisi Üstad Eşref Ali’ye, ‘Efendim! Önce ona ayakkabıları düzeltmesini emrettiniz, sonra ise yasakladınız. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Üstad, ‘Bu işle adamdaki kibri temizlemeyi düşündüm. Fakat bir hafta sonra kendi kendine çok önemli bir vazifeyi îfa ettiğine inanmaya başladı. Öyleki kendini mütevaziler ehramının zirvesinde görmekteydi. Ayakkabı düzelterek içindeki ‘ben’ putunu kırıp parçaladığına inanıyordu. Kibrin bir halinden kurtulurken diğer haline yakalandı. Bu yüzden onu bu vazifeden men ettim.’ dedi.” Kaç veli, nefis terbiyesi sürecinde benzer şekillerde tezkiye ve terbiye edildi.

Göz, Ay Işığı ve İmanın Nuru

İç hastalıklar, kafa gözüyle ya da röntgenle değil; geriye bakınca “elest bezmi”ni, geleceğe bakınca da Mahşer’i gören gözlerle görülür. Göz; güneşin, ayın ya da yıldızların ışığıyla değil, imanın nuruyla görür. Bu yüzden yetimlerin kış gecelerinde soğuktan titreyen ellerini bazen milyarder bir zengin değil de, fakir bir mümin görür.


Göz; hakikati bazen gönülle, bazen de ölümle görür. Mütekebbir bir baba, babasını kaybedince aç kalan yetimleri, oğlu ölünce anlar. Arabanın camından sokağı, çadırı, gecekonduyu göremez; oğlunu kaybedince ise gecenin karanlığında siyah taşın üzerindeki siyah karıncayı görür. Bütün dünya gibi Mekke de, Yesrib de kör olmuştu. İnsanlar ne yetimi, ne köleyi görüyordu. Allah Rasûlü (sas) onları, insanı insan olarak görmeye çağırdı. Sahabe olanların “basar”ı ve “basiret”i açıldı. Allah Rasûlü’nün (sas) teşhis ve tedavisi netice verdi; hem gözler, gönüller açıldı; hem de kalpler tevazu, ihlas, îsâr gibi güzel ahlakın ana kavramlarıyla süslendi.

Ehl-i Hâl ile Hem Hal Olmak

Gönül harekâtı olan tezkiyenin farklı yolları var… Lakin en müessir olanı ehl-i hâl ile hemhâl olmak. Bu yüzden sahabe velâyet makamın zirvesinde olmasına rağmen, meşâyıh-ı kirâma ve ulemâ-i izama verilen isimlerle anılmadı. Ulema için “İmam, Fahru’l-İslâm, Şemsu’l-Eimme, Huccetu’l-İslâm” gibi ünvanlar kullanıldı. “İmam Ebu Hanife, Şemsu’l-Eimme es-Serahsi, Huccetu’l-İslâm Gazzali” denildi; lakin “İmam Ebu Bekir, Şeyhu’l-İslâm Ebu Bekir, Allâme Ömer, Şemsu’l-Eimme Osman, Hafız Ali b. Ebî Talib” denilmedi. Çünkü sahabi olmak -bir anlamda- diğer kuşaklarda gelen âlimlerin sahip olduğu bütün meziyetleri cem’ etmekti. Bu yüzden -onlar adına- sahabilikten başka bir ismi kabul etmek tenzili rütbe olurdu.

“Sadıklarla Beraber Olun!”

Muhatabı sohbetle tezkiye ve terbiye etme usulü sahabeden tâbiûna intikal etti. Tâbiûn, sahabe hayatına baktı; Allah’la, nefisleriyle ve cemiyetle münasebetlerini bizzat onların hâllerinden, sohbetlerinden iktibas etti. Onlar da aynı hâl üzere talebelerini murakabe etti. Tebe-i tâbiîn de, tâbiûnun halkasında yetişti. Sahabenin tezkiyesi, muttakilerin imamı Allah Rasûlü’nün (sas) sohbet halkasında; sonrakilerinki ise Allah Rasûlü’ne (sas) “hayru’l-halef” olan muttakiler zümresinin meclislerinde oldu. Bu yüzden Allah Azze ve Celle, “Ey İman edenler! Yasakladıklarından uzak durma noktasında Allah’tan hakkıyla korkun ve sadıklarla beraber olun.”12 buyurmaktadır. Fahruddin er-Râzî âyeti tefsir ederken, “Allah Teâlâ -bütün zamanlarda yaşayan- müminlere sadıklarla birlikte olmayı emrettiğine göre bu zümre her zaman olacaktır.” der.13

Allah Azze ve Celle insanları tâkatleri üzerinde bir yükle mükellef tutmaz. “Sadıklarla olun!” buyurduğuna göre her devirde az ya da çok -mutlaka- sadıklar, veliler, mürşidler olacaktır. Sadıklara farklı iklim ve zamanlarda farklı isimler verilmesi bu durumun hakikatini değiştirmez. Tekkeler, dergâhlar, zâviyeler hep olacak ve oralarda büyük veliler tezkiye, terbiye, irşad, tasavvuf ya da müesses bir yapı olan tarikat başlığı altında tezkiye ameliyesine devam edecektir.

Kalplerin Tahliyesi

Müzekki’n-nufûs olan mürşidler muhataplarının gönül dünyasını manevi hastalıklardan tedavi ederek kalpte Şeytan’a ait her ne varsa önce “tahliye”, ardından da evrad ve ezkarla o kalplerin “tahallilerine” öncülük etme gayreti içerisinde olmuşlardır. Bu süreçte veliden sadır olan haller Kur’ân’a ve Sünnet’e arz edilir; muvafık olanlar alınır, gerisi reddedilir. Müridanın zaman zaman muhatap olduğu kerâmetler, gaye olmadığı gibi mevzunun aslına da taalluk etmez. Çünkü tasavvufta en büyük keramet, Sünnet-i Seniyye’ye ittibadır.


Ancak kerâmet, asıl olmasa da haktır. Varlığı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’le sabittir.14 Hz. Meryem, Peygamber olmadığı halde olağanüstü hâllere muhatap olmuş, odasına göklerden sofra gelmiştir. Lakin mucizeyi izhar, kerâmeti ise izmar etmek asıldır. Bu yüzden Mürşidler kendilerini gizleyip, Sünnet-i Seniyye’ye ittibayı öne çıkarırlar. Bir anlamda insanları mana âleminde Allah Rasûlü’nün (sas) halkasına oturmaya hazırlarlar. İnsanlara, Sünnet-i Seniyye ile irtibat kurmaları noktasında rehberlik yaparlar.

Kuşatma Nasıl Aşılacak?

Müminler bütün zamanların ideolojik kuşatmalarını Allah Rasûlü’nün (sas) manevi önderliğinde yaracaklar. Kur’ân-ı Kerîm bizzat bu vazifelendirmeyi haber veriyor.15 Allah Rasûlü (sas) aramızda olmadığına göre, bu, O’nun Sünnet’ine, Nebevî usulüne ittiba ile gerçekleşecek. Sünnet’in olmadığı yerde ne tezkiye, ne ihsan, ne terbiye ne de tasavvuf olur. Bu yüzden İmam-ı Rabbani (rahmetullahi aleyh) kendisine altı tane karanfil getiren talebesini, “Allah tektir, teki sever.” hadis-i şerifi ile ikaz edip, “Tek, sünnettir. Git bana ya beş tane ya da yedi tane getir.” diyerek uyarmıştır. Mademki “tasavvuf” Allah Rasûlü’nün (sas) tezkiye ve terbiye ameliyesindir, o halde bu ameliyenin icra edildiği bir tekkede, tek bir Sünnet’e muhalefet varsa orası terbiye değil, dalalet karargâhıdır. Tekkeler küçük bir dünya gibidir. İnsanlar orada Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i ve Feth’i yaşar. Oralarda mürşidler insanlara, İslâm’ı hayatın bütün şubelerine nasıl tatbik edeceklerini öğretir.

Tarikatler ve Farklı Zikir Terkibleri

Mürşidler tezkiyenin umumi esaslarına bağlı kalarak farklı usuller, ruhî tedavi ve tezkiye yolları önerebilir. Bu noktada Nakşibendi, Kadiri, Şazeli, Rufai mürşidler kendi tecrübelerini de dikkate alarak farklı zikir cümleleri tercih edebilir. Nakşibendiler’in “Salavat-ı Şerife, İnşirah Sûresi, havkale vb. dua, sûre ve zikirden oluşan Hatme-i Hâcegân”ı gibi başka tarikatlerin da farklı hatmeleri vardır. Bu, mübahtır. Nasıl ki bir mümin, “Mutlaka şöyle dua etmelisin!” diye icbar edilemezse; veliler, sıddıklar, salihler de “Evradınız şunlardan ibaret olmalı!” diye icbar edilemez.

Hatme-i Hâcegân’ın Delili

Birisi bir gün Üstad Taki Osmanî’ye “Hatme-i Hâcegân”ın delilini sorar. O da cevap olarak, “Grip olduğunda Panadol ya da başka bir ilaç alıyor musun?” diye mukabelede bulunur. Üstad, “Evet” cevabını alınca şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm ya da Sünnet-i Seniyye’den bu ilacın kullanılabileceğine dair bir delil getirebilir misin?! Ya da böyle bir zorunluk var mıdır?! Hayır! Çünkü İslâm tedaviyi emreder. Bu, helal dairede olduğu müddetçe tedavi Panadol’la da olabilir başka bir ilaçla da. Hatme-i Hâcegân da ruhtaki kirleri temizleyebilmek, hastalıkları tedavi edebilmek için ulemanın Kitap ve Sünnet’ten hareketle telif ettiği bir manevi ilaçtır.” Lakin biri kalkar da “Hatme-i Hâcegân mevcut haliyle Sünnet’tir.” derse, o zaman Sünnet’te bir bütün olarak olmayan bir şeyi var gibi göstererek bidat işlemiş olur.

Gaye mi, Vasıta mı?

Farklı tarikatlerin Meşâyıhı, umumi esaslarını Sünnet’in tayin ettiği -manevi ilaç hükmünde olan- başka evrad listesi belirledi. Fakat zaman zaman onların silsilelerinde gelen bazı halefler bu tedavi yollarını gaye zannederek, gayeden uzaklaştı. Bu ise onları bidatlere sürükledi. Sünnet’le bid’at arasındaki fasl edici çizgi kayboldu.


Tasavvuftan gaye; yok olmak değil, yolda olmaktır; Nefsi kötülükten arındırmak, onu fedâille donatmaktır. Tasavvuf, kişinin rabbiyle ihsan derecesinde irtibat kurmasıdır. Mürşid ise bu süreçte öğrencilerine rehberlik yapar.


Tasavvuf, “Ey İman edenler! Allah’ı çok zikredin, gündüz başında ve gün sonuna onu tesbih edin.”16 âyetinin müminde tezahür etmesidir. Tasavvuf, tezkiye ile temizlenen nefsi, Allah’ı görür gibi ibadet edebilme makamına yükseltmektir.


Takî Osmanî’nin Teklifi: Şükür ve Dua

Üstad Takî Osmani, sahih bir senetle Allah Rasûlü’ne (sas) dayanan bir halkaya intisab etme imkanı bulamayanlara, ruhlarının tezkiyesi için şöyle bir menhec önerir:


“Sürekli Allah’a şükretmeli… İnsan kendini ve çevresini düşününce nâmütenâhî nimetler içinde olduğunu farkeder. Soluduğumuz hava ve içtiğimiz su gibi gözümüz, kulağımız, burnumuz da bir nimet. “Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil, -konuşmasına ve yiyip içmesine yardımcı olacak- iki de dudak…”17 Kulakta niçin delik var, dudaklar neden ağza kapı olur? Eğer ağız da kulaklar gibi açık olsaydı, insan yerken, yemeğin suyu dişlerinin arasından akar, hem üzeri perişan olur, hem de mide bulantısından kimse yanında oturmazdı. Rabbimizin ihsanı olan nimetleri tefekkür edip şükrünü îfa etmek, yürekleri Allah’a yaklaştırır. Bu noktada Eşref Ali Tehanevî şöyle demektedir; “Şükrü çok yapmak insanı Şeytan’ın saldırılarından korur. Çünkü Şeytan Cennet’ten kovulduğunda Allah Azze ve Celle’yi, insanlara dört bir yönden gelip onları iğva edeceği yönünde tehdit etmiş, sonunda da, ‘Onların çoğunu şükreden -müminler- olarak bulmazsın.’18 demişti.” İnsana kurulacak en büyük tuzak Allah’ı şükretmekten gafil bırakılması, Rabbi’ne karşı nankörleşmesidir. İnsan ya şükrederek Allah’a ya da şükrü terkederek Şeytan’a yakın olur.

Dua, Eller Avuçta

İkinci olarak insan sürekli dua etmeli, münâcât halinde olmalı… Bu yüzdendir ki İmam Nevevî’nin “el-Ezkâr”ı gibi Allah Rasûlü’nün (sas) 24 saatini anlatan kitaplar aynı zamanda dua ve niyaz mecmularıdır. Çünkü Allah Rasûlü (sas) boş bir an geçirmemiş; ya ibadet, ya dua ya davet ya da İslâm devletinin işleriyle alakadar olmuştur.


Dua, kulun her ihtiyacını Rabbi’ne arz etmesidir. Müslüman, madde planında esbaba tevessül eder lakin dayanağı da, sığınağı da Rabbi’dir. Bu yüzden ayakkabısının bağcığını kaybetse, onu da Rabbi’nden ister. Eve girerken, evden çıkarken, arabaya binerken, arabadan inerken Rabbi’nden hayır ve bereketler niyaz eder. Şükür ve dua, insanı eşyanın sihirleyici ortamından kurtarır, sürgün geldiği Cennet’e ve oraya girmesine vesile olan Allah’ın rızasına yaklaştırır.

Hülasa

Müslümanların her namazda okuduğu, Allah Rasûlü’nün de (sas) hakkında, “Onsuz (Fatiha’sız) namaz (kâmil) olmaz.” buyurduğu “Fatiha”, şükrün ve duanın hülasasıdır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in mukaddimesi hükmünde olan Fatiha’nın ilk üç âyeti Allah’a hamdi ve şükrü anlatmaktadır. “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz.” mealindeki âyet-i kerîme ise kulluğun kime olduğunu ilan etmektedir. Son üç âyet ise duadır. Sanki Allah Azze ve Celle Kur’ân’ın hülasası hükmünde olan Fatiha’da şükür ve dua cümlelerini toplayarak müslümanlara seyr-u sülûk yolunu göstermektedir.


Marifeti olmayan ilim vebal, tezkiyesi yapılmayan kalp ise sînede yüktür. İnsan, sürgün geldiği dünyadan kovulduğu Cennet’e, Allah Rasûlü’nün (sas) talim, terbiye ve tezkiye sistemine maddesi gibi, manasını da teslim ederek ulaşacaktır. Zaman zaman bu yolda “müteşeyyıh”ların ya da “cahil mürşitlerin!” görünmesi, hiç bir şekilde tezkiyenin ya da tasavvufun inkârına sebep olamaz. Tıpkı “mütenebbîler”in nübüvvetin inkârına sebep olamayacağı gibi.


Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayesi olan tasavvufun/tezkiyenin isnad noktası ne Yunan Felsefesi, ne de Hind Uygarlığı’dır. Tasavvuf, İslâm’ın aşk ve vecd yoludur.


Dipnotlar:

1  Tâ Hâ: 114.  2  Bakara: 102.  3  Cum’a: 2; Al-i İmran: 164.  4  Tirmizî, H. No: 2919; ‭ ‬من‭ ‬قرأ‭ ‬حرفا‭ ‬من‭ ‬كتاب‭ ‬الله‭ ‬فله‭ ‬حسنة‭ ‬والحسنة‭ ‬بعشر‭ ‬أمثالها‭ ‬،‭ ‬لا‭ ‬أقول‭ ‬الم‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬ولكن‭ ‬ألف‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬ولام‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬وميم‭ ‬حرف. 

5  İmam Malik, Muvatta, 490.  6  Nisâ: 61.  7 Sâd:76.  8‭ ‬أَنَّ‭ ‬حَكِيمَ‭ ‬بْنَ‭ ‬حِزَامٍ‭ – ‬رضى‭ ‬الله‭ ‬عنه‭ – ‬قَالَ‭ ‬سَأَلْتُ‭ ‬رَسُولَ‭ ‬اللَّهِ‭ ‬صلى ‭ ‬الله‭ ‬عليه‭ ‬وسلم‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬،‭ ‬ثُمَّ‭ ‬سَأَلْتُهُ‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬،‭ ‬ثُمَّ‭ ‬سَأَلْتُهُ‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬ثُمَّ‭ ‬قَالَ‭  ‬يَا‭ ‬حَكِيمُ‭ ‬إِنَّ‭ ‬هَذَا‭ ‬الْمَالَ‭ ‬خَضِرَةٌ‭ ‬حُلْوَةٌ‭ ‬،‭ ‬فَمَنْ‭ ‬أَخَذَهُ‭ ‬بِسَخَاوَةِ‭ ‬نَفْسٍ‭ ‬بُورِكَ‭ ‬لَهُ‭ ‬فِيهِ‭ ‬،‭ ‬وَمَنْ‭ ‬أَخَذَهُ‭ ‬بِإِشْرَافِ‭ ‬نَفْسٍ‭ ‬لَمْ‭ ‬يُبَارَكْ‭ ‬لَهُ‭ ‬فِيهِ‭ ‬كَالَّذِى‭ ‬يَأْكُلُ‭ ‬وَلاَ‭ ‬يَشْبَعُ‭ ‬،‭ ‬الْيَدُ‭ ‬الْعُلْيَا‭ ‬خَيْرٌ‭ ‬مِنَ‭ ‬الْيَدِ‭ ‬السُّفْلَى

9  Buharî, H. No: 1472.  10  Buharî, H. No: 1472.  11  Müslim, H. no: 2750.  12  Tevbe: 119.  13  Faruddin er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, xvı, 175.  14  Bk. Al-i İmran: 37.  15  Bk. İbrahîm: 1.  16  Ahzâb: 41-42.  17  Beled: 8-9.  18 A’raf: 17.  19  Cum’a: 2; Al-i İmran: 164.

 

Ehli Sünnet Nedir, Ne Değildir?

e-Posta Yazdır PDF

Hayatın İslâm’a Göre Tayin Edilmesi Bağlamında Ehl-i Sünnet

İslâm coğrafyası yaklaşık iki asırdır akîdede, ilimde, fikirde sürekli yeni sorunlar üreten bir kriz ikliminde kalmaya mecbur edilmiştir. Siyasî, ictimâî ve iktisadî buhranlara da kaynaklık eden bu iklim, İslâm ümmetini metin ve şerh kitaplarını tarihî vesikalar niyetine okuyup tercüme eden gelenekçilerle, Batı’nın buyurgan aklının etkisinde kadîm’i reddeden modernistler arasında çare aramaya mahkûm etmiştir. İki zıt kutbun “reddiye” zarfında yürüttükleri “karşılıklı itham savaşları”, krizi her geçen gün daha da derinleştirmektedir.


İslâm ümmeti, tarihî süreç içerisinde günümüzdekine benzer krizler yaşamış fakat bunlar ulemânın ilmî birikimimizi ve tarihî tecrübemizi dikkate alarak yaptığı inşa faaliyetleriyle kısa zamanda aşılmıştır. Farklı medeniyetlerle “tedahül” neticesinde ortaya çıkan zihniyet kirliliğini, vahiy ortamında önce izale sonra ise asla uygun bir surette imar etmek olarak cereyan eden inşa, kriz dönemlerinde Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Halid Bağdâdî (rahimehumullah) gibi büyük ruhlu Âlimlerin delaletiyle “Ne, niçin, nasıl anlaşılırsa murad-ı ilahiyeye muvafık olur?” sorularına cevap üretmiştir. Tabiûn kuşağından günümüze kadar farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşayan münşî Âlimlerin ortak özelliği krizi, vahiy ortamında kalarak yönetip-çözmeleridir. Bu durumun kavramsal ve kurumsal karşılığı olan “Ehl-i Sünnet”, tarihin bu en derin krizini aşabilmenin de yegâne yoludur.


Ehl-i Sünnet’in yeniden inşası üzerinde isti’mali fikirde bulunabilmek için önce onun ne olduğunu, Müslümanların neden kendilerini “Sünnî” ya da “Ehl-i Sünnet” kavramlarıyla tanımladıklarını, Ehl-i Sünnet’in hangi alanlarda temsil imkânı bulduğunu, sosyal bir olgunun ürünü mü, yoksa İslâm’ın yekün ifadesi mi olduğunu anlamak gerekir.1


Bazı çağdaş araştırmacılar, Ehl-i Sünnet’in siyasî ve ictimâî gelişmelerin ürünü olduğunu, “bu durumu” algılayacak donanımdan uzak olan ulemânın ise onu İslâm’ın yekün ifadesi olarak görme yanılgısına düştüğünü savunmaktadır.2


Oryantalizm ise, İslâm coğrafyasındaki büyük çoğunluğun Ehl-i Sünnet aidiyetini, İslâm öncesi Arapların kültürleriyle münasebeti çerçevesinde tanımlamış ve bu çerçevede Sünneti, kendi varlık alanından koparıp -Kur’an-ı Kerîm’in hakikati anlayamamanın gerekçesi olarak zikrettiği- atalar geleneğiyle ilişkilendirmiştir. Nitekim Montgomery Watt, göçebe Arapların hayatta karşılaştıkları zorlukları atalarının izinden giderek aşma anlamında kullandıkları “sünnet” kelimesinin, İslâm toplumunda Hz. Peygamber’in Sünnetini takip etme şeklinde tezahür ettiğini söylemiştir.3


Bu kurgu, bazı müslümanları da etkilemiş ve İslâmî nasslarda karşılığı “istikâmet” olarak yer alan “Sünnete ittibâ” tam aksi bir içerikte yorumlanmıştır. Bu noktada muasır bir araştırmacı şunları söylemektedir: “Arapların yaşantıları ve kültürlerinde önceden var olan, geçmişten gelenlere bağlılık anlamındaki sünnet telakkisi, dogmatik zihniyetin temsilcisi olan ulemâ tarafından Kitap, Sünnet, Sahâbe ve Tabiûn’a ittibâ şeklinde anlaşılmıştır”. 4


Ehl-i Sünnet’i dogmaların mecmuası olarak gören modernistler, son iki asırda yaşanan tüm krizlerin faturasını ona kesmiştir. Bu yüzden İslâm Ümmetine önerdikleri gelecek tasavvurunun özünde Ehl-i Sünnet’ten kopuş vardır. Nitekim Hasan Hanefî’nin bu çerçevede kaleme aldığı eserlerin bir kısmının adı şu şekildedir: “mine’l-Akîde ila’s-Sevra” (Akideden Devrime); “mine’n-Nassı ila’l-Vâki’” (Nastan Gerçeğe); mine’l-Fenâ ile’l-Bekâ (Yokoluştan Varoluşa); mine’n-Nakl-i ile’l-İbdâ’ (Nakilcilikten Yaratıcılığa). Buna göre, akîdeyi, nassı, yokoluşu ve nakilciliği Ehl-i Sünnet; devrimi, gerçeği, varoluşu ve yaratıcılığı modernizm temsil etmektedir.


Merkez meselesini Ehl-i Sünnet’in teşkil edeceği bu yazıda, önce mevzunun kavramsal tahlili yapılacak, ardından çağdaş bir müşkil olarak modernitenin mustagriblerin İslâm algısına etkisi incelenecektir. Son olarak da akîdeden amelî boyuta kadar hayatın her şubesinde “Ehl-i Sünnet’in topyekün inşası nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap aranacaktır.


Tarihî Süreç

Ehl-i Sünnet’in 5 kavram olarak ortaya çıkması ile alakalı esasta iki farklı görüş vardır. İslâm ulemâsının benimsediği birinci görüşe göre kavram, Allah Rasûlü’ne aittir. Ehl-i Sünnet’in sosyo-politik ortamın ürünü olduğunu iddia eden oryantalistlere ve onlarla fikir birlikteliği içerisinde olan müslüman araştırmacılara göre ise, “sunî” kelimesi ilk olarak hicri dördüncü asırda ya da daha sonraki bir zamanda kullanılmıştır.6


Konu ile alakalı rivayet ve değerlendirmeler birinci görüşü teyit etmektedir. Zira Allah Rasûlü “Fırka-i Naciye (kurtulan fırka)”den bahsettiği bir hadisinde, kendisine yöneltilen soru üzerine kurtulanların, “cemaat”,7 bir başka hadisinde ise, “kendisi ve Ashâbının benimsediği yolda”8 sebat gösterenler olduğunu ifade etmiştir.9 Buna göre “kurtulan”, zarurat-ı diniyye kapsamında değerlendirilen esasları kabul ederek Sahâbe ve sevâd-ı azamın yolu üzerinde olandır.10 Sahâbe de kavramı aynı çerçevede kullanmıştır. Nitekim İbn Abbas; “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı kıyamet gününü düşün.”11 mealindeki ayeti tefsîr ederken, yüzleri ağaranların, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olacağını belirtmiştir.12 Tabiûndan el-Hasanu’l-Basrî (v.110), Eyyûb es-Sahtiyanî (v.131), etbau’t-tabiînden de Süfyân es-Sevrî (v.161) 13 başta olmak üzere pek çok Âlim Ehl-i Sünnet kavramını aynı anlam çerçevesinde kullanmıştır.


Yukarıdaki ifadeler Ehl-i Sünnet’in Eş’arî ya da Maturîdî tarafından kurulan bir mezheb olduğu yönündeki iddiaları da reddetmektedir. Müctehid İmamların da “münşi” olmadıkları sadece mevcudu tedvin ve beyan ettikleri gerçeğini ifade noktasında İbn Teymiyye şunları söylemektedir: “Ehl-i Sünnet, Ebû Hanife, Malik, Şafî ve Ahmed b. Hanbel yaratılmadan çok önce var olan mezhebin adıdır”.14


Dış unsurların etkisiyle Hz. Osman devrinden itibaren kendini gösteren “fitne”, kısa zamanda Haricilik, Şîa ve Mutezile gibi isimlerle kurumsal bir hüviyet kazanınca15 büyük kopuşun ardından geride, ümmet yapısı içerisinde kalan bütünü kayıtlarla ifade etme ihtiyacı ortaya çıktı. Sünnetin bid’atin, cemaatin de bölünmenin karşıtı olması, Ehl-i Sünnet’in İslâm’ın rükünlerini koruyan, ana bünyesine dahil olmayan unsurları da dışarıda bırakan bir kavram olarak iştihar (şöhret bulması) etmesine zemin hazırladı. Yani Sünnet ve cemaat kavramları İslâm’ın ne olduğunu beyan etmenin yanında, İslâm içerisinde farklı temayüllerle temayüz eden Harici, Şîa, Rafizî ve Kaderî gibi siyasî ve akidevî kopuş ve oluşların da hangi hususlarda inhiraf içerisinde olduklarını tespit etti.


İlerleyen yıllarda fitne ve bid’at, akidevî ve ictimâî anlamda bir karışıklığı ve karşıtlığı anlatırken; Sünnet Allah Rasûlü gibi inanıp yaşamayı, cemaat ise ayrılmadan bütün içerisinde kalmayı ifade etti. Sünnet ve cemaatin; bid’at ve fitneyle tam bir zıddıyet içerisinde olması tarih boyu devam etti ve hâdise literatüre “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Bid’at” mezhepler olarak geçti. Modernist Müslümanlar tarafından ötekileştirme olarak algılanıp eleştirilen bu tasnif, insanların hangi ölçüleri esas almaları durumunda müstakim olabileceklerini, nerede, niçin yer almaları gerektiğini belirlemelerine katkı sağladı.


Yukarıdaki ifadelerin bir hülasası olarak Ehl-i Sünnet’i, Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet bütünlüğü içerisinde şekillenen, Sahâbe tarafından da yaşanarak temessül eden “müesses İslâm” olarak tarif etmek mümkündür. Nitekim Müctehid imamların kelam ve fıkıh meclislerindeki inşaî beyanlarından Ehl-i Sünnet’in İslâm içinde bir bölünme olmadığı, bilakis hayatı Kur’an ve Sünnet’e göre tayin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Ehl-i Sünnet’in vaz-ı cedide karşı devam-ı hal için yapılan keşf-i kadîm olduğu yönündeki tezi desteklemektedir.


Bu anlamda “Ehl-i Sünnet”, fırkalar mahşerine dönen İslâm coğrafyasında hangi esaslar dahilinde Müslümanca var olunabileceğinin adresi olmuştur. Bu yüzden o, İslâm içerisinde yeni bir oluşumun adı değil, İslâm’a nisbet edilen inanış sistemleri içerisinde ya da “alternatif İslâmlar” arasında Allah’ın indirdiği dinin kendisidir. Bu durumda Ehl-i Sünnet’i sosyo-politik şartların ürünü olarak göstermek, mevcudu gerçeğe aykırı bir şekilde tanımlamak olur.


Akideden Ameli Hayata Ehl-i Sünnet

Allah Rasûlü’nün dini tebliğ ettiği ilk dönemdeki İslâm algısı etrafında oluşturulan akidevî riskler, Ehl-i Sünnet kavramının iştihar döneminde de benzer yoğunlukta olmuştur. Müşrik kültür havzalarında üretilen ideolojilerin ihtiva ettiği tehlikeler müstakim Âlimlerin Allah Rasûlü’nün ve Ashâbının16 Sahîh tevhit tasavvurunu esas alarak geliştirdikleri risk analizi yöntemleriyle tasfiye edilmiştir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramı ilk olarak akide alanında iştihar etmiş, zamanla Hanefîlik, Malikîlik, Şafîlik, Hanbelîlik gibi amelî mezhepleri de içine alarak, “fırâk-ı dâlle/sapık hareketler’e” karşı “vahyedilen İslâm”ın müesses hali olmuştur. Bu müesses hal neticesinde Kur’an’ı murad-ı ilahiye göre anlama faailiyeti tefsîr, Sünnet’i muhafaza ve rivayet etmek hadis, tafsîlî delillerden ameli şer’î hükümleri bulup çıkarmak fıkıh, imanın mahiyetine dair kabuller ve düşünceler de kelam başlıkları altında teşekkül etmiştir. Zamanla ilim merkezleri kurumsal kimlik kazandı ve İslâmî disiplinler kökleşti. Ulemâ halkla nass, devletle nass, harici siyasetle nass arasında nasstan hareketle çözüm ve çareler üretti. Ehl-i Sünnet ilmi disiplinlerle, fıkha, tefsîre, kelama, fikre, sanata, mimariye, şiire ve nesire dönüşerek hayatın her şubesinde muşahhas bir hal aldı.


Ehl-i Sünnet, belli bir zümrenin adı olmaktan ziyade İslâm’ın yekün ifadesi olduğuna, bunun da fıkıh, tefsîr, kelam, hadis, edebiyat, mimari gibi temel İslâmî disiplinlerde ve ictimâî hayatta farklı temsil alanları oluşturduğuna göre akidede ya da tefsîrde “Ehl-i Sünnet’e göre…” diye başlayan bir ifade “İslâm’a göre….” şeklinde başlayan bir ibareyle ayniyet arz etmektedir. Zira bu şekilde başlayan her hüküm Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden, Sahâbe tarafından uygulanma imkânı bulan bir rüknün arzıdır. Ehl-i Sünnet’e göre diye başlayan ifadeler aslında “münzel dine göre…” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumu yanıltıcı bir beyan olarak görmek ya bir algı yanılması ya da şuur kaybıdır.


Ehl-i Sünnet’in İttifak Noktaları

Ehl-i Sünnet’e mensup Müctehidlerin, asılda aynı olmakla beraber ictihadi hususlarda farklı mütalaalara sahip olmalarını onun standart bir öğretisinin olmadığına gerekçe yapmak ya iradî bir yönlendirmeden ya da adem-i vukufiyetten kaynaklanmaktadır.


Ehl-i Sünnet ulemâsının Kur’an ve Sünnet çerçevesinde belirlediği esaslar, neyin “tekfir” mevzuu olacağı ya da olmayacağını beyan ederek ümmet arasındaki “temel ihtilaf alanlarını” ortadan kaldırmıştır. Abdulkâhir el-Bağdâdî, kimin “Sünnî” addedileceğini belirtme sadedinde bu esasları şu şekilde hülasa etmektedir: “Âlemin hadis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kadîm oluşunu, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, hiçbir şeye benzemediğini kabul eden; Allah Rasûlü’nün nübüvvetine, onun evrensel olduğuna, şeriatının ebediliğine, getirdiği her esasın hakikat olduğuna, Kur’an-ı Kerîm’in şer’î hükümlere kaynaklık ettiğine, Kabe’nin namaz için kıble olduğuna inanan ve bu inanca -kişiyi küfre sürükleyecek- bidat karıştırmayan mümine Sünnî denir.”

Ehl-i Sünnet – Sünnet İlişkisi

Şîa, Mutezile, Havaric gibi Ehl-i Sünnet dışı mezheblerin Sünnet’e tabi olma noktasında Ehl-i Sünnet’ten farklı olmadıklarını, dolayısıyla Sünnet’e bağlılık iddiasının Ehl-i Sünnet’le sınırlandırılmasının doğru olmadığını söylemek pek çok yanıltıcı bilgiler ihtiva etmektedir. Zira söz konusu fırkalardan günümüzde en etkin olanı Şîa, hadisleri Sahâbe üzerinden reddetmiş, pek çok Sahâbiyi de tekfir ederek onların rivayetlerine itibar etmemiştir. Aynı durum Mutezile’yi teşkil eden isimler için de söz konusudur. Nitekim direkt olarak hadisleri reddedemeyen Mutezile en fazla hadis rivayet eden Sahâbileri yalancılıkla itham etmiştir.


Ehl-i Sünnet’in Allah Rasûlü’nün Sünnetini takip eden büyük çoğunluk olduğu gerçeğini yanıltıcı bulan kimi araştırmacılar arasında bazı hadisçilerin de yer alması düşündürücüdür.

Modern Müşkil

Ortaya çıkan ya da çıkacak olan sorunları Kur’an ve Sünnet’i esas alarak çözen, böylece de “Sahîh İslâm’ın” sürekliliğini temin eden Ehl-i Sünnet, ana bünyeyi muhafaza ederek sürekli bir var oluşu hedefler, hayatı, Kur’an ve Sünnet’e göre tayin eder. Bu yüzden İslâm’ın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayabilmek için ulemânın İslâm kelimesine düştüğü “Sünnet” ve “Cemaat” kayıtları her dönemde olduğu gibi günümüzde de hayati bir önemi haizdir.


Ehl-i Sünnet, dış unsurları tasfiye etmeyi, inşanın hareket noktası olarak kabul eder. Bu yüzden onun önerdiği var oluşla modernitenin benimsediği sentez esasta birbirinden farklıdır. Birincisi İslâm ümmetinin medenî birikimi ve tarihî tecrübesi içerisinde inşayı/var oluşu önerirken, ikincisi tedahülü tavsiye eder.


İnşa ve tedahül Hz. Ali döneminden itibaren devam eden iki esas ameliyedir. Dolayısıyla mevzunun vuzuha kavuşması için inşa gibi, “fırak-ı dalle”nin ameliyesi olan tedahülün de günümüzde neye karşılık geldiğini ve bu karşılığın nasıl oluştuğunu bilmek gerekir.


Kökleri itibariyle Batı’ya ait olan ya da Batı’da kurgulanıp İslâm coğrafyasına uyarlanan modernizm, tedahülün muasır versiyonudur. Batı’ya ait bir kurgunun İslâm’a uyarlanması, mevcut krizleri çözüp inşaî ruhu uyandırma yerine ilmî ve fikrî enkazlara yeni harabeler eklemiştir. Batı, kurgusunu İslâm coğrafyasına uyarlarken İslâm’ı iman, ahlak ve ibadet esaslarından mürekkeb bir din olarak tanımlamış; Müslümanların siyasî, iktisadî ve ictimâî hususlardaki eserlerini ilgili alanların müzelerinde ya da kütüphanelerinde sergilenecek tarihî unsurlar olarak göstermiştir.

Batılılar, Mısır gibi İslâm ülkelerinde uyguladıkları eğitim sistemi vasıtasıyla -büyük çoğunluk tarafından- İslâm’ın sadece belli ibadet, zikir ve ahlak nazariyelerinden ibaret bir din, Kur’an-ı Kerîm’in de teberrük için okunan bir kitap olarak algılanmasını başarmışlardır. Nitekim modern dönem İslâm tasavvurlarından dinin hukuk, siyaset, edebiyat, sanat gibi siyasî ve sinaî boyutları hazfedilmiştir. Böylece iktisat, siyaset, eğitim nazariyelerinin yegane mimarlarının Batılılar olduğu, bu yüzden müslüman Âlimlerin onları taklit etmekten başka çareleri olmadığı hissi uyandırılmıştır. Okullarda İslâm’ın ana mevzuları yerine -müsteşriklerin uydurduğu iftiralara dayalı- şüpheler esas konular olarak okutulmuştur. Dünyaya, medeniyeti Romalıların, insan haklarını Fransız devrimcilerin, demokrasiyi de İngiliz halkının hediye ettiği, buna mukabil, İslâm’ın “kadın’ı erkeğin yarısı gören, ona yalnızca ev ortamında bir yaşam vaat eden, zekât ve öşürle insanların bir kısmının gelirini diğerlerine dağıtan, hırsızın elini kesen” bir sistem önerdiği, bununla da günümüz dünya sistemleri içerisinde yer almasının imkânsız olduğu telkin edilmiştir. İslâm Medeniyeti’ni kendi varlık ortamında öğrenme imkânı bulamayan modernist müslümanlar Batı’nın toplumsal kölelik sistemini sürekli kılabilmek için, kendi sistemini mutlak doğru kabul ederek geliştirdiği mücadele tarzını ıslahat reçetesi olarak benimsemiştir. Sonuçta göremeyen, düşünemeyen, doğruları ancak Batı’nın değer yargıları üzerinden belirleyen, İslâm adına sadece tartışılan ya da Batılıların eleştiri için gündemde tuttuğu konuları bilen bir nesil oluşmuştur.


İslâm medeniyetine karşı güven krizi yaşayan bazı müslüman araştırmacılarda Batı’nın kıstaslarını esas alarak İslâm’ı okuma iştiyakı oluşmuştur. Bu çerçevede yakın tarihte, Batı düşüncesini eskinin tam aksi istikâmette kurgulayan Descartes (ö.1650), Spinoza (ö.1677), Kant (ö.1804) ve Hegel (ö.1831) gibi hür olduğunu zannettikleri isimler aramışlardır. Batı’nın her yaptığını doğru kabul etmekten ya da bir şeyin doğru olabilmesi için Batı ile ayniyet arz etmesi gerektiği inancından kaynaklanan bu arayış, müslüman modernisti meselenin esas problemini görmekten mahrum bırakmıştır. Bu yüzden modernist, Mustafa Sabri Efendi, İmam Kevserî, Yusuf ed-Dicvî gibi Âlimleri varlık alanlarının tam aksi istikâmetinde yani kriz üretme merkezinde görür ve onlardan istifade edemez. Onun nazarında Keşmirî’nin söyledikleri lisans düzeyindeki bir oryantalistin ifadeleri kadar önem arz etmez. Bu yüzden Arap olmayan ilahiyatçılar Batı dillerini öğrenebilmek için yoğun gayret sarf etmektedirler.


Batı intelijansiyası, düşünceyi kilisenin baskısından kurtarabilmek için farklı modeller inşa etmek zorundaydı. Zira mevcut dini yapı, ıslah kabul etmediğinden sorunları ancak onu reddederek azaltmış olacaktı. Fakat İslâm Sahîh bir din olduğundan tarihî süreçte yaşanan krizler yeniden ona dönmek suretiyle aşılabilmiştir. Nitekim Ehl-i Sünnet’e mensup büyük münşiler kriz ortamlarında, -yaşadıkları zamanı da dikkate alarak- Kur’an ve Sünnet’i yeniden okumuşlardır. Bu yüzden hale çare arayan Hegel eskiyi reddeder, Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi ise kadîm’i yeniden okur. Hadisenin bu boyutundan mahrum bir araştırmacı, Hegel’in kayıtlı olduğu düşünce kulübünde Şeyhü’l-İslâm’ı bulamayınca o ve emsalinin tefekkürünü inkâr eder. Bizdeki redd-i kadîmi’n özünde bu nev’i bir aramadan kaynaklanan yanılgı vardır.


Müstakim ilim adamları mutlak doğruların yalnız Kur’an’a ve Sünnet’e ait olduğuna inandıklarından entelektüel birikimlerini de onları anlamaya adamışlar ve neticede bağımsız düşünürler olmaktan ziyade vahiy ortamında vahye bağlı mütefekkirler olmayı tercih etmişlerdir. Bu tercihi imanlarının bir gereği olarak yapmışlardır. Bu yüzden onları esasta birbirinden farklı şeyler söyleyenler olarak düşünmek var oluşlarına aykırıdır.


Batı düşüncesini İslâm coğrafyası şartlarında tercüme edip yeniden üretme ödevini üstlenen modernistler bu ameliyeleriyle şunu da telkin etmektedirler: Her şeyin en doğrusu Batı’ya aittir. Dolayısıyla ona entegre olmak tercih edilecek tek yoldur.


Modernistlerin telkini neticesinde mustagribler arasında üç ayrı algı oluşmuştur. Birinci bütünüyle dini reddetmiştir. İkincisi İslâm’ı, Batı’nın tayin ettiği anlama disiplini çerçevesinde iman, ibadet ve ahlaktan müteşekkil bir din olarak algılamış,aklı esas alarak dini yenilenmeyi savunmuştur. Dini devletten ya da devleti dinden ayırmıştır. Üçüncüsü ise İslâm’ı bir bütün olarak kabul etmiş fakat Batı’nın tenkitine maruz kalan recm, el kesme cezası, başörtüsü gibi hususları farklı yöntemlerle reddetme yoluna gitmiştir.


Ehl-i Sünnet, dış unsurların tedahülü ile yaşanan ayrışma karşısında hayatı İslâm’a göre tayin etme ödevini modernite karşısında da yaptı. Fakat oryantalist propagandanın etkisiyle varlık alanı, ya sınırlandı ya da yokluğa mahkûm edildi. Ana başlıkta üç, alt başlıklarda ise pek çok fırkaya ayrılan modern dönemdeki parçalanma Hz. Ali sonrası başlayan kırılmayla benzerlik arz etmektedir. Bu durumda, vahiy ortamında kalarak akideden amelî alana kadar hayatı İslâm’a göre yeniden tayin etme zorunluluğu hâsıl olmuştur.


Yeniden İnşa

Bugün bütün İslâm ülkelerinde, eğitim sistemleri, yönetim biçimleri, siyasî oluşumlar, iktisadî kurumlar, sanatsal aktiviteler, giyim tarzları, tüketim kriterleri esasta Batı’ya aittir. Ehl-i Sünnet, hayatın her şubesinde müessir olma refleksine ve kriz dönemlerinde yeniden İslâm’a dönüşün tecrübesine sahip olması hasebiyle bugün yeniden okunmalıdır. Bunun ilk adımı “tevhid”in muhtevasını tahlil etmek olmalıdır.


Ehl-i Sünnet varlığını iki rükün üzerine bina eder: “Lailahe illelah Muhammed Rasûlüllah.” Müslüman birinciyle bütün ilahları reddeder, ulûhiyeti, rubûbiyeti, iradeyi, hâkimiyeti sadece Allah Teâlâ’ya tahsis eder. Bu şekilde iman eden bir müminin hayatında vahiyden korunmuş bölgeler olmaz. O, akidede, amelde, ahlakta, siyasî duruşta, yaşayışta topyekun müslümandır ve İslâm, hayatının her şubesinde müessirdir. İkincisiyle ise islamın hayata tatbik ve tayininin nasıl olacağını ilan ve izhar eder.


Ehl-i Sünnet amelden mücerret bir iman nazariyesi değildir. Bu yüzden müslüman kimliğinin oluşması sürecinde akideyi ibadet ve fiilî var oluş takip eder. Yani o, ne tek başına akidevî bir nazireye ne de sadece ibadetler mecmuasıdır. Eğer bir mümin akidede ve ibadette müslümanca davranıyor, siyasî ve ictimâî hak ve sorumluluklarında ihtiyarî olarak modern zihniyeti benimsiyorsa fiilî olarak İslâm’ın varlığına dahil olmamış kabul edilir. Bu nev’î insanlar modern toplum içerisinde varlıklarını sürdüren nazariyât müslümanlarıdır. Hayatları gibi duygularını da modern toplumun iniş ve çıkışlarına göre belirlerler. Mesela faizi bir realite olarak gören ve bu doğrultuda ticari işlemler yapan müslümanın sevincine ve hüznüne faizdeki iniş ve çıkışlar tesir eder. Dolayısıyla nazariyât müslümanı, kapitalist ya da sosyalist sistemi savunacak, onun için sevinecek ve üzülecektir. Entelektüel birikimini, tecrübesini hep onun daha iyi olması için harcayacaktır. Böyle bir inanış, parçacı olduğu gibi İslâm toplum yapısının oluşmasını da geciktirecektir.


Allah Rasûlü’nün İslâm’ın cahilliyye kültürü ile sentezini reddetmesi gibi, Ehl-i Sünnet de modern zihniyetle tedahüle karşı çıkar.


Ehl-i Sünnet vatanda, ırkta, renkte ve dilde birlikteliğe karşı, akide ve amelde vahdeti önerir. Her toplumu, farklı renk, ırk, dil ve kültürleri içerisinde Müslüman olarak yeniden var eder. Ona, adı ümmet olan yeni bir kimlik verir. Kesrette vahdeti gerçekleştirir.


Ehl-i Sünnet, insanı, şehvet gibi hayvanlarla ortak olan hususiyeti yerine iman ve ahlak gibi sadece ona has olan özellikleriyle yüceltir. Ehl-i Sünnet’in modern değerlerle iç içe olmayı reddetmesi, onların varlığını dikkate almaması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bugün bir medresede sanayi devrimi öncesi zamanlarda yazılan “muhalled” eserleri, dünyadaki değişimi görmeden okumak, Ehl-i Sünnet’in değil onu temsil makamında olduğunu zanneden insanların zafiyetidir. Aslında bu durum dolaylı olarak modernizme hizmet etmektedir. Zira böyle bir din modern zamanda yaşayan bir insan için müesses bir nizam olmaktan ziyade tarihî değere sahip bir mefhum olarak algılanacaktır. İki asırdır pek çok yerde medreselerin ibare okuma ve tercüme etme merkezleri olarak faaliyet göstermesi aslında modernizmin planlayıcılarının da hedeflediği bir durumdur. İman, ibadet ve ahlak konularını ihtiva eden “ilmihal” literatürünün imamların da “başvuru kitabı” haline dönüştürülmesi bu planın bir parçasıdır. Bununla İslâm’ın, kul ile Allah arasında bir alana hapsedildiği dolayısıyla siyasî, ictimâî ve iktisadî boyutlarının olmadığı ezberletilmektedir. Gerçekte ise Ehl-i Sünnet, fıkıh disipliniyle vahiy kıstasını esas alır ve fertten cemiyete, evden devlete bütün bir hayatın sorunlarını çözmeye talip olur. Bunu da her dönemde metin, şerh, haşiye, talik başlıkları altında eser telif eden fakihlerle pratik çözümlere dönüştürür. Ictihad Sahâbilerden günümüze kadar vahyi idrak edip hayata tatbik etme ameliyesi olarak bu şekilde tahakkuk etmiştir. Leknevî, Keşmîrî, Kandehlevî, Mustafa Sabri Efendi, Kevserî (rahimehumullah) gibi ulu hocaların telakkileri de bu minvaldedir. Yani ders halkalarını ve telif edilecek eserleri, Nusûs-u İslâmiyyeyi ve mütûn-u mübâreke’yi müesses kaideler çerçevesinde anlayacak ve bugüne aktaracak bir yapıda yeniden inşa etmek kaçınılmazdır. Bunun başarılmasıyla redd-i kadîm ve Gelenekcilik, târihî birer vâkıa haline dönüşecek ve Ehl-i Sünnet müessir olacaktır


Sonuç olarak, Ehl-i Sünnet, akideyle başlayan, tefekkür ve amelle bir bütüne dönüşen bir var oluştur. Akidede, fıkıhta, düşüncede, sanatta, edebiyatta, siyasette, iktisatta… hasılı cemiyetin her şubesinde İslâm’ın hayatı tayin etmesidir. Bu tayin ediş ne ideoloji, ne yeni bir mezheb, ne de meşreptir. Sadece İslâm’ı her zaman ve mekânda hayatı yönetebilecek şekilde yeniden okumaktır. Bu anlamda Ehl-i Sünnet, Keşmirî ve Kevserî’de ilim, Necip Fazıl’da fikir, Ali Haydar Efendi’de zühd, II. Abdulhamîd’te siyaset, İmam Şamil’de cihad, Hasan el Bennâ’da aksiyon olarak tezahür eder.


DİPNOTLAR

[1] Bu sorular farklı kültür havzalarında neş-u nemâ bulan zihniyetler tarafından birbirine tam aksi içerikte anlaşılma riskine sahiptir.  [2] Mehmet Evkuran, Sünni Paradigmayı Anlamak, Ankara Okulu, Ankara, 2005, s.99.  [3] W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslâm Vahyi, (ter. Mehmet S. Aydın), Hülbe Yay., Ankara, 1982, s.56-57.  [4] Kısmi tasarruf yapılarak alınmıştır. Sönmez Kutlu, İslâm Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu, İslâmiyât Dergisi, IV, Ankara, 2001, sy.4, s.27-28.  [5] Bk. Ebû İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtibî, el-İ’tisâm, Beyrût, 1997, II, s.509.  [6] W. Montgomery Watt ve Zeki Necib Mahmud’un değerlendirmeleri için bk. Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, s.358; Dâru’n-Nedveti’l ‘Alimiyye, el-Mavsûatü’l-Müyessere fî’l-Edyân-i ve’l-Mezâhib, Riyad, 1424, II, s.979.[7] İbn Mâce,   Fiten, 17.  [8] Tirmzî, Îman, 18.  [9] Eş-Şâtibî, a.g.e., II, s.458-538; Kevserî, a.g.e., s.5-7.  [10] Muhammed Zahid Kevserî, İftiraku’l-Ümmeti ala’l-Firak, (İsferâyinî’nin et-Tabsîr-u fi’d-Din adlı kitabının mukaddimesi), Kahire, ty., s.6.  [11] Âl-i İmran: 106.  [12] Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi’u li Ahkâmi’l Kur’an, Beyrût, 2000, IV, s.107.  [13] Celalüddin es-Suyûtî, Miftâhu’l-Cenneti fî’l-İhticâci bi’s-Sünne, Mısır, ty., s.46; Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, İskenderiyye, ty., s.9- 10.  [14] İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Dâru’l-Hadîs, Kahire, 2004, II, s.266.  [15] Muhammed Abdurrahman el-Mubârekfûrî, Tuhfetü’l-Ehvezî, Kahire, 2001, VII, s.54; Kevserî, a.g.e., s.4.  [16] Bakara: 137.

 

İlk Hedefiniz Kudüs!

e-Posta Yazdır PDF

Kudüs’te saflar belli. İslam’la küfrün mücadelesinde sokaklar gibi, evler de taraf. Ramazan boyu her gece balkonlarda yanan lambalar/rengarenk ışıklar, o evin İslam toprağı olduğunu ve bir gün mutlaka hürriyetine kavuşacağını ilan eden bir bayrak, bir sancak gibi umut veriyor tutsak yüreklere. Belki de Mescid-i Aksa direniş ruhunu, evinin elektrik parasını ödemekten aciz olduğu halde, Ramazan hürmetine sabahlara kadar balkonunda ışık yakan bu insanlardan alıyor.


Kudüs’teki balkonlarla, Anadolu’daki kandiller arasında derin bir bağ var. Her ikisi de mübarek anlara, “Hoş geldin! Gelmekle ne iyi ettin Ey Mübarek Gece! Ey Şehr-i Ramazan!” demekte. Bu yüzden hâlâ Kudüs sokakları Anadolu’yu, Anadolu da Küdüs’ü hatırlatır insana. Bir farkla ki, çocuklar mübarek geceleri fark etsin ve camiye koşsun diye yakılan kandillerin biz de yalnızca adı, orada ise bizzat kendisi var. Kadim zamanlardan farkı ise kandiller yağla değil, elektrikle yanıyor.


“Âlem-i İslâm içerisinde sömürülmeyen tek ülke biziz.” diye iftihar ediyoruz;  lakin İslam’dan neşet eden pek çok âdet, işgal edilen beldelerde varlığını korurken, bizde “nesyen mensiyya” oldu.


Kudüs’te Bir Kadir Gecesi

İnsanlığı kurtarmaya memur olan bir Kitab’ın yeryüzüne indiği gece, Kudüs’te tanık olduğunuz her şey size, 12 asır İslam’ın hakimiyetinde kalan şehrin bir kurtarıcı beklediğini söyler.


Kadir Gecesinde Mescid-i Aksa’nın avlusunda üç yüz bin mümin vardı. Kimi yakından, kimi uzaktan; kimi vasıtayla, kimi de yaya gelmişti. Kontrol noktalarını aşıp da Aksa’ya varanlarda sürur, İşgalci İsrail polisi tarafından geri çevrilenler de ise hüzün vardı. Toz toprak içerisinde yapılan rüku ve secdeler, masivadan maveraya geçiş hali olan “huşu”ya farklı bir güzellik kattı.


Toprak ya da taş örülü avlulara serili seccadeler üzerinde namaza duran Filistinliler kardeşleri için toparlanıyor, yer bereketleniyor, daracık bir alan iki kişiyi istiab ediyor; Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde ise size yer açmayı bir vecibe telakki ediyor Kudüslüler.


Her Filistinli Aksa için yorulmayı, vurulmayı, hapse atılmayı şeref olarak görmekte. İmam, vitir namazındaki Kunut’ta, “Gazze’deki muhasarayı kır, Kudüs’ü özgürleştir, bize tahammül ver, gençlerimize Kudüs ruhu, kadınlarımıza da tesettür şuuru ihsan et!” diye niyazda bulundu. Âlimlerin ve imamların dua cümlelerinden sorunlarımızın küresel olduğu zahir.


Muhammed’in Ordusu

Teravihten sonra bölük bölük yürüyen gençler Müslümanlara, “Dik dur, eğilme! Kudüs davasını terk etme!” dercesine, “Canımız Aksa’ya feda olsun!” diye haykırıyordu. Aksa’nın hemen ön tarafında yarım metre kadar yükseklikteki bahçe duvarının üzerine çıkan bir “selefi” ise, gençlerin ifade ve izahlarını eleştirme noktasında ilgisiz ve alakasız konuşmalar yaparken bir grup genç ona doğru yönelince ortalıktan kayboldu. Gençlerin en sarsıcı sloganları ise “Hayber Hayber Ya Yahûd; Ceyşu Muhammed sevfe ye’ûd”; “Siri Siri ya Hamas”tı.


Üçyüz bin kişi arasında yürüyen gençlerin yaş ortalaması 15’ti. Aralarında küçük çocuklar da vardı. Kapılarda polisler, havada kayıt cihazları çekim yapıyor; fakat onlar bütün mevcudiyetleriyle “Kanımız Aksa’ya helal olsun. Aksa müslümanlarındır, Müslümanların kalacaktır.” diyorlardı.


Aksa’da Kadın Olmak

Kadınlar da Aksa’da Ümmet için Kudüs nöbeti tutuyor. Teravih namazlarında, mübarek gecelerde ve bayram sabahlarında onlar da uzun mesafeleri kat edip Mescid-i Aksa’ya gidiyor. Kendilerine tahsis edilen Kubbetu’s-Sahra camiinde saf saf oluyor, “Osmanlı’dan sonra dağılan Kudüs mevzilerinde nöbetteyiz Ya Rabbi!” diyorlar. Yeri geldiğinde onlar da direniyor, onlar da şehitler veriyor. İslam’ın kızlarının Kudüs’teki “remel”i Aksa’da namaza durmak; “hervele”si ise sokaklar da Siyonist askerleri kovalamak. 


Ölümü de Öldüren Yollar

Osmanlı’dan kalma dükkanlar ve yüzlerce yıllık kabristan arasındaki taş yollardan Aksa’ya doğru yürürken hem tarihle, hem de hayatın en gerçekçi yüzü ölümle yüzleşir insan. Aksa gibi, Aksa’ya uzanan yollarda da ölümü öldürür Kudüslü. Bir tarafta “Aksa’ya kanımız feda olsun!” diyen müminlerin İsrail’e meydan okuması, diğer tarata ise, Aksa çevresindeki tarihi çarşıda nafaka kazanan insanların rızık temini mücadelesi. Dünya ile Ahiret’in etle tırnak olduğu yerdir Aksa. 


Ölüm Korkusu

Kudüs’e Selahaddin-i Eyyûbî gibi bakan gençler ve Aksa’nın her bir kapısında yüzlerine ölüm korkusu sinen nöbetçi Siyonist askerler… Sanki biri müstakbel zaferi, diğeri ise atideki hezimeti bekliyor.


Silahsız kuvvetlerin, silahlı kuvvetlere meydan okuduğu Kudüs’te bir tarafta 1948 ve 1967 Arap-İsrail savaşlarında Arap devletlerini hezimete uğratan İsrail’in askerleri, diğer tarafta ise onları çelik-çomak oynayan çocuklar derecesinde dahi ciddiye almayan Müslüman gençler var. Bir ara İsrailli bir asker “Türkiye’den misin?” diye sordu. “Evet” deyince muhabbet etmek  ister bir eda ile üç futbol takımının adını saydı. Sözü ağzında bırakıp, Aksa’ya doğru yürüdüm.  


Kudüs’ün Çocukları

İnsan, yaşadığı hâle alışır. Zamanla en kabihi de normal görmeye başlar. Lakin Kudüs’ün çocukları bu kaidenin istisna şahsiyetleridir. Polis kontrol noktalarından geçip, barikatları aşıp da Aksa’ya namaza giden çocuklar, yıllardır gördükleri ya da doğduklarında kendilerini içinde buldukları bu manzaraya hiç alışmadı. İşgali kabullenmedi, kabullenenleri “hain” olarak yaftaladı, dışladı. Gençler gibi çocuklar da Aksa’nın bir gün hürriyetine kavuşacağından ve İsrail’in yıkılacağından tereddüt etmiyor.

Büyük İsrail, Küçük İsrail’den Daha Güçlü 

Kudüs’ün hürriyetinin önünde en büyük engel, nefislerin doğurup himaye ettiği “Büyük İsrail’… Kimseye acımadı Büyük İsrail. Tuttuğunu içinde ebediyen yanacağı ve üzerinde “hâlidîne fîhâ ebedâ” yazan çukura attı. Başkenti Telaviv olan Küçük İsrail’i, Büyük İsrail’e yenilen Arapları mağlup eden Siyonistler kurdu. Müslümanlar heva ve heves karargahında korunan Büyük İsrail’i yenerlerse, Küçük İsrail”i de yenmiş olacaklar. Bir asır önce insanlar Sultan II. Abdülhamid’in, “Bir karış yere bir avuç altın verilse de Yahudiye yer satılmayacak.” talimatına uymuş olsaydı -belki de- Kudüs bu hâlde olmayacak ya da Filistin özgür olana kadar intifada hiç durmayacaktı. Müslümanlar Kudüs fethine yüreklerin fethiyle başlayacak ya da yürekler fethedilince, Kudüs de fethedilmiş olacak.


Evrensel Direniş Hattı

Ellerindeki sapan taşlarıyla Küçük İsrail’e direnen Ümmet’in çocukları içinde nefislerine yani Büyük İsrail’e yenik düşenler önemli bir yekün teşkil etmekte. Büyük İsrail’e karşı ne Kudüs’te, ne Mekke’de, ne Mısır’da düşmeyen bir direniş hattımız var. Mücahidler çok, Hasan el-Bennalar, İzzeddin Kassamlar, Esmalar mevcud lakin “ganimet” peşinde olanlar da az değil. Büyük İsrail, evlerimizdeki tesettür sancağını indirdi, yerine “şehvet bayrağı”nı astı. Kudüs’te de Âişeler, Fatımalar çaresiz; tesettür mahzun, iffet ise garip… Orada da Şeytan’ın teberrüc bayrağı dalgalanıyor. Cephelerimiz vurgunu yüreklerden yedi. Kudüs’te de; direnişte Hz. Âişe gibi mücahide, giyinişte ise Ona hasım kadınlar gibi mütesahile olan Müslüman kadınlar azımsanmayacak kadar çok. 


Aksa’da insanlar daha çocukken tanışır Küçük İsrail’in zulmüyle, dolayısıyla da direnişle… Bu yüzden küçük ya da çocuk olmak yoktur onların hayatında. Başka yerlerde yakan top oynayan çocuklara inat, onlar İsrail askerleriyle kurşunlara karşı direnme  oyunu oynar. İsrail kurşun, onlar ise taş atar bu ölüm oyununda.

Osmanlı Kadar Güçlü ve Kararlı

Kudüs’te İsrail askerleri direnen çocukların üzerine gaz bombası atınca, onlar ne taşı atıp kaçar, ne de beyaz bayrak kaldırırlar. Bilakis oldukları yerde taş kesilir, aşılmaz bir sur gibi Aksa’nın emaneti olan taşı atana kadar beklerler mevzilerinde. Füzelere karşı sapan taşlarıyla direnerek başka âlemlerle olan farklarını gösterirler. Ümmet’in kendilerini yalnız bırakmasına aldırmadan vazifelerini îfa eder, “Ben Osmanlıyım! Osmanlı kadar güçlü ve onun kadar kararlıyım.” derler. İsrail karşısında 6 gün dayanamayan 9 Arap devletinin terk ettiği mevzilerde onlar onlarca yıldır, sessiz ve sedasız destanlar yazıyor. Çünkü bir genç, Hamas’a matematik ya da fizik sorularını cevaplayarak değil, iman ve aşkla girer. Kuşatıldığında da aklına şehadet ya da ölümden başka bir şey gelmez.


Kudüs’te Osmanlı olmak; Yahudi’ye karşı Abdülhamid gibi durmak ya da İslam yurdunda toprak pazarlığı yapan Theodor Herzl’lere “Kanla alınan toprak için pazarlık yapılmaz.” demektir.


Yahudi’ye Yer Satmak

Kudüs’te İslam, Yahudi’ye düşman Aksa’ya dost olmak; İsrail’e hasım, Allah’a kul olmak demek. Onlar, arsasını Siyonistlere satanlara inat, yere taş ya da toprak olarak değil, mukaddes emanet olarak bakmakta. Bu yüzden ne kadar yüksek meblağlar teklif edilse de ne yer, ne yurt verilir Yahudi’ye. Zira evini ya da yerini bir Yahudi’ye satan Müslüman  ya madden ya da manen ölür Kudüs’te. Yer satmak, birinin iffetini satması kadar aşağılık bir durum görülmekte. Kudüs’ü gezerken bize mihmandarlık yapan bir kardeşimiz Yahudi’ye satılan iki evden, iki hainden bahsetti. Birinde İsrail bayrağı vardı. Bir yerde durup, “Hocam! Şu İsrail bayrağını görüyor musun?!” dedi. “O binanın eski sahibi, dinini, davasını para karşılığında sattı. Kudüs’e ihanet etti. İsrail’in teklif ettiği milyon dolarlara dayanamadı. Tepemizdeki şu bayrak onun eseri. Bu adamın akıbetinin ne olduğunu sizi daha fazla merakta bırakmadan söyleyeyim: Öldüğünde yakınları onu alıp camiye getirdi; fakat ne namazını kıldıracak bir imam bulabildiler, ne de kendileri dışında bir cemaat. Diğeri ise satıp, Kudüs’ü terk etti. Çünkü hainler, namuslu insanlar içinde yaşayamaz.”


Kudüs’e Sahip Olan, Dünyaya Hakim Olur

Allah Rasulü Miraç’ta Mescid-i Aksa’da enbiyaya namaz kıldırarak, emir ve komutanın bu ümmette olduğunu ilan etti. Semavî dinlerin iki kıblesini cem etti. Bu imametiyle de, dünya hakimiyetinin Kudüs’e hakim olmakla mümkün olacağına işaret etti. Sahabe Kudüs’ün fethi için akınlar düzenledi. Şehir Hz. Ömer zamanında fethedildi. İslam’la Kudüs’e eman, yüreklere ise iman geldi. Yahudi kaybetti, Müslümanlar kazandı. Bu durum bir iki fetretin dışında asırlarca böyle devam etti. Müslümanlar Kudüs’e hakim olduklarında dünyaya da “hakim” oldu. Bu yüzden Ümmet tarih boyu onu elde tutmak için nasıl bir mücadele yürüttüyse, küfür cephesi de düşürmek için en az o kadar çalıştı.     


Her Yer Osmanlı

Aksa’nın avlusundaki müze Osmanlı’nın Kudüs’teki hizmetlerine delalet eden eserlerle dolu. Müslümanların kurduğu pek çok devlet tarafından idare edilen Mescid-i Aksa o kadar çok Osmanlı ki, müze sanki bir Devlet-i Aliyye müzesi. Eserlerin çokluğundan dolayı bir kaçına birden ‘Osmanlı dönemine ait mushaflar, şamdanlar, tüfekler, kazanlar’ vb. bilgi notu düşmüşler.


Osmanlı’da sultanlar, paşalar Kudüs’e hediyeler bağışlamayı Ahiret azığı olarak görmüş, en değerli eşyaları yanında, yüksek meblağda paralar da göndermiştir. Bu yüzden sarayda demirden makas kullanan Hükümdar, Aksa’nın mumunu kesmek için altın kaplamalı makaslar göndermiştir. Yazım tarihi belirlenemeyen kadim mushaflar yanında Osmanlı sultanlarına ait Mushaflar da önemli bir yekün tutmakta müzede. Sultan Bayezid’e ait mushafta İsra Suresi açık. Bununla Yahudi’ye hezimet mesajı veriyor olmalılar.


Batı’nın kentlerinde Afrika ve Asya’dan çaldığı eserler, Osmanlı’nın çekildiği şehirlerin müzelerinde ise dev aş kazanları var. Biri Batı adına hırsızlığın, diğeri ise Osmanlı namına hizmetin belgesi.


Osmanlı Kudüs’ten çıkarken geride aş dağıttığı kazanlar; İngilizler ayrılırken ise kölelere vurulan zincirler kaldı.


Osmanlı’nın Kudüs’te yemek dağıttığı müzedeki dev kazanlar, yeniden fukaraya aş pişirmek için Osmanlı torunlarını bekliyor.


İngiliz Sömürdü; Osmanlı ise buğdayı Anadolu’dan Kudüs’e gönderdi. Bu yüzden Kudüs’te İngiliz’e nefret, Osmanlı’ya özlem var.

Türk Filimleri

Bizi Havaalanına götüren Kudüslü bir taksi şöförü “Tevekkülümüz Allah’a, umudumuz Türkiye’ye; lakin şu Türk dizileri aile hayatımızı sarstı. Gençlerimizi gayri meşru hayata özendirdi. Kadınların giyim tarzını ifsad etti. Başımıza gelen en büyük musibet Türk dizileridir, desek mübalağa olmaz.” dedi. Küresel ifsad sistemi kendi iletişim ağıyla yapamadığı tahribatı Türkiye’nin adını kullanarak yaptı. Her nevi ahlaksızlığı “sanat” kılıfıyla Müslümanların evlerine taşıdı. Küçük İsrail karşısında mevzilerini koruyan Kudüslüler, sanat emperyalizmasına yenik düştü.


Râbiatu’l-Adeviyye

Esma Biltaci’nin Sisi’ye karşı direnirken şehid düştüğü Adeviye meydanı, adını Kudüs’te birkaç metre karelik yerde yaşayan büyük İslam kadını Râbiatu’l-Adeviyye’den aldı. Râbiatu’l-Adeviyye (r.a.), hayatında olduğu gibi mematında da İslam’ın kızlarına zühdü ve takvayı anlatmaya devam ediyor. Daracık evi ve makberi, “Sonu ölüm olan bir dünya için saraylar yapmaya değer mi?” diyor.


Hulâsa

Hadise tahterevallinin iki ucu gibi; Âlem-i İslam’ı karıştıran ABD karışmadan bizdeki karışıklıklar bitmez. Ne Kudüs İslam’ın olur; ne Bağdat, ne Şam özgürleşir; ne de İstanbul’da yeni kalkışma senaryoları bütünüyle tarih olur.


Lakin direncimiz bir filiz gibi karla, yağmurla; geceyle, gündüzle; şehidle, yetimle Şam’da, Kudüs’te, Doğu Türkistan’da her gün biraz daha büyüyor. 15 Temmuz Destanı o naif gövdenin küfre mukavemet noktasında granitten daha sert olduğunu gösterdi. Türkiye direndi, topyekün Âlem-i İslam kazandı.


Bir asırdır ruhunun derinliklerine çekilip Medine’de yaşayan, Ravza’da ashabla namaza duran, muhacirle ekmeğini paylaşan bir millet, 15 Temmuz’da fetihlere hasret kalan Ümmet’e direniş ve dirilişin nasıl olacağını gösterdi. Kudüs’e, Şam’a, Doğu Türkistan’a umut; Tahran’a, Tel-Aviv’e, Londra’ya da hüzün düştü.


Yenilen Arap Devletleri ve direnen Arap gençlerinin Ümmet’e mesajı açık: “Sen Anne ol, Ahmed Yasinler doğur! Sen de baba ol, Kudüs için yüreğine Selahaddin-i Eyyubi cesareti yağsın. Tam bir tevekkülle esbaba tevessül et, gerisini ise Allah Azze ve Celle’ye bırak.”


Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan herkes Kudüs için bir şeyler yapmalı. Aksa’nın avlusunda çocuklara, “İçinizde İsrail askerine taş atan var mı?” diye sordum; içlerinden biri “Abi! ‘Taş atmayan var mı?’ diye sor.” dedi. Sözümün tashih edilmesine hiç o kadar sevinmemiştim. “Elhamdülillah” dedim. İsrail’in, Mescidi Aksa’nın avlusunda ‘Yürü Hamas!’ diye haykıran bu gençlerin ayakları altında çiğnenmesi yakındır.


“Dün, Abdülhamid’in, ‘Bir karış yere bir avuç altın verse de Yahudilere toprak satılmayacak’ emrine uyulsaydı, bugün İsrail olmayacaktı.” diyen Kudüslü gençler, İsrail’e mülk satmayı mukaddesatı satmakla aynı görüyor. Üstad’ın “Abdulhamid’i anlayınca her şeyi anlamış olacağız.” sözünün Kudüs’te tahakkuk etmesi Yahudi’nin manevra alanını kapattı.


Âlem-i İslam’ın koruyamadığı Kudüs’ü yüreklerindeki iman, dillerindeki tekbir ve ellerindeki taşlarla koruyan çocuklar Sultan Abdülhamid’i en iyi anlayan bahtiyarlardır. Kudüs’ün fethi için mühim hazırlıklar yapıldı. En önemlisi ise namaz ve ittihad-ı İslam şuuru. Eğer mîracımız olan Namazı Hz. Ömer(r.a) gibi kılabilirsek Kudüs’e Yürüyüş başlayacaktır.


Telaviv Havaalanında İsrail’in bir saatlik terörüne maruz kaldım. Üzülmedim, bilakis hamdettim, “Yahudi’yi rahatsız eden bir duruşu bu kuluna nasip eden Allah’a hamd olsun.” dedim.


Örtülü çıplaklık Ümmet’in evrensel bir sorunudur. Kudüs’te de kot pantolonlu hanımlar var. Bize düşense, “Âişelere, Âişe anamızın kıyafetini sevdir Ya Rabbi!” diye niyazda bulunmak.


Müslümanlar Kudüs’e gidip İsrail’e, Aksa’nın arkasında bütün Ümmet olduğunu göstermeli; 8 yaşında çocukların Mescd-i Aksa ile İsrail askerleri arasında etten duvar ördüğü direniş hattını yerinde görmeli. Zekatlarının bir kısmını Kudüs’te dağıtmalı. Her şeye rağmen Kudüs’te nöbete devam edenler himaye edilmeli.


İsrailli askerlerin önünde ‘Muhammed’in ordusu yakında dönecek Ey Yahudi!’ diyerek yerleri, gökleri inleten gençlerden müjdeli haberler bekleyin.


Allah Azze ve Celle, Mescid-i Aksa’da, “Gazze’yi muhasaradan kurtar, Türkiye’nin düşmanlarını zelil eyle, Ümmet’e bir baş gönder!” şeklindeki dualara icabet edecektir.


Elveda ey tutsak şehir Kudüs! Ve merhaba, birgün ordularına “İlk hedefiniz Kudüs’tür!” emrini verecek İstanbul!

 

Mabed Evlerin Öğretmen Ebeveynleri

e-Posta Yazdır PDF

Farz namazlar cemaatle eda edilirse “ta’zim” nimetin sahibine en üst perdede arz edilmiş olur. Namazları cemaatle kılmaları için erkekleri camiye davet eden Allah Resulü (sallahu aleyhi ve sellem) nafileleri kılmaları için ise onları evlerine yönlendirmiştir. Farz için kemal vesilesi olan cemaatle namaz, nafile için kerahettir.


Aile çatısı altında hayırlı nesiller yetiştirmeyi amaçlaması açısından evlilik de farz namazlar gibi cemaatin şehadetiyle akdedilen bir nevi ibadettir.


Başlangıç itibariyle cemaatle eda edilen namaza benzeyen evlilik, devamı itibariyle nafile gibidir. Çünkü cemiyet içerisinde başlayan evlilik ibadetinin daimi yurdu evdir. Ev, nikâhın şekillendiği, varlığını ifa ettiği bir mabettir(ibadet yeri). Eşler birbirlerine ve çocuklarına karşı İlahi rızayı gözeterek sorumluluklarını yerine getirdikleri müddetçe ibadet sevabı alırlar.

Hz. Havva, Hanne, Amine, Hatice, Fatıma mabed evlerin “üsve-i hasene”leri, baş öğretmenleridirler. Neyin nasıl yapılacağı ya da nasıl niyaz edileceğini en güzel onlar gösterdiler. Allah’ın emirlerine itaat ettiler, iffetlerini korudular. Çocuklarını daha doğmadan Allah’a adadılar. O’ndan, kovulmuş şeytana karşı yavrularını ve nesillerini korumasını niyaz ettiler.1 En güzel şekliyle eş ve anne oldular; nimet anında şükrettiler, sıkıntıda sabrettiler. Onları örnek alan İslam kadınları da “mabed evlerde” iffet abideleri olur, ahlakı dillerinden ziyade yaşantılarıyla anlatırlar. Yapmadıklarını söylemez, söylediklerini önce kendileri yapar, söz ve fiillerinde daima ilahi rızayı gözetirler.


Kadın her nev’i ibadetini “mabed evin” hususi bölümünde yapar, orada niyazda bulunur, orada Meryem olur, orada murada erer, orada miracı yaşar. Gecenin bir yarısında “teheccüt”, güneşten sonra “işrak”, “kuşluk”, akşamın ardından “evvabîn”namazlarını orada kılar, en halis ibadetlerine orası tanık olur. Evin duvarlarını maddi argümanlar yerine tekbir, tevhit, tasliyesesleriyle tezyin eder.


Hz. , Âdem, İbrahim, Zekeriyya ve Allah Resulü (sallallahu ala nebiyyina ve aleyhim ecmaîn) “mabed evler”in hem ulu hocaları, hem de yöneticileriydiler. Onlar tam bir teslimiyet içerisinde her şey gibi evladın da hayırlısını istediler. Hz. Zekeriyyailerleyen yaşında çocuk talep ederken, “Allah’a ibadet eden salih nesil” niyazında bulunmuştu. Buna göre “mabed evde” doğacak çocuk dünyaya kul olmak için gelecekti. Onlar iyi hal ve niyetlerin karşılığını; “Efendi ve iffetli”2 çocuklara sahip olarak gördüler. (İmtihan için bunun istisnası da olmuştur.)


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve selem)’nün hadislerinden kesitler sunarak “mabed evde” öğretmen ebeveyn olacakların çocuklarına karşı sorumluluklarının neler olduğunu ve onları gerek dünya, gerekse de ahirette mesûd edebilmek için nasıl yetiştireceklerini satırbaşları ile tahlil edelim:


Çocuklar kıyamet günü kendilerinin ve babalarının adlarıyla çağrılacaklar. Bu yüzden Allah Resulü(sallalahu aleyhi ve sellem)çocuklara ya Abdullah ve Abdurrahman gibi kulluğu ifade eden isimleri3 ya da bizzat kulluğu en güzel şekilde temsil eden salihlerin adlarını vermeyi emretmiştir. Hz. Ömer’in kızı, ‘Asiye’nin adını “Cemile” ile4 değiştirmiş, kendi çocuğuna atası Hz. İbrahim’in adını vermiştir.5


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem) doğduğu gün torunu Hz. Hasan’ın sağ kulağına ezan sol kulağına ise kamet okumuştur. Hz. Ebû Bekir’in torunu Hz. Esma’nın oğlu için de aynı şeyi yapmıştır. Böylece çocuk adına ebeveyne “elest bezmini”ni hatırlatmış ve dünyaya gelişinin sıradan intikallerden farklı olduğu mesajını vermiştir.


Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem), ağzında bir miktar çiğnediği hurmanın bir çiğnemini, çocukları süt emmeye hazırlamak ve peygamber parmağıyla vücutlarını bereketlendirmek amacıyla doğumun hemen akabinde onların ağızlarına sürerdi6. Ebû Musa, yeni doğan oğlunu Allah Resulü’ne götürdüğünde, ona İbrahim adını koyduğunu, hurmayla tahnik yapıp, bereket duasında bulunduğunu rivayet etmektedir.


Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma’ya, oğlu Hasan ve Hüseyin’in saçlarını doğumlarının yedinci gününde tıraş edip, ağırlığınca tasaddukta bulunmasını emretmiştir. Böylece hem çocuk daha sağlıklı olacak, hem de doğduğu andan itibaren insanlara fayda sağlayacak, toplumda yardımlaşma, merhamet ve sorumluluk gibi duygularının gelişmesine katkıda bulunacaktır.


Ebeveyn çocukları için akika kurbanı keser. Akikayı keser ve dağıtırken kemikleri kırmadan mafsallardan böler ve bu şekilde yer ve dağıtırlar. Allah Resulü Hz. Fatıma’ya Hasan ve Hüseyin için kestiği akikanın kemiklerini kırmamasını emretmiştir.7 Böylece, hem hediye bir kıymet arz eder, alan sevinir, hem de ebeveyn çocuklarının uzuvlarının selameti için tefeülde bulunmuş olur.


Ebeveyn çocuklarını sünnet (hitân) yaparak hem fıtratlarını korur hem de vücutlarına İslam mührünü vurur. “Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy!”8 ayetinde belirtildiği gibi fıtrat korunarak İbrahimce yaşamanın önü açılır.


Allah Resulü ebeveyne, kız, erkek ayırımı yapmamayı, çocuklar arasında adil olmayı emretti. Kur’an-ı Kerim’in lisanıyla, kız çocuklarının varlığından utanç duyan cahiliyye taassubunu reddetti: “Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”9 Allah Resulü bu taassubu reddedişini uygulamalarıyla da teyit etmiştir: Hz. Zeyneb’in Ebu’l-As’tan kızı Ümame’yi (Allah Resulü’nün torunu) omuzlarında taşımış, yine kendisine takdim edilen hediyeyi, bunu benim katımda en sevgili olana gönderin diyerek Onu taltif etmiştir.


Allah Resulü ebeveyne, çocuklara peygamber ve ehli beyt sevgisini aşılamayı ve nebevî sevgi ikliminde onları yetiştirmeyi emretmiştir. Sahabe de peygamber sevgisini eğitimin esası olarak görmüştür. Sa’d b. Ebî Vakkas (radiyallahu anh) şöyle demektedir: “Çocuklarımıza Kur’an-ı Kerim’den bir sure öğretir gibi Allah Resulü’nün gazvelerini öğretirdik.”


Ebeveyn, çocuklar temyiz çağına yaklaştığında (5-6 yaşlarında) onlara Kur’an-ı Kerîm’i okumayı öğretir, 7 yaşında namaza alıştırır10. “Evlerinizi kabir yapmayın.” hadisi gereği sabah, akşam ve yatsı namazlarını tek başına kılarken de kıraati cehri yaparak onların namaza katılmalarını teşvik eder.


Baba olan peygamberler, önce çocuklarına karşı sorumluklarını yerine getirdiler, sonra hayırlı olmaları için niyazda bulundular. Hz. İbrahim oğlu İsmail’i ilahi emir gereği önce ekinin ve suyun olmadığı vadiye bıraktı, İsmail orada yetişti; sonra İsmail’i Allah yoluna adayışın gereğini yaptı, yere yatırdı; Ona bedel olarak göklerden kurban geldi. Hz. İbrahim Allah’a kul bir baba olarak vazifesini ifa etti ardından; “Allah’ım! Bizi sana boyun eğenlerden kıl” diye dua etti; Hz. İsmail’in neslinden “Ona itaat eden bir ümmet çıkarması” temennisinde bulundu11. İbrahimî duanın da bereketiyle o soydan Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve selem)dünyaya geldi.


Ebeveynler evi doğru tarif eder, birbirlerine ve çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirirlerse nikâhları ibadet, evleri de mabet hükmünde olur. Eşler “mabed evler”de nikâhın da verdiği ünsiyetle birbirlerini haramdan korurlar. Kin, nefret gibi kötü hasletler “mabed evler”de istihaleye uğrar, muhabbet ve ülfete dönüşürler. “Mabed evde” yardımlaşma, orada tam bir tesanüt vardır.


Çocuklar Allah’ı, peygamberi, kitabı, kıbleyi, seccadeyi hâsılı kulluğu “mabed evler”de öğretmen ebeveynlerin nezaretinde tanırlar. “Göz aydınlığı” çocuklar orada yetişir.


Dipnotlar

1. Âl-i İmrân35-36

2. Âl-i İmrân: 39)

3, 5. Müslim

4. Tirmizî

6. Tahnik

7. Ebû Davud

8. Nahl: 123

9. Nahl: 58-59

10. Hakîm, Ebû Davud

11. Bakara: 124, 138

 

İslam’ın Kızının Evlilik Kriterleri

e-Posta Yazdır PDF

İnsan, muhatabına, onun fikrî ya da imanî durumuna göre bir kıymet verir. Bir ateistin nazarında ulema, “Olmasa daha iyi olurdu” nevinden bir zümre olarak görülürken, Müslümanlar nazarında “Varlığımız onların varlığına bağlıdır.” derecesinde bir değere sahiptir. Eşya ve hadisenin kıymeti de aynı bakış açısına bağlıdır. Kimisi antika bir arabayı hayatta sahip olacağı en önemli dünyalık olarak görürken, kimi trafikte onların varlığından rahatsızlık duyar. Evlenirken kimi zarfa, kimi mazrufa; kimi boya, kimi soya bakar. Kimi ahlakı, kimi de serveti öncelikli görür. Hayat yolunun taşını insanın bizzat kendisi döşer. Herkes maksuda ulaşır. Lakin kimi Mevlasını, kimi de belâsını bulur.


Damadın Zengini mi, Dindarı mı Makbûl


Müslüman evlenirken de, çocuğunu evlendirirken de hem zarfa, hem mazrufa bakar. Kadın da, erkek de, yük olan değil, yük alan eş arar. Biri hayatın dış, diğeri iç yükünü omuzlar. Birbirlerinin varlıklardan değil, yokluklarından hüzün duyarlar. Erkek kadına denk, kadın da erkeğe muvafık olur. Hayatın yükünü birlikte omuzlar; birlikte sevinir, birlikte hayıflanırlar. Bir binanın duvarları gibi, kara da, yağmura da, sıcağa da, soğuğa da aynı tepkiyi verirler. Birbirinin dilinden de, derdinden de anlarlar. Muhabbette, hesabî değil, hasbidirler.


Kendi başına evlenen bir kız, “Velisiz nikah olmaz.” hadisine muhalefet etmiş olur. O muhalefet de bereketi ortadan kaldırır. Eğer bir yuva daha kurulmadan dağılmanın işaretini veriyorsa ailesi, oluşabilecek zararları defedebilme adına evliliğe itiraz ederek onu bitirebilir. Kızı bizzat babası evlendirecekse damadın malından, makamından ziyade ahlakına ve takvasına bakar. Salih bir eşin en mühim vasfı muttaki olmasıdır. Çünkü Allah’tan korkan bir damat eşine zulmedemez. Kıyafetinde, ibâtesinde, iaşesinde onu hayat standardının altına düşürmez. Onu, Allah’ın korunmasını bizzat emrettiği bir emanet olarak görür. Hiçbir hakkını ne ihlal, ne de ihmal eder. Bunun içindir ki Allah Rasûlü üstün ahlak sahibi bekarların evlendirilmesini emretmiştir. Zira fadıl bir millet yapısı ancak üstün ailelerin çoğalmasıyla kurulur: “Size dinini ve ahlakını beğendiğiniz biri geldiğinde onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.”


Allah Rasûlü de damadın dindar olmasına bakmış, sahabe kızlar da evlenirken dindar damatlar tercih etmiştir. Peygamber-i Ekber, azâd edilen Habeşli köle Bilal-i Habeşî’nin Ensar’dan birinin kızına talip olduğunu fakat reddedildiğini öğrenince Bilal’e, “Git ve onlara Peygamber size, beni evlendirmenizi emrediyor.” de, buyurmuştu. Beyâde oğullarından kız isteyen Ebû Taybe de benzer nedenlerle reddedilince, Allah Rasûlü “Ebû Taybe’yi evlendirin! Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük fitne ve fesat olur.” buyurmuştur.


Cüleybîb


Allah Rasûlü geldiğinde insanlar arasında binlerce yıldır ayakta duran statü duvarları vardı. Zalim, zulmü hakkı; mazlum da kaderi görmekteydi. Soyluyla köle arasında, insanla hayvan arasında olandan daha fazla mesafe vardı. Allah Rasûlü insanları bölen, ötekileştiren, ölçü haline gelen ne kadar ölçüsüzlük varsa topyekün hepsiyle savaştı, yeni bir dünya kurdu. Tabuları bizzat fiili uygulamalarıyla yıktı. Kureyşli bir kızı azâdlı bir erkekle evlendirdi. Köleyi sofrasına kabul etmeyen bir toplumda bir anda azadlı eşler oluştu. Lakin bu inkılabın tahakkuku hayli uzun bir zaman aldı. Nihai tahlilde sahabenin İslâm millet yapısıyla münasebeti etle tırnak gibi bir bütün oldu.


İslâm, kefaati kabul etmekle birlikte fakir olmak gibi hususiyetlerin evlilikte öncelikle reddedilen bir konu olmadığına özellikle işaret etti.


İslâm’la, fakirlikten ya da soydan dolayı evlilik teklifi reddedilen erkeklere moral geldi. Cüleybîb gibi dünya malı cihetiyle de, güzellik cihetiyle de fakir olanların önü açıldı. İnsanlardan da, evlenme teklifinde bulunduğu kadınlardan da bir rağbet görmeyen Cüleybîb bu yüzden evlenememişti. Allah Rasûlü Onu evlendirerek insanların hayata bakışlarında fiili bir mevzi daha kazanmış oldu. Bu yüzden bir gün Ensar’dan birine “Kızına talibim!” dedi.


Allah Rasûlü’nün, kızını kendisi için istediğini zanneden sahabî,

– Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulallah! diyerek sevincini izhar etti.

Allah Rasûlü ise şöyle devam etti:

–O halde kim için Ya Rasulallah.

–Cüleybîb için…

– Annesiyle istişare etmem gerekir.


Sahabî daha sonra kalkıp hanımının yanına gitti. İçeri girer girmez hanımına şöyle dedi:

– Allah Rasûlü kızını nişanlamak ister.

– Tabii ki, başım gözüm üstüne.

– Kendine değil, Cüleybîb’e…

– Cüleybîb’e mi? Cüleybîb’e ha! Demek Cüleybîb’e... Hayır! Allah’a yemin olsun ki kızımı onunla evlendirmem.


Sahabî, Allah Rasûlü’ne varıp eşinin bu ifadelerini bildirmek için ayağa kalkmak istediğinde, konuşmaları duyan kız, “Bana kim talip oldu?” diye sordu. Annesi kızını durumdan haberdar edince Peygamber-i Ekber’in ölçülerine göre neş- u nema bulan kız şöyle karşılık verdi:


“Allah Rasûlü beni birine münasip görüyor, siz de buna karşı çıkıyor, O’nun teklifini geri mi çeviriyorsunuz? O beni kime uygun gördüyse, siz de Onunla evlendirin. Zira O bana kıymaz.” Kız, Allah Rasûlü’nün teklifinin geri çevrilmesinin nasıl bir felaket olacağını ifade noktasında şu ayeti okudu: “Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdiğinde, mü’min olan bir erkekle mü’min olan bir kadına, artık o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”


Kızının; kavmiyetçilik ruhunu gömen, İslam aşkını dirilten ifadeleriyle kendine gelen baba, Allah Rasûlü’ne gidip, olanlardan Onu haberdar etti:“Sizin ‘Münasiptir.’ dediğiniz, bizce de münasiptir. Kızımızı Cüleybîb’le evlendirebilirsin, ya Rasulallah!” dedi.


Allah Rasûlü, “Allahım! Onun üzerine hayırlar yağdır. Kendisine sıkıntısız bir hayat nasib et!” diye dua etti.

Efendimiz o günlerde bir gazvedeydi. Allah Teala kendisine ganimet ihsan etti. Savaş bittikten sonra ashabına,

– Kayıplarınız var mı? Bir bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra Allah Rasûlü:

– Bir daha bakın, başka kaybınız var mı? diye sordu. Sahabe,

– Evet! Falan, falan, falan sahabîler şehit oldu, dediler. Sonra,

– Kayıplarınız var mı? Bir daha bakın!, buyurdu. Ashab-ı Kiram:

– Hayır, dedi. Allah Rasûlü,

– Fakat Cüleybîb’i göremiyorum, onu arayınız, buyurdu.


Sahabe, harb meydanını bir daha dolaştı; ölüler arasında Cüleybîb’i aradı. Naşını öldürdüğü yedi kafirin arasında gördüler. Dönüp Allah Rasûlü’ne durumu haber verdiler.


O da oraya geldi. Başucunda durdu ve şöyle dedi,

– “Yedi kişi öldürmüş. Sonra da onu şehid etmişler. Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım. Evet! Bu gördüğünüz zat bendendir; ben de ondanım.” buyurdu. Sonra Cüleybîb’i kollarıyla aldı. Zaten onun için Allah Rasûlü’nün kollarından başka tabut da yoktu.

Cüleybîb için bir kabir kazıldı. Oraya defnedildi.


Allah Rasûlü’nün, “Evlilikte ahlak ve dindarlık mi’yar olmazsa yeryüzünde büyük bir fitne zuhur eder.” şeklindeki ikazı sahabe tarafından büyük bir dikkatle yerine getirildi. Anne ve babanın uygulamakta zorlandığı bu ölçünün Müslüman yürekler tarafından kabullenilmesi zor olmadı. Böylece hem gençlerin fakirlikten dolayı bekar kalıp fuhşa sürüklenmesinin, hem de kızların ahlak ve maneviyattan yoksun erkeklerle evlenmesinin önüne geçildi. Zengin bir eşle izdivaç etmek için yıllarca bekleyen, bulamayınca da evde kalan kızlar, İslam’ın yaşandığı yerlerde nadirattan oldu.

Sultanlara Kız Vermeyen Alimin, “Velîme”ye Para Bulamayan Damadı

Cahiliyye’nin yük olarak gördüğü ve bu yüzden kuyulara attığı kız çocuklarını İslam, kendilerini koruyanları Cennet’e ulaştıran ilahî bir emanet olarak kıymetlendirdi. Babanın ya da annenin Cennet’e girmesine ya da ondan ebediyyen mahrum olmasına sebep olabilecek bir emanet hükmünü aldı bütün kızlar…


Tek ölçüsü zenginlik olan bir baba, dünyalıklara tamah ederse Allah Teala’dan kendisine emanet olan kızını ömür boyu acı çekeceği dipsiz bir kuyuya atar. Kız çocuklarını diri diri gömülmekten kurtaran Peygamber-i Ekber aynı zamanda onları servetin ve şöhretin esiri olmaktan da muhafaza etti. En mesud hanelerin nasıl kurulacağını bizzat zengin sahabilerden evlilik teklifi alan Fatıma binti Kays’a, “Kölenin oğlu Usama b. Zeyd’le evlen!” diyerek gösterdi. Onun izinden yürüyen babalar damatların parasına değil ahlakına baktı. Sultanları, veliahtları geri çeviren babalar, kızlarını velîme vermeye parası olmayan ahlak ve fazilet sahibi damatlarla evlendirdi:


O mübarek babalardan olan allame Said b. Müseyyeb’in alime bir kızı vardı. Bir gün Medine’ye bir alay geldi. Herkes nereye gidecek ve Emevi Sultanı’nın oğlu Veliahd Velid için kimin kızını isteyecek diye merak ediyordu. Alay Mescid’e girdi, bir kenarda ders okutan Said b. Müseyyeb’e yöneldi. Heyet, İbn Müseyyeb’le karşı karşıya geldi fakat onda saraydan gelen heyete karşı hiçbir şekilde bir alaka yoktu. Medine’de pek çok babanın kapısına gelmesini arzuladığı bir heyet İbn Müseyyeb’in önündeydi fakat o dersle meşguldü. Heyet araya girip meramını ifade etti: Abdulmelik b. Mervan’ın İbn Müseyyeb’in kızını oğlu Veliahd Velid’e istediğini bildirdi. Said b. Müseyyeb bir müddet durdu. Çevredekiler, “Başım, gözüm üzerine.” diye mukabele etmesini beklerken Said, “Hayır! Benim saraya verecek kızım yok!” dedi. İnsanlar, “Said b. Müseyyeb, halifenin heyetini geri çevirdi, kızını Ona vermedi, kimi bulacak ki?” diyorlardı. Bunun üzerine Abdülmelik hısım olma teklifini reddeden Said’i tuzağa düşürüp ondan intikam almak için fırsat kolladı. Soğuk bir günde Ona yüz kırbaç vurdurup başına bir testi su döktü ve ceza olarak kendisine yünden yapılmış bir cübbe giydirdi.


Kim bilir Said b. Müseyyeb’in kaç talebesi, “Velid’e vermediği kızı bize verir mi hiç!” diye hocalarının kerîmelerine talip olmaktan vazgeçmişti.


Saîd b. Müseyyeb’in ders halkasına devam eden Abdullah b. Ebî Vedaa, o sırada bir müddet ders halkasına katılamadı. Nihayet hocasının yanına varınca aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Said:


–Sen neredeydin?”

–Ailem vefat etti. Onunla meşguldüm.

–Niçin bize haber vermedin ki? Biz de onun cenazesine katılmış olurduk. Peki tekrar evlendin mi?

–Üstat! Allah sana rahmet etsin! İki ya da üç dirhemim var, bana kim kız verir ki?

–Ben, ben veririm.


Said b. Müseyyeb’in, “Ben veririm” ifadesi karşısında şaşıran, İbn Ebî Vedaa, “Siz mi bana kız vereceksiniz?” diye mırıldandı. Hayretteydi. Sultan’ın, oğlu için yaptığı evlilik teklifini geri çeviren bu ulu hoca, bütün sermayesi üç dirhem olan bir ilim talebesine kız mı verir, diye düşündü. Lakin “Evet” demişti Said b. Müseyyeb, “Ben sana kız veririm.” Belki böyle bir damada sahip olacağından, belki sahip olduğu nimetlerden, belki de ona saraydan uzak durabilme iradesi verdiğinden dolayı Allah’a hamdetti; Allah Rasûlü’ne salât ve selâm okudu. Sünnet-i Seniyye’ye uygun bir şekilde evlilik üzerine konuşmalar yapıldı. Rızalar alındı. Ders halkasındakilerinin şehadetiyle nikah kıyıldı. Sultan’ın veliahdını damat olarak kabul etmeyen Said b. Müseyyeb kızını mehir olarak ancak üç dirhem verebilen bir ilim yolcusu ile evlendirdi. Huzurdan müsaade isteyip ayrılan İbn Ebî Vedaa sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen evine gitti. Düğün masrafları için uzun uzun kimden borç isteyeceğini düşündü. O sırada ezan okundu, mescide gidip akşam namazını kıldı. Tekrar evine geri döndü. Orucunu açmak için ekmek ve zeytinden oluşan yemeğini hazırladı. Tam bu esnada kapı çaldı. “Kim o?” diye sordu. “Said” dedi. Gelen hangi Said’di ki? Said b. Müseyyeb’in dışındaki bütün Said’ler kalbinden geçti. Hepsi olabilirdi lakin o olamazdı. Çünkü tam kırk yıldır insanlar onu yalnızca eviyle mescid arasında yürürken görmekteydi. Ziyaretçiler onu ya evde ya mescitte bulabilirdi. Bu düşüncelerle dışarıya çıkınca karşısında şehrin ulu hocası Said b. Müseyyeb’i buldu. Müstakbel evliliği hakkında aklına gelen bir hususu sormak için geldiğini zannetti. “Üstat! (Ey Ebû Muhammed) Keşke haber gönderseydin de ben sana gelseydim.”, dedi. Said b. Müseyyeb, “Hayır! Sen ziyaret edilmeye daha müstahaksın. Çünkü bekardın evlendin, bu halde yalnız gecelemeni hoş göremem, işte hanımın olacak kerîmemi de yanımda getirdim.”, dedi. Hakikaten de kızı arkasında ayaktaydı. Kızını eve bıraktı ve döndü. Ne varki kız bir anda hayasından yere yığıldı. İbn Ebî Vedaa kapıya tutundu. Kız, zeytin tabağını görüp üzülmesin diye onu alıp, kandilin gölgesine bir yere koydu. Ardından evin damına çıkıp komşuları çağırdı. Hemen geldiler ve “Ne oldu sana?” diye sordular. O da durumu anlattı. İnanamadılar. Abdülmelik’in veliahdını geri çeviren Said b. Müseyyeb ona kız vereceği akıllarına hiç gelmezdi. Kızın yanına gittiler. Haber annesine de ulaştı, gece o da geldi. Kimse olanlara inanamıyordu. Said b. Müseyyeb alime kızını üç dinardan başka bir şeyi olmayan bir ilim talebesine vermişti. İbn Ebî Vedaa’nın annesi ona, ‘Kızı düğün için üç güne hazırlayana kadar ona dokunursan yüzüm yüzüne haram olsun’ dedi. Üç gün bekledi, hazırlıklar yapıldı, sonra zifaf oldu. Karşısında güzeller güzeli bir kadın vardı. Hem hafızlığı, hem de Sünnet-i Seniyye’ye vukufiyeti herkesten daha ileri derecedeydi. Buna rağmen onda gururdan, kibirden en küçük bir etki yoktu. Koca hakkına saygı noktasında da herkesten daha ilerdeydi.


Eşler Arasında Yaş Farkı


Kadın erkeği, erkek de kadını tamamlar. Birbirinin hem ayıplarını, hem de eksiklerini örterler.Yaşların birbirine yakın olması muhabbete, zıddı ise nefrete vasıtadır. Bu yüzden koca, kadının babası ya da dedesi yaşında olmamalı.Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile erken yaşta evlenmesinden hareketle bunun bugün de caiz olacağını söyleyenlere ise şöyle cevap verilebilir: Böyle bir evlilik Şer’î açıdan caizdir. Lakin bugün câri olan örf itibariyle bu uygun değildir. “Örfle sabit olan nassla sabit olan gibidir.”, kaidesinden hareketle örf dikkate alınmalıdır. Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın onunla sokakta, çarşıda yürürken akranlara bakıp mahcubiyet duyacak, içi daralacaktır. Hayattan beklentileri farklı olduğundan birbirlerinin dilini anlamakta da zorlanacaklardır.


“Biz, Şeriat’a uymakla sorumluyuz. Neden örfe göre hüküm veriyorsun?” diyenlere şöyle cevap vermek mümkündür: Şüphesiz ki Şeriat’ın örfe üstünlüğü ve önceliği vardır. Fakat yaşlı bir adamın genç bir kadınla evlenmesi ilahî bir emir değildir, sadece mubahtır. Üzerinde en fazla maniplasyon yapılan konulardan olan Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı söz konusu mevzuya aynıyla delil olmaz. Zira Allah Rasûlü’nün her nevi ameliyesini tenkit eden Kureyş’ten bu noktada tek cümlelik bir eleştiri rivayet edilmemiştir. Eğer Müşrikler bu evlilikte bir istismar görmüş olsaydı, mutlaka konuşacak, “Bizi hakkaniyete çağıran Muhammed’in yaptığına bakın!” diyecekti; lakin demedi, diyemedi. Bu hususta onlardan tek satırlık bir tenkit nakledilmedi. Çünkü Allah Rasûlü’nün Hz. Aişe ile izdivacı, Hicaz örfünde çok normal bir hadiseydi.

Ayrıca bu izdivac, Allah Rasûlü’nün doğrudan talebiyle olmamış; Hz. Hatice’nin vefatından sonra uzun zaman altı çocuğa hem annelik, hem de babalık yapmasına şahit olan yakınları yeni bir izdivaç noktasında O’na telkinde bulunmuş; bu bağlamda Havle Binti Hakîm (Ümm-u Şerîk) de Hz. Aişe ile evlenmesini teklif etmiştir.


Allah Rasûlü de, Hz. Aişe tarafına evlilik teklifi götürdüğünde, Hz. Aişe çoktan evlenecek çağa gelmişti. Zira muteber siyer kitaplarında da belirtildiğine göre Hz. Aişe Allah Rasûlü’nden önce Cübeyr b. Mut’im ile nişanlanmıştı.


O günkü örfte bir kızın evlilik çağına gelip gelmediği takvimle değil, fiziksel gelişimle takdir edilirdi. Tıpkı bir çiftçinin, ürünün hasad vaktinin geldiğine, bizzat gelişimine bakarak karar vermesi gibi, Cahiliyye’de de evlilik için bizzat kızın fizikî durumuna bakılırdı. Havle, Hz. Aişe’de bu gelişimi gördüğünden dolayı Allah Rasûlü’ne onunla evlenmeyi teklif etmişti. Çünkü Hz. Aişe o yıllarda çocukluk dönemini geride bırakmış, Mekke örfüne göre evlenecek kızlar arasına girmişti.


Örfler asırdan asra olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişir. 50-60 yıl önce Anadolu’da kızların evlenme yaşı 15-16 iken bugün üniversite okuyan kızlarda bu ortalama 25-26’ya yükselmiştir. Ayrıca bilinmelidir ki, sıcak iklimlerde kız çocuklarının gelişimi, soğuk memleketlere göre daha erken olmaktadır.8


Örfe riayet edilmez de 17 yaşındaki bir kız 50 yaşındaki bir erkekle evlendirilirse evde duyguların, hislerin, heyecanların, eşya ve hadiseye bakışların aynı ya da birbirine yakın olması mümkün değildir. Biri A programını izlerken diğeri B programını tercih edecektir. Biri telefonda tweet atacak, diğeri namazdan sonra yatıp uyumak isteyecektir. Birine tatlı gıdalar dokunacak, diğeri tatlısız sofrayı eksik bulacaktır. Allah Teala’nın üstün aile için takdir buyurduğu, “aşk ve merhamet” ancak tarafların aynı dili kullanmalarıyla mümkündür.


Babası yaşında bir erkekle evlenen kadın, evde akranı olan gençlerle birlikte yaşayacaktır. Adamın 20 yaşındaki oğlu, babasının benzer yaşlardaki eşini yatak kıyafetiyle, o da diğerini pijamayla görecektir. Bunların hiçbiri sahabe asrında yoktu. Oysa İslam bütün zaman ve mekanların dinidir. Her dönemde ve her asırda, varolmuştur, var olacaktır. Def-i mefâsid celb-i mesâlihten evladır. Buna göre yaşlı bir erkeğin genç bir kadınla evlenmesinde erkek tarafı için birtakım faydalar mülahaza edilse de, kadına ve aileye vereceği zararlar çok daha büyük olacağından, zarar dikkate alınarak bu nev’i evliliğin bu asırda olması doğru değildir.


Fukaha da velinin, genç bir kızı yaşlı bir adamla ya da çirkin bir damatla evlendirmemesini, denk bir damat bulduğunda ise nikahın tehir edilmemesini söylemiştir.Saray dışardan bakanı, içerden ise onda yaşayanı yakar. Eğer içinde “adam” yoksa ipekler içindeki çöl kadınları aba giydikleri günleri hasretle anar.


Dipnotlar

1. Ebû Davûd, H. No: 2087

2. Tirmizî, H. No: 1085

3, 4. Serahsî, el-Mebsût, V, 23; Kâsânî, Bedaiu’s-Sanâî, II, 317

5. Ahzab: 36

6. Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 27.

7. Bkz. Zehebî, Siyer-u A’lami’n- Nübelâ, IX, 233-4

8. Bkz. Merkezu’t-Tenvîri’l-İslamî, Redd-ü İftirââti’l-Münessırîn Havle’l-İslam, 86-7

9. İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, III, 143

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL