Dr. İhsan ŞENOCAK

Karma Hayattan Mahrem Hayata Nasıl Geçilir?

e-Posta Yazdır PDF

Dünya milletlerinin ırkının kölesi olduğuna inanan Yahudi’nin varlık felsefesi “öteki” olarak gördüğünün ezilmişliğinden beslenir. Siyasi hamleleri de ötekileştirdiği milletleri sömürme üzerine ibtina eder. Yahudilik; “Sapık bir akide”den doğan hasta bir dünya görüşüdür.


Yahudi’deki bu hastalığı görmeden onu insanlığın hizmetinde bir millet olarak kabul etmek, siyasi varlığını meşru addetmek nâmütenahi sorunlara yol açar. Müslüman’ın dünya görüşü “sahih bir akide” üzerine ibtina ettiğinden temsil ettiği dinin, hiçbir millet üzerinde “yan etkisi” olmaz. O, tatbik edildiği bütün millet yapılarına “mutlak fayda” getirir.


Bütün resuller gibi Allah Resulü de  İslam’ı tebliğe, zihinleri “sahih akideyi” kabul eder hale getirerek başladı. Mekke’de bütün muhataplarını “muhacir” olarak mezun veren bir akide mektebi kurdu. Sahabe, İslam’ın esası olan kelime-i tevhidinin birinci cüzünü yani “Lâ ilahe…”yi söyleyerek cahiliyyeden kalma bütün hastalıkları kustu. Tevhidi müzahrefattan temizlenen zihinlere emanet etti. Emir ve nehiyler o tertemiz zihinlerde neşvu nema buldu. Allah Resulü,  önce yürekleri sonra sokakları teslim aldı.

Tahliye

Allah Resulü’nün  sahabenin zihin dünyasını beşeri kirlerden tahliye etmedeki muvaffakiyeti  akidede kabul edilen İslam’ı, ictimaî alanda örflere mahkum olmaktan kurtardı. İslam Yahudilik ya da Hıristiyanlıkta olduğu gibi uygarlıklara kurban edilmedi. Bu durum namaz kılan fakat açık dolaşan kadın ya da zekat veren fakat faiz alan Müslüman suretlerinin ortaya çıkmasına mani oldu. Kur’an-ı Kerim, “tesettür ilahi buyruktur.” deyince, Medine’de ki kadınlar evlerine kadar açık yürümeyi ilahi emre isyan olarak gördü ve oldukları yerde kapandı. Ayet, “İçkiden vaz geçtiniz değil mi?” dediğinde Medine’deki evlerde su gibi içki tüketilmekteydi. Evindeki içki küpünü alan sokağa çıktı, dökülen küplerden dolayı sokaklar saatlerce içki aktı. Allah Resulü;  “Kim ırkçılığa çağırır, onun için savaşır ve o yolda ölürse benden değildir” buyurdu. Önceden ırkının üstünlüğü meselesini konuşmayı bile zaid gören sahabe, başka bir millete aidiyetinden dolayı aşağıladığı siyah Müslümana, “Ey siyah kadının oğlu! Siyah ayaklarınla başımı çiğnemeden secdeden kalkmam.” diye özür beyan etti.

Akaid Rükün, Fıkıh Muhafız

Beşerî hukuk sistemleriyle İslam, tam bu noktada birbirinden ayrılır. ABD’nin 1916-33 yılları arasında yüzlerce adalet sarayı, binlerce hukukçu, on binlerce polisle milyonlarca dolar harcayarak, binlerce insanı hapsederek, yüklü miktarda para cezası keserek yasaklayamadığı içkiyi İslam, üç aşamada önce yüreklerden sonra da bütün bir cemiyetten silip kaldırdı. İmanla ruhları teskin ve tanzim edilen sahabe yasağa, “işittik ve itaat ettik” şeklinde karşılık verdi. Fıkıh cemiyete muhafız, akaitte fıkha rükün oldu.


İnsana ait olan beşeri hukuk sistemleri, onlarca müessesenin katkısı ile vücud bulur yine de uygulamada istenilen netice alınamaz. İslam ise, Hz. Peygamber’e, “sihirbaz, kahin, mecnun” diyen mühürlü yüreklerin önce kilidini açar, içlerini tahliye eder sonra da ayet ve hadisten istinbat edilen ahkam-ı fıkhıyyeyi onların cemiyetine tatbik eder. Bunu yaparken ne de beşeri hukukta olduğu gibi kamuoyu desteği almak için anketler yapar ne de millet içinde ona karşı gayri memnunlar taifesi oluşur.

İman- Hüküm

Batı hukukunun inşa faslında belirleyici olması gereken kilise, kendini manastıra hapsettiğinden cemiyeti tayin vazifesinde görev almaz. İslam’da ise iman üzerine ibtina eden ve imanla korunan her bir hüküm, esas itibariyle Allah’a ve Resulü’ne  aittir. Bunun içindir ki Maide suresinde “yol kesenler”le hırsızların cezasından bahseden ayetler (33-38) arasında “takvayı, Allah Teala’ya ulaşmaya vesile aramayı, Onun dinini yüceltmek için yolunda cihad etmeyi” (35) emreden ayet-i kerime yer alır. Kur’an-ı Kerim bu tasarrufla, iki suçu önleyecek hükmün, ancak Allah’a iman eden “muttakiler” toplumunda olabileceğine işaret eder.


İsra Suresi’nde yer alan, “Beşeriyetin Kurtuluş Beyannamesi” (22-39) de “tevhit çağrısı” ile başlar ve yine “tevhit”le son bulur. İlahi talimatların küfre ait bütün değerleri zihinden tahliyeye davetle başlaması Müslümanın “muvaffikiyet ufkunu” açar. Ona nereye doğru nasıl yürüyebileceğini gösterir. Zihnini tahliye eden Müslümanın, hayatında Arap-İslam, Türk-İslam, Kürt-İslam gibi sentezlere sebep olacak bir maraz kalmaz. Çünkü tahliye, küfrün esaslarını bütünüyle tasfiye eder.


İslamî hükümleri tatbik etmedeki muvaffakiyet yolu, iman-amel sistemini dikkate almaya bağlı olduğundan Müslüman, her durumda buna riayet etmelidir. Aksi ise Beşeri Hukukta olduğu gibi cemiyeti, suç ve ceza denklemine mahkum eden bir kanun devletine dönüştürür. Kanun devletleri, vicdanları manastırlara, manastırları da papazların hevalarına mahkum ettiğinden adaletin tahakkukuna vasıta olamazlar. Ne sokakları koruyabilir, ne de millet malını himaye edebilirler. Bu yüzden her gece sabahlara kadar şu kadar polis sokaklarında devriye atar.

Zina; Milletlerin Felaketi

Kur’an-ı Kerim, hem iman-hukuk birlikteliğine hem de peş peşe gelen hükümler arasında münasebete riayet eder. “Bu yüzden açlık korkusuyla çocuk öldürmeyin” (İsra: 31) ayeti ile “Haksız yere cana kıymayın”(33) ayetleri arasında “Zinaya yaklaşmayınız.” talimatını koymuştur.

Neden Allah Azze ve Celle, “Çocuklarınızı öldürmeyin” ve “Cana kıymayın” talimatları arasına, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyruğunu koymuştur? İslam’ın beşeri hukuk sistemleriyle ayrıldığı temel hususlardan biri olan bu tanzim, aslında şunu da söylemektedir: “Bir şehvet giderme vasıtası olan zina, insanları ve hatta milletleri yok eden bir felakettir. O kadar büyük bir felakettir ki kaç felaket şekli varsa zina hepsine taliptir. Bu yüzden insanı yaratan ve onu korumanın usul ve esaslarını tayin eden Allah Azze ve Celle, “Zina etmeyiniz” yerine; “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurmuştur. Çünkü zina, hem ferdî hem de içtimaî anlamda bir katliamdır.”


Zina, ferdî anlamda bir katliamdır, çünkü gayri meşru yoldan kazanılan çocuklar ya kürtajla hakikaten ya da doğduktan sonra hükmen öldürülür. Cami önüne ya da izbe bir yere bırakılan her çocuk hükmen ölüdür. Onlar, varken yokluğa mahkum edilen; “İnsan yığınları içerisinde ki kayıp zavallılardır.” Bu yüzden fıkıh dilinde onlara “Lakît/buluntu” denir. Yani bir eşya gibi kaybedildikten sonra bulunan varlıklardır onlar. Lakît büyür, toplum içine karışır fakat zina mahsulü olması onu hükmen ölü olmaya mecbur eder. Horlanır, hakir görülür. Yaşayan ölü olmaktan, varken yok gibi muamele görmekten kurtulamaz.

Aidiyetsiz Yığınlar

Zina, insan soyunu kurutarak en büyük tahribatı toplumda yapar. Neticede insanlar hayvanlar gibi kimliksiz yaşamaya mahkum olur. Fuhuş, yayıldıkça evlenme oranı azalır. Zinakâr bir toplum önce aileyi sonra devleti ve nihayet medeniyet örgüsünü kaybeder. Eski Yunan’ı ve Roma’yı zina çökertti. Çağdaş batının çöküşü de zinadan olacak… İslam ümmetinin kıyamete kadar yaşamasını murad eden Allah Azze ve Celle’nin bu yüzden söze, “Ey İman edenler!” kaydı olmadan doğrudan “Zinaya yaklaşmayınız.” diye başlaması, hem Müslümanla zina kelimesinin yan yana zikredilemeyeceğini hem de ona götüren her nevi sebebin kaldırılmasının bu ümmetin yaşaması için şart olduğunu ihtar etmek içindir.

İctimaî Şehvet

İmkanı olan evlenecek, evlenemeyenlere de Müslümanlar yardımcı olacak. Çünkü ayet-i kerime, “Aranızdaki bekarları evlendirin…”(Nur: 32.) buyurarak “mal sahiplerini” ictimaî şehveti söndürmede göreve davet etmektedir. Bu yüzden Şeriat nazarında muhtaç bir delikanlıyı evlendirmek caminin halılarını değiştirmekten ya da minareler yapmaktan daha mühimdir. Müslümanlar minaresiz camide ya da eski bir halıda namaz kılınca sevapları eksilmez. Fakat şehvetlerine mahkum bekarların çoğaldığı cemiyetlerde “ubudiyetleri” iffet zevkinden mahrum kalır. Bu yüzden Allah Azze ve Celle, “Zinaya yaklaşmayınız.” buyurarak sebep planında zinaya götüren bütün unsurları da kaldırmayı emreder. İslam Devletinde zinaya karşı toplumun bütün şubeleri teyakkuz halinde olmalıdır. Adeta sürekli bir seferberlik durumu vardır. Bunun için okulda, çalışma alanlarında, toplu taşıma araçlarında haremlik-selamlık uygulanır. Bir büroda bir kadının herhangi bir erkeğin mesai arkadaşı olmasına, “Üçüncüsü şeytan olur.” şeklindeki Nebevî tesbitle bakılır ve asla müsaade edilmez.

Herkes Sorumlu

Şeriat, kadının erkekten, erkeğin de kadından etkilenip-etkilenmemesine bakmadan hükmü geneli dikkate alarak verir. Bu yüzden mahremiyet yasalarına, şehevi tuğyanı olmamasına rağmen Allah Resulü de  riayet eder. Mescitte itikafta iken bir gece kendisini ziyaret gelen eşi Safiye (r.a.) ayrılırken onu kapıya kadar uğurlar. Bu esnada oradan geçmekte olan ve Allah Resulü’nü görünce hızlanan iki sahabiye, “Olduğunuz yerde kalınız.” buyurur ve “Bu eşim Safiyye’dir.” buyurur. O iki zat hayretlerini bildirince Allah Rasûlü: “Gerçekten de şeytan insanın damarlarında dolaşır. Ben, şeytanın içinize kötü bir zan atmasından korktum.” buyurarak, Şeriat’ta, kanun koyan ve tatbik makamında olanlar dahil herkesin şüpheye mahal vermeden ilahi talimatlara uyması gerektiğine işaret eder. Beşeri hukukta kanunu tatbik ya da takip makamındaki sorumludan bu derece bir hassasiyet talep edilmez. Fakat Şeriat nazarında kirli elle temizlik yapılmaz, bu yüzden “hakimin” aklına olduğu gibi emanet hassasiyetine de bakılır. Beşeri hukukta ise, zinakârın ahlaki bir davada hakim olmasında hiç bir mani yoktur. Temizlenmenin sadece “temiz ve temizleyici” olma özelliği olan unsurlarla olacağını söyleyen Şeriât ne kadar ulvî ise; necasetle de taharet olacağını savunan beşeri sistemler o derece süflidir.

Karma Eğitim: Milletlerin Yok Oluşu

Tesettür, İslam’ın zinaya giden yolları kapatma noktasında kadına olduğu gibi erkeğe de getirdiği koruyucu hayat kaideleridir. Erkek, vücut yapısını belli edecek darlıkta bir elbise giyemeyeceği gibi kadın da onu güzel gösteren kıyafetleri dışarıda ancak dış elbisenin içerisinde giyebilir.


İslam, iş hayatında olduğu gibi eğitimde de kadın ve erkeğin bir arada olmasına müsaade etmez. Bu durum bütün peygamberlerin hayatında vardır. Nitekim Hz. Musa, Medyen’e geldiğinde çobanlar hayvanlarını sularken onların arasına karışmayan Hz. Şuayıb’ın iki kızına “Neden burada duruyorsunuz?” diye sorduğunda, “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.”(Kasas: 23.) cevabını almıştı. Vahyin geldiği evde büyüyen Medyenli iki kız bu cevapla, “Karma iş hayatının caiz olmadığını” söylemekteydi. Peygamber kızları, “babalarının yaşlı olmasına” vurguda bulunarak ailenin nafakasını temin etmekten aslında erkeklerin sorumlu olduğunu belirtmekteydi. Çünkü bu vurgu, genç olması durumunda hayvanları su içirme işiyle babanın meşgul olacağı anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’in, kızlardan birinin Hz. Musa’yı çağırmak için gelmesini “utana utana ona yürüyerek gelmesi”(Kasas: 25.) şeklinde vermesi, kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmalarının zarurî ya da arızi hallere mahsus olduğunu gösterir.

Felsefe’de Haremlik-Selamlık

Hayatlarında peygamberlerden kırıntılar taşıyan filozoflar da zinanın önüne geçebilmek için tedbirler almıştır. Çin’de Konfüçyüs adalet bakanı olunca, “alışılmışın dışında giysiler biçen” kişilere ölüm cezası verir. Ülkesinde “haremlik-selamlık” o derece yaygın hale gelir ki, erkekler yolun sağında kadınlar da solunda yürür. İnsan ticaretiyle para kazanan çevreler, bu uygulama karşısında müşteri kaybedince başbakana seksen güzel kadın rüşvet vererek Konfüçyüs’ü görevden uzaklaştırırlar.(Paul Strathern, Konfüçyus, 41-2.) Çin’de eski hayat tarzı tekrar geri gelir ve sebepler dairesinde zinanın yolları yeniden sonuna kadar açılır.

İslam’da Karma Hayat

Kur’an-ı Kerim, erkeklere olduğu gibi kadınlara da gözlerini karşı cinsten korumayı emreder. Şeriat, kadının erkeğe erkeğin de kadına bakmasının haram olduğu bildirir. Allah Resulü, Hz. Ali’ye “gayri ihtiyari olan ve affedilen bir defalık bakıştır. İkinci bakıştan mesulsün” buyurur. Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste de Efendimiz, “Gözlerin zinası bakmaktır.” ikazında bulunur. Bakmak haramsa kadınla erkeğin aynı mekanda ders okumaları, aynı büroda çalışmaları da haramdır.


Hz. Yusuf’la Züleyha arasındaki yakınlaşmaya da nâmahrem iki insanın aynı ortamı paylaşmaları yol açmıştı. Çünkü aynı ortamı paylaşmakla kazanılan ünsiyet zamanla kadınla erkek arasındaki her nevi mahremiyet duvarını yıkar. Karşıt cinsler arasında birbirine yöneliş başlar. Hz. Yusuf’u bu yönelişten Allah Teala’nın rahmeti kurtarmıştı. İnsanların peygamberler gibi masumiyeti olmadığından ünsiyete sebep olacak birlikteliklerden evleviyetle uzak durmaları gerekir.(bkz. Yûsuf: 23-4.)


Kur’an-ı Kerim, sahabeye manevi anneleri hükmünde olan peygamber eşlerinden bir şey talep ederken “perdenin arkasından istemelerini” emretmektedir.(Ahzab: 53.) Bu ayete muhatap olan sahabenin kalbi muhakkak ki asrımız erkeklerinin kalbinden daha temizdi. Ashabın perdenin arkasından konuşması onlar adına daha uygunsa, en güzel kıyafetlerin teşhir edildiği bedenlerle erkek ve kızların bir arada eğitim almaları evleviyetle haram olur.


Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, kadınlar gizlemekte oldukları zinetleri (halhal) anlaşılsın diye yürürken ayaklarını yere vurmayacak, çıkan sesi erkeklere duyurmayacaklar.(bkz. Nur: 31). Halhal sesinin erkeği etkilemesi kadının ayağını yere vurarak yürümesinin haramiyetine sebep oluyorsa, kadının halhal sesinden çok daha etkileyici olan bedeniyle erkeklerle aynı sınıf ortamında durmaları da evleviyetle haram olur.

Hadisler

Bir gün Ümmü Humeyd, İslam kadınları adına Allah Resulü’ne  serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü  eşlerimiz sizinle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” demişti. Hz. Peygamber de, bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmişti.(Ebû Davûd, Salat 53; Tirmizî, Reda’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371; İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383.). Başka bir rivayette ise, “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”(İbn Esîr, Üsdu’l-Gâbe, Beyrut, 1994, VII, 311.) şeklindedir. Allah Resulü, Ümmü Humeyd’e, “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de, “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmesi açıkça hükmün bütün kadınlara yönelik olduğunu göstermektedir. Kadınların evlerinde namaz kılmaları Peygamber mescidinde onunla birlikte kılmaktan daha efdal olduğuna göre, eğitim ya da başka amaçla kadınların erkelerle aynı ortamda olmamaları da evleviyetle haram olmalıdır.


Allah Resulü, erkeklerin saflarının en hayırlısının ön, en şerlisinin de arka saf; kadınların en hayırlı safının arka, en şerlisinin de ön saf olduğunu belirtmektedir.(Müslim, Salat; Tirmizî, Salat; Ebû Davud, Salat.) Allah Resulü bu hadisiyle kadınların mescide gelmeleri durumunda erkeklerle aynı mekanı paylaşmamalarını safların amelin makbuliyetini etkilediğini bildirerek kıymetlendirir. Buna göre, kadın için en şerli saf erkeklerle birlikte olduğu ya da onlara en yakın durduğu saftır. Çünkü erkeğe ne kadar yakın olursa zihni o kadar meşgul olacaktır. Namazda ihtilat caiz olmadığına göre Allah’ı hatırlama duygusunun namaza nisbetle daha zayıf olduğu mekanlarda ihtilat ise evleviyetle haramdır.


Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü; “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”(Ebû Davûd, Salât 16.) buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi, delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim hadisten kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden  bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.(Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’l-Mevrûd, Beyrut, ty., IV, 72.19.) Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü  tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.(Ebû Davûd, Salât 17.)


İslam, erkeklerin kadınlara ait bir kapıdan içeri girmelerini, kapıda bir ihtilat olmaması için yasaklamıştır. İçeriye girme ve çıkma esnasında dahi ihtilatı caiz görmeyen bir Peygamber’in şeriatında kadınla erkeğin aynı sınıfta birlikte eğitim almaları da evleviyetle caiz olmaz.

Hulasa

Eğer hayatı tayin ediş, Hz. Adem ve Havva’ya nikahla -evde- aile olmayı öğreten Allah Azze ve Celle’ye değil de hevasına tapan insana bırakılırsa, insan aile kuramaz, ebeveyn olamaz, hayvan gibi bir hayatı yaşamaktan da kurtulamazdı.


Sayısal değerleriyle bir bir mana ifade edebilmek için kamera karşısına geçip “karma eve” teker teker “evet” diyen ve bu halleriyle millet vicdanında paydası büyüdükçe sayısal değeri küçülen sayılar gibi alçalanların mahremiyete itirazlarını dikkate almak, insaniyetin hayvaniyete istihale etmesine müsaade etmek olur.


İnsana, nâmahrem bir kadınla erkeğin bir evde ancak nikahla bir arada olabileceğini öğreterek onu karma bir hayat yaşayan hayvanlardan ayıran Allah Azze ve Celle, eğitimin de nasıl olması gerektiğini Kitabı’nda beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ilahi murada göre cemiyete tatbikine memur olan Allah Resulü de, hem ailevi, hem ictimaî hayatın merkezine mahremiyeti koyarak neyin nasıl olması gerektiğini resmetmiştir. O, fiili sünnetiyle olduğu gibi sözleriyle de sebep planında zinaya götüren ne kadar unsur varsa hepsini ortadan kaldırmıştır.


Allah Resulü, tek bir sınıfta/Ravza’da ayrı zamanlarda on binlerce kadın-erkek sahabiyi yetiştirdiğine göre; on binlerce dersliğin ve yüz binlerce öğretmenin olduğu bir ülkede karma eğitime son vermenin imkansızlığından bahsetmek ya Kur’an-ı Kerim’in iman-hüküm sisteminden mahrumiyetten ya da irade ahlakı zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Çaresi ise, Kur’an’ı anlamaya nailiyet ve yitirilen iradeye sahibiyettir.

 

İlahiyat Fakülteleri’nin İlmi Kıymeti

e-Posta Yazdır PDF

Batı, siyasi ve iktisadi menfaatlerini teminat altına alabilmek için diğer medeniyetlerin muhtevasıyla oynadı, muhtemel bir dirilişe engel olabilmek için de onların idrak ve varoluş usullerini ya imha etti ya da kullanılamaz hale getirdi. İmha tufanı, reddi kadîmi besledi. Sömürüye maruz kalan her millet, kendini var eden değerleri sürgüne gönderdi. Bu süreçte Müslümanlar da ilmi ve fikri hasılalarını terk etti. Fıkıh budandı, elde kalan “ilmihal” her mevzuda “yenilik” isteyen mustagribler elinde huşu ve takvadan uzak şekiller mecmuasına dönüştü. Muamelât ve ukubât alanına giren hükümler seküler batı uygarlığının dünyasına ait yasalar esas alınarak değiştirildi.
 Teselli Faslı
1924 yılında kurulup 1933 de kapatılan, 49’da tekrar açılan İlahiyat Fakültesi, hem zarfı, hem de muhtevası itibariyle –sanki- imha ameliyesinin teselli faslını üstlenmişti. Millete, “Kapatılan medreseler yerine yeni arayışlar içerisinde olmayın, işte İlahiyat Fakülteleri” denilerek Anadolu’da yeniden ilim ve fikir sarayları kurma hamlelerinin önüne geçildi.
Alimden Din Münekkidine
Ali Fuat Başgil’in, “Mevcut programla, bu okullardan alim değil, din münekkidi çıkar.”, endişesi maalesef gerçek oldu. Kifaî derecede fıkıh ve tefsir okumadan, “Fıkıh ve Tefsirde tartışmalı konular” dersi alan her öğrenci, yakîn bir imanla girdiği fakülteden derin şüphelerle mezun oldu.
İmha Harekatı
İslam coğrafyasını etkisi altına alan imha hareketi, en büyük tahribatı bütün medreseleri kapatılan İstanbul’da, en az hasarı ise dağ köyleri medreseye çevrilen Hind kıtasında yaptı. Ulema, her türlü resmi vazifeyi reddedip köylere çekildi, Muhalled ders nizamına göre öğrenci yetiştirdi. İnkar bendlerini ilim ve fikirle patlatacak iki mecra açıldı: Diyobendi Medreseleri ve Nedvetülulema… İslami ilimlere vakıf olduktan sonra diğer medeniyet havzalarını da tanıyan ve hiçbir tesir altında kalmadan eşya ve hadiseye dair kıymet hükmünü veren çağın fakihleri, muhaddisleri, mütefekkirleri bu iki medresede yetişti.
Merkez Olabilmek 
Hayatı İslam’a göre tayin edebilmek için evvela merkezi inşa etmek, merkezde derinleşmek gerekir. İlahiyat’ın merkezi, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’tir. İslami ilimler bu merkezde örgüleşmiştir. Bu merkezde akıl muteberdir fakat kıymeti nisbetinde vazife üstlenir. Ne bir adım önde, ne de bir adım geride durur.
Vahiy Doğruya, Felsefe Yanlışa Götürür
Akıl vahye iktida eder. Çünkü vahiy doğruya, mahza felsefede yanlışa götürür. Fakat felsefe, “neyin doğru olduğunu idrak edebilmek için neyin yanlış olduğunu bilmek gerekir”, faslından bir kıymete sahiptir. Bu yüzden İslam, ne sadece felsefeyle ne de felsefesiz anlaşılabilir. Felsefe, yanlışın müessisi olduğundan hakikati bulduramaz. Bilakis neyin “hakikat” olmadığını gösterir. Kim felsefenin buldurucu olduğunda ısrar ederse, “buldum, bulacağım” zannıyla hem “hakikate” hem de şakirtlerine ihanet eder.

Felsefenin Allah Teala ile rabıta kurma gibi bir önceliği yoktur. Mücerred akıl onu nereye götürürse, oraya gider. Kutsal tanımaz, Vahye karşı buyurgandır. Fakat her nevi tuğyana fikri hüviyet verip, ihtiramda bulunur. Yanlışı tesis etmede ne kadar açılacağını ve nerede duracağını filozof da bilmez. Bu yüzden zihinsel faaliyetlerinde ya da düşünce makberlerinden arakladığı hasılayı aktarmada bir usule riayet etmez. Ne hesap verme korkusu, ne takva, ne de veradan nasibi vardır. Bu yüzden aklını felsefeye kaptıranlar hevalarına göre nassları tevil ederken vicdan muhasebesi yapmaktan mahrumdur.
Şakirtlerin Kıymet Melekeleri
Filozof ya da felsefe şakirtlerinin idrak ve kıymet melekeleri marazlı olduğundan kendilerini ya Peygamberlerle aynı seviyede ya da onlardan daha üstün görürler. İbn Rüşd, din ve felsefeyi aynı memeden süt emen iki kardeşe benzetir. Felsefeye göre, peygamber hakikate, vahiyle doğrudan, filozof ise aşağıdan yukarıya burhanla ulaşır. Farabi’nin filozofun talip, peygamberin de matlup olmasını nazara vererek filozofun peygambere rüçhaniyetine hükmetmesi, felsefenin hikmetsiz nasıl inkara saplandığının resmidir.
Medeniyete Giden Yol
İslami ilimler havzasında muvazeneyi sağlayıp merkez olamayan İlahiyat Fakülteleri, felsefenin, öğrencilerini ilim ve irfan vahası kuruyan düşünce çöllerine savurmasına mani olamamıştır. Kelam ve usulden önce felsefeye muhatap olan öğrenci, savrulduğu düşünce çölünden çıkmak için eşya ve hadiseyi İslami bir nazarla tahlil edemez. Çoğu defa Medeniyete giden yolu bulamaz.

Hadisenin bu boyutuna kör kalıp Gazzali örneğinden hareketle felsefe müdafaası yapan Yasin Aktay, felsefeyi hikmet; hikmeti de felsefe zannedip rakip takım lehine tezahuratta bulunan zavallı seyirci konumuna düşmekten kendini alamamıştır. Evvela bilinmeli ki, Gazzali İslami ilimlerde merkezdir. O fakihtir, usulcüdür, müfessirdir, mutasavvıftır, mantıkçıdır. Medreseyi tehdit eden fikri anarşiyi sonlandıran düşünce çölünü vaha vari yeşerten allamedir.

Gazzali bu ameliyesinde muvaffak olabilmek için, yaklaşık iki yıl tasnif ve tedristen arta kalan zamanını felsefi metinleri tanıma ve tanımlamaya ayırmış, öğrenciler için “kifaî derecede felsefe okuma kılavuzu” hazırlamıştır. En zeki talebeleri, filozofların halkalarında öğrenci olmaya zorlayan felsefi metinler, Gazzali tarafından mücerred okumayla çözülmüş, anlaşılmaz olmaktan itibar kazanan felsefe, en büyük darbeyi onun “Makasıdulfelâsife” adlı eseriyle almıştır. Gazzali, meseleyi kıymetlendirirken şunları söylemiştir: “Allah beni iki yıldan daha az bir zamanda sırf okumak yoluyla onların ilimlerinin nihai noktasına vakıf kıldı.” (Gazalî, el-Münkız, 34,35). Gazzali’nin bu süreçte kaleme aldığı “Tahafut”, felsefi muhtevanın İslamî nazarla kıymet derecesini ortaya koymuştur.

İlahiyat’tan Felsefe Mabetlerine
İslami İlimlerde merkez olamayan İlahiyatlar, maalesef ki öğrencileri ne ilmi ne de fikri manada tatmin edemedi. Daha ilk yıllarda öğrenci diplomasını alıp, “Harvard’ta, Cambridge’da” yüksek lisans yapmanın hayalini kurdu. İmkan bulunca da felsefeyi kutsayan, İslami ilimleri aşağılayan oryantalizmin bilgi mabetlerine “rıhleler” yaptı.

Yusuf Kaplan’ın, “Felsefenin, bir işe yarayabilmesi için, terkedilmesi, yani aşılması, hikmetle buluşabilmesi şarttır.” şeklindeki değerlendirmesi, neden felsefe derslerine keyfiyet ve muhteva ayarı yapılmasının da cevabıdır.

Yerinde okutulmayan ya da İslamî ilimler geleneğinden mahrum olanların elinde tatminsiz öğrenciler yetiştiren felsefe, İslamî ilimleri aşağılayan münkir bir neslin yetişmesine vasıta olmaktadır.

İslam Düşüncesi mi, İslamî Düşünce mi?
İyi derecede İslamî İlimler okumadan felsefeye dalmak fikri anarşiye yol açar. Vahiyle, düşüncenin koordinatlarını tam olarak belirleyemeyen her öğrenci, belli bir zaman sonra İslam’ı da düşünce sistemi olarak görmeye başlar. Her mevzuda “indî” yorum yapar, “bana göre” diye fetva verir. Hakikatte ise İslam, bir düşünce sistemi değil, vahiydir. Bu yüzden Üstad Necip Fazıl, “İslam Düşüncesi” terkibini, ulvi olanın beşeri olana mahkumiyeti şeklinde yorumlar.

İslam, aslı itibariyle münzeldir/indirilmiştir. Düşünce onun esası değil, zamanla ulemanın münzel/vahiyden derin düşünce neticesinde anladığıdır. Bu yüzden Müslümanların zihni hasılalarına, “İslam Düşüncesi” değil, “İslamî Düşünce” yani vahye aidiyeti olan düşünce demek gerekir.

İslamî Düşünce sisteminin kurucusu vahiy; felsefenin ki ise akıldır. Bu cihetle İslami Düşünce felsefeyle aynı bağlamda ele alınamaz. “Tefsire şu kadar ders ayrıldı, felsefeye de bu kadar tahsis edilmeli.” denemez. Felsefi aklın hasılası, İslamî düşünceye rakip olamaz.
Felsefe Nerede Durmalı?
Müslümanlar, vahyi koruma ve anlama çerçevesinde diğer medeniyet havzalarında olmayan ilim dalları inşa etti. “İki asıl” olarak şöhret bulan Usûl-u Fıkıh ve Kelam insanlara beşer aklının ulaşabileceği nihai noktaları gösterdi. Kelamcılar, farklı medeniyet havzalarının tenkitlerine ve onların tesiri altında vahyi anlayan sapık fırka mümessillerine niçin ve nasıl iman edileceğini ilzamî bir dille anlattı. Aklın da, kalbinde yolunu aydınlattı. Usulcüler ise tayin ve tesbit ettikleri esaslarla Kur’an ve Sünnet’in her çağın sorunlarını çözecek muhtevada olduğunu gösterdi.

Usul-u Fıkıh, fikir/fıkıh imal etmeyi, Kelam’da; İslamî Düşünce sistemi içerisinde kalarak “hakikat”in nasıl anlaşılacağı ve anlaşılan hakikatin de neye göre korunacağı noktasında esaslar belirledi. Kelam, vahyi muhafaza adına mücerret ya da muharref düşüncenin yakasına yapıştı. Kelamî hasılayı -insaf sahibi her aklı ikna edecek şekilde- bir araya getiren Taftazanî ve Cürcanî’nin Şerhul-Mevakıf ve Şerhul-Makasıd’ı bütün muhtevası mücerred düşünce olan mutezile ve felsefeyi sigaya çekti. Çağının düşünce sistemleriyle hesaplaşan Taftazânî ve Cürcanî onlara ne olduklarını ve nerede durmaları gerektiğini de öğretti.
İslamî Düşünce, felsefeyi hesaba çekme sürecinde onu bütünüyle reddetmemiş bilakis ondan “fevâid” çıkararak akl-ı selimin hizmetine sunmuştur. Dün bu hizmeti yapabilen Kelam, bu gün de –nisbi müdahalelerle- yapabilecek güçtedir. Fakat asıl büyük mütefekkirler, kurucu ve sorgulayıcı akıllar usul ve fıkıh alimleri arasından çıkmıştır. Bu yüzden tefekküre kelamla başlayan Ebû Hanife (rahimehullah) hicri 120’den itibaren alan değiştirip fıkha yönelmiştir. Birinci sınıf akılların kendilerini tatmin edecekleri yegane alan fıkıhtır. Müslümanlar on iki asır dünyayı fakihlerin ictihatlarıyla idare etmiştir. Bu yüzden İslamî muhtevayı imha hareketi öncelikle fıkhı hedef almış ve onu “ilmihal” sınırlarına mahkum etmiştir.

İslamî İlimleri Sürgüne Göndermek
Merkez olamayanları yani İslami ilimlerin dünyasına giremeyenleri, felsefe çölüne çekmek ana dilini henüz öğrenmeyen çocuklara ecnebi lisanı öğretmek gibidir. Bu ne kadar yanlışsa İslami ilimleri sürgüne gönderip, felsefeyi buyur etmek de o kadar hatadır. Lisan öğrenmek esas itibariyle farklı ufuklar tanımak için gereklidir. Fakat kişinin kendi ufkunu tanımadan başka ufuklara açılması, kendi medeniyet havzasından koparılıp Batıya mahkum edilmesi nasıl doğru kabul edilip, müdafaa edilir? Sınırlı düzeyde İslami eğitim alan İlahiyat öğrencisi bu mahkumiyetten kurtulup, Türkiye’nin ve İslam dünyasının geleceği adına ne kadar sağlıklı düşünebilir?

 Neye Karşıyız?
“Neden felsefe okutuluyor?” diye müşteki değiliz. Felsefenin okutulma şekline, muhtevasına, “İslam Felsefesi” terkibiyle bu dersi verenlerin İslam harfleriyle yazılan metinleri okuyamamalarına, bu yüzden Batılıların eserlerine mahkum olmalarına ve nihayet felsefenin yerinin yeniden tayin edilmesi talebine karşı muhafazakar bir tavır alıp, eğitimi mahveden sistemi savunma reflekslerine karşıyız.

Eğer eğitimde başarı fakülte açmak, bina yapmak, tedrisata büyük bütçeler tahsis etmek, mezun öğrenci sayısını artırmaktan başka bir şeyse, o başka bir şey noktasında İlahiyatların ne halde olduğu ortadadır. Buna itiraz edenler, Diyanet’in düzenlediği “yeterlik sınavlarına” gözlemci olarak katılıp, savundukları programdan mezun olan öğrencilerin ne durumda olduklarını görebilirler.

Hal Muhasebesi
Gayeleri arasında, İslamî eserleri ana çizgileriyle okuyup anlayabilecek öğrenciler mezun etmek de olan bu okullar acaba şu kadar yıllık tedrisat hayatında bunu ne kadar başarabilmiştir? Dışarıdan eğitim almadan mezun olan kaç İlahiyat mezununun kıraatı imamlık için kafidir? Eğer mezunlar İslami ilimlerde yeterli ise neden Diyanet bunları otuz aylık bir eğitime aldıktan sonra kürsüye çıkarıyor? İmam Hatip okullarında Arapça ve Kur’an-ı Kerim öğretilememesinin bir sebebi de kifaî derecede eğitim almadan mezun olan İlahiyatçılar değil midir? Niçin pek çok İlahiyat mezunu vaaz edemez? İlahiyat, neden şu kadar kız öğrencisine tesettürle teberrüc arasındaki farkı anlatamaz? 

Maalesef ki savunulan bu programın başarılı olduğu tek bir nokta vardır, o da nasıl Arapça, Kur’an-ı Kerim ve hatta felsefe öğretilemeyeceğini göstermiş olmasıdır. Millet evlatlarına merhamet eden birinin kalkıp bu hali dava etmesi, bu izmihlale dur demesi gerekir.

Ölümü gösterip, milleti sıtmaya razı olmaya çağıran bir anlayışın tarihi tecrübeyi ve medeni birikimi dikkate alarak, bu günün ve yarının ihtiyaçlarını karşılayacak bir İlahiyat müfredatı hazırlaması ne kadar mümkündür? Terör meselesi, Suriye, Mısır, Arakan gibi muzdaribler coğrafyası, bir dine iki mabed tahsisi gibi aktüel konularda fikir beyan etmeyi, alan dışı faaliyet olarak gören, milletin “Şimdi sen konuşmalısın.” dediği zamanlarda, “İşte şimdi susmam gerekir.” diyen bir zümre, ilim ve hikmet mecralarını açacak hamleyi yapabilir mi?

Eski halin devamından yana tavır alanlar, ya mevcut sisteme göre mezun olan öğrenciler arkasında namaz kılmadılar ya da yaz kursuna giden kabiliyetli bir talebe kadar kıraatten anlamadıklarını ilan etmektedirler. Onların Kur’an, tefsir, hadis gibi derslerin felsefe kadar ehemmiyeti olmadığını savunacaklarına ya da maşeri vicdana ilan edilmesi İslam’a zarar verecek küçük hesaplar peşinde olacaklarına ihtimal vermeyiz. “Bizim Allah’la değil batıyla irtibat kurma problemimiz var, o irtibatı da ‘felsefe’ sağlar.”, gibi bir niyet taşıdıklarını da düşünmek istemeyiz. 

 İlahiyatların İlmî Kıymeti
Mevcut haliyle devam etmesi istenen İlahiyat Fakülteleri İslam dünyasında ilmi hüviyetleriyle ne kadar tanınıyor? Bu okullar şu kadar yıllık tarihinde dünya çapında itibara sahip kaç alim yetiştirdi? Fazlurrahman özel sayısı çıkaran editörler, Hasan Hanefi oturumu düzenleyip Cumhuriyet’e, “İşte aradığımız Hoca” nevinden manşet attıranlar bir buçuk milyarlık İslam alemi için hangi çalışmayı yaptı? Neden her nevi imkana sahip olmalarına rağmen ilmi çalışmalarda referans alınmazlar? Medrese müktesabatı olmayan kaç İlahiyatçı, Kur’an-ı Kerim’in diliyle eser telif edebilir? İslami İlimleri bir Kur’an kursunun ufkuna mahkum etmek isteyen Modernlerin ilmî ve fikrî itirazları eğer onlara aitse İslamî literatürün önemli bir bölümünü mutaala etmiş olmaları gerekirdi. Fakat defaatle müşahade edilmiştir ki pek çoğu üç tane hadisi dahi senediyle okumaktan acizdir. İlmi kıymeti, ünvanıyla sınırlı olan bu modernlerin Ehl-i Sünnet’e itiraz ettikleri mevzularda nesepleri kime dayanır? Bilgi ağaçları kimler? Basit ve sığ ilmi hasılalarını kimlerden arakladılar? Yoksa bütün yaptıkları ve yazdıkları oryantalistlere ait eserlerden kopya almak mıdır? İslam dünyasında itibar görmemelerinin nedeni ikinci el kabul edilmeleri midir?

Susanlar ve Konuşanlar
İlahiyat kontenjanlarının 300’lerden 20’li rakamlara çekildiği, başörtüsünün yasaklandığı, Kur’an-ı Kerim derslerinde marşların okutulduğu 28 Şubat sürecinde odalarına çekilip susmayı tercih edenlerin felsefe derslerine müdahale sonrasında toplu açıklama yapması, neyi neden daha üstün ve ehem kabul ettiklerini göstermesi açısından kayda değerdir.
İlahiyat mezunlarını otuz ay süreyle İslami ilimler eğitimine aldıktan sonra kürsüye çıkaran bir kurumun da değişiklikten rahatsız olduğunu beyan etmesi manidardır.

Fikri muhteva cihetinden en nasipsiz yazıların sahibi olan Hüseyin Gülerce’nin de gayrı memnunlar safına geçip, “Her şey okunmalı.” şeklinde mevzuya müdahil olması, talebeye belli kitaplar dışındaki eserleri okuma yasağı getiren bir topluluğa ait olması açısından değerlendirildiğinde en azından ahlaki bir sorundur. Gülerce’nin İslamî mevzulara dair her yazısı, içinde olduğunu zannettiği dünyaya ne kadar yabancı olduğunu ifade etmesi açısından ayrıca bir öneme sahiptir.

Çözüm
Pek çok sınavdan geçerek İlahiyat Fakülteleri’ne intisap eden öğrencilerin ideal anlamda imam-hatip ya da öğretmen olamamalarının sebebi kendileri değil, onları bu hale mahkum eden zihniyettir. Buna rağmen mustagrip anlayışın dayattığı programı koruma noktasında muhafazakar, türâs-ı İslam’ı idrak hususunda ise modern tavır içerisinde olanlar, YÖK’e baskı yapıp eski hali ibka edenler, fakülte mezunu olduğu halde Kur’an-ı Kerim okumakta zorlanan imama, sınıfta öğrenci karşısında aciz kalan öğretmene, fıkıh öğrenemeden diploma alan öğrenciye neyi, neden savunduklarını izah edebilirler mi?

Bütün bunlara rağmen eski halin devamında ısrar eden gayr-ı memnunlar, İslami ilimlerin öğretimine, İlahiyatların dünyada söz sahibi olabilmelerine dair nasıl bir projeye sahiptirler? Kutsal bir emanet gibi korudukları programla İslam’ı çepeçevre saran fikri ve ictimaî inkarı sarsıp-yıkacak büyük ruhlu ilim adamları yetiştirebilecekler mi? Devrimcilik yalanıyla anarşist düşünceye teslim olan gençlere ictima-i adaletin yegane müessisi  Allah Resulü’nün siyerini nasıl bir uslüpla anlatacaklar? Din eğitimi, iletişim, rehberlik dersleri okuyan öğrenciler arasından Gazzali gibi çağının sorunları üzerine gidecek büyük hocalar yetiştirebilecekler mi? Eğer bunlara müsbet ve mukni cevaplar veremeyeceklerse ilim tahsili için fakültelerine intisap eden millet evlatlarına merhamet edip şöyle bir teklifi kabul etmezler mi?

İlahiyatlar ve Din Kültürü Ahlak Bilgisi Bölümleri (DİKAB); “İslami İlimler Fakültesi” ve “Teoloji Fakültesi” olmak üzere ikiye ayrılsın. Modernler ve okuduğu Kur’an-ı Kerim hiçbir kıraat imamı tarafından rivayet edilmeyen kâriler DİKAB da kalsın; fakih, müfessir, kelamcı olmak isteyenler “İslami İlimler Fakültesi”ne gitsin. Önce İslami İlimler havzasında “türas-ı İslam”ı tanısınlar sonrasında ise felsefe okusunlar.

 Ez Cümle
İslami ilimler ne sadece akılla ne de akılsız anlaşılır. Bu iş ne sadece felsefeyle, ne de felsefesiz olur. Çünkü İslam, gündüzse felsefe gece; İslam aksiyonsa felsefe reaksiyon; İslam doğruysa felsefe yalandır. Gündüz geceye, İslam da gerçek kıymetiyle anlaşılabilmek için felsefeye muhtaçtır. Evet, felsefe mutlaka okunmalıdır. Ama neyin gece, neyin reaksiyon ve nihayet neyin de yalan olduğunu öğrenmek için okunmalıdır. Ne varki İlahiyat Fakülteleri kurulurken felsefe esas kabul edildiğinden -ilerleyen yıllarda ki kısmî müdahalelere rağmen- öğrenci İslami İlimlerdeki mahrumiyetinden dolayı çoğu defa gece ile gündüzü, yalanla doğruyu birbirinden ayırt edememiş bu yüzden yalana doğru, doğruya da yalan hükmünü vermiştir.

Beş yıllık fakülte hayatında tefsirden birkaç kısa sure, fıkıhtan birkaç mevzu ve yüz elli iki yüz hadis okumayı İslami ilimler adına yeterli görenler bu kıymet ölçüleriyle aslında ne kadar ibtidai bir malumata sahip olduklarını da izhar ediyorlar. Bu anlayış, çeşitli sınavlardan geçerek başarısını isbat eden ilahiyat öğrencisini mezun olduktan sonra kendisine sorulan sorular karşısında, “Kalellah-u Teala/Allah Teala buyurdu.”, “Kale Rasulullah/Allah Resulü buyurdu.” yerine, “Bana göre…” diye cevap vermeye mahkum etmiştir. Çare ise, İslami İlimleri merkeze alarak milletin ihtiyacına göre bu okulları yeniden yapılandırmaktır. Yani İslami İlimlerin asıl, felsefe grubunun ise tali ders olduğu, Türkiye’yi taşıyacak, dünyayı anlayacak, Kahire’de, Dımeşk’te, Bağdat’ta, Mekke’de okuyan kardeşleriyle Kur’an-ı Kerim’in diliyle ilmi müzakereler yapacak öğrenciler yetiştiren bir fakülte inşa edilmelidir. Bunun hayalini kuran İlahiyat hocalarımızın bu süreçte süküt orucuna bürünmeleri, “alimler birliği” gibi terkiplerle kendilerini duyuran müesseselerimizin de fikir beyan etmemesi eski halin devamına dolaylı yoldan destek sağlamıştır.

 

Secdede Doğan Kıyam

e-Posta Yazdır PDF

Ateistin mesleği inkardır. Gördüğüne değil, papağan gibi ezberlediğine inanır, onu tekrar eder. Bu yüzden her şeyin varlığına şehadet ettiği Allah Azze ve Celle’yi inkar cüretinde bulunur. Bunlar büyüyemez, büyüse de insanlığı uzun süre tehdit edecek bir güce erişemez. Hakikat için asıl tehlike arz eden ise, diliyle kabul edip, ameliyle inkar eden taifedir. Bunlar “Allah-u Ekber” der, camiye gider, bazen içeri girer, arada oruç da tutar, lakin ne namazdaki, ne de oruçtaki teslimiyetten nasipleri vardır. Tesettürü eski zamanlardan kalma ilkel bir örtünme şekli, İslam Nizamı’nı ise tarihte kalan bir yönetim şekli olarak görür. Tehlikenin büyüklüğüne işaret eden Kur’an-ı Kerîm, hesap ve ceza gününü sözüyle onaylayan haliyle yalanlayan adamı gördün mü?”


Bir delikanlı camiye gider, namaz kılar, İslam-i Hareket içerisinde mücadele eder. Diliyle binlerce defa Allah-u Ekber der, Kur’an-ı Hakim’in ayetlerini okur, “Muhakkak ki, namazım, diğer ibadetlerim, hayatım da, ölümüm de alemlerin rabbi olan Allah içindir.”1 der. Bu ikrar ile, hayatını Rabbi’nin talimatlarına göre tanzim edeceğine dair söz verdiğini ilan eder. Namaz bu ilanı kıyam, rüku, secde ve ka’de hallerinde tasdiktir. Allah’tan başka kimsenin olmadığı mekanlarda, İblis’in ruhunu günahla yıkama çağrılarına namazla, namazda verdiği sözlerle direnir. Namaz Hakk’a teslimiyet, küfre karşı koyma iradesidir. Şehvet arenalarına dönen ekranlar ise onu Allah’ın nizamını yalanlamaya çağırır. Hem namaz kılan, hem de gözlerini fuhşiyata, kulaklarını şarkılara feda eden gençler sanki şöyle derler, “Ya Rabbi! Namaza evet, oruca evet deriz, lakin dinin özel hayatımıza karışmasın.” Bu dille söylenen Allah-u Ekber’i hayatla reddediştir.


Sokakta, internette gözü harama kayan bir genç namazda verdiği ahitlere ihanet etmiş olur.

Seccadede Verilen Söze  Müessesede İhanet

“Sizden bekar olanları evlendirin”.2 ayetine muhatap olan servet sahibi müminler, namazda “Allah-u Ekber” diyerek ilahî bütün talimatları olduğu gibi bu talimatı da kabul ettiklerini itiraf ederler. Müessesesinde, mahallesinde yahut sokağındaki gençlerin evlenmesiyle alakadar olmayanlar ise diliyle getirdikleri tekbire hayatın içinde yer bulamayan insanlardır. Bu yüzdendir ki, asırlar önce Kur’an-ı Kerim, dünyada Allah’ın talimatlarını, Ahiret’te de hesabı yalanlayan adamı gördün mü?3 buyurdu.

Bir Ömür Eza

Müslümanların alakadar olmadıklarından dolayı evlenemeyen gençler, “Evlenmeye güçleri yetmeyenler, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar.”4 ayetine uyup, bahanelere sığınmadan dümdüz ayakta durmalı, harama kaymamalı, bir anlık bir iffetsizliği bir ömür ezaya denk kabul etmeli.


Bilbordların, ekranların, sokakların ürettiği ahlaksızlığın günaha çağırdığı gençler, en büyük günahları işleyen, iman ettikten sonra da hiç bir neslin korunamadığı kadar haramdan kaçan sahabeye bakamalı, her nev’i günahı işleyip tevbe ettikten sonra taşlara bakmaktan dahi haya eden Peygamber öğrencilerini düşünmeli, onların edebine varis olmalı ve Onların açtığı koridordan Cennet’e yürümeli.


Şehvetin bir yanardağ gibi patladığı bu zamanda ancak Allah Rasulü’ne aidiyeti olan gençler ayakta durabilir. Ancak onlar reddedilmesi gereken bütün sistemleri ve tuzakları boşa çıkarabilir.


Bir insan için yol kadar, yol arkadaşları da mühimdir. Şehvetlerine mahkum olanlar iffet ve izzet yolundan rahatsız olur, kadın gibi erkeğe de sürekli tuzaklar kurar. Hastalığı tanımayanlar ya da önemsemeyenler bir gün hastalandıklarını anlarlar lakin içindeki duygular tedaviye mani olabilir.

Dilde Tekbir, Halde İnkar

Kur’an-ı Kerîm bu Ümmet-in bütün fertlerinin marufu emir münkerden nehye memur olduklarını haber verir. Arkadaşları darılır ya da kendine “yobaz” der diye büyük günahlar işlenirken susan, yakınlarının şehvet çukurlarına, oradan da Cehennem’e savrulmasına sessiz kalan her müslüman diliyle söylediği tekbiri haliyle inkar etmiş olur.

Erkeklerle Senli Benli Konuşmalar

Allah’ın namaz emrine uyan lakin tesettür buyruğuna riayet etmeyen, erkelerle senli-benli konuşan, onların “Sana bu kıyafet ne kadar da yakışmış.” ifadelerinden onur duyan, eşinden daha sıcak muhabbetleri nâmahremle yapan muallime, doktor, hemşire lisanı haliyle “Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.”5 ayetini namazda okusa, Allah-u Ekber diyerek tasdik etse de hal diliyle “Ey Kur’an bu ayetlerin devri geçti.” diyor.

Maziye Ait Bir Buyruk

Alış-verişte ya da mektepte üç kelimeyle ifade edilebilecek bir mevzuyu erkeklerle daha fazla konuşmak adına beş, on kelimeyle dile getiren, işve yapan kadınlar her ne kadar namaz kılsa, Allah Azze ve Celle’nin, “Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın.”6 ayetini, kıyamda okusa da, halleriyle onun maziye ait bir buyruk olduğunu söylemiş olur.

İşde Başka, Evde Başka

Sabah namazına kalkan, evrad-u ezkarını yapan, evden işe giderken uzun süre aynanın karşısında kıyafetiyle meşgul olan, işte en iyi, evde eşinin yanında ise en eski kıyafetlerini giyerek, örtünmesi gereken erkeklerin önünde en güzel, en güzel görünmesi gereken eşinin yanında ise dağınık bir halde duran kadın her ne kadar namaz kılsa, namazda, “Evlerinizde vakarlı bir şekilde durun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.”7 ayetini okusa da, haliyle onun hükümsüz olduğunu ilan eder.


Kur’an-ı Kerim, “diliyle Allah-u Ekber diyen lakin hayatıyla onu itibarsızlaştıran adamı/kadını gördün mü?” diyerek müminleri, ma’rufu emretmeye münkere karşı durmaya davet eder. Ailesine, eşine sahip çıkmakla mükellef olan babaları vazifeye çağırır. Farz namazları imamın arkasında kılan lakin en yakınlarının İslamsız hayatlarına karşı tek bir cümlesi olmayan müminlere, omuz omuza namaz kıldığın insanlara da İslam’ı anlatmakla memur olduğunu hatırlatır.

Kızına Bir Defa “Tesettür Var”  Demeyen Babalar

Her sabah, namaz kılan bir babanın evinden tesettürsüz bir halde çıkıp işe ya da okula giden bir kıza, tek bir defa, “Yavrum! Rabbim sana örtünmeyi emrediyor!” demeyen aile reisleri, her ne kadar namazda Allah Azze ve Celle’nin, “Ey Allah’ın bütün buyruklarını kabul ederek Mümin olan kulları! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”8 ayetini okusa da, halleriyle önemsiz olduğunu söyler.

İslam Kardeşliği mi, İslamsız Töre mi?!

Namaz kılan lakin kendi soyundan, boyundan diye Allah’a ve Rasulü’ne düşman olanlarla aynı safta duran, İslamsız töresini, Allah’ın talimatlarına tercih edenler her ne kadar kıyama dursa, namazda Müminlerin ancak kardeş olduğunu9 haber veren ayet-i kerimeyi okusa da, halleriyle onu tanımadıklarını ilan etmiş olurlar.


Allah Rasulü, İslam’da insanların ırklarına göre değil, imanlarına göre kıymetlendirileceğini, beyaz kadınların çocuklarının siyah kadınların çocuklarından üstün olmadığını ilan etti. Bilal bin Rebah ya da Selman-ı Farisi ırkından dolayı ikinci sınıf sahabi muamelesi görmedi. İslam yüreklere öyle yerleşti ki tabiûn ve onları takip eden kuşaklarda yer alan ulemanın önemli bir bölümü kölelerin çocuklarıydı. Araplar onların önünde diz çöktü. İlmi onlardan aldı. Namazda “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”10 ayetini okuyan rükuya giderken aldığı tekbirle bu hakikati bütün varlığıyla tasdik ettiğini ilan eden bir mümin Allah ve Rasul düşmanlarının yanında ya da arkasında yürürse diliyle okuduğu ayeti, hayat tarzıyla reddetmiş olur.

Kur’an-ı Kerîm Mevsimlik mi, Ömürlük mü?!

Surette müslüman, yaşantıda gayr-i İslamî bir hayat yaşayanlar merhametten nasipsiz olur. Bu nasipsizliğin insan vicdanını en fazla tahrip eden hali ise yetim istismarıdır. Kur’an-ı Kerîm bu noktada şöyle buyurur, “Yetimi itip kakan asıl odur.”11 yani İslam’ı reddeden ya da diliyle ikrar edip ameliyle karşı çıkandır.


Namaz kılmayan dolayısıyla da Rabbiyle sıladan mahrum olanlar, haram çukurunun kenarında yaşar, birinden çıkar, diğerine yuvarlanır. Bir gün yetimi aşağılar, bir gün fukaranın malını iç eder. Bir şehirdeki bütün fakirlere bakacak kadar servete sahip olan kaç kişi onlarla aynı mahallede yaşamaktan ya da biriyle aynı masada yemek yemekten rahatsızlık duymaz?!


İslam’ın bütün devrimleri devirmesinin ve yine devirecek olmasının en büyük müjdecisi poz verme ya da oy alma kaygısı olmadan en zenginle en fakiri, Abdurrahman bin Avf’la Ebû Zerr’i aynı safta toplaması ve insanların bunu tekrar yapacak yegane nizamın o olduğuna inanmasıdır.


Ölünce tabutuyla geleceği holding merkezine, yaşarken “Bu binaya Allah’ın fakir ve Şeriatçı kulları giremez” diyen adam, başkasının mülkünde oyun oynayan, kendini oyunun havasını kaptırıp gerçek anlamda hükümdar olduğunu sanan ve ancak öldüğünde uyanacak bir zavallıdır. Namaz onun için de bir uyanma çağrısıdır. Namazı suretleriyle kılanlar, “O halde sakın yetimi ezme, isteyeni de sakın boş çevirme!”12 ayetini dilleriyle okusa, mevlid programları tertip etse de, halleriyle, “Ey Kur’an senin ahkamın ancak Ramazanda ya da en yakınlarımızın öldüğünde geçerlidir. Sen ömürlük değil, mevsimlik bir kitapsın.” der.

Yılın İyilik Ödülü

Namazsız hayatlar, menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten sıkılmaz. Çünkü onlar sadece kendileri için yaşarlar. Halleri yetimlerin arsalarını istimlak eden, ona göre bir şehir planı hazırlayan, sonra da birleştirilen arsaları üzerinde muhteşem siteler kuran, ardından da dostları tarafından “yılın iyilik ödülü”ne layık görülen millet düşmanı gibidir.


Birisini dağa çıkaran bir eşkiya, bir kişiyi öldürür, arsa hırsızları bir şehrin yetimlerini soyar, lakin beynamazlar güruhunun taklid merci olan Batı ise, Afrika’yı, Asya’yı istimlak eden tarihin eşini ve benzerini görmediği hırsızlar topluluğudur. Londra’yı, Paris’i, Newyork’u yetimlerin alın terleri ile onların mallarıyla kurdular.

Yol Kesiciden Merhamet Beklenmez

Eşkiya dağlarda pusu kurar, lakin Batı havadan, karadan şehirlere ölüm kusar. Namaz kılan bir müslüman bu katillere özenir, yemesinde, içmesinde onları taklid ederse bedeniyle kıldığı namazı, hayat tarzıyla inkar etmiş olur.


1959’ta Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) adalet beklemek yol kesiciden merhamet ya da namus yobazlarından iffetli hareket beklemek kadar boş bir hayaldır. Müminler söz ve hareket planında dini yalanlanlayanlardan uzaklaşırsa iradelerine güç gelecek ve bütün mazlumlara haklarını iade edecek dünya mahkemelerini kuracaklardır. Hem namaz kılan, hem de küffarla dostluğa devam edenler dilleriyle namazda okudukları, “Ey iman şerefine muhatap olanlar! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin; Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdır. Ve kim onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur.”13 ayeti halleriyle reddetmiş olurlar.


Namaz kılmayanda merhamet aramak kredi verdiği insanları iflas ettirdikten sonra onlara bakıp ne büyük adam olduğunu düşünen tefecide merhamet aramak gibidir.


Namaz kılanların Kıyamet şuuru, hesap bilinci; onların ise kiliseleri, papaları, kardinalleri var. Lakin çocuklar denizlerde boğulurken, açlıktan ölürken ne Papa’dan ne etrafında toplananlardan dünya çapında bir tepki geldi. Vatikan, “Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”14 , koridorlarında böyle bir hakikat yankılanmaz. Kendi memurlarından ibaret olan BM’ye bir defa insan onuruna saygı gösterin demez, çünkü onlar insan onurunun baş düşmanlarıdır.

Secdeden Gelen Kıyam

Muhacir çocukları, namaz kılan müminlerin ve bu toprakların merhametinin bir tecellisidir. Pek çoğunu babaları, “Türkiye Osmanlı’nın bakiyesidir. Orada müminler yetimi incitmez, kadına kem gözle bakmaz, aç, açık bırakmaz.” deyip de buraya gönderdi. Kaç bin müslüman “Allah Teala onları yokluk ve hicret, bizi de varlık ve vatanımızda ikametle imtihan ediyor.” diyerek onlara sessiz sedasız infakta bulunmaktadır. Müslüman bilirki günler insanlar arasında döner durur. Belayı def etmenin yolu ise Allah Aze ve Celle’nin emirlerine iktida etmektir. Yoksulluğa direnen lakin dilenmeyen bir muhacir kızı kış gününde kaldırımlarda kalem satarken uyuyup kaldığı bir anda bütün kalemlerini satın alıp, onu kalem satmaktan müstağni kılmak, sağdan soldan kadın derneklerine ya da kadına dair sempozyumlar düzenleyenlere değil ancak namaz kılanlara nasip olur. Öyle de olmalıdır. Namaz kılan, lakin mazlumların bu topraklardaki varlığından rahatsız olanlara Kur’anı Kerîm diyor ki, “Namazı suretleriyle kılıp, hakikatinden mahrum olanların vay haline!”15 Suretleriyle namaz kılan lakin halleriyle “infak ayetlerini” reddedenlere veyl olsun!


Namazı sureti gibi hakikatiyle de kılan müminler bilirlerki, onların tek dayanağı Mevla Tealadır. Dilleriyle olduğu gibi, halleriyle de Allah-u Ekber dediklerinde secdeden kıyama kalkar gibi yakında bir gün kıyam edecekler.


Dipnotlar:

1 Enam, 162.  2 Nur, 32.  3 Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! Mâûn, 1.  4 Nûr, 33.  5 Ahzâb, 33.  6 Ahzâb, 34.  7 Tahrîm, 6.  8 Hucurât, 10.  9 Hucurât, 13.  10 Mâûn, 2.  11 Ahzab, 34.  12 Duhâ, 9-10.  13 Mâide, 51.  14 Maun, 3.  15 Bkz. Mâûn, 4.

 

Namaz, Fikirde Kıvam, Harekette Kıyamdır

e-Posta Yazdır PDF

Seksen yaşında bir ihtiyar sabah kalkar, abdest alır titreyen ayaklarıyla camiye gider, kardeşleriyle safta durur. Bir nine yaz gecelerinde gözlerinden uyku akarken de yatsı ezanını bekler, kılar ve gece namazı için istirahate çekilir. Yatağından kalkmaktan aciz bir ihtiyar ezan sesini bekler, başucundaki kiremite teyemmüm edip namaza durur. Neden bir delikanlı sınava gidecek ya da uçağa yetişecek bir adam ciddiyetle akşamdan -namaz için- saatini kurar, sabah namazına kalkmak için yatar? Karanlığın üzerini bir yorgan gibi örttüğü şehirde bir genç kız fecre doğru kalkar, “Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin.”1  ayetine iktida edip feracesini üzerine alır, evin bir köşesinde kıyama durur.


Nedir fecir vakti şehirleri, köyleri ayağa kaldıran ruh? Niçin namaz kılar insan? Neden ezan sesini duyunca camiye koşar. Müminler neden Allah Teala’nın huzurunda saf saf olurlar? Niçin rukülerimiz, neden secdelerimiz var?

Namaz, Bedende Kıyam, Ruhta Kıvamdır

Kıyam, dirilişi, “Âlemlerin Rabbi için insanların kıyam edişini”2  anlatır. Namaz bedende kıyam, ruhta kıvamdır. Mahşeri, hesabı çağrıştırır. Ahiret’i yaşanılan anın içine taşır. Yeryüzündeki duruşların, oluşların, oturuşların, bakışların kim için ve neden olduğunun muhasebesidir namaz. Burada Allah için kıyamda duranlar, mahşer günü hesaba da, kıyama da muktedir olacaklar: “O gün insanlar -başka bir şey için değil- alemlerin rabbi için kalkarlar.”3 İnsanın Allah Teala’nın huzurunda iki duruşu var; Biri namazda diğeri mahşerde. Burada huzura duranlar, Ahiretteki huzurda hesaba muvaffak olacaklar. Bu yüzden her rekatta Fatiha okur ve “Bizi sırat-ı Mustakîm’de sabit kıl!”4  diye yalvarırız.

Namaz,

Semavî Bir Kalkandır

Namaz, fuhşiyata karşı semavî bir kalkandır. Gözü de, gönlü de korur; “Namaz hayasızlıktan ve münkerden meneder.”5


Namaz, hatırlayıştır. Dünyanın bize unutturduklarını hatırlamak, toparlanmaktır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür. İnsanın acıyı unutmaması, Allah’ı ise unutması azaptır. Bu yüzden İslam, acıyı unutmaya, Allah’ı ise hep hatırda tutmaya çağırır. Bunun için günde beş defa huzura çıkar müminler, bunun için dergahlarda “Allah” der dervişler.


Huzur-u İlahi’de duranlar, hayasızlıktan ve münkerden kurtulur, huzura kavuşur; “Allah Azze ve Celle’nin sizi anması, sizin onu anmanızdan daha mühimdir.”6 İbni Abbas (r.anhuma) bu ayeti tefsir ederken şöyle buyurur: “Allah Teala’nın sizi rahmeti ile hatırlaması, sizin O’nu itaatle yad etmenizden daha önemlidir.”. Allah Azze ve Celle rahmetiyle hatırlarsa, sekînet, huzur, güven, cesaret ihsan eder. Mümin yürekler dağlar gibi azametli, su gibi aziz olur. Semadan sekînet ve sabır yağar.7


Namazın ruhunda iki rükün var: Biri Allah’ı hatırda tutmak, diğeri ise her an kıyamet kopacak ve “kıyam” olacakmış gibi hazır olda durmak. Seksen yaşında bir ihtiyarın titreyen ayaklarıyla camiye gitmesi, delikanlıların, çocukların sabah namazı buluşmalarında yer ve gökleri inletecek bir eda ile, “Ya Rabbi! Alemde bütün herkes yataklarına mahkum olsa da biz kıyamdayız, kıyamda kalacak, Allah-u Ekber demeye devam edeceğiz.” demeleri hep o kıyam ruhunun tezahürdür. Kışta, yazda, güzde, baharda, yağmurda, karda kul, Allah ile olursa, Allah da en zor zamanlarda onunla olacak ve  yüreğine sekinet ve sabır yağdıracaktır.8

Geriye Dönüş Zafer, Hudeybiye Fetihtir

Namaz, hayatta sukunet, ruhta sekînettir. Bağdat’ta, Şam’da, Gazze’de tükenmez bir sabır, yenilmez bir iradeyle zaferi beklemektir. Namaz, ihsandır; “Sanki Allah’ı görür gibi ona ibadet etmektir.”. Namaz, Peygamber rüyasında Kabe’yi görmek, Hudeybiye’de durdurulunca, ihsan makamındaki bir ruhla Kabe’yi tavaf etmek, dönüş yolunda nazil olan Fetih Sure’siyle hem “sekînet”e, hem de Fetih müjdesine nail olmaktır.


Hudeybiye musalahasından dönen sahabede hüzün vardı. Fakat namaz ve Kur’an-ı Kerîm yüreklerinde bir sekînet alanı açtı. Umre için yola çıkanlara Allah Fethi müjdeledi. Namazla en zor zamanlarda yüreklerine sekînet indi, vakar yağdı.


Allah’la olana yenilgi yoktur. Bu yüzden büyük bir plan dairesinde geriye dönüş, zafer; Hudeybiye Fetih’tir.


Bütün mesele, her meselenin başı, Allah’ı zikretmek9,  O’nunla olmaktır: (وَلَذِكْرُ‭ ‬اللَّهِ‭ ‬أَكْبَرُ ). Elbette O’nu anmak en büyük ibadettir. Onu ananlar için sürgün hicret, nikmet nimettir.

Namaz Cennet’e Gireceklerin Dünyasını Cennet’e Çevirir

Namazda sekînet, sekînette ise saadet vardır. Sekînet, Cennet’e gireceklerin dünyasını da Cennet’e çevirir:‭ ‬وَيُدْخِلُهُمُ‭ ‬الْجَنَّةَ‭ ‬عَرَّفَهَا‭ ‬لَهُمْ/Onları -dünyada- kendilerine tanıttığı/tattırdığı Cennet’e sokacaktır.10


Müslüman Cennet’i yüreğinde taşır. Bu yüzden İbrahim olur, ateşte yanmaz; Yunus olur balığın karnında soluksuz kalmaz; Musa olur suda boğulmaz.


Namaz kılana, Cennet’i yüreğinde yaşayana yalnızlık yoktur. Onu yakmak için düşmanlarının günlerce odun topladığı Hz. İbrahim madde planında yalnızdı. Hasımları öfkelerini eylemleri gibi ifadelerine de dökmüş hep bir ağızdan, “Onu yakın ve ilahlarınıza yardım edin;11 حَرِّقُوهُ‭ ‬وَانْصُرُٓوا‭ ‬اٰلِهَتَكُمْ”. diyordu. Bütün bunlara rağmen Cennet’i yüreğinde yaşayan Hz. İbrahim’de metanet, onlarda ise telaş vardı.

حَرِّقُوهُ‭ ‬وَانْصُرُٓوا‭ ‬اٰلِهَتَكُمْ”. diyordu. Bütün bunlara rağmen Cennet’i yüreğinde yaşayan Hz. İbrahim’de metanet, onlarda ise telaş vardı.

Cennet’i yüreklerinde yaşayan İbrahimler yine kuşatma altında. BM, ABD, Rusya ilâ ahir hepsi aynı safta toplanıp İslam şehirlerine askeri yığınak yapmış ya ateş açıyor ya da ateş için son hazırlıklarını yapıyorlar. Arkalarına aldıkları dünya ise Nemrut’un adamları gibi, “Yakın Müslümanları!” diye katiller lehine tezahürâtta bulunuyor.

Allah’la Olana Yenilgi Yok

Nemrut’un çocukları bizi yakmak için odun topluyor, Hudeybiye’de müşrikler yolumuzu kesti, dönüyoruz, heryerde kurşun sesleri ve şehit haberleri… Karadan, havadan vuruyor, denizden filolar gönderiyorlar. Her yanımız eşkiya… Bağdat’ı, Şam’ı, Gazze’yi, Mısır’ı, Arakan’ı hasılı Allah-u Ekber diyenlerin şehirlerini yakıyorlar. Lakin siz namazdasınız, Allah’ın huzurundasınız. İbrahim oldunuz ve diyorsunuz ki, “Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da yuh olsun.”12. Allah’la olana yenilgi de yok, yalnızlık da. Ve yine semadan vakar yağıyor, sabır geliyor müstakim yüreklere. İradenizde en küçük bir sarsılma yok, Hz. İbrahim gibi putlara karşı koyacak ve birgün ateşleri yaracaksınız. İbrahim’ler İslam’ın sancağını da, yurdunu da çiğnetmeyecek, ölseler de ruhlarıyla mevzileri terketmeyecekler.


İmzalanan bütün anlaşmalar müslümanların aleyhine. Lakin Allah var, gam yok.  Hudeybiye’den dönen sahabe gibi ufukta zuhur eden “Fetih Suresi”ni okuyoruz, ruhlarımız namaz kıyamında; semadan yağan sekîneti selamlıyor. Yüreğimiz Cennet olduktan sonra sokaklarımızı Cehennem’e çevirmişler ne gam, ne keder!

Namaz, Bir Ahittir

Namaz, kulun Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmeyeceğine dair bir söz veriştir. Bu yüzden ihsan makamında namaz kılanlar sultanların önünde secde etmeye zorlandıklarında İmam-ı Rabbani gibi, “Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmeyen bu baş bundan sonra da kimsenin önünde eğilmeyecektir.” derler.

Namaz, Allah Yolunu Açar

Namaz, şehvetin, şöhretin kapattığı Allah yolunu açar. Namazla kul Rabbi’ne sıla yapar. Bu yüzden bin müsteşarla istişare eden bir sultandan daha sağlıklı kararlar verir namaz kılan. Kalp, namazla fuyûzâtı-ı Rabbanî’ye mazhar olur: Kelli felli babalar, bir küfür yobazı, “28 Şubat bin yıl devam edecek.” deyince apar-topar çocuklarının kayıtlarını İmam-Hatip okullarından naklederken; Allah’a tevekkül eden bir anne ise yavrusunu onların evlatlarını kaçırdığı okula teslim eder. Bu yüzden insanlar Tufan’da dağlara doğru kaçarken mümin, Nuh’un gemisine doğru yönelir.

Annede Teslimiyet, Çocukta Sekînet

Hz. Musa’nın annesi Allah yolunu namazla açan büyük kadınlardandı. Firavun’un emriyle Mısır’da erkek çocuklar boğazlanırken, Hz. Musa’nın annesi oğlunu dağa kaçırmadı, kalbine gelen ilhama uyarak onu nehre bıraktı. O gün, annede teslimiyet, sandukanın içindeki çocukta “sekînet” vardı.

Namaz: Yalnızlığa İlaç

Namaz, yalnızlığa ilaçtır. Saraya gidip, Kralın karşısında, sen de bizim gibi insansın, ilah olamazsın, “Bizim Rabbimiz, semaların ve arzın Rabbidir. O’ndan başkasına ilâh olarak asla dua etmeyiz.”13 diyen Ashab-ı Kehf’in yanında kimse yoktu. Bir avuç genç, bir uygarlığa namazda yüreklerine yağan “sekînet”le meydan okudu.


Namaz, yürekleri Allah’a bağlar. Yere çömelir, göğe yükselir mümin namazda. İftitah tekbiriyle masivadan maveraya urûc eder.

“Nerede Çarşafım!”

Namaz, surette halk, sirette ise Hak ile beraber olmaktır. Hak ile beraber olanın bütün dünya karşısında olsa ne önemi var. Bunun içindir ki, Suriye’de yıkılan bir evin enkazından çıkarılan, vücudu kan revan içerisinde olan bir kadın etrafındakilere,  “Çarşafım nerede?” diye sorar. Allah bir yüreğe sekînet verirse, kırılan elin/ayağın acısı, yüzden akan kanın ızdırabı unutulur. İhsan makamında namaz kılan bir kadın Rabbi’nin azametini düşünür, acılar gözünde küçülür ve tesettür emrini hatırlayarak, “Rica ediyorum, erkekler üzerime tutmasın! Nerede benim çarşafım?” diye sorar.

“Eğilmeyeceğiz!”

“Kıyam”, her geceden sonra doğan fecri hatırlatır. Fecri bilir, fecri bekler müminler. Bu yüzden geceden de, yarasalardan da ürkmezler. Suriye’de yıkılmış, kubbesi yere serilmiş, minaresi dağılmış bir caminin enkazı önünde şehadet parmağını semaya kaldıran bir pîr-i fânî şöyle der: “Ey Kafirler! Ey Zalimler! 1400 yıldır Ebu Bekir’ler, Bilal’ler, Ammar’lar, Yasir’ler nasıl Ebu Cehil’lerin önünde eğilmediyse, içerisinde onlarca yıldır secde ettiğim şu mabedin huzurunda ilan ediyorum ki, bütün Kur’an-ı Kerim’leri yaksanız, bütün camileri yıksanız, bütün imamları şehit etseniz de Allah-u Teala’nın önünde eğilen başlarımız, O’na rukü eden bedenlerimiz asla sizin önünüzde eğilmeyecektir.”

Namaz, Çocukları Büyütür, Hamza Yapar

Namaz, çocukların küçücük bedenlerinde Hz. Hamza yüreğini büyütür. Kudüs sokaklarında, Mescid-i Aksa’nın avlusunda ellerindeki taşlarla Siyonist askerlerin üzerine yürürken, “Ey Yahudi! Hayberi Unutma! Muhammed’in ordusu yakında dönecek!” diye meydan okurlar.


Anadolu’da, Alem-i İslam’ın farklı noktalarında günde beş defa namaz safında birleşen çocuklar bir fecir vakti Hudeybiye’den Hayber’e gider gibi camilerden, medreselerden, imam hatiplerden zuhur edip Kudüs’e doğru akacaklar, Kudüs’ün kapısına vurulan kilidi kıracaklar.


Cami karargâh, Kudüs İslam’ın ilk kıblesi, müminler ise Allah’ın askerleridir. Milyonlar tek bir imamın ardında kıyama durduğu gün namaz müminleri de, Kudüs’ü de özgürleştirecektir.

Niçin Müminler Aynı Kıvamda Değil?

Madem namaz sekînete, sekînet de, saadete sebep, o halde niçin bütün müminler aynı kıvamda değil? Niçin namaz kılan bütün kadınlarda enkazdan çıkarılırken çarşafını soran kadınının hassasiyeti, erkeklerde yıkılan caminin önünde küfre meydan okuyan pir-î fânî’nin izzeti yok?!


Her şeyin bir bedeli var. Sekinetin bedeli ise Huşu’dur. Ancak Huşu’su olanlar sekînete muhatap olurlar. Huşu da camiye ya da namaza kırık dökük bir yürekle gitmekle olur. Gururla, kibirle, makam, mevki takıntısıyla camiye gidenler, namazda işini, aşını düşünenlerin Huşu’dan nasibi olmaz.

Huşu Yolu

Müslüman camiye girerken her şeyi dışarda bırakacak, Allah-u Ekber derken dünyayı ayakları altına alacak, “subhaneke”yi okurken bütün bir mahlukatla tesbih ettiğini hatırlayacak, Fatiha’yı bu gün bir tefsirden, yarın  başka bir tefsirden okuyacak, her namaza yeni bir heyecanla duracak; okuduğu sureleri zaman zaman değiştirecek, yeni sureler ezberleyecek, onların tefsiri için bazen Kurtubi’ye, bazen Razi’ye bakacak ilâ ahir; Kuran-ı Hakim’in tamamını bir tefsirden okuma imkanı yoksa en azından namazda ne söylüyor bunu öğrenmeye çalışacak; secdeye, ruküya gidiyor “subhane rabbiyel a’la, subhane rabbiyel azim”14  diyor, dağların tesbihini dinliyor; ağaçlar, kuşlar, denizin dibinde balıklar onlara kulak veriyor, o halde tazime devam ediyor. Büyük bütüne katılıyor; Artık bir an önce secdeden kalkayım diye düşünmüyor. İşte huşu yolu….

Namazda Huşu

Sahabî, Allah Rasulü’nün (sav) namazdaki huşusunu anlatırken şöyle diyor, “Peygamber-i Ekber’i (sav) namaz kılarken gördüm; Ağlamaktan göğsünden kaynayan tencere fokurtusuna benzeyen tarzda sesler geliyordu.”. Hz. Ebu Bekir’in huşusuna dair ailesi şunları söylüyor: “Fatiha’ya başlayınca ağlamasından O’nun sesini duyamaz/ne dediğini anlayamazdık.” Namaz kıldırırken Hz. Ömer’in iniltileri de en arka saftan duyulurdu. Hz. Osman da çok ağlardı mihrapta.


Namazı Peygamber-i Ekber’den (sav) öğrenen sahabe, kıvamı için bedel ödedi. Huşuyu verdi sekineti aldı; Allah onların sinesine semadan sekînet yağdırdı. Her biri tek başına bir ordu , yalnız başına bir ümmet oldu.

Süfyan-ı Sevri’nin namazdaki halini anlatanlar diyor ki; “Allah-u Ekber der namaza başlardı. Onu seyredenler bu adam yüzü çok değişti; Şimdi ölecek derlerdi. Bir akşam ezanından sonra farzı kıldı sünnet namaza başladı secdeye gitti, secde de o kadar uzun kaldı ki müezzin yatsı ezanı okumaya başlayınca kendine geldi. Abdest alırken Zeynulabidîn’in yüzü değişirdi. Niçin böyle oldun diye sorduklarında, “Kimin huzuruna çıkacağımı biliyor musunuz?” demişti.


Huşu, Allah’la kurulan muhkem bir rabıtadır. Bunun içindir ki, Devlet Başkanı Ömer bin Abdulaziz yatsı namazını kıldırırken; “Alev alev yanan bir ateşe karşı sizi uyardım. O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankar kişi girer.”15  mealindeki ayetleri okudu, ağladı, o ağladı, mescid inledi. Ağlamaktan sureyi tamamlayamadı.

Hülâsâ

Huşu, dünyada Cennet’e dönen bir yüreğe, Ahiret’te ise Cennet’e girmeye vesiledir. Kudema, “Onları -dünyada- kendilerine tanıttığı Cennet’e sokacaktır.”16  mealindeki ayeti tefsir ederken şöyle der: “Allah Azze ve Celle O cenneti müminlerin yüreğine koyar sonra o yüreğe semadan sekinet yağar.” Bu yüzden bir mümin gecekonduda daralmaz da, namazı olmayan zengin sarayda, yatta, katta daralır. Genç kızlar Şam’da, Bağdat’ta ayakta durur; akranları Paris’te, Newyork’ta yeşil reçete kullanır. Bu yüzden -zaman zaman- her nevî dünyevi şeye sahip olan kadın ya da erkeğin intihar haberiyle sarsılır kamuoyu. Allah Azze ve Celle yüreklere sekînet indirirse kız çocukları Sümeyye olur, erkekler de Ammar… Soğan, ekmek yiyip hamdeden fakirler, yavrusunun tabutu başında (‭ ‬إنا‭ ‬لله‭ ‬و‭ ‬إنا‭ ‬إليه‭ ‬راجعون) ayetini okuyup, “veren de sen, alan da sen”, diyen anneler Cennet’i yüreklerinde taşıyan müminlerdir. Namazları sekînet; sürgünleri hicret,   ölümleri şehadettir onların.


Müminler namazda “huşu”yu verip, “sekînet”i alırlarsa, yüreklerindeki Cennet genişleyecek ve -İslam şehirlerinden başlayarak- beynamazların Cehennem’e çevirdiği dünyayı yeniden Cennetvari yeşerteceklerdir.


Dipnotlar:

1  A’raf: 31.  2  Mutaffifîn: 6.  3  Mutaffifîn, 83, 6.  4  Fatiha: 6.  5  Ankebut, 29, 45.  6  Ankebût: 45.  7  Fetih:  4.  8  Fetih:  18.  9  Ankebût: 45.  10  Muhammed: 6.  11  Enbiya: 68.  12  Enbiya. 67.   13  Kehf: 14.   14  İsra: 44.  15  Leyl: 14-6.  16  Muhammed: 6.  17 Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiğinde, “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak ki O’na döneceğiz.” derler. Bakara: 156.

 

İslam’ın Aşk ve Vecd Yolu: Tasavvuf

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın ilim talebi ölene kadar devam eder. Bu yüzden en çok kitap satın alanlar ve okuyanlar âlimlerdir. Bu yolda kiminin bağı, bahçesi harab; kiminin de evi viran olur. İlim, bir aşktır. Ona aşk makamında muhatap olan, Peygamber-i Ekber gibi, “Rabbim ilmimi arttır.”1 diye niyazda bulunur. Tâlib-i ilim kitap mütalaa ederken acıkır, susar fakat ilmin verdiği zevkten acıkmayı da, susamayı da unutur.

İlim Şerre Değil, Hakka Hizmet Etmeli

“Benden” geçmeden “biz” denizine dökülmezmiş gönül. Ulema da insanlığın Dünya ve Ahiret saadeti için “benden” geçer; “biz” için okur, düşünür, konuşur, koşar, yazar. Fakat mücerred manada her ilim insanın kurtuluşuna vesile olmaz. İlmin şekil boyutunu ihtiva eden lafız, ibare, ifade, ıstılah vb. hususlar mücerrediyyâtı oluşturur ve hududu bellidir. Allâme Muhammed Şefî Osmânî mevzuya dair şunu söyler: “Eğer mücerred manada ilim kişinin kurtuluşuna vesile olsaydı, İblis mahlukatın en faziletlisi olurdu. Çünkü geniş ve derin bir ilme sahipti. Fakat bu ilmin ona hiç bir faydası olmadı. Çünkü İblis tezkiyeden/nefis terbiyesinden mahrumdu. Bu yüzden ilmi ona vebal oldu; hakka değil, şerre hizmet etti.”

Âlimi Bilgisayardan Ayıran Temel Özellik

Damarlarda kan, cemiyette can olmayan ilim lafızda kalır ve yalnızca maaşa, ekmeğe, barınmaya hâsılı nafakaya katkı sağlar. Böyle bir ilim –Yahudi’de olduğu gibi- bir cihetle “ilim”, bir cihetle “hüsrandır: “Yemin olsun ki kesinlikle bilmişlerdi ki (Allah’ın Kitabı’nı terkedip) onun(yasak ettiği büyüyü) kim satın almışsa Ahiret’te o kişi için hiç bir nasib yoktur. Karşılığında canlarını sattıkları o şey ne kötü olmuştur. Eğer bilmiş olsalardı…”2 Allah Azze ve Celle âyet-i kerîmenin başında Yahudilerin bildiğini, sonunda ise bilmediğini haber veriyor. “Bilmek” fiili -ayetin başında- Yahudilere te’kîd ifade eden “قد” ile isnat edilirken; sonunda ise onlardan “nefy” ediliyor. Zâhirde teâruz gibi görünen bu meselenin hakikati nedir? Yahudiler Allah’ın nehyettiklerini satın almanın yasak olduğunu suret itibariyle biliyorlardı. Mevzuyla alakalı bir takım araştırma ve incelemeler yapmış, belli neticelere de ulaşmışlardı. Lakin bilmeleri lafız ve ibareyle sınırlıydı. İnsanın kan gibi damarlarında dolaşan, ruhuna ve bedenine karışan, onlarda tezahür eden ilmin hakikatinden mahrumdular. İlim, tâlib-i ilmin aklı gibi ruhuna da nüfuz etmeli, dünyası gibi ukbâsına da rahmet olmalıdır. Pek çok mevzuda müdellel cevaplar veren şahıs, marifetullahtan mahrumsa, onun tek bir tuşuna basıldığında sayfalarca malumatı ortaya çıkaran bilgisayardan tek farkı “insan” olmasıdır.

Ha Narın Tadı,  Ha Marifetsiz Âlim

İbare ve ifade noktasında ilme vakıf olan fakat seyr-i sülûk cihetiyle kalbî bir mahrumiyet yaşayan insan, varlıkta yokluk çeker. Hâdise şu bağlamda tasavvur edilirse daha doğru anlaşılır: “Narın tadı” üzerine doktora hazırlayan bir kişi; narın tarihi, nerelerde yetiştiği, kaç çeşidinin olduğu, tadları arasında ne tür farklar olduğu, ağaçlarının boylarının ne kadar olduğu gibi hususları ayırıntılı bir şekilde inceleyip kaleme alsa, bir gün kendisine, “Hiç nar yediniz mi?” diye sorulsa, “Hayır” cevabını verince yıllar süren araştırması bir anda satıh üstü kopyadan ibaret olur. Dünyada “narı en iyi ben bilirim”, “nar benden sorulur” diyen; narın çeşitleri, faydaları, özellikleri, tarihi ve coğrafyasına dair her şeye vakıf olan lakin ağzına bir defa nar tanesi koymayan araştırmacının hali, tıpkı ilmi lafız boyutuyla bilen, buna rağmen kendini “allâme” zanneden kişi gibidir. Ha onlarca kitap, yüzlerce risale yazan, onların arkasında poz veren bir âlim; ha narın tarihini yazan lakin tadına bakmayan bir nar doktoru.


Maalesef ki oryantalistlerin bir kısmı bazı mevzularda bir kısım ulemadan daha derinliklidir. Bu yüzden hariçte okuyan yüksek lisans/doktora öğrencilerinin önemli bir bölümünü çok rahatlıkla kendi düşüncelerine paralel bir şekilde inşa edebilmekte, kendi hedefleri doğrultusunda istihdam etmektedirler.


Bir tâlib-i ilmin “mevzuları ibare düzeyinde bilmesi” onu âlim yapmadığı gibi, oryantalist tehditlere karşı da koruyamaz. Kalbe işlemeyen, hayata yansımayan ilim kurtuluşa vesile olamaz.

Baş Muallim: Hz. Muhammed (sas)

Allah Rasûlü (sas) sahabeye ilmi, “ibare boyutuyla” olduğu gibi “kalbe nüfuz ve hayata hakim olma” boyutuyla da öğretti. Bu yüzden Allah Azze ve Celle O’nun gönderiliş amacını dört merhalede anlatmaktadır: “Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.”3

İbadet Kitabı Olarak Kur’an-ı Kerim

Muallim Peygamber’in talimdeki birinci vazifesi sahabeye ayetleri okumaktı (يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ). Bu yüzden Allah Azze ve Celle ayette okuyup/okutmasını müstakil olarak zikretti. Bu da göstermektedir ki O’nun gönderiliş gayelerinden biri de mihrapta ya da başka bir mekanda muhatapların anlayıp anlamamasına bakmadan onlara Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmektir. Bu tarz bir eğitimin bir faydasının olmadığını iddia edenlerin temel problemi Kur’ân-ı Kerîm’i beşere ait kitaplara kıyas etme yanlışlığına mahkum olmalarıdır. Müminlerin anlamak ve gereğince amel etmekle mükellef olduğu Kur’ân-ı Kerîm, Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden birinin de Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek olduğunu beyan ediyor. Bunun içindir ki Allah Rasûlü (sas) şöyle buyuruyor: “Kur’an-ı Kerîm’den tek bir harf okuyana bile bir sevap var. Her sevap on misliyle yazılır. ‘Elif Lâm Mîm’ bir harftir, demiyorum. Aksine; Elif bir harf, Lâm bir harf, Mîm de bir harftir.”4 Hurûf-u Mukattaa’dan olan bu harflerin manası yalnız Allah Azze ve Celle’ye malum olduğu halde, onları okuyanlar için her harfe karşılık on sevap var. Ne var ki Kur’ân-ı Kerîm’in aynı zamanda kendisiyle ibadet edilen bir Kitab olduğunu unutanlar, onu anlaşılmadan okunan beşerî kitaplarla aynı bağlamda değerlendirip hem insanların ruhî rahatlamalarına hem de ecir kazanmalarına mani olmaktadırlar.

Edipler, Şairler de O’nun (sas) Beyanına Muhtaçtı

Allah Rasûlü’nün (sas) peygamber olarak gönderiliş gayelerinden bir diğeri Kitab’ı öğretmektir; (وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ). Sahabe arasında çok sayıda şair, edip, yüksek belâğat sahibi zat vardı. Buna rağmen Kur’ân-ı Kerîm Peygamber-i Ekber’in onlara Kitab’ı öğrettiğini haber veriyor. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber (sas) olmadan anlaşılmaz. Kişi, Kur’ân-ı Kerîm’e meâlle, sözlükle muhatap olamaz. Peygambersiz Kur’ân okuyanlar Allah’ın muradına nail olamaz. Hz. Peygamber’in olmadığı bir anlama ameliyesi Kur’ân’ı anlamaya değil, onda anlatılandan mahrum kalamaya sebeptir. Kur’ân’ın ancak Hz. Peygamber’in beyanıyla “Kitab-ı Mübin” olacağını bilen sahabe, Allah Rasûlü’ne (sas) talebe olmaktan yüksünmedi. İbn Ömer, Bakara Sûresi’ni sekiz yılda öğrendi.5 Çünkü onlar ilmi, ameli, ihlası bir bütün olarak öğrenmekteydiler.

Ha Rasûlsüz Kitap,         Ha Fakültesiz Doktor

Allah Azze ve Celle bütün kitapları peygamberlere indirdi. Tevrat’ı Hz. Musa, Zebur’u Hz. Davud, İncil’i Hz. İsa ile gönderdi. Hiç bir Kitab’ı rasûlsüz indirmedi. Kitab’ı olmayan pek çok nebî var lakin nebîsi ya da rasûlü olmayan hiç bir kitap yok. Çünkü kişinin yalnız başına vahyi/Kur’ân-ı Kerîm’i okuması, öğrenmesi, yaşaması mümkün değildir. Mutlaka bir âlimin, mürşidin halkasına oturması gerekir. Hangi millet yapısına ait olursa olsun, bir kimse, kendi lügatında kaleme alınan tıp kitaplarını okusa doktor olur, hasta muayane edebilir mi? Eğer bunu yapar ya da yetkililer buna müsaade ederse, bu durum, kimseye hizmet etmeyeceği gibi, kısa zamanda şehrin mezarlığını mağdur hastalarla doldurur. Bir yemek kitabını satın alan biri, usta olmadan kitaba bakarak yemek yapamazken, nasıl olur da Peygamber olmadan Allah’ın muradına göre bir İslâm anlaşılır. Bu yüzden Peygambersiz Kur’an okuyanlar, peygambere itaat etmeye “uydurulan din”, hevalarına ittiba etmeye ise “indirilen din” adını verirler.


Kur’ân-ı Kerîm’i Allah Rasûlü’nden (sas) öğrenenler Ebu Bekir, Ömer oldu. Meâl okuyanlar arasından Ebu Bekir kıvâmında bir mümin çıkması mümkün mü? Bu durum bütün ilim dalları için de geçerlidir. Kişi hiç bir fende, mücerred mütalaa ile âlim olamaz.

Ulu Hikmet Hocası

Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise insanlara “hikmeti” öğretmektir: (وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ ). İmam Şâfii’ye göre “hikmet” Sünnettir. Kitab’la birlikte zikredildiği yerde hikmet, “Sünnet” anlamına gelir. Ya da hikmet, “bir şey ne ise, onu, o olarak bilmektir.” Buna göre, bir şeyi olması gerektiği gibi bilebilmek için bir rehbere muhtacız. Akıl yalnız başına bir emrin ya da nehyin hikmetinin ne olduğunu anlayamaz. Ya da anladığını zannederek anlamaktan mahrum olur. Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân’a ya da Sünnet’e müracaat edilmeden anlaşılmaz. Akıl “Faiz niçin haram?” diye sorduğunda cevabı onu haram kılan verirse, cevap, sözün sahibinin muradına münasip olur. Çünkü her aklın idrak derecesi farklı olduğundan, akıl sahiplerinin emir ya da yasakların “hikmet”ine dair söyledikleri de farklı olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm ya da Allah Rasûlü (sas) pek çok mevzuun hikmetini de beyan ederek neyin, niçin yasaklandığını ya da emredildiğini de bildirir. Bunun için Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında zuhur eden çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”6

Huzur Yoksa Konaklar Zindan; Dostlar Düşman Olur

Allah Rasûlü’nün (sas) dördüncü vazifesi ise gönülleri tezkiye etmektir: (وَيُزَكِّيهِمْ). İnsan her neye sahip olursa olsun öncelikle iç huzura muhtaçtır. Huzuru olmayan adama konaklar zindan, dostlar düşman, hayat çekilmez gelir. İnsanın “basar”ı gibi “basiret”i de körelir. Aklı gibi şuuru da tutulur. Biri onun için su olmalı, bedeni gibi kirlenen kalbini temizlemeli.


Peygamber, talim ve terbiyeye olduğu gibi tezkiyeye de memurdur. İnsan, ancak kalbine Peygamber solukları ulaşınca rahatlar, nefes alır. Allah Rasûlü’nün (sas) bu ameliyesine Kur’ân-ı Kerîm “tezkiye” diyor. İnsanın tezkiyesi, bedenin kirlerden temizlenmesi; kalbin tezkiyesi ise manevi kirlerden arınmasıdır. Çünkü insanda maddi ve manevi olmak üzere iki türlü kir vardır. Birinde bedendeki maddi kirler temizlenir ve bu temizlik abdest ve gusülle îfa edilir. Hased, kibir, riya, sum’a, makam ve mal sevgisi ise insanın ruhunu istila eden manevi kirlerdir.

Kibir Ruha Perde Olunca

Bedenle ruhun gıdaları farklı olduğu gibi, kirleri ve onlardan temizlenme yolları da farklıdır. Bedeni doyuran ekmek, ruhun acılarına deva olmaz. Bedeni tertemiz eden ne su, ne sabun ruhun kirini sökemez. Maddi anlamda tertemiz, ilmî manada fevkâlede olan biri, ruhi manada kirliyse Şeytan’a oyuncak olmaktan kurtulamaz. İblis, zikrullah ile mamur yüreklerde değil, hased, gurur, kibir gibi kirlerin telvis ettiği nefislerde yaşar. Kibir o kadar dehşetli bir necasettir ki; denizler, nehirler mütekebbir adamın üzerine dökülse yine de ondaki kibri temizleyemez. Allâme de olsa kulağına, gözüne, lisanına ve kalbine perdedar olan enâniyeti, Allah’ın azametini idrak etmesine mani olur. Kirlenen ruh, Kâinâtı madde ve mana planında temizlemeye talip Şeriat’ın varlığından rahatsız olur. Hz. Adem’e secde emrine muhatap olan Şeytan gibi üstünlük iddiasında bulunarak itiraz eder ve “Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.”7 der. Maddi zaviyeden bakınca ateş topraktan üstündür. Kibir, ruha perde olur ve insan maddeye mahkum kalır.


Bedenin temizlenmesi de, beslenmesi de ruhun taharetinden daha kolaydır. Çünkü bir teneke suyla bütün beden temizlenir. Kirlenen bir ruhu ise, okyanuslar dahi temizleyemez.

Hasta Hastalığını Bilmeyince

Bedendeki hastalıklar ya zahirdir ya da etkisi ortadadır. Lakin ruhun hastalıkları, ruh gibi gizlidir. Sıtma olan, sıtma olduğunu; kör, kör olduğunu, felçli, felç olduğunu bilir lakin kibirli adam, mütekebbir olduğundan gafil olabilir. Bu yüzden bir mütekebbire, “Sen mütekebbirsin.” denildiğinde, “Kibirli olmaktan Allah’a sığınırım.” der. Hasta olduğunu bilmediğinden tedaviyi reddeden kişinin şifası ölümdür.

Kullukta Hürriyet, Özgürlükte Yalnızlık Var

Kibir, insanı hem çevresinden hem de Rabbin’den uzaklaştırır. İblis’e dost, Allah’a düşman yapar. Mütevazi bir kul zahirde halk, hakikatte ise Hak ile birlikte; mütekebbir ise zâhirde de, bâtında da nefsi ile beraberdir. Mümin, kullukta hürriyeti; mütekebbir ise özgürlükte yalnızlığı bulur. Mütekebbir, dağın tepesinde durup kendisinin insanları, insanların da kendisini küçük gördüğü adam gibidir. Cemiyetten kopan, fildişi kulesine mahkûm olanın zirveden bakıp insanları karınca gibi, insanların da onu küçük bir nesne gibi görmemesi kaçınılmazdır. Lakin mütekebbirdeki bu algı yanılmasını ne kitap, ne diploma, ne kariyer tedavi edebilir.

“Ben Fakir”, “Ben Hakir” Ne Demek?!

Hakîmu’l-Ümme Eşref Ali et-Tehânevî insandaki bu manevî hastalığı teşhis ve tedavi noktasında şöyle demektedir: “Bazı insanlar nefislerini ezmek için kendilerini ‘Hakîr’, ‘Zayıf’, ‘Fakir’ gibi lakaplarla tanıtır. Söze ya da yazıya “ben fakir” diye başlar. Burada asıl mesele, dil tevazu cümleleri kurarken kalbin onu onaylayıp, onaylamamasıdır. Kişi, hakikaten kendisini ‘insanların en hakiri, en fakiri, en perişanı’ görmekte midir yoksa bunları söylerken karşı taraftan ‘Olur mu Efendim, siz asrın Allâmesisiniz, bir neslin hidayetine siz vesile oldunuz, müslüman gençliğin baş hocası sizsiniz!’ gibi iltifatlar mı beklemektedir. Böyle bir beklentinin olduğu yerde tevazu, içi riya dolu bir kap gibidir.

Ruhi Marazlar ve Çaresi

Riya ve kibir gibi diğer bütün ruhi marazlar, onlara müptela olan insanlar tarafından -her zaman- fark edilemediğinden, Benî Adem’in, nefis tezkiyesi için bir mürşide talebe olması daha emniyetlidir. Nasıl ki bir doktor hastaya ya da röntgene bakınca hastalığı anlarsa, mürşidler de uzun tahlil ve murakabe neticesinde ruhi marazları anlarlar. Ona göre bir tedavi uygular, seyr-i sülûk haritası belirler. Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayelerinden biri olan tezkiye, müminin, bir mürşidin murakabesinde manevi hastalıklardan arınmasına vasıta olur. Mürşid, sohbet ve nasihatler neticesinde müritteki hallere bakarak onda bir tedavi yöntemi belirler, değişime bağlı olarak tezkiyenin de muhtevasını değiştirir.

“Siyah Kadın’ın Oğlu”

Allah Rasûlü’nün (sas) “Müzekki’n-Nufûs/Gönüllerin Hocası” olması, her sahabiyle iletişiminin farklı bir boyutta olmasını da temin etti. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir’e farklı, Hz. Ömer’e farklı davrandı. Bir gün öfkesine yenik düşüp Bilal. b. Rebah’a “Siyah Kadın’ın oğlu!” diyen Ebu Zerr’e, “Muhakkak ki sen, hâlâ gönül âleminde cahiliyyeden kırıntılar taşıyan birisin!” dedi. Bütün gayretlerine rağmen kibir Ebu Zerr’in kalbinin kenarında bir yerde kalmış olmalı ki öfke anında dilinde zahir oldu. Fakat o an Ebu Zerr ne dediğinin, bununla neleri yıktığının farkında değildi. Allah Rasûlü’nün (sas) müdahalesiyle hemen toparlandı, tedavi oldu, bir âsâ ve bir hırka bulup yollara düştü. Derviş gibi yaşadı, belki de bütün dervişlere pîr oldu. Öyle vefat etti.

Mal Hastalığı ve Allah Rasûlü’nün (sas) Müdahalesi

Kimi soy, kimi boy, kimi mal hastalığına yakalanmıştı. Hakîm b. Hizam da uğrunda nice savaşlar yapılan, kanlar akıtılan mal hastalığına yenik düşmüştü. Hakîm b. Hizâm8 (r.a) hastalığını ve Allah Rasûlü’nün (sas) tedavi sürecini şu ifadelerle naklediyor: “Rasûlullah’tan (sav) (dünyalık) istedim, o da bana verdi. Sonra ondan yine istedim ve yine bana verdi. Sonra tekrar istedim yine bana verdi. Ardından da şöyle buyurdu: ‘Ey Hakîm! Bu dünya malı lezzet cihetiyle tatlı, görüntü itibariyle ise yeşil bir meyve gibidir. Kim bu mala gönül huzuru ile sahip olursa, kendisi için malı bereketlenir. Lakin kim de aşırı bir hırsla bu malı arzularsa tıpkı yiyip de doymayan obur gibi onun için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.”9


Allah Rasûlü (sas), Hakîm b. Hizam’da mal sevgisi hastalığını görünce ilk olarak rahatsızlığını kendisine bildirdi; bir anlamda ona; “Kalbindeki mala karşı olan tamahı temizlersen Allah bereket ihsan eder, aksi olursa bereket zail olur.” buyurarak tedavi yolunu gösterdi. Hakîm de Allah Rasûlü’nün (sas) bu müdahalesinden sonra bir daha kimseden mal almayacağına dair yemin etti; ne Hz. Ebu Bekir’in, ne de Hz. Ömer’in hediye vermek için yaptığı davetlere icabet etti.10 Mal sevgisi görünmez bir hastalıktı. Müzekki’n-Nufûs olan Allah Rasûlü (sas) onu farketti ve tedavi etti. Ondan sonra Hakîm değil mal istemek, kimsenin malına da dönüp bakmadı.

İki İmar, Bir Mimar

Sahabede bir teyakkuz hali vardı. Bugün başı, dişi ağıranlar nasıl hastaneye koşuyorsa onlar da manevi hastalıklarının şifası için Allah Rasûlü’ne (sas) giderlerdi. Peygamber-i Ekber Şeriat’la onların maddi âlemini, Müzekki’n-Nufûs olması cihetiyle de mana âlemlerini inşa etti.

“Kurtar Beni Ya Rasûlallah!”

Her sahabi gibi Hz. Hanzala da Allah Rasûlü’nün (sas) irşadına muhtaçtı. İçine düştüğü ruhi krizde acı çekiyor, kendini münafık zannediyor, kahroluyordu. Hâlini şu ifadelerle naklediyor: “Bir gün Ebû Bekir’le karşılaştım. Bana, ‘Nasılsın Ey Hanzala?’ diye sordu. Ben de, ‘Hanzala münafık oldu.’ dedim. O, ‘Subhanallah, sen ne diyorsun?!’ dedi. Ben, ‘Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyoruz. O bize Cennet’i ve Cehennem’i hatırlatıyor, sanki (cenneti ve cehennemi) gözlerimizle görüyoruz. Onun huzurundan çıkınca, hanımlar, çocuklar ve bahçelerle meşgul oluyor, Allah Rasûlü’nün (sas) bize hatırlattığı çok şeyi unutuyoruz.’ dedim. (Bunun üzerine) Ebu Bekir (r.a) şöyle dedi: ‘Vallahi mutlaka bizler de hâllerdeki bu değişkenliğin benzeri ile karşı karşıyayız.’…” Hâdisenin devamını Hanzala (r.a) şu şekilde nakleder: “Ben ve Ebû Bekir (Rasûlullah’a) gidip, huzuruna vardık. ‘Hanzala münafık oldu Ey Allah’ın Rasûlü’ dedim. Allah Rasûlü (sas), ‘O nasıl bir söz?!’ buyurdu. Şöyle izah ettim: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Huzurundayken bize Cehennem’i Cennet’i hatırlatıyorsun. Her şey o kadar zahir oluyor ki, sanki gözlerimizle görüyoruz. Fakat huzurundan çıkıp, eşler, çocuklar ve bahçelerle meşgul olunca, hatırlattığın çok şeyi unutuyoruz.’ Bunun üzerine Allah Rasûlü (sas) şöyle buyurdu: ‘Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, huzurumda bulunduğunuz hal üzere ve sûrette hatırlamaya devam etseydiniz, Melekler (evlerinizde) döşekleriniz üzerinde ve yollarınızda sizinle musafaha ederlerdi. Lakin Hanzala, bir saat ibadet, bir saat dünya işi; bir huzur, bir futûr hali… O halde kalın, yeter!’…”11


Hanzala kendini dinliyor, haline bakıyor, yüreğini dinliyor, “Hanzala münafık oldu” diyor; ruh dokturuna koşuyor, halini arz ediyor, Allah Rasûlü (sas) de nifakın ne olduğunu hülasa eden bir muhteva ile insan hakikatini anlatıyor ve buyuruyor: “O halin devamı imkansız; bir huzur, bir futûr hali kafidir.” Ve Hanzala tedavi/teselli oluyor.

Mürşid de Kâmil, İrşad da

Ebu Zerr, Hakîm b. Hizam ve Hanzala… Her birinin marazı farklı… Sahabe bazen “hastayım” diyor, bazen de Allah Rasûlü (sas) satır aralarından, bakışlardan hastalığı fark edip, müdahale ediyor. Mürşid kâmil olunca, irşad da kâmil olur.


Allah Rasûlü’ne (sas) vâris olan mürşidler de muhataplarının hallerine bakar, kimini tedavi eder, kimine de hastalıktan korunma usulünü gösterir. İnsanlar gibi, hastalıklar da çareleri de farklıdır. Tekkelerin tarihi, tedavi usullerine misal olacak örneklerle doludur. Bu noktada Üstad Taki Osmanî, babası Muhammed eş-Şefî vasıtasıyla şunu naklediyor: “Manevi hastaları tedavi eden Üstad Eşref Ali’ye bir gün, kendisine yol göstermesini talep eden biri gelir. Bir zaman sonra üstad bu kişinin mütekebbir olduğunu fark eder. Ona hastalığını tedavi edecek bir vazife verir, ‘Benim meclisime geldiğinde, misafirlerin ayakkabılarını düzelt.’ buyurur. O da her gün gelip ayakkabıları düzeltir. Bu ameliye üzerinden bir hafta geçmişti ki, Şeyh adamın ayakkabıları düzeltmesine müdahale etti, ‘Bundan sonra bu işi yapma!’ dedi. Birisi Üstad Eşref Ali’ye, ‘Efendim! Önce ona ayakkabıları düzeltmesini emrettiniz, sonra ise yasakladınız. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Üstad, ‘Bu işle adamdaki kibri temizlemeyi düşündüm. Fakat bir hafta sonra kendi kendine çok önemli bir vazifeyi îfa ettiğine inanmaya başladı. Öyleki kendini mütevaziler ehramının zirvesinde görmekteydi. Ayakkabı düzelterek içindeki ‘ben’ putunu kırıp parçaladığına inanıyordu. Kibrin bir halinden kurtulurken diğer haline yakalandı. Bu yüzden onu bu vazifeden men ettim.’ dedi.” Kaç veli, nefis terbiyesi sürecinde benzer şekillerde tezkiye ve terbiye edildi.

Göz, Ay Işığı ve İmanın Nuru

İç hastalıklar, kafa gözüyle ya da röntgenle değil; geriye bakınca “elest bezmi”ni, geleceğe bakınca da Mahşer’i gören gözlerle görülür. Göz; güneşin, ayın ya da yıldızların ışığıyla değil, imanın nuruyla görür. Bu yüzden yetimlerin kış gecelerinde soğuktan titreyen ellerini bazen milyarder bir zengin değil de, fakir bir mümin görür.


Göz; hakikati bazen gönülle, bazen de ölümle görür. Mütekebbir bir baba, babasını kaybedince aç kalan yetimleri, oğlu ölünce anlar. Arabanın camından sokağı, çadırı, gecekonduyu göremez; oğlunu kaybedince ise gecenin karanlığında siyah taşın üzerindeki siyah karıncayı görür. Bütün dünya gibi Mekke de, Yesrib de kör olmuştu. İnsanlar ne yetimi, ne köleyi görüyordu. Allah Rasûlü (sas) onları, insanı insan olarak görmeye çağırdı. Sahabe olanların “basar”ı ve “basiret”i açıldı. Allah Rasûlü’nün (sas) teşhis ve tedavisi netice verdi; hem gözler, gönüller açıldı; hem de kalpler tevazu, ihlas, îsâr gibi güzel ahlakın ana kavramlarıyla süslendi.

Ehl-i Hâl ile Hem Hal Olmak

Gönül harekâtı olan tezkiyenin farklı yolları var… Lakin en müessir olanı ehl-i hâl ile hemhâl olmak. Bu yüzden sahabe velâyet makamın zirvesinde olmasına rağmen, meşâyıh-ı kirâma ve ulemâ-i izama verilen isimlerle anılmadı. Ulema için “İmam, Fahru’l-İslâm, Şemsu’l-Eimme, Huccetu’l-İslâm” gibi ünvanlar kullanıldı. “İmam Ebu Hanife, Şemsu’l-Eimme es-Serahsi, Huccetu’l-İslâm Gazzali” denildi; lakin “İmam Ebu Bekir, Şeyhu’l-İslâm Ebu Bekir, Allâme Ömer, Şemsu’l-Eimme Osman, Hafız Ali b. Ebî Talib” denilmedi. Çünkü sahabi olmak -bir anlamda- diğer kuşaklarda gelen âlimlerin sahip olduğu bütün meziyetleri cem’ etmekti. Bu yüzden -onlar adına- sahabilikten başka bir ismi kabul etmek tenzili rütbe olurdu.

“Sadıklarla Beraber Olun!”

Muhatabı sohbetle tezkiye ve terbiye etme usulü sahabeden tâbiûna intikal etti. Tâbiûn, sahabe hayatına baktı; Allah’la, nefisleriyle ve cemiyetle münasebetlerini bizzat onların hâllerinden, sohbetlerinden iktibas etti. Onlar da aynı hâl üzere talebelerini murakabe etti. Tebe-i tâbiîn de, tâbiûnun halkasında yetişti. Sahabenin tezkiyesi, muttakilerin imamı Allah Rasûlü’nün (sas) sohbet halkasında; sonrakilerinki ise Allah Rasûlü’ne (sas) “hayru’l-halef” olan muttakiler zümresinin meclislerinde oldu. Bu yüzden Allah Azze ve Celle, “Ey İman edenler! Yasakladıklarından uzak durma noktasında Allah’tan hakkıyla korkun ve sadıklarla beraber olun.”12 buyurmaktadır. Fahruddin er-Râzî âyeti tefsir ederken, “Allah Teâlâ -bütün zamanlarda yaşayan- müminlere sadıklarla birlikte olmayı emrettiğine göre bu zümre her zaman olacaktır.” der.13

Allah Azze ve Celle insanları tâkatleri üzerinde bir yükle mükellef tutmaz. “Sadıklarla olun!” buyurduğuna göre her devirde az ya da çok -mutlaka- sadıklar, veliler, mürşidler olacaktır. Sadıklara farklı iklim ve zamanlarda farklı isimler verilmesi bu durumun hakikatini değiştirmez. Tekkeler, dergâhlar, zâviyeler hep olacak ve oralarda büyük veliler tezkiye, terbiye, irşad, tasavvuf ya da müesses bir yapı olan tarikat başlığı altında tezkiye ameliyesine devam edecektir.

Kalplerin Tahliyesi

Müzekki’n-nufûs olan mürşidler muhataplarının gönül dünyasını manevi hastalıklardan tedavi ederek kalpte Şeytan’a ait her ne varsa önce “tahliye”, ardından da evrad ve ezkarla o kalplerin “tahallilerine” öncülük etme gayreti içerisinde olmuşlardır. Bu süreçte veliden sadır olan haller Kur’ân’a ve Sünnet’e arz edilir; muvafık olanlar alınır, gerisi reddedilir. Müridanın zaman zaman muhatap olduğu kerâmetler, gaye olmadığı gibi mevzunun aslına da taalluk etmez. Çünkü tasavvufta en büyük keramet, Sünnet-i Seniyye’ye ittibadır.


Ancak kerâmet, asıl olmasa da haktır. Varlığı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’le sabittir.14 Hz. Meryem, Peygamber olmadığı halde olağanüstü hâllere muhatap olmuş, odasına göklerden sofra gelmiştir. Lakin mucizeyi izhar, kerâmeti ise izmar etmek asıldır. Bu yüzden Mürşidler kendilerini gizleyip, Sünnet-i Seniyye’ye ittibayı öne çıkarırlar. Bir anlamda insanları mana âleminde Allah Rasûlü’nün (sas) halkasına oturmaya hazırlarlar. İnsanlara, Sünnet-i Seniyye ile irtibat kurmaları noktasında rehberlik yaparlar.

Kuşatma Nasıl Aşılacak?

Müminler bütün zamanların ideolojik kuşatmalarını Allah Rasûlü’nün (sas) manevi önderliğinde yaracaklar. Kur’ân-ı Kerîm bizzat bu vazifelendirmeyi haber veriyor.15 Allah Rasûlü (sas) aramızda olmadığına göre, bu, O’nun Sünnet’ine, Nebevî usulüne ittiba ile gerçekleşecek. Sünnet’in olmadığı yerde ne tezkiye, ne ihsan, ne terbiye ne de tasavvuf olur. Bu yüzden İmam-ı Rabbani (rahmetullahi aleyh) kendisine altı tane karanfil getiren talebesini, “Allah tektir, teki sever.” hadis-i şerifi ile ikaz edip, “Tek, sünnettir. Git bana ya beş tane ya da yedi tane getir.” diyerek uyarmıştır. Mademki “tasavvuf” Allah Rasûlü’nün (sas) tezkiye ve terbiye ameliyesindir, o halde bu ameliyenin icra edildiği bir tekkede, tek bir Sünnet’e muhalefet varsa orası terbiye değil, dalalet karargâhıdır. Tekkeler küçük bir dünya gibidir. İnsanlar orada Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i ve Feth’i yaşar. Oralarda mürşidler insanlara, İslâm’ı hayatın bütün şubelerine nasıl tatbik edeceklerini öğretir.

Tarikatler ve Farklı Zikir Terkibleri

Mürşidler tezkiyenin umumi esaslarına bağlı kalarak farklı usuller, ruhî tedavi ve tezkiye yolları önerebilir. Bu noktada Nakşibendi, Kadiri, Şazeli, Rufai mürşidler kendi tecrübelerini de dikkate alarak farklı zikir cümleleri tercih edebilir. Nakşibendiler’in “Salavat-ı Şerife, İnşirah Sûresi, havkale vb. dua, sûre ve zikirden oluşan Hatme-i Hâcegân”ı gibi başka tarikatlerin da farklı hatmeleri vardır. Bu, mübahtır. Nasıl ki bir mümin, “Mutlaka şöyle dua etmelisin!” diye icbar edilemezse; veliler, sıddıklar, salihler de “Evradınız şunlardan ibaret olmalı!” diye icbar edilemez.

Hatme-i Hâcegân’ın Delili

Birisi bir gün Üstad Taki Osmanî’ye “Hatme-i Hâcegân”ın delilini sorar. O da cevap olarak, “Grip olduğunda Panadol ya da başka bir ilaç alıyor musun?” diye mukabelede bulunur. Üstad, “Evet” cevabını alınca şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm ya da Sünnet-i Seniyye’den bu ilacın kullanılabileceğine dair bir delil getirebilir misin?! Ya da böyle bir zorunluk var mıdır?! Hayır! Çünkü İslâm tedaviyi emreder. Bu, helal dairede olduğu müddetçe tedavi Panadol’la da olabilir başka bir ilaçla da. Hatme-i Hâcegân da ruhtaki kirleri temizleyebilmek, hastalıkları tedavi edebilmek için ulemanın Kitap ve Sünnet’ten hareketle telif ettiği bir manevi ilaçtır.” Lakin biri kalkar da “Hatme-i Hâcegân mevcut haliyle Sünnet’tir.” derse, o zaman Sünnet’te bir bütün olarak olmayan bir şeyi var gibi göstererek bidat işlemiş olur.

Gaye mi, Vasıta mı?

Farklı tarikatlerin Meşâyıhı, umumi esaslarını Sünnet’in tayin ettiği -manevi ilaç hükmünde olan- başka evrad listesi belirledi. Fakat zaman zaman onların silsilelerinde gelen bazı halefler bu tedavi yollarını gaye zannederek, gayeden uzaklaştı. Bu ise onları bidatlere sürükledi. Sünnet’le bid’at arasındaki fasl edici çizgi kayboldu.


Tasavvuftan gaye; yok olmak değil, yolda olmaktır; Nefsi kötülükten arındırmak, onu fedâille donatmaktır. Tasavvuf, kişinin rabbiyle ihsan derecesinde irtibat kurmasıdır. Mürşid ise bu süreçte öğrencilerine rehberlik yapar.


Tasavvuf, “Ey İman edenler! Allah’ı çok zikredin, gündüz başında ve gün sonuna onu tesbih edin.”16 âyetinin müminde tezahür etmesidir. Tasavvuf, tezkiye ile temizlenen nefsi, Allah’ı görür gibi ibadet edebilme makamına yükseltmektir.


Takî Osmanî’nin Teklifi: Şükür ve Dua

Üstad Takî Osmani, sahih bir senetle Allah Rasûlü’ne (sas) dayanan bir halkaya intisab etme imkanı bulamayanlara, ruhlarının tezkiyesi için şöyle bir menhec önerir:


“Sürekli Allah’a şükretmeli… İnsan kendini ve çevresini düşününce nâmütenâhî nimetler içinde olduğunu farkeder. Soluduğumuz hava ve içtiğimiz su gibi gözümüz, kulağımız, burnumuz da bir nimet. “Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil, -konuşmasına ve yiyip içmesine yardımcı olacak- iki de dudak…”17 Kulakta niçin delik var, dudaklar neden ağza kapı olur? Eğer ağız da kulaklar gibi açık olsaydı, insan yerken, yemeğin suyu dişlerinin arasından akar, hem üzeri perişan olur, hem de mide bulantısından kimse yanında oturmazdı. Rabbimizin ihsanı olan nimetleri tefekkür edip şükrünü îfa etmek, yürekleri Allah’a yaklaştırır. Bu noktada Eşref Ali Tehanevî şöyle demektedir; “Şükrü çok yapmak insanı Şeytan’ın saldırılarından korur. Çünkü Şeytan Cennet’ten kovulduğunda Allah Azze ve Celle’yi, insanlara dört bir yönden gelip onları iğva edeceği yönünde tehdit etmiş, sonunda da, ‘Onların çoğunu şükreden -müminler- olarak bulmazsın.’18 demişti.” İnsana kurulacak en büyük tuzak Allah’ı şükretmekten gafil bırakılması, Rabbi’ne karşı nankörleşmesidir. İnsan ya şükrederek Allah’a ya da şükrü terkederek Şeytan’a yakın olur.

Dua, Eller Avuçta

İkinci olarak insan sürekli dua etmeli, münâcât halinde olmalı… Bu yüzdendir ki İmam Nevevî’nin “el-Ezkâr”ı gibi Allah Rasûlü’nün (sas) 24 saatini anlatan kitaplar aynı zamanda dua ve niyaz mecmularıdır. Çünkü Allah Rasûlü (sas) boş bir an geçirmemiş; ya ibadet, ya dua ya davet ya da İslâm devletinin işleriyle alakadar olmuştur.


Dua, kulun her ihtiyacını Rabbi’ne arz etmesidir. Müslüman, madde planında esbaba tevessül eder lakin dayanağı da, sığınağı da Rabbi’dir. Bu yüzden ayakkabısının bağcığını kaybetse, onu da Rabbi’nden ister. Eve girerken, evden çıkarken, arabaya binerken, arabadan inerken Rabbi’nden hayır ve bereketler niyaz eder. Şükür ve dua, insanı eşyanın sihirleyici ortamından kurtarır, sürgün geldiği Cennet’e ve oraya girmesine vesile olan Allah’ın rızasına yaklaştırır.

Hülasa

Müslümanların her namazda okuduğu, Allah Rasûlü’nün de (sas) hakkında, “Onsuz (Fatiha’sız) namaz (kâmil) olmaz.” buyurduğu “Fatiha”, şükrün ve duanın hülasasıdır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in mukaddimesi hükmünde olan Fatiha’nın ilk üç âyeti Allah’a hamdi ve şükrü anlatmaktadır. “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz.” mealindeki âyet-i kerîme ise kulluğun kime olduğunu ilan etmektedir. Son üç âyet ise duadır. Sanki Allah Azze ve Celle Kur’ân’ın hülasası hükmünde olan Fatiha’da şükür ve dua cümlelerini toplayarak müslümanlara seyr-u sülûk yolunu göstermektedir.


Marifeti olmayan ilim vebal, tezkiyesi yapılmayan kalp ise sînede yüktür. İnsan, sürgün geldiği dünyadan kovulduğu Cennet’e, Allah Rasûlü’nün (sas) talim, terbiye ve tezkiye sistemine maddesi gibi, manasını da teslim ederek ulaşacaktır. Zaman zaman bu yolda “müteşeyyıh”ların ya da “cahil mürşitlerin!” görünmesi, hiç bir şekilde tezkiyenin ya da tasavvufun inkârına sebep olamaz. Tıpkı “mütenebbîler”in nübüvvetin inkârına sebep olamayacağı gibi.


Allah Rasûlü’nün (sas) gönderiliş gayesi olan tasavvufun/tezkiyenin isnad noktası ne Yunan Felsefesi, ne de Hind Uygarlığı’dır. Tasavvuf, İslâm’ın aşk ve vecd yoludur.


Dipnotlar:

1  Tâ Hâ: 114.  2  Bakara: 102.  3  Cum’a: 2; Al-i İmran: 164.  4  Tirmizî, H. No: 2919; ‭ ‬من‭ ‬قرأ‭ ‬حرفا‭ ‬من‭ ‬كتاب‭ ‬الله‭ ‬فله‭ ‬حسنة‭ ‬والحسنة‭ ‬بعشر‭ ‬أمثالها‭ ‬،‭ ‬لا‭ ‬أقول‭ ‬الم‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬ولكن‭ ‬ألف‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬ولام‭ ‬حرف‭ ‬،‭ ‬وميم‭ ‬حرف. 

5  İmam Malik, Muvatta, 490.  6  Nisâ: 61.  7 Sâd:76.  8‭ ‬أَنَّ‭ ‬حَكِيمَ‭ ‬بْنَ‭ ‬حِزَامٍ‭ – ‬رضى‭ ‬الله‭ ‬عنه‭ – ‬قَالَ‭ ‬سَأَلْتُ‭ ‬رَسُولَ‭ ‬اللَّهِ‭ ‬صلى ‭ ‬الله‭ ‬عليه‭ ‬وسلم‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬،‭ ‬ثُمَّ‭ ‬سَأَلْتُهُ‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬،‭ ‬ثُمَّ‭ ‬سَأَلْتُهُ‭ ‬فَأَعْطَانِى‭ ‬ثُمَّ‭ ‬قَالَ‭  ‬يَا‭ ‬حَكِيمُ‭ ‬إِنَّ‭ ‬هَذَا‭ ‬الْمَالَ‭ ‬خَضِرَةٌ‭ ‬حُلْوَةٌ‭ ‬،‭ ‬فَمَنْ‭ ‬أَخَذَهُ‭ ‬بِسَخَاوَةِ‭ ‬نَفْسٍ‭ ‬بُورِكَ‭ ‬لَهُ‭ ‬فِيهِ‭ ‬،‭ ‬وَمَنْ‭ ‬أَخَذَهُ‭ ‬بِإِشْرَافِ‭ ‬نَفْسٍ‭ ‬لَمْ‭ ‬يُبَارَكْ‭ ‬لَهُ‭ ‬فِيهِ‭ ‬كَالَّذِى‭ ‬يَأْكُلُ‭ ‬وَلاَ‭ ‬يَشْبَعُ‭ ‬،‭ ‬الْيَدُ‭ ‬الْعُلْيَا‭ ‬خَيْرٌ‭ ‬مِنَ‭ ‬الْيَدِ‭ ‬السُّفْلَى

9  Buharî, H. No: 1472.  10  Buharî, H. No: 1472.  11  Müslim, H. no: 2750.  12  Tevbe: 119.  13  Faruddin er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, xvı, 175.  14  Bk. Al-i İmran: 37.  15  Bk. İbrahîm: 1.  16  Ahzâb: 41-42.  17  Beled: 8-9.  18 A’raf: 17.  19  Cum’a: 2; Al-i İmran: 164.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL