DAVA ERİNİN YOL HARİTASI

e-Posta Yazdır PDF

İmanın en büyük düşmanı olan şirkten kaçınmak için “Tevhidin Hayata ve Düşünceye Yansıması"nı okumalıydım. Tüm ilahlara, tağutlara, despotlara 'La İlahe'deyipsadece Allah'ın otoritesini tanımak, sadece Allah'a teslim olmak, sadece Allah'a ibadet ve itaat ederek 'İllallah' demenin zamanıydı. Dışardaki putları yıkmak şirkten kaçınmak hüner değildi. Önce gönül mabedimizdeki enaniyet, kibir, heva putlarını temizlemek gerekiyordu ibadette huşu için.

 

Nefsin esaretinden kurtulup ruhi terbiye kazanmak için "Sosyal Hayatta İslami Terbiye" edinmeliydik. İçinedüştüğümüz bidat ve hurafe dolu sis bulutlarını, "Dini Düşüncenin Yeniden İhyası" aralayacaktı. Yaradana kulluğumuzun gereğini yapacak, günde beş vakit Sevgiliyle buluşup "Namaz Bir Tevhidi Eylem"in uygulayıcısı olacaktık. O zaman namazımız kıyamette beratımız, kurtuluşumuz; kabirde bize nur olacak. Maddenin esaretinden kurtulup mana denizinde yüzecek, bedenden ruh iklimine, süfli arzu ve isteklerden ulvi hislere, dünyevi şatafat ve lüksten, uhrevi kaygı ve sorumluluk duygularına gark olacaktık.


"Beyaz Zambaklar Ülkesinde" yaşamıyordun aslına bakarsan. Yasaklar ülkesinde öz memleketinde, öz yurdunda gariptin. Hem de Sütçü İmam’ların, Nene Natun’ların din ve vatan uğruna geride bıraktıkları kutlu mücadele mirasına nasıl sırt çevirebilirdik. Başörtüsüne özgürlük direnişi semada yankılanıyordu. “Örtünme Çağrısı"na cevap vermeyen sosyete "İmamın Manken Kızı"na ne demeliydi? Vitrinlerde cinsel obje olarak teşhir edilen, dişilik ile kişilik arasına sıkıştırılan "KadınınınOnuru" ayaklar altına alınıyordu. Fıtratlarından koparılan gençler saflarını paranın, kadının, futbolun kıblesine çevirmiştiler. Artık cumhuriyet treni inançlarından koparttıkları yavrularımızı modanın, eğlencenin, içkinin, kumar ve zina vagonlarıyla cehenneme odun olarak taşıyordu. Ecdadın ruhunu sızlatan nesil acılar içinde kıvranıyoradeta "Bize Nasıl Kıydınız?" diye feryat ediyordu.


Vicdanı yok olan "Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar". Okunan onca "Mevlid"lere rağmen kimse tanımıyordu Peygamberini. Televizyonun kumandayla yönettiği bizler, "Ahiret Bilinci"yle eğitmeliydik çocuklarımızı. Kapitalizmin tüketim hırsına yakalanmıştık bir kere. İnsanlar çekirdek etrafında dönen atom misali kutsal tapınakları olan alışveriş merkezleri etrafında dönüyorlardı. "Davet Yolunda Dökülenler"den olmamak için “Ebu Zer”inzühd ve kanaatini taşımalıydık azığımızda. Dünyevileşen toplumda kalbimizin Hira mağarasına çekilmeliydik Müslüman ve muvahhidkimliğimizin yeniden inşası için.


"Davanın Esasları" unutulmuştu sanki. Ebubekir’in doğruluğu, Ömer’in adaleti, Osman’ın hayası, Ali’nin şecaati ve yiğitliği yoktu yeni davetçilerde. "İslam Ahlakından Parlak Sahifeler" tozlu raflarda yerini almıştı. Gökteki yıldızlar olan Ashabın hayatı ibret alacak gözleri bekliyor hazin bir şekilde. Yabancısı olduğumuz Yüce Kitabımıza yani "Kuran Okumaya Giriş" yapmalıydık. Kur’an’ın ölülere değil dirilere gönderildiğini akıldan çıkarmamalıydık. Sünnetsiz Kur’an’ın Peygamberi inkâr olduğunu bilmeli, "Kur’an’i Çizgide Sünnet" perspektifinden bakmalıydık Sünneti Seniyyeye.

İlahi emaneti yüklenmeyi kabul etmişti "Kuranda İnsan". Şeytanın ilk fitnesiydi yeryüzünde Habil’in katli. Kabil ile Habil’in mücadelesi hak-batıl şeklinde sürecekti kıyamete dek. İman-küfür savaşı sürecekti şüphesiz. "Dine Karşı Din"di ideolojilere karşı İslam’ın tavrı.Bu bir ideolojik savaştı, islam nurunun diğer karanlık ideolojilere karşı şuurlu, ilkeli ve onurlu savaşıydı. Bilginin güç olduğu günümüz dünyasında tefekkürün kalesini koruyanlar, yani hür düşünce mektebininin bekçileri bu savaşın galibi olcaktır hiç şüphesiz. Ahlak gemisinin alabora olduğu, vicdanların sakatlaştığı, insani duyguların öldüğü, bencil ve çıkarcı tiplerin çoğaldığı, televizyonun kuru kalabalıkları kumanda ettiği, cep telefonları ve internetin kirli ilişkilere kılıf olduğu ahir zamandakutsala sarılmalıydık bir can simidi gibi. Ancak böyle kurtulacaktık üzerimize gelen bu dalgalardan.


Tahtları sallanan firavunlar terörist demeye başladılar Müslümanlara. Zindanlar Medreseyi Yusufiye oldu mücahidlere. "Yoldaki İşaretler"di hayatlarının kilometre taşlarına döşenen. "İslami Hareket" susturulamazdı pervasızca. Çünkü "CihadAdab Ve Ahkâmı”yla korunacaktı mukaddesatımız. "İman Üzerine" sadık olan fedakârlar üstlenecekti bu davayı.


Muhacir gibi hicreti iliklerimize işlercesine yaşamalıydık. Hicret ki, eşyadan manaya, arazdan cevhere dönüştür. "Her Hicret Bir İnkılâptır" misali gibi bir hicret değildi bizimkisi. Ensardan olanlar her şeylerini Muhacir kardeşleriyle paylaşarak övgüye mazhar olmuştular. Oysaki bizler işimizden, eşimizden ve çocuklarımızdan, mallarımızdan vazgeçemiyorduk. Dünyaya çakılmıştık unutmuştuk dünyanın bir oyun ve eğlence yeri olduğunu. Arkalarında iyi nam bırakan"Önden Giden Atlılar" gibiolamamıştık.


 Dünya saatlerinin bunalıma ayarlandığı vakitte ahir zaman yaklaşmaktaydı. Sicili bozuk kentlerde ayaklar altına alınan benliklerimiz kurtarılmayı bekliyordu birileri tarafından. Tam gençliklerinden vurulmuş ömürler “Huzur Sokağı”nı arıyorlardı. İşte bu sırada İslami direniş erleri “Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim” nidalarıyla gençlerin imdadına koşacaktılar.