TARİHİN SONU MU? İDEOLOJİ-LERİN SAVAŞI MI?

e-Posta Yazdır PDF



Pentagon’da üç akıllı ve soysuz akbaba. Soysuzluk, sözcüğün birinci anlamında: Fukuyama, Japon kökenli bir Amerikalı. Huntington Hint asıllı bir Amerikalı. Brzezinsky Polonya kökenli bir Amerikalı. Kültür intiharını bireysel açıdan başarıyla gerçekleştirmiş asaletsiz ve üniformasız üç negatif simülasyon. İdeolojik terörün üç kurmayı. Üçü de John Hopkins Üniversitesi’nin çıkardığı Journal Of Democrasy’nin editörü. ABD’nin Afganistan taarruzunu destekleyen bildirgeye imza atmış üç emperyalist stratejisyen. Popüler olan özellikle ikisi, ‘Tarihin Sonu mu?’ başlıklı makalenin yazarı Fukuyama ve ‘Medeniyetler Çatışması mı?’ başlıklı makalenin yazarı Huntington. Her iki teori de ideolojik savaşın diliyle yazılmış.


FukuyamanınMarks’a karşı Hegel’e dayandırdığı ekonomide kapitalizm, politikada demokrasi olarak ortaya çıkan liberalizmin yönetim biçimi olarak tarihin sonunu oluşturduğu tezi 19.asırda büyük çapta geçerli olmuş ve etkilerini ve etkilerini 20.yüzyılda da devam ettirmiş olan tarihin doğrusal yorumuna dayanır. Batılı aydınlarca artık işlevinin yitirilip eskidiği söylenen faşizm ve komünizme karşı yüceltilen kapitalizm ve liberalizm modern dünyaya ihraç edilmektedir. Ona göre faşizm ve komünizm gözden kaybolup günbatımını yaşıyor,  kapitalizm ve liberalizm ise fecrini yaşıyor, ama unutmayalım ki bu yalancı fecirdir(fecr-i kazib), gerçek şafak (fecr-i sadık) islamın heybetli ve ihtişamlı bir şekilde meydan okumasıyla belirecektir. Daha etraflı incelersek Hegel ve Marx’ın temelde birbirine zıt gibi görünen düşüncelerinin ortak noktada birleştiğini kabul etmek gerekir. "Her ikisi de evrenin belli bir diyalektiğe göre değişim geçirdiğini savunur, ancak Hegel’e göre bu değişimin itici gücü ruh iken, Marx’a göre maddedir."1 Bu yöntem farklılığı nedeniyledir ki,  Hegel idealist diyalektizmiMarx ise materyalist diyalektizmi seçmiştir. Aslında fukuyama makalesini ideolojik savaş diliyle yazdığı için tabii ki Hegel’in tarihsel yaklaşımla ele aldığı idealist diyalektizminden etkilenmiştir. Çünkü o da biliyorduki, artık marxın materyalist düşüncesi Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın bitimiyle artık eskisi gibi revaçta değildi, etkisini yitirmişti. Bu süreçten sonra stratejik ve jeopolitik gelişmeler doğrultusunda şekillenen global dünyada eline koz geçen ABD İsrail’in desteğiyle ve yanına Fransa, İngiltere gibi devletleri de alarak süper güç olma sevdasını uluslararası arenaya taşımış oldu. Yani boşluktan faydalanıp güçler dengesini iyi kurarak şartları kendi lehine çevirmiş oldu. Tıpkı geçmişte batıda ideoloji boşluğunu fırsat bilip milliyetçilik (nasyonalizm) tohumunu İslam ülkelerine özellikle Osmanlı devletine ihraç eden haçlı emperyalistleri ve ırkçı siyonistler gibi. "Milliyetçiliğin İslam Dünyasına girmesine bazı batılı düşünürler ve müsteşrikler zemin hazırlamış oldu. Batıya bağımlı aydınlar da onun bayraktarı ve yayıcısı oldular."2


Milliyetçilik akımı Fransız devrimiyle(ihtilaliyle) birlikte ilan edilen özgürlük, eşitlik ve demokrasi fikirlerinden daha çabuk yayıldı. Osmanlı imparatorluğunda Türk ve Arap dayanışması batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesini önlüyordu. Bu yüzden ilk önce Türklerin ve Arapların içerisine ırkçılık mikrobu sokuldu, böylelikle ümmeti bölüp İttihad-ı İslam fikrinin hayata geçirilmesi önlenecekti. Siyonistler Filistin’i işgal için Sultan Abdulhamid’den yüz görmeyince Jön Türkler hareketini kurarak Abdulhamid’in azledilip zindana düşmesine daha sonra Türk ve Arap düşmanlığının başlamasına neden oldular. Gerek Hegel gerekse MarxDoğu İslam toplumlarını aşağılamak için en alt sınıfa koymuşlardır. Mesela Hegel’in sınıflandırma yaparken bizi insanlığın çocukluk çağında görmesi, yine aynı şekilde Marx’ın ilkel toplum aşamasından sonraki Asyai toplumlar kategorisine koymuştur. Marxın doğu toplumlarını batı toplumlarına göre ilkel bulmasının en büyük göstergesi İngiliz sömürgeciliği altında yaşayan Hindistan için İngiliz varlığını Hintlilerin gelişmesi için meşru ve zorunlu karşılamasıdır. Karl Marx’a göre Avrupalı sömürgeciler geri toplumları kapitalizme geçirecek zorunlu güçlerdi, onları sömürüp yağmalamaları onların yararına olacaktı. Komünizmin ilmihalini yazan Marxsözkonusu batılı olmayan toplumlar olduğunda kapitalizmden yana reyini kullanıyordu, hemde emperyalizme meşruiyet zemini hazırlayarak yapıyordu bunu. "Alman faşizmin kaynağı haline gelen hegel ise Napoleon’unjena sokaklarında geçişi sırasında ‘dünya Tin’ini at üzerinde gördüm’ diyerek despotlara tapacak kadar alçalırken, diğer taraftan da Germen ırkının en asil ırk olduğunu varsayarak ırkçılık yapıyordu."3batının görünürde doğu, aslında ise İslam düşmanlığının Hiç kuşkusuz ortaya atılan bu tez batı uygarlığı krizini yada batıdaki kırılma noktasını iyi okuyan ABD’nin bir stratejisyen öncülüğünde yeni dünya düzeni kurma hayallerinin bir parçasıdır. ABD ve Avrupa bloku yıllarca kapitalizmi desteklediler ve desteklemeye devam ediyorlar; çünkü sömürgelerine kavuşmak için kapitalizmi emperyalizimin hizmetinde kullanıyorlar. Fukuyama kitabının 362. sayfasında Hegel’in “çalışan köle 1) özgürlük fikrinin, 2) bu fikrin mücadelede gerçekleşmesinin bilincine varır. Bu nedenle insan başlangıçta her zaman efendi ya da köledir; tarihin sonundaki tam insan ise hem efendi hem köledir” yorumuna katıldığını belirtmekle kendi kendisiyle çelişir. Zira insanın hem her ikisi, hem de hiçbiri olduğu bir tarihin sonundan söz edilmektedir ki, burada “liberal demokrasi”nin bütün toplumu özgür ve eşit kıldığı yönündeki önerme belirsizleşmektedir. Fukuyama, “din ve milliyetçilik, gelenek ve görenek, ahlaki kurallar örgüsü (geniş anlamda kültür), başarılı demokratik politik kurumların ve serbest piyasa ekonomisinin oluşmasının önündeki engellerdir” diyerek Huntington’un teorisine alan açıyor. Aslında Spengler20. Yüzyılın başında Avrupa’nın bir çöküş devrini yaşadığını “büyük sanat vemetafizik çalışmaları hariç tutan sadece katıksız, genişletici bir tesire sahip bir yüzyıl açıkça söyleyelim, dünya şehri fikrine tamamen uyan dinsiz bir devir-çöküş devridir”4 sözleriyle ifade eder.


Batının çöküş yaşadığı inkar edilemez bir gerçek, içinde bulunduğu hal içler acısı, kıvranıp duruyor, son çırpınışlarını yaşıyor.Sunduğu reçeteler tutmuyor artık.Buna rağmen kendi sonunu görmemesi körlük değilde, nedir? Batı medeniyeti bir isyanın, bir tuğyanın bir manevi boşluğun içerisinde kıvranmakta adeta bir kaos yaşamaktadır. Her saniye bir hırsızlık, ırza tecavüz, cinayet, soygun vb. suçlar işleniyor; her geçen gün bu suçlar kabararak artmakta bunların önü alınamamaktadır. Oysa bu kadar suç; kanunlar, cezaî yaptırımlar yürürlükteyken işlenmektedir. Bir de kanunlarının askıya alındığını düşünün işte o zaman batının çöktüğü an olur. Batı toplumu, küçük yaşlarda alkol kullananların, sokakta güpegündüz tecavüze uğrayan kadınların, evli olduğu halde birbirini aldatan çiftlerin, aile sevgisinden yoksun büyüyen çocukların, yaşlı ebeveynlerini bakımevlerine terk edenlerin, kurtuluşunu intihar etmekte bulanların çoğunlukta olduğu toplum tipidir. İşte bize yıllardan beri örnek gösterdikleri batı medeniyetinin içler acısı hali her geçen gün kan kaybeden bir hasta gibi. Hayat damarları kesilen hasta nasıl olur da başka toplumlara hayat verebilir ki?Artık sadece ideolojiler batı uygarlığını ayakta tutamaz. Yine de Batı uygarlığının ayakta kalma şansını üç nedene bağlayabiliriz; İlk olarak kendi varlığını devam ettirmek için kitleleleri ideoloji peşinde sürükleyerek senaryoyu arka perdeden oynaması. Yani medya ve iletişim gücüyle sosyolojik zeminde büyük kalabalıkların desteğini alarak stratejik hedefe varmasıdır, diyebiliriz. İkinci olarak insanlık adına utanılacak katliamları ve vahşetleri yapmasıdır, diyebiliriz. Bu amacını da örtbas etmek için medeniyet, kültür ve uygarlık yalanlarına sığınır. Amerika Irak’a Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları barındırdığı yalanıyla saldırmıştı. Ama bu iddianın altında zannettiği gibi bir sonuç çıkmamıştı. Bu sadece ABD’nin uydurduğu önceden hazırlanmış bir senaryoydu. Üçüncü olarak Batı düşman olmadan ayakta duramaz, çünkü düşman olmazsa bile kendi kendine bir düşman uydurmasıdır, diyebiliriz. ABD’nin 11 Eylül saldırılarını bahane ederek tüm Müslümanları potansiyel suçlu yani terörist ilan etmesi buna bir örnektir. Böylelikle yaşanan global dünyada Müslümanlar için psikolojik tacizler haksız yere tutuklamalar, fişlemeler başladı. Daha sonra da bunu takiben İslam’ı terörizmle yan yana getirme çabalarının ardından da Batının İslam’a duyduğu kin ve öfke neticesinde bunlar bahane edilerek dünya bir medeniyetler çatışmasına doğru itilmek istendi. İşte batı uygarlığı düşman ilan ettiği ülkeleri sömürerek ayakta kalmayı başarıyor. Tekrar batıyı ayakta tutan ideolojilerin eskisi bittikçe yenisinin bulunması kalabalıkları oyalamadan başka birşey değildir. İdeolojilerin döneminin sona ermesine Cemil Meriç’in ilginç cevabı vardır. Meriç’e göre ideolojilerin savaşı bitmesinden ziyade asıl şimdi hararetle sürüyor, meydan "Batının nice ünlü sosyologlarına göre ideolojiler çağı sona ermek üzeredir. Yanlış sual şöyle vazedilmeli. İçtimai tekâmülün arzu edilen hedeflerini belli bir değerler sistemine dayanarak tayin eden düşünce sistemleri günün birinde fertlerin ve toplumların hayatından silinecek mi? Hayır. Bu manada ideolojinin nüfuz ve hâkimiyeti günden güne artmaktadır. "5kitabın devamında Cemil Meriç Barış "içinde birlikte yaşama politikası ideoloji savaşını hafifletmek şöyle dursun, alevlendirir. Klausewitz savaş devletin dış politikasını başka vasıtalarla devam ettirir, diyordu. Bugün bu başka vasıta, silah değil ideolojidir. Mümkün olan tek savaş bu. Amacı insanların kafalarını ve gönüllerini fethetmek olan dünya çapında bir savaş." İdeoloji mücadelesi insanların kafalarında başlar, kalplerinde hararetle devam eder, öldüklerinde ise o ideolojinin mensupları tarafından ideolojiye sahip çıkılır. Biz de diyoruz ki, bilginin büyük bir güç olduğu günümüz toplumunda fikirlerin savaşı insanoğlu var oldukça devam edecektir hiç şüphesiz. Tarihin akışı içerisinde marksizm, faşizm, kapitalizm, liberalizm gibi birçok ideoloji gelip geçmiştir, kıyamete kadar da gelmeye devam edecektir. Aslına bakıldığında bu ideolojilerin hepsinin insanlığı karanlığa götüren beşeri ideolojiler olduğunu görürüz. İdeolojiyi çıkaranların kendileri doğru yolda değiller ki, insanları doğru yola kavuştursunlar. Karanlıkta olanın ışıktan bahsetmesi gibi bir şey herhalde. Bu ideolojilerin insanlığa mutluluk vaat etmek şöyle dursun ideolojilerin sahipleri bile şaşkınlık ve kargaşa içerisinde ömürlerini tüketmişlerdir. 


İnsanoğlunun fıtrat dini islamdır, insanoğlu islamdan uzaklaşıp başka ideolojilere saparsa, özünden koparak fıtratına yabancılaşır. Yeryüzünde yalancı cenneti yaşamaya kalkarken, asıl hakiki cennetini kaybeder. Hâlbuki peşinden gittiği liderleri razı etmektense, kendini yaratanı Rabbini razı etmesi gerekir. Unutmayalım ki, insanlığın kurtuluşu son din olan İslam, insanlığın rehberi ise bu dinin en mükemmel uygulayıcısı Hz. Muhamed (S.A.V)’ dir. İyiyi, güzeli ve doğruyu seçmek için kıyamete kadar mühleti olan tüm insanlık için en mükemmel sistem, İslam Sistemi; en mükemmel ideoloji, İslam İdeolojisidir.


Tarih, sosyolog ve yazar Ali Bulaç’ın dediği gibi insanın Allah’a doğru bir yürüyüşü ve Allah’ın her an müdahale ettiği alandır. Bu anlamda peygamberler bu kutlu yürüyüşün hidayet rehberleri, vahiy de bu yürüyüşte pusuladır. Geçişte vahiy pusulası kullanmayıp peygamberlerin rehberliğini reddederek onlara isyan eden, toplumların ya da milletlerin akıbeti çok ibretlik ve trajik olmuştur. Tarihsel sürece Allah’ın ilahi sünnetleri dediğimiz her toplum için değişmez yasaları müdahale eder. Bu müdahale süreci toplumların ya da milletlerin özündeki bozulmaların baş gösterdiği, iyi hasletlerin yok olup yerini kötü hasletlerin almaya başladığı, şirkin ve küfrün çoğaldığı, zulüm ve haksızlıkların ayyuka çıktığı, hayâsızlık ve fuhşun yaygınlaştığı, nankörlüğün ve şımarıklığın doruka çıktığı bir zamanda gerçekleşir. Böylece tarihin seçmeci özelliği ortaya çıkar. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de kendilerine gönderilen peygamberlerin davetine sırt çevirip uyarıları dikkate almayıp şirk, küfür ve fasıklıklarındainad eden eski milletlerin ve kavimlerin helak olmasıyla ilgili birçok örnek vardır. Onların helak olmalarında hiç şüphesiz birçok illet vardır. Bu illetlerin belli başlıları inkar ve inançsızlık, zulüm ve adaletsizlik, baskı ve zor kullanma, lüks ve refah içinde yaşama, şımarma ve gururlanma, kibirlenme ve büyüklük taslama, toplumsal çözülme ve ahlaki bozukluktur. Ve toplumda bütün bu fenalıklar olduğu halde kendilerinde zerre kadar iyi haslet bulunan kimseler bu duruma ses çıkarmaz, emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münker (iyiliği emretme kötülükten nehy etme) görevini yapmazlarsa, onlarda o toplumla birlikte helak olmaktan kurtulamazlar.

KAYNAKLAR 

1) Tarih, Toplum ve Gelenek / Ali Bulaç / İz Yayıncılık (İstanbul: 1997), s.32, 2) İslam ve Milliyetçilik / Muhammed Nakavi / Bengisu Yayıncılık  (İstanbul: 1992), s.27, 3) Sekülerleşme Krizi ve Bir Çıkış Yolu Arayışı / Bünyamin Duran / Timaş Yayınları, 4) Batının Çöküşü / OswaldSpengler / Çev.,GiovanniSeognamillo, Dergâh Yayınları,l (İstanbul: 1978), s.58., 5) Umrandan Uygarlığa / Cemil Meriç / İletişim Yayınları