Allah'ın Yolunda Adanma Bilinci

e-Posta Yazdır PDF


Bizleri doğup dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren İslam nimetiyle şereflendirip hidayet ederek kendine teslim müslüman kullar yapan, hatemu’l enbiya alemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v)’e ümmet kılan ve bize hayat kitabı olan Kuran-ı Kerimi bahşeden merhameti bol, bağışlaması çok olan Rabb-i Zülcelal Tekaddes hazretlerine sonsuz hamdü senalar olsun. Öyle ya Rabbimiz bizi müslüman olarak seçmiş, bizim için din olarak islamdan razı olmuş. Bu yüzden İslam dinini müntesipleri olarak dünyadayken ahireti kazanmak için bizlere birtakım sorumluluklar yüklemiştir. Buna mukabil Allaha karşı sorumluluğun idrakinde olup kulluk bilinciyle hareket edenlere Cenab-ı Mevla ebedi saadeti vaadetmiştir. Ebedi saadeti kazanmak de din uğrunda eziyet ve sıkıntılara katlanmamız, ibadet ve taatlarda gevşemememiz, yüce yaradanın bizim için takdir ettiklerine teslimiyet halinde rıza göstermemiz, bu dava uğruna zamanımızdan, güç ve enerjimizden, mesayimizden, malımızdan, eş ve dostlarımızdan, ailemizden ve hatta canımızdan ferağat etmemiz gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım.
Geçici dünya hayatında imtihanı kazanmak için Allah’a karşı sorumluluğun bilincinde olmak gerekir. Bu sorumluluk bilincinden kasıtsa verilen vazifeyi layıkıyla yerine getirmek,  bu işten yüz akıyla çıkmak demektir. Daha doğrusu bilinç ışıklarını yakıp teyakkuz haline geçmek, komutanının emrine amade olan bir asker gibi daima siperde olmak, tüm benliğimizle kendimizi O’nun yoluna vakfetmek (adamak ) ve bu adayış şuuruyla hareket etmek demektir. Adayış şuuru da kutsi dava yolunda mukaddes emaneti omuzlayıp tezkiye ve terbiye süzgeçlerinden adım adım geçen hayatımıza imanımızı şahit kılmamız, ilim hazinelerinden devşirilmiş hikmet dallarından istifade etmemiz, etrafını aydınlatan tezhib-i ahlak(güzel ahlak) kandilleriyle donanmamız, yaşamın anlam ve amacını tefekkürle sorgulayan vaktimizi tezekkür ederek geçirmemiz demektir.
Allah’a adanmakla ilgili en bariz örneği Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Meryem’in kıssasında görüyoruz. Bu adayış kıssasıyla ilgili ayeti kerimeler şunlar: « İmran'ın karısı: "Rabbim! Karnımdakini hür bir kul olarak sırf sana adadım. Ada­ğımı kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin"demişti. Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken "Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa er­kek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Ko­vulmuş şeytana karşı onu ve soyunu sana ısmarlıyorum" dedi. Rabbi Meryem'e hüsn-ü kabul gösterdi; onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakı­mı ile görevlendirdi. Zekerriya Ma'bedde onun yanına her girişinde onun yanında bir rızik bulur ve "Ey Mer­yem, bu sana nereden " der; o da "Bu, Allah tarafındandır, Allah, dilediğine sayısız rızik verir." derdi. » (Ali İmrân Suresi / 35-37)    Nedense âyette İmrân'ın hanımı diye anılan ve Hz. Meryem'in annesi olan kadının ismi Kurân'da yer almaz. Onun ismi İslâmî kaynaklarda Hanne, hristi­yan kaynaklarda Anna diye geçer. İmrân'ın hanımının, henüz doğmamış karnındaki çocuğu Allah’a adamasıyla ilgili tefsir kaynaklarında geçen rivayete göre, uzun zaman çocuğu olmayan İmrân'ın karısı bir gün bir kuşun yavrusunu beslediğini görünce buna imrenmiş ve yüce Allah'a yalvarıp çocuk ihsan etmesini dilemiş ve çocuğu olduğunda onu Beyt’ül-Makdis'in hizmetine vermeyi adamış. Meryem'e hamile olduktan sonra da kocası İmrân ölmüştü.
İşte İmran’ın hanımı Hanne şöyle dua ve niyazla Allah’a yakarışta bulunuyordu: Rabbim karnımda henüz doğmamış biricik yavrumu sırf sana ibadet ve itaat etsin, senin dinine hizmet etsin, her şeyden ve herkesten azade, hür bir şekilde sadece sana kulluk etsin, sadece sana bağlı bir kul olsun diye sana adadım. Ya rabbi sadece sana vakfettiğim sana adadığım bu adağımı benden buyur. Çünkü sen duaları işiten ve onlara icabet edensin. Hanne bu duayı doğacak çocuğun erkek olacağını düşünerek yapmıştı. Fakat çocuğu, kız doğunca biraz hayıflandı; çünkü Beyt’ül-makdis'e hizmet için yalnız erkekler alınıyorlar, kızlar ise alınmıyorlardı. İmranı’n hanımı Allah’a şöyle yalvarmaya devam etti; Ya Rabbi belki benim istediğim erkek çocuk senin verdiğin kız çocuğu gibi değildir, elbette bunda da senin bilip benim bilmediğim bir hikmeti vardır, ne olursa olsun yine senin takdirine boynu eğip razı olurum. Ona Meryem adını koydum, kızımın ve zürriyetinin şeytanın şerrinden korunmasını sana havale ediyorum. Meryem adı İbranicede Allaha ibadet eden, Allah’ın hizmetçisi manalarına gelir. Rab Teala Meryemin annesinin duasını, adağını güzel bir kabulle karşıladı. Yani Allaha ibadet ve kulluğa,  Beyt’ül-Makdis'e hizmete adanan Meryem’i kabul etti ve onu en güzel ahlak üzere yetiştirip büyüttü ve bakımı için de Zekeriyya(a.s)’yı görevlendirdi. Meryem’in bir bitki gibi yetişmesi için bakımı şarttı, özenle ve titizlikle bakımı için Zekeriyya gibi bir bahçıvan olmalıydı. Meryem Allah'a ibadet etmek üzere mihrabta inzivaya çekilirdi. Zekeriyya peygamber, onun ibadet yeri olan odasına her gir­diğinde yanında yemek ve o mevsimde yetişmeyen meyveler bulurdu. Sübhanallah! Rabbin kuluna yaptığı ne güzel izzet-i ikram. Müfessirlerin de görüşlerinde ittifak ettikleri gibi bu ihsan ve ikramlar bir veli, salih bir kul olan Meryem’in kerameti sayılıyordu ve bu açıdan da kerametin hak olduğuna işaretti. Her biri bizler için ibret ve sembol haline gelen bu adayış serüveni sonuçlanmıştı. Adağını halis niyetle adayan İmran’ın hanımı Hanne’nin adağı kabul olmuştu, Meryem’in zürriyeti korunması hakkındaki duası da kabul olacaktı; bir bitki gibi nazenin yetişen Meryem Allah’a adanmanın meyvesini(İsa) verecekti, Allah iffetli ve namuslu kalabilen Meryem’e ödül olarak beşikte konuşan İsa peygamberi verecekti.  Allah, kendisi adına adan­mış İmran kızı Meryem’in rızkına kefil olmuştu, onu hiç ummadığı yerden olağanüstü bir şekilde rızıklandırıyordu. Adananın bakımını üstlenen bahçıvan Zekeriyya peygamber ve karısı yaşça hayli ilerlemiş olmalarına rağmen ilerde peygamberlik müjdelenecek olan oğul Yahya’yla müjdelenecekti. 
Adanmakla ilgili diğer örnek Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i kurban etme kıssasıdır. Konuyla alakalı ayetler aşağıda zikredilmiştir. « Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa eri­şince, "Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görü­yorum; bir düşün; ne dersin?" dedi. O da cevaben: "Ba­bacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabre­denlerden bulursun." dedi. Her ikisi de teslim olup, İbra­him onu alnı üzerine yatırınca, "Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin.  Biz muhlisleri böyle mükâfatlandırı­rız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır." dedik. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. » (Saffat Suresi / 102-107)  Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Hz. İbrahim, rüyasında aldığı buyruğu yerine getirmeye karar verip gerçekleştirmek üzereyken, Allah tarafından tabi tutulduğu büyük teslimiyet sınavını kazandığı İçin Allah Teâlâ, İbrahim(a.s)’e Cebrail aracılığıyla görkemli bir koç göndererek oğlu İsmail’in yerine bunu kurban etmesini istemiştir, O da oğlu yerine kurban olarak cennetten gönderilen bu koçu kesmiştir.
Büyüyüp delikanlı yaşa gelince, babasıyla birlikte koşturabilecek çağa gelince, İbrahim dedi ki: Yavrum, bana rüyamda, seni kesmem emredildi. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Senin görüşün nedir? İbrahim peygamber, oğul sevgisi ile Allah’ın emri arasında kalmıştı. Yüreğinin bir tarafında evlad sevgisi ağır basıyordu, en zor zamanda onu ateşten kurtaran yüce Yaradan’ın emrine muhalif davranmamak için Allah’ın sevgisinin İbrahim’in evladının sevgisinden daha ağır basması gerekiyordu. Evet, zaten İbrahim’i Halilullah yapan da Rabbine karşı itaatkar, hürmetkar ve saygılı davranarak teslimiyet havası içinde yakınlık göstermesi değimliydi. Oğul İsmail babasına cevaben dedi ki: Babacığım, benim kurban edilmemle ilgili olarak Allah'ın sana emrettiğini yap. Înşaallah beni sabredip teslim olanlardan bulacaksın. Biliyorum babalık şefkatiyle bana acıyorsun, ama bilmiş ol ki bu küçük yaşımda emre boyun eğip Allah’ın benim hakkımdaki hükmüne rıza göstereceğim, büyüklerin gösteremeyeceği olgunluğu göstereceğim. Tarihî rivayetlere göre oğul İsmail der ki, ‘ babacığım, beni yüzüstü yatır. Belki işin zorlaşır. Beni keseceğin zaman yüzüne bakarım da, evlât şefkatiyle dayanamayıp emri yerine getirmekte zorlanırsın.’ Allahu ekber! Kulun rabbine karşı gösterdiği bu ne ulvi teslimiyet, bu ne büyük özveri! Baba ve oğul ne kadar da fedakar ve sadıklar, insanlığa ibret bir tablo…  Babanın evladını kurban etme emrini inancı, yakini tam ve kesin bu kutsal vazifeyi yerine getirme azmi, sadakati ve teslimiyeti rabbi tarafından kabule şayan görülüp ‘ niyetinin halis olduğu anlaşıldı, bu işteki samimi duruşunuz ortaya çıktı,  bu samimiyet sınavını, teslimiyet sınavını kazandınız. İmtihanın yapılmasındaki murad-ı ilahi hasıl oldu. ’ nidalarıyla müjdelendiler. İlahi sınavdan yüzlerinin akıyla çıkan teslimiyetçi baba İbrahim’e itaatkar oğlu İsmail’in yerine kurban edilmesi için Allahu Teala ödül olarak bir kurbanlık koç gönderdi. Çünkü esas olan kurban olması değil, gerçekte kurban hikmetine mebni Allah’a kurbiyyet kazanması, yani yakınlık kazanmasıydı. 
            İşte bahsigeçen seçilmiş, arkalarında iyi bir nam bırakmış iki üstün münevver aile! Biri İmran ailesi, diğeri İbrahim ailesi. İmran ailesinden adağını adayan Hanne, adanan kişi Meryem. İbrahim ailesinde adağını adayan İbrahim, adanan kişi İsmail. Bir de bütün bu yukarıda anlattıklarımıza tamamen zıt, menfi örnekler de mevcuttur. Bunlardan birisi Kuran’da geçen Adem’in iki oğlundan adağı kabul edilmeyen Kabil’in adağı kabul edilen kardeşi Habil’i içindeki kin ve kıskançlık yüzünden haksız yere öldürmesi kıssası. Kıssayı Rabbimizden dinleyelim:
 « Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul diğerinden ise kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen:  "Andolsun seni öldürece­ğim" dedi. Diğeri de, "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi. "Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana, öldürmek için el uzatacak deği­lim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur" dedi. Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl göme­ceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gön­derdi. Katil kardeş" Yazıklar olsun bana! Şu karga ka­dar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine yananlardan oldu. » (Mâide Suresi / 27-31)   Tabii o zamanki şeraite göre Kabil’in kendisiyle birlikte doğduğu kız kardeşiyle Habil’in de kendisiyle birlikte doğduğu kız kardeşiyle evlenmesi yasaktı. Bu yüzden Âdem (a.s) Kabil'i Hâbil'in kız kadeşi ile, Hâbil'i de Kabil'in kız kardeşi ile evlendirmek iste­yince Hâbil buna razı olmuş, fakat Kabil ise razı olmamıştı. Çünkü onun ikiz kardeşi daha güzeldi. Bunun üzerine babaları Âdem (a.s) onlara:  "İkiniz birer adak sunun, hanginizin adağı kabul edilirse, onunla o ile evlensin" dedi. Kabil ziraatçı idi. Ekinin en kötüsünü kurban olarak takdim etti. Hâbil'in ise koyunları vardı. O da, yanında bulunan en güzel koçu kurban etti. Gökten bir ateş inerek Hâbil'in kurbanını yaktığı için, onun takdim ettiği kurban kabul edilmiş oldu. Kabil, adağını Allah'ın kabul etmediğini görünce kızdı, kardeşini kıskandı ve kin besledi. Kendisine "Seni mutlaka öldüreceğim" dedi. Kardeşi ona niçin? deyince, "çünkü Allah adağını  kabul ettiği halde benim adağımı kabul etmedi, "dedi. Hâbil de, "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" diyerek sunduğu adağının takva ve ihlasından dolayı kabul edildiğini açıklıyordu. Ve Kabil böylece nefsine ve şeytana uyup hırsının ve öfkesinin kurbanı olup yeryüzünde ilk kardeş katili oldu.
Geçmişte olduğu gibi, şimdide, gelecekte de ve kıyamete kadar da insanoğlu önünde iki yol vardır. Ya kendine kıymet verip kendini yücelerin yücesine adar, kurtulur. « De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir .O’nun hiç bir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” » (En'âm Suresi / 162-163) Veya kendini aldatıp ucuza satarak müzik, spor, cinsellik, teknoloji ve kitle iletişim araçları, mal, makam, servet, hırs, heva-heves, nefis, kadın, lider vb. daha değersiz hobi, meta ve varlıklara kurban edip harcanır. Gerçek dünyamızda bu tür güncel örnekler çok sayıda mevcuttur. Modern dünyada gündelik hayatında “aşkın” ile yani Allah’la bağları bir şekilde kopan/koparılan insanın, gündelik hayatı kendi “içkin”liği üzerinde kurması yani içine dönük yaşaması öneriliyor. Sonuçta özüne yabancılaşan yalnızlığa itilmiş, bireycil, pragmatist(çıkarcı), egoist (bencil) ve hedonist(hazcı) tipler yetişiyor. Üretken ve aktif özne olması gereken insan tüketerek nesneleşir, aynı zamanda bir tükenişin, bir harcanışın eşiğine gelir. İşte bu örneklerden birkaçı… İnsanların bir kısmı çıkan izdihamlara aldırış etmeden sakladığı merak ve heyecanıyla kendini pop şarkıcısının dudakları arasından terennüm edilen şarkılara adar. Kimisi ganyan bayileri önünde kuyruk yaparak şansını denerken hipodromlarda tükenişini içli içli izler, bazısı fanatiği olduğu, yürekten destekçisi olduğu takımının maçını izlemek için evdeki çocuklarının nafakasını bilete yatırır. Bir başkası uçkuruna kendini adar; kadına tamah eder, peşinden koştuğu doyumsuz cinsellik arzusu onu ar meclisinden uzaklaştırır. Daha başkası damak zevkine düşkün olur, midesine çalışır, mutfakla tuvalet arasında mekik döşer etrafındakilerin aç olması muhtaç olması onu ilgilendirmez, tek derdi lezzet ve haz almaktır. Daha bir başkası makam ve mevkiye kul köle olur; fani bir varlık olduğunu unutur, insanlara tepeden bakar, bir gün o koltuktan inip normal biri haline geleceğini hesaba katmaz.
Hülasa yukarıda anlatılan adayış örnekleri bizlere, yani bu çağda yasaşayan biz Müslümanlara ibret ve ders vermeli.
Siz ey bugünün anaları! Hanne gibi olmak istiyorsanız rabbinizin davetine icabet edip en değerli kızlarınızı Meryem misali Allahın yoluna adayın. Adayın ki, Allaha olan sadakatiniz evlad sevgisinizi, anne şefkatinizi geçsin. Yüreğinize ilahi sevgi yerleşirken ruhunuz ilahi terbiyeyle adanmaya alışsın. Ona adanırsanız üzerinize sekinet indirir, sizin imdadınıza gaybi yardımlarla yetişir.
Siz bugünün kız evladları! Mereyem gibi olmak istiyorsanız ölümlü bedeninizi o ölümsüz diri hayy olana adayın ki, ilahi hitaba mazhar olasınız. Ona ram olursanız sıkıntınızı ferahlığa dönüştür; iffetli ve namuslu kalırsanız size gönderdiği rızık sofrasıyla size ihtiram ve ikramını gösterir, üzüntüden daralan göğsünüze isanızın müjdesini yerleştirir.
Siz ey bugünün babaları! İbrahim gibi olmak istiyorsanız rabbinizin emrini ihtimam gösterip esirgediğiniz oğlunuzdan daha evla görmelisiniz. Yeri ve zamanı geldiğinde size bu geçici dünyada bahşedilen yavrunuzu babalık hislerine kapılmadan, gözünüzü kırpmadan gerçek sahibinin yoluna kurban edip adamalısınız.  Adayın ki; samimiyetiniz, yakininiz belli olsun. Sabredip teslimiyet gösterin ki, sınavdan ilahi rızayı kazanarak çıkasınız
Siz ey bugünün erkek evladları! İsmail gibi olmak istiyorsanız sizi yaratanın emrine itaatte gevşeklik göstermeyin; ona olan inancınız kesin, sadakatiniz tam olsun. Ona bağlılığınız her şeyden ve herkesten fazlaysa, kulluk bilinciniz zirvedeyse bıçak sizi kesmeyecektir; aksine niyetiniz ve samimiyetiniz belli olduktan sonra kurbanlık koçla yardımınıza yetişilecektir.
Sizler de bu adayış sürecinde vahyin öncülüğünde çağa tanıklık yapmak istiyorsanız önce samimi bir arayış içerisine girmelisiniz içinizde sizi bu manevi yolculuğua götürecek derdinizi tasanız olmalı, sizi uyutmamalı, içinizde fırtınalar koparmalı ve bu kopan fırtınalar sizin geminizi sahile yanaştırmalı tıpkı hannenin yeminine bağlı kaldığı gibi, ibrahimin rüyasına sadık kaldığı gibi. Daha  sonra ne aradığınızın farkına, idrakine varmalısınız. Yürek pasını silip cilalayan, ruhu dirilten bir anlayış ve kavrayış içerisine girmelisiniz. Bilinçli bir arayışın ve  saf, temiz, halis bir anlayışın ardından gelen hüsnü kabul bir adayış.
Allah’ın yolunda O’na yaraşır şekilde kendisini O’na adayanlardan ve O’na adananlardan olmak ümidiyle.
 
YARARLANILAN ESERLER
1)       Safvetü't-Tefâsîr; Muhammed Ali es-Sâbûnî / Ensar Neşriyat
 
2)       Kur’an Yolu Tefsiri; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş / Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları