Başörtüsü Yasağı ve Militarist Zihniyet

e-Posta Yazdır PDF

   Başörtüsü yıllardan beri Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam ediyor. Geçmiş hükümetlerin konuyu etraflıca ele almamaları, suni gündemlerle konuyu geçiştirmeleri yada siyasilerin başörtü sorununu siyasi rant gereği seçim vaatlerine koydukları halde seçimden sonra bunu kendileri vaat etmemiş gibi bukalemun misali kılıktan kılığa girmeleri maalesef sorunu çözümsüzlüğe iten nedenlerdir. Kendilerini rejimin koruyucusu gibi algılayan Atatürk milliyetçisi olarak lanse eden faşizan kemalist aydın, sanatçı, hukukçu ve yazar takımının cumhuriyet mitingleriyle kaos ortamı çıkarmaları, Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK) içerisinde bazı subayların askeri muhtıra yada ıslak imza belgeleriyle siyasi kriz çıkartarak bunu desteklemeleri ve yargının ideolojik sayılan kararları başörtüsü ve benzeri ülke sorunlarının çözüme kavuşmaması için yapılan kirli tezgahlardır. Atatürkçü Düşünce Dernekleri(ADD) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneklerinin(ÇYDD) provakatörlüğünde düzenlenen cumhuriyet mitinglerine bazı CHP’liler, emekli askerler ve birçok aydın ve yazar destek verdi. Bu mitinglerde değişim ve statüko kıskacına takılan AK Parti laik cumhuriyet düşmanı olarak lanse edilip sık sık ordu hayranlığı ve darbe taraftarlığı yapılarak bir rejim krizi varmış gibi adeta bir askeri darbeye davetiye çıkarılmak istendi. Daha sonra umduklarını bulamayan azgın azınlığa destek gecikmeden Yargıtay’dan geldi. Yargıtay başkanı laiklik karşıtı ve irtica eylemlerinin kaynağı olarak gösterdiği AK Partiye kapatma davası açmaya çalıştı. Neyse ki,  insan hakları ve özgürlükleri konusunda sınıfta kalan Türkiye’nin kabarık suç listesine parti kapatma ihlali girmemiş oldu. Aslında parti kapatma siyaset etiğiyle uyuşmayan katılımcı demokrasiyi hiçe sayan bir tür militan demokrasi arayışıdır. Seçilmişler yerine atanmışların oluşturduğu zihinleri yasaklarla örülü bu örümcek kafalılar, halkın çoğunluğunu despotik tezgahlarla gütmeye çalışıyor. Militarist-darbeci zihniyet kurduğu oligarşik yapılanmayla kişilerin sorgulama ve ifade özgürlüğünü yasaklamaktadır. Bu yasakçı zihniyete sahip zümre ülkeyi karanlık bir sona sürüklüyorlar.

   Nasıl olurda benim ülkemde çoğunluğu müslüman olan bir ülkede Başbakan’nın eşi başörtü taktığı için Gülhane Askeri Tıp Akademisi(GATA)’ne alınmayacak. Hem vergini verecek hem çocuğunu askere göndereceksin hem de kıyafetinden dolayı ordu kapısından içeri alınmayacaksın.  Yine üniversitelerde sırf inancından dolayı başını örten bacılarımız kız evlatlarımız kampüsten içeri alınmıyor. Aynı şekilde kamu memuru olarak çalışanlar kamusal alan rezaletine dayanarak başlarını açmak zorunda bırakılıyorlar. Yeri geldiğinde bunların yandaşı olan bazı medya kuruluşları ve bazı dernekler "Haydi Kızlar Okula" projesiyle eğitim kampanyalarına sözde destek verirken öbür taraftan inançlarından asla taviz vermeyen, ilkeli duruş sergileyen başörtülü üniversite gençlerinin kampüse alınmamaları yönünde karalama kampanyaları başlatıyorlar. Şimdi soruyorum onlara: "Haydi Ordan Kaz Kafalılarlar!" Kızlarımızı gönderelim de üniversite önlerinde gözyaşı döksünler, hakları elinden alınsın öyle mi? Aklı başında vicdan sahibi herkes bu zulme karşı çıkmalı, sessiz kalarak bu suça ortak olmamalıdır.

   Gelin görün ki, ülke düşmanların elinden kurtulduğu halde bir avuç despot, baskıcı ve dayatmacı zihniyete sahip zevatın elinde oyuncak haline geldi. Ülke menfaatlerini keyiflerine kurban eden bu kişilerin, mahsun ve mazlum başörtülü gençlerin umudunu söndürmeye hakları yok. Ne yazık ki, yurdumun kanadı kırık, gönlü yaralı evlatları Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya şiirinin mısralarında:  "Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya! " şeklinde dile getirdiği gibi öz yurdunda yabancı muamelesi görüyor bir avuç soysuz yüzünden. Öz evlatlarımız öz vatanında üvey evlat muamelesi görüyorlar. Onlar,  psikolojik işkenceden geçtiler, okuma hakları ellerinden alındı. Gasp edilmiş haklarının iade edilmesi lazım. İnancımıza, örtümüze, İslami kimliğimize ve kızlarımıza sahip çıkalım. Biz evlatlarımıza sahip çıkmazsak, yarın mahşer gününde nasıl Allah’a hesap vereceğiz sorusunu hiç düşündük mü? Unutmayalım başörtüsü davası bir sevdadır, fedakarlık yapmaktır, sorumluluğun bilincinde olmaktır, mazlum gönülleri teselli etmektir, kanadı kırıklara kol kanat germektir. Daha da önemlisi, bu dava, bizlere uzun soluklu yürüyüş döneminde derin muhasebe yapma fırsatı verirken sonrakilerin omuzlarına da bir kutlu mücadele yükü bırakıyor. "Sahtelikler üzerine kurulu bir dünyada üstümüze bulaştırmamalıyız sahteliği. Seveceksek her yanıyla sevmeli, nefret edeceksek dört köşeli nefret etmeliyiz. Ölçüleri unutmadan ama, ölçüleri yitirmeden. Ki budur adımızı kuşanmamız. Budur sabahlara umutla bakmamız. Budur varımız, yoğumuz, soyluluğumuz. Ne kaldı zaten bunlar olmasa sahi ne kaldı elde, avuçta? Ne kaldı yürekte hakkını verilmeyi bekleyen sevdadan başka. " 1

   Aslında türban yada başörtüsü üzerinden nemalananlar yada bunların kullanımıyla ilgili kavram kargaşası çıkarmak isteyenler, ortamı bulandırmaya çalışıyorlar. Mesela kendini bilmez dine dogmatik diyen, laik-sekülarist kafa yapısına sahip birileri çıkıp türbanın siyasi simge olduğunu söylüyor. İslami terminolojide türban yerine başörtüsü kullanılır. Çünkü türban; eğitimden yoksun bırakılmış, yaşı ilerlemiş köylü kadınlar için kullanılırken başörtüsü; daha çok eğitimli, genç şehirli kadınlar için kullanılıyor. Türban örf, adet, gelenek yerini bulsun diye takılırken başörtüsü dinin emri olduğu için takılır. Başörtüsü asla siyasi simge değildir, aksine dini semboldür. Örtünme, farziyeti kesin olarak Kuran’da geçen Allah’ın bir emridir. Allah, Kuran-ı Kerim’in Nur Suresi 31.ayetinde şöyle buyurmaktadır : "Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Zinetlerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. " Örtünün bağlanma şekli hakkında bir sürü polemik yaşandı. Dini alanda uzman olmayan siyasetçi ve aydınlar, atıp tutarken; ilahiyat çevrelerinin özellikle diyanet işlerinin bu konuda suspus kalması yada oturaklı bir açıklama yapamama acziyeti göstermesi, bir kere daha devletin resmi din ideolojisi güttüğünü gözler önüne serdi. Diyanet, bu hükmü halka alenen açıklaması gerektiği halde garip bir şekilde gizliyor. Kuran ve sünnette sabit olan bir hükmü gizlemenin haram olduğunu, lanete müstahak olduğunu şu ayetten öğreniyoruz. Bakara Suresi’nin 159. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:"Hakikat indirdiğimiz o açık açık ayetlerimizi ve doğruyu biz kitapta insanlara pek aşikar bir surette bildirdikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara hem Allah lanet eder ve hem lanet etmek şanından olanlar lanet eder." Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi Vesselam de buyuruyorlar ki: "Kim ilmini gizlerse, kıyamet gününde Allah onun ağzına ateşten gemler vurur." (İbni Hibban sahihinde Hakim ve Zehebi'de eserlerinde bu hadisi sahih olarak kaydetmişlerdir.) Yoksa diyanet işleri biliyor da, işine mi gelmiyor dersiniz? Doğrusunu söylemek gerekirse, 'diyanetin kuruluş amacı tamamıyla devletin hizmetinde olan bir kurum olmasıdır. Devlet kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler. Halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için dini kontrol altına alan bir teşkilat kurulmalıydı. ' 2 İşte diyanet kurumunun  dindar, mütedeyyin insanlara yapılan işkence ve hakaretlere sessiz kalması, dini hassasiyetlere karşı sorumsuz davranması ve de resmi ideolojinin gölgesine sığınması ancak bu kurumun kuruluş felsefesiyle açıklanabilir. Zaten başka türlü de açıklanması mümkün değil.

   Birey hak ve özgürlüklerinin genişletileceği, kişilerin düşünce ve inancından dolayı yargılanamayacağı, eşitlik ve adaletin hakim olacağı bir Türkiye düşlüyorum. İşte benim istediğim ülke! Yaşayamadığım, ama hep hayalini kurduğum ülkemin her yerinde başörtüsünün serbest olmasını, her türden farklı inançlara saygılı olunmasını ve farklı düşüncelere özgürlüğün olmasını istiyorum.

   Bu yazıyı internetten aldığım bir alıntıyla bitirmek istiyorum. 'Ey Sütçü imam… İki bacımızın yaşmağını aldılar diye maraşı kana buladın. Heyhat..! Gel gör ki, şimdi senin şuuruna ne kadar da muhtacız. Hakkını helal et! Senin emanetine sahip çıkamadık. Senin huzurunda duracak yüzümüz yok. Bacılarımızın, kızlarımızın derdine derman olamadık. Onlar okumak istiyorlar. Ama gel gör ki senin torunlarını başörtülü diye sokmuyorlar okullarına. O gün fransız, İngiliz ve yunan dölleri; Bayrağa, başörtüsüne, namusa el uzatıyordu. Bugün adı müslüman olan, Mehmetler, Ayşeler maalesef birer başörtüsü celladı kesilmişler. Başörtüsünü düşman bellemişler. "BACIMIN İFFETİ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE. ACIRIM TÜKRÜĞE BİLLAHİ! TÜKÜRSEM YÜZÜNE" diyor merhum Mehmet Akif Ersoy. Reziller görevlerini yapıyorlar. Peki ya bizler? Adı Müslüman olan bizler... Lafı gelince mangalda kül bırakmayan bizler, üzerimize sanki ölü toprağı serpilmiş... Evlerimizdeki rahat koltuklarımızdan onların gözyaşlarını izliyoruz utanmadan…'3
KAYNAKLAR
1)KÖLELİK BİR YAZGI DEĞİLSE EĞER/Bülent Sönmez/Birleşik yayıncılık 2)İSLAMIN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER/Abdurrahman Çobanoğlu/İhtar Yayıncılık
3)İnternetten alıntıdır. Kesinlikle bana ait değildir.