Bir Sapma Hareketi Olan İhanet Çetesi Fetullahçıların Tahrifat ve Tahribatları

e-Posta Yazdır PDF

Maalesef ruhlarını satmış, akıllarını kiraya vermiş, kendi uydurdukları adına himmet ve hizmet dedikleri şeylerin hezimete döndüğü FETÖ’cülerin yaptığı 15 temmuz hain darbe kalkışmasını hepimiz yaşayıp gördük, şahit olduk. Vatanı için gözünü kırpmadan iman gücüyle tankların altına yatarak şehit olan vatan evlatlarını, FETÖ’nün kumandasındaki askerlerin kurşunlarıyla yaralanan gazilerimizin kahramanlıklarını tarih unutmayacak, bu destanları, yiğitlikleri ve mertlikleri unutmayacağımız gibi kalleşlikleri ve namertlikleri de unutmayacağız. İsmailağa Şehidi Hafız Kurra İbrahim Yılmaz’ı, 28 şubat mağduru küçük yaşta zindanlarla tanışan Büyük Doğu - İBDA davasının bağlılarından Şehid Halil Kantarcı’yı, Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük alimlerden Hüseyin Arslan hocaefendinin fıkıh dersinde şehid olacağı kendisine müjdelenen şehadete bayramlık elbisesiyle koşan Osman Yılmaz’ı ve Milli Görüş camiasından olan aynı zamanda Erbakan Vakfı Teşkilatlanma Başkanı olarak görev yapan eşiyle helalleştikten sonra şehid edilen Muhammet Fazlı Demir ve ismini sayamadığımız daha nicelerini unutabilir miyiz?  


Milletin manevi değerlerine düşman, adeta islami cemaatlere cadı avcılığı yaparak haklarında bir sürü rapor tutan Batı Çalışma Grubun başındakilerden biri ve 28 şubatın mimarlarından olan org. Çevik birin fetoş hainiyle beraber hareket ettiğini Fetullahın Çevike gönderdiği “şu birkaç satırla huzurlarınızı işgal edeceğim için yüksek af ve hoşgörünüze sığınıyorum” ifadeleriyle başlayan yalakalık ve övgüdolu mektuptan anlıyoruz. Bu mektupta laikliğe ve demokrasiye bağlılığın bir kez daha yenileyen feto haini şeref ve haysiyetinden ödün vermekte beis görmüyor. Türkiye’nin yaşadığı o zor ve karanlık günleri tekrar hatırlarsak, Gülen ve taraftarlarının dönemin Başbakan’ı Necmettin Erbakan’a “istifa et” çağrısı kartel medyanın gazetelerinde “Beceremediniz artık bırakın” şeklinde manşet olmuştu. Milli Görüş camiası dik durmanın bedelini ödüyordu, Akit gazetesi de bu dönemdeki duruşunun bedelini tazminat ve ceza davalarıyla, yapılan baskılarla, saldırıya uğramalarla ödedi, darbeci cuntanın kulası gibi çalışan ve Demirel’in hileli yöntemiyle kurulan Mesut Yılmaz hükümeti için “Hayırlı olsun” manşetini atan Zaman gazetesine söyleyecek sözümüz yoktu, zaten şerefi Allah ve Resulu’nün yanında değil; paşaların, cuntacıların, despot islam düşmanlarının yanında arayan hain işbirlikçilerinin müslümanların yanında yeri yok, bunları toprak bile kabul etmez, mezarda yatacak yerleri yok bunların. 

Sözünü ettiğimiz bu sahtekar münafık, ümmetin yahudileri ibni sebecilerin yaptıkları takiyyeye dair bir örnek vermek istiyorum. Erzurumda fetullahçı talebeyle islami hassasiyeti olan bir Müslüman öğrenci arasında geçen konuşma aynen şöyle: müslüman öğrenci çevik birin yaptıklarından dolayı islam düşmanı olduğunu söylemesi üzerine, fetullahçı şakird “onun kalbini yardın mı? Belki içinde iman var” demiştir. Böyle birşey olamaz! hem dine, şeriate başörtüye karşı geleceksiniz; hem de islam düşmanlarını savunacaksınız. Halbuki amel imanın cüzü yani bir parçasıdır, aynı zamanda imanın tezahürüdür, üstelik kimse gaybı bilmez, islam zahire bakar. Fetullahçıların Milli Görüşe yaptıkları ihanet dışında bir Büyük Doğuculara yaptıkları işkenceden de bahsetmek yerinde olur sanırım. Ömür boyu hapse mahkum eidlen 28 şubat mağduru İBDA-C’ nin lideri Salih Mirzabeyoğlu FETÖ kumpasının kurbanıydı, paraleleci okan işgörün Salih Mirzabeyolunu öldürmek için içeri szıdığı raporlarda mevcut ayrıca fetullahın o dönemde haksız tutuklamaları meşru göstermek için “MGK hata yapsa bile sevap alır” açıklamasıysa akıllara ziyan bir açıklamadır. Çocuk yaşta hapishaneyle tanışan İBDA-C örgütüne üye olmaktan suçlanan Yakup Köse doksanlı yıllarda hapishanede neler yaşadığını, hapishane sonrası dönemi ve namaz kıldıktan sonra işkenceni dozunu daha da arttıran paralel yapıyı şöyle anlatıyordu “14 yaşımda içeriye aldılar. Babam Zaman abonesiydi. Küçücük çocuktum. Polis, beni aldığında Zaman gazetesinin ekindeki Fethullah Gülen’in kasetlerini de aldı. Polis sorguda, “Bak ne güzel evinde Fethullah Gülen’in sohbetleri de var, ne için Salih Mirzabeyoğlu’nun peşinden gidiyorsun? Fethullah Gülen’in peşinden gitsene!” dediler. 7 gün terörle mücadele şubesinde kaldım. Her gün dövüldüm. Beni Fethullahçı polisler dövüyor, mola veriyor, namaz kılıyor ve tekrar işkenceye devam ediyorlardı. Bu adamlar (FETÖ’yü kastediyor), 1980’lerde devlete sızmaya başladı. 1996’da hatırı sayılabilecek düzeyde devletin içindeydiler. 1994 senesinde Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki günlüğü adlı eserinden itibaren Gülen’e yaklaşım belliydi. Hatta 1991 senesinde de İşkence adlı kitabında “Fettoş” diye bahsi geçiyordu. Biz aynel yakin görerek FETÖ’ye karşı durduk. Taraf Dergisinde de anlattık. (http://fetogercekleri.com/kumpaslar/ibda-c-kumpasi/)


Yerli ve milli duruşa sahip olduğum için henüz bu olaylardan çok öncesinde bunların Amerikancı ılımlı islamın temsilcileri olduklarını, vatikanın dinlerarası diyalog projesiyle dış güçlerin maşası olduklarını islami çevrelerden duymuş ve onlarla ilgili gerçekleri kitaplarda okumuştum. Dinden cihad rüknü çıkarılarak dinin sert görünen yüzü, diyalog lastiğiyle yumuşatılacak; takiyye maskesiyle dinliye dinsiz, dinsize dinli görünülecek öyle ya laike dindar görünen fetullahçılar müslümanlara karşı Mavi Marmara meselesinde dinsiz göründüler. İHH’nın İsrail’den izin almamasını eleştiren Fetullah “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır” demekten kendini alıkoyamadı. Kukla Fetoş ve avanesi, irfan ve idrakten yoksun fikirsiz ve ruhsuz birer boş çuvaldırlar. Kendileri gibi düşünmeyen çabuk ikna olan kurbanlar aradılar. Belki rahmetli Şehid Seyyid Kutup “Amerika’dan nefret ediyorum; ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan müslümanlardan nefret ediyorum.” derken zamanımızın tağutu ve belamı olan hain fetullah’tan bahsediyordu. Yine milli görüş lideri merhum Necmettin Erbakan hoca engin ferasetiyle yıllar önce fetullah ve şakirtlerinin siyonizmin oyunu olduğunu ‘’Çocuklarınızı Gülen okullarına gönderirseniz Yahudi’ye asker yetiştirmiş olursunuz’’ sözleriyle ortaya koymuştu. FETÖ’den sonra dini sömürenleri deşifre etmek boynumuzun borcu oldu, özellikle çeşitli entrikalar ve aldatmacalarla halkı kandıranları iyi analiz etmek gerekiyor. 

Bu barış köprüsü, diyalog hareketi başörtüyü fürüattan sayıp başörtüsü mücadelesine ihanet ederek müslümanları yalnızlaştırabiliyor. Filistin’de katledilen müslümanlar için kılınır kıpırdatmayan belamlardan fetoş patlamada ölen Yahudi çocukları için yufka yüreğinden merhamet kıvılcımları aksettirerek üzüntüsünü dile getirebiliyor. Mavi Marmara’da şehit olan müslümanlar için bir taziye mesajı bile yayınlamazken, porno görüntüleriyle  gündeme düşen Deniz Baykal’a geçmiş olsun diyebiliyor. Kadim dostları Yahudi ve Hristiyanlara sevimli görünüp onları da cennetlik göstermek için kelimeyi tevhidin ikinci kısmı olan Muhammed’in Resulullah ibaresini önemsiz görerek fürüattan sayabiliyor. Dünyada tum mazlum ve yardıma muhtaç  müslümanlara kol kanat geren İHH’ yi karalayıp müslmüan kardeşlerine bir kuruş yardım etmezken, gidip kiliselere 4 milyon dolar, misyoner okulu Hartford Seminary’ e de 2 milyon dolar bağışta bulunabiliyor. Orta Asya’da açmış olduğu türk okullarında Amerika’nın CIA ajanlarını İngilizce öğretmeni olarak gösterirken, Türkiye’de faaliyet gösteren, İslami yaşantısını okuduğu kitap yada dergileri suç unsuru olarak görerek kendilerinden olmayan müslümanları terörist olarak hapse attırabiliyor. Örnek olarak kumpas yaptıkları İBDA’cıların, hizbullahçıların yada aczimendilerin suçsuz yere tutuklanarak uzun süre hapis yatmaları ve nihayetinde kurdukları bu tezgahla toplumda İslami cemaatlere gözdağı verip onları suçluymuş gibi imaj vermeleri.


Fetoya tabi olanlar ne yazık ki, devekuşu gibi kafasını kuma sokmuşlardı; kesintisiz ve mutlak bir şekilde körükörüne itaat eden bu koyun sürüsü ne zaman ki iş ciddiye bindi şöyle söylenmeye başladılar. Efendim biz nerden bileydik bunun böyle olacağını, kandırıldık maalesef!... Hadi ordan yalaka sürüleri, haramperest menfaatçılar, garibanın ve mazlumun hakkını yerken iyiydi, bir nevi dünyada cenneti yaşıyordunuz, istikbaliniz için her türlü tavizi verdiniz, dini yaşantınızda kaz misali yolunmadık yer kalmadı, o kadar şahsiyetsiz ve onursuz oldunuz ki kafirlerin önünde eğilmeyen başınız kalmadı. Allaha resulüne ve tüm inananlara ihanet ettiniz, müslümanların sırlarını sattınız, islami kazanımları yok etmeye çalıştınız, ümmetin yüz akı, mazlumların umudu İHH’yı kurduğunuz sinsi oyunlarla bitirmeye çalıştınız. Hepsiyle beraber 15 temmuz darbe kalkışması yapacağınız sırada Allah size zillet ve meskeneti tattırdı, içimizdeki salihlerin, pir-i fanilerin ve mazlumların duasıyla tuzaklarınızı başlarınıza geçirdi. Ümmetin son kalesi, tüm müslümanların gözdesi Türkiye’yi Cenab-ı Zülcelal Hazretleri korudu. 


Tüm bu tecrübeler bize gösterdi ki akidenin önemli hususlarından olan islamda dostluk - düşmanlık ve imamet konularından taviz verdiğiniz taktirde ardından gelecek olan ihanet ve nihayetinde doğru yoldan sapmanın kaçınılmaz olacağı muhakkaktır. O yüzden üzerinde durulması gereken mevzu Kuran ve Sünnet mihenk taşları dururken Allah ve Resulü’ne uymadığı halde liderimize, şeyhimize veya abi dediğimiz büyüklerimize itaate devam ediyor muyuz? Yada islami prensiplere uymadığı halde kendimize örnek aldığımız kişilere bağlılığımız hâla devam ediyor mu? Yaradan’a isyan hususunda kula itaati devam ettiriyorsak sorunu kendimizde aramalıyız. Yine aynı şekilde Resul-i Ekrem’e isyan hususunda kula itaati devam ettiriyorsak, sorunu kendimizde aramalıyız. İhvan-ı Müslimin kurucusu merhum Üstad Hasan el- Benna bu konuda; “İslam’da şahıslara bağlılık yoktur. Şahıslar Allah ve Resülüne bağlılığı derecesinde itibar görür.” diyerek önemli bir ilke ortaya koymuştur. Hangi cemiyet, cemaat yada toplulukta isek, kime intisap etmişsek bu önemli ilkeyi yürürlüğe koymalıyız, yoksa sonu felaket olacak bir akıbete düçar olacağımızı unutmayalım.