Ferdi, Ailevi ve İçtimai Anlamda Islah Anlayışı

e-Posta Yazdır PDF

Islah düşüncesi hafızamızda yer edinen hayati, fıtri ve kurucu (inşai) kavramlardan birisidir. Bu kavram sözlükte düzeltme, asıl haline rücu etme manasına gelmektedir. Aslına rücu etmeyen herşeyde bir düzensizlik, bir dengesizlik, bir ölçüsüzlük ve haddi aşma tevarüs eder ki, bu da ıslahın zıddı olan ifsadın oluşmasına neden olur. Tabiatı çok çabuk değişebilen insanoğlu yaşadığı çevresine, bölgesel ve global ölçekte tehditkar olabilmekte, hem cinslerine karşı dayanılmaz ve gaddarca davranarak vahşi yüzünü göstermekten çekinmiyor. Söylemek istediğim fesatçıların taktik oyunu yaparak kendilerini ıslahçılar olarak takdim etmeleridir. Bahsedilen bu fesatçılar keyfi bir şekilde içini doldurdukları ıslah kelimesini süslü göstererek insanları yalanlarıyla aldatıp kandırırlar. Farz-ı misal sömürgeci vahşi batı ülkeleri, gittikleri yerlere demokrasi, barış ve huzur götürme amacı güderek, yani kendilerine sorsan kötü gidişatı düzeltip ıslah etme adına sözüm ona oraları işgal etmişlerdir. 

“Onlara: ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Kesin olarak bilin ki, onlar ancak kötülük yapan fesadçılar (bozguncular)dır. Lâkin, anlamazlar (yani yapmakta oldukları kötülüğü farketmezler).” (2/Bakara, 11-12) 


Hindistan’ı sömürgeleştirmeye çalışan İngilizler, tekstil malları değerli olsun diye hint kumaşının yasaklayıp kırk bine yakın Hintli tekstil ustasının kollarını kesmiş, Cezayir’i sömürgeleştirmeye çalışan Fransızlar da, Cezayir’de beklenmedik direnişle karşılaşınca çoluk çocuk demeden on binlerce Cezayirlinin kulağını kesip içki fıçılarına doldurmuşlardır. Bu haksız, zorba kıyımlar ve katliamlar neticesinde bir buçuk milyon Müslüman katledilmiştir. Afganistan’ı sömürmeye giden Sovyetler Birliği de, bir buçuk milyon Müslüman’ı şehit etmiş, Boşnak sivil ve askerleri esir alan Sırplar da kurşuna dizip öldürdükten sonra üzerlerine asit dökmüş, tanınmamalarını için de üzerlerine beton dökerek kazdıkları kuyulara atmışlardır. (Bknz: Batıda İslam İmajı / Vedat Sağlam / Birleşik Yayıncılık) Neticede işgalci tağuti güçler, sözde demokrasi, özgürlük, insan hakları götüreceğiz, dedikleri yere şu acı tabloyu bırakarak terk ediyorlar: Harabeye dönmüş evler, açlık ve susuzlukla kıvranan aileler, ilaç ve gıda yokluğundan ölmüş bebeler, zulüm ve işkenceye uğramış insan bedenleri, talan edilmiş yuvalar, çaresiz boynu bükük insanlar ve yağma edilmiş şehirler… İşte batı medeniyetinin yaptıkları ve ardından kalan acı bilançolar…(Bknz: Yusuf Karagözoğlu / Batının Medeni Vahşeti / İktibas Dergisi)


Islahı doğru anlayanlar dışında yanlış kullananlar da yok değil. Islahın yanlış manada kullanımını kendilerine öze dönüşcüler diyen özündeyse slogancılar olan modern - yenilikçi İslamcılarda görmekteyiz. Bunlar dinin ana omurgası olan ve aynı zamanda Resul’ün (SAV) izini takip eden Sahabe, Tabiîn ve Tebeuttabiîn, Mezhep İmamları ve onların ardından giden tüm Selef-i Salihin’in yani Sevadul Azam (Büyük Cemaat) yolu olan Ehl-i Sünnet Vel Cemaat yolundan ayrılıp (Bknz Nisa / 115) bidat yollara sapmışlardır. Kendini ıslah edemeyenler sözüm ona dini ıslah etme yanlışına düşerek kendilerini gülünç ve acı bir duruma sokuyorlar. Kendi arızalarını kapatmak için dinde nakıs özellikler aramaya koyuluyorlar. Modernist ve reformcu islamcılar ıslahı tecditle eşdeğer görüp dinin yeniden yorumlanması noktasında öze dönüş yaptıklarını zannederler. Geçmişiyle tenakuz halinde olan adı Müslüman, ama zihniyeti tıpkı batılılar gibi olan rasyonalist ve pozitivist tıynetli bu kişiler, muktesebatımız ve ilmi mirasımızla barışık değiller. Meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan bu zihniyet, aslında dinin kaynağı olan hadisler üzerinde şüphe uyandırarak sadece Kuran yeter sloganıyla Peygambersiz bir din imajı veriyorlar. İfsadın ıslahın zıddı olduğunu düşünürsek her alanda ifsad olduğunu anlarız. İslam tasavvurlarında ifsad var, 1400 yıllık ilim - irfan hazinesi olan islam muktesebatına şüpheci nazarıyla bakıp güvensizlik havası oluşturmaya çalışanların akıları ve kalpleri ifsad olmuş durumda, halbuki onların irfan ve tefekkür anlayışlarının değişmesi, yenilenmesi gerekiyor. Sahip olunan farklı bakış açıları yüzünden şucu - bucu yaftalamaları yapan hiziplerin çıkardıkları tarafgirlik engeliyle İslam kardeşliği ifsad olmuş halde, yine aynı şekilde cemaat şuuru telakkilerimiz de ifsad olmuş durumda. 


Islahın tezahürleri nelerdir? Ferdi, ailevi ve içtimai çerçevede ıslah nasıl mümkün olur? Bu sorulara cevap vermeden önce ıslahın tasavvur edildiğinde ihya ve inşa kavramlarını da bu çerçeve içerisine aldığı unutulmamalıdır. Tahkim edilmiş bir ıslah metodu beraberinde inşa sürecini kolaylaştırırken, ihya rolünü de gerçekleştirir. Öncelikle ferdi ıslahın çerçevesini çizmeye çalışalım. Nefsin ıslahıyla bireyler ıslah olur, bireylerin ıslah olmasıyla da toplum ıslah olur. Toplumsal bozulma yada çürümenin önüne geçmek için ıslah fikrini hedefleyen emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker (iyiliği emredip kötülükten nehyetme) görevini üstlenen öncü kuşaklara ihtiyacımız var. Ancak yüksek bir iman satfetine sahip Kuran ve Sünnete intisap eden şeri aklı rehber edinen, ahlak-ı hamideyle donanan, ihlası, sabrı ve cihadı kuşanan, kulluğunun bilincinde olan öncü kuşak bu mukaddes görevin liyakatine haiz olduğunun farkında olur. İşte böyle neferler toplumun sigortasıdır, toplumun salahı ve bekası bu bilinçteki faziletli ve erdemli bireylerin çoğalmasıyla mümkündür. 


Hiç şüphesiz ferdin yada bireyin ıslahı için akli, zihni, fikri, nefsi, kalbi ve ruhi olmak üzere tüm hassaların ıslah edilmesi elzemdir. Cenab-ı Mevla insana kendi ruhundan üfledikten sonra onu yeryüzünün halifesi seçmiş; ademoğlundan kendi nefislerini şahit tutarak ruhlar aleminde misak ahdi almıştır ( Araf /172) Fakat Rabbine karşı çok cahil ve nankör olan insan kendisine emanet edilen bu ruhun saf ve duru halini kirleterek hesap gününü düşünmeden, ahiretteki ahvalinin ne olacağına endişe duymadan, kendi fıtri özelliğini yitirip nihayetinde ilahi marifeti gündeminden uzaklaştırır. İnsana envai çeşit nimetler bahşeden Yaradan ona akıl ve irade lütfedip vahye muhatap kılmıştır. İradesini nefsinin emrine amade kılan, şehevi arzular, dünyevi hırslar vb. bitmez tükenmez hedeflerin peşinde koşup ahiretteki geleceğini düşünmeyen idrakten yoksun, dünyevi çıkarlar uğruna ahiretini heba edenler; cehenneme atıldıklarında akıl etseydik cehennem ehlinden olmazdık derler (Mülk / 10) Akıl vasıtasıyla hakk ve batılı tefrik edebilme kabiliyetine sahip her reşit birey şeri mükellefiyetle yükümlüdür. Bu mükellefiyetleri yerine getirmek için bazı donanımlara sahip olması şart. Bedenin şeytanın esaretine yenik düşmemesi için nazargah-ı ilahi olan kalbin küfür, şirk ve nifaktan beri bir şekilde iman nuruyla dolması gerek. Aksi takdirde, şeytan-ı aleyhillane nefisle kol kola verip bedendeki iktidarı gaspeder, kalbin üzerine askerlerini yığarak kalbi lojistik karargahı haline getirir. Böylesi bir kalp, gaflet ve dalalet içinde günahlara itilir, şeytanın egemenliğine girdikçe ilahi rahmetten garkolmaya, uzaklaşmaya başlar. Unutmayalım ki hesap günü ne mal nede oğulların fayda verecek, sadece selim bir kalple (arındırılmış, temiz bir kalp) Allah’a kavuşanlar bunun dışında tutulacak (Şuara/88- 89) Numan bin Beşir (ra)’dan rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: ‘Dikkat edin! Vücutta bir çiğnem et parça vardır. Eğer o ıslah olursa bütün vücut ıslah olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin o, kalptir.’ (Buhari ve Müslim) İşte bu yüzden kalp günahlara dalıp bozulursa, tüm beden ve azalara da sirayet ederek onların da bozulmasına yardımcı olur; eğer, kalp hayra ve hakka yönelir, şerden uzaklaşırsa, tezahürleri tüm beden ve azalarında da hissedilir ve görülür. Hülasa zihnimizi ilimle meşgul edip nefis tezkiyesi (nefsi dizginleme) ve ruh terbiyesi (ruhu arındırma) ahlakımızı güzelleştirmeliyiz, her daim Allah’a şükreden bir kalp, devamlı O’nu zikreden bir dil ve bela ve musibetlere karşı sabreden bir beden taşımaya gayret etmeliyiz.


Dilerseniz biraz da ailevi ıslahtan bahsetmek istiyorum. Toplumun temelini oluşturan ailede saadetin temini ilahi prensipleri düstur edinmektir. Elbette ki yuvanın ayakta kalması eşler arasındaki karşılıklı sevgi, saygı ve müsamahaya bağlıdır. Ama maalesef modernizmin rüzgârından aile kurumu da nasibini aldı; kapitalizm, bireyleri tahakkümü altına alan modernitenin kaypak zeminini kullanarak geleneksel aile modelini yerle bir etti, kadını çalışma hayatına sokmasıyla, karı-koca çalışan çekirdek aileyi kreş ve anaokullarına mahkum etti. Toplumun muhkem kalesi olan aileyi, dış tehlikelerden korumak için içerden iyi donatmalıyız. İffet ve haya dairesinde namahremden ırzını ve namusunu koruyan anneler sadakatli eşlerin desteğiyle vatanına, milletine ve dinine hizmete amade olmuş, hayırlı evlat yetiştirmeye namzettirler. Aksi takdirde yasak ilişkilerle, uyuşturucu ve alkol alan, kumar ve şans oyunları oynayan yada başka günahları irtikap eden bir ebeveynden hayırlı evlat beklemek anlamsız olacaktır. Çocuk yetiştirme ulvi bir görev, kutsi bir sorumluluktur; bu sorumluluk ebeveyn tarafından savsaklanır yada ihmal edilirse, bundan en çok zararı cemiyet görecektir. Ne yazık ki, modern hayatın müslüman kadınları evden koparıp (evdeki anne rolünden) iş hayatına çekmesiyle, maalesef evde çocuğunun terbiye ve eğitimiyle meşgul olan, işten gelen kocasını güler yüz ve tatlı dille karşılayan, yemek yapmayı zevk haline getiren eşler azaldı. Konumuzla alâkalı olarak Devr-i Saadet’ten örnek vermek istiyorum. Hz. Peygamber Aleyhisselam kerimeleri Hz. Fâtıma (r.anha) ile damatları Hz. Ali (r.a.) evlendiklerinde, evin harici (dış) işlerini Hz. Ali (r.a.)’a, dahili (iç) işlerini de Hz. Fâtıma (r.anha)’ya taksim etmişti, Hz. Fâtıma (r.anha)’ya hitaben de şöyle buyurmuştu: “Kızım Fâtıma, sen Ali’ye câriye ol ki, o da sana köle olsun.” (Bknz: Hacı Cemal Öğüt, Fâtımatü’z-Zehrâ, s. 62.) ibadet dışında hep ev işleriyle iştigal eden Hz. Fâtıma (r.anha) evin ihtiyacı olan suyu, kuyudan çekip çıkardıktan sonra omuzuyla taşırdı, bu yüzden ip boynunu kesmişti. Yine ihtiyaç olan un için el değirmenini bizzat kendisi çevirirdi, öyle ki yaptığı işlerden elleri nasırlaşmıştı (Bknz: Buhârî, Dâvât c. VIII, s. 87.). Şimdi gel gör ki içler acısı haldeyiz, batının kıblesine dönmüş birer frenk mukallidi olmuşuz; mukaddesattan koptukça bunalım ve sıkıntılarımız artmış, aile hayatı tarumar olmuş durumda. Aileyi kuran temel dinamikler olan huzur, güven, sadakat ve saadet nasıl temin edilsin ki, eşler arasındaki samimiyet bağları kaybolma noktasında, birbirlerine karşı ülfet ve sevgi gösteremiyorlar, ayrı hayatları yaşıyorlar sanki. Ne yazık ki, geleneklerinden kopup modernizmin kucağına düşen böyle ailelerde soğuk bir havanın estiği inkâr edilemez bir gerçek. Faklı iklimlerin şartları hakim olacağından gergin olan bu yuvanın ipleri sanki koptu kopacak gibi bir vaziyette.


Maalesef gittikçe televizyon dizileri ve evlenme programlarıyla magazin kültürlerinin hışmına uğrayan aile müessesesi, RTÜK’ün sorumluluğunu yeteri kadar yapmamasından ve toplumun gerekli hassasiyeti göstermemesinden muzdarip hale gelmiş. Aile kavramını böyle yozlaşmasının nedenlerden birisi de modernizmin beraberinde getirdiği feminizmdir. Feminizmle kadın erkek eşitliği hortlatılarak erkeğin fıtri özelliği olan evdeki idareci, evin yönetimindeki sorumluluğu kabullenilmemektedir. Yine spekülasyon konularından olan islamda kadınla ilgili bazı şeri hükümler çarpıtılarak islama alenen düşmanlık yapılmaktadır. İslamın yumuşak karnı islamın vazettiği miras hükümlerinde kadına 1 pay, erkeğe 2 pay verilmesinin, 2 kadının şahitliğinin 1 erkeğinkine denk tutulmasının hikmet boyutu şöyledir. Öncelikle miras hükümleri için delil gösterilen ayete bakalım. “Erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler (koruyup kollayıcılarıdırlar). Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler ailenin geçimi için kendi mallarından harcamaktadırlar.” (Nisa / 34) Dikkat edilirse ayette erkeğin evin ihtiyaçları çerçevesinde eşine, çoluk - çocuğuna harcama yapması cihetiyle 2 pay verildiği ve evin ekonomik külfeti erkeğin üzerine yüklenmiş olduğu bedaheten açıktır, şimdi de şahitliğin geçtiği ayete göz atalım. “Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın! İçinizden iki erkek şahit de tutun! İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın! Kadınlardan birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek için.” (Bakara/282) Esasında ayette geçen unutkanlık hali kadınların akıllarının nakıs veya noksan olduğuna değil; bilakis kadının yaradılışından gelen veya doğası gereği kendine has gebelik, loğusalık, bilhassa her ay görülen aybaşı halinin kadının psikolojisi üzerindeki etkilerinin, duygusallığının ve utanma duygusunun da fazla olmasıyla dış çevreden kolayca etkilenmesi göz önüne alınırsa hakikat-ı islamiyye daha net vazıh olur. Bu yüzden kadının dini eksiktir, aslında feministlerin yaradılıştaki cinsiyet farklılıklarını göz ardı ederek kadın - erkek eşitliğini savunmaları adalet-i ilahiye ters olur. Çünkü daha soğukkanlı ve aklıyla hareket eden erkeğe göre kadın duygusal ve hissi yaklaşır, işte fıtrattaki bu farklılıklar rollerin farklı olmasını gerektireceğinden erkeklerin sorumlukları kadınlardan daha fazladır. Bakara Süresinin 228. ayeti bu hususu beliğ bir şekilde anlatıyor. “Kadınların yükümlülükleri kadar (erkekler üzerinde) hakları da vardır. Ama erkekler, onlara karşı bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah, üstündür ve hikmet sahibidir.” (Bakara / 228) Hatta İsmet Özel fıtrattaki cinsiyet farklıklarını hazmedemeyen feministlere manidar bir tarzda hitaben: ‘Bir kimsenin Bakara Suresi 228. ayetini inkâr etmeden feminist olması mümkün değildir.’ der.


Yaradanın her an kendisini gözetlediğinin bilincinde olan Müslüman; gördüklerinden, duyduklarından, hissettiklerinden… vesaire tüm uzuv ve azalarından sadır olan olan söz, fiil ve eylemlerinden tutun da aldığı nefese kadar herşeyden yarın mahşer gününde hesaba çekileceğini bilerek davranır, vakit geç olmadan hal ve hareketlerini düzeltmeye çalışır. Sadece kendimizden değil bakmakla yükümlü olduğumuz aile efradından da sorumlu tutulacağımızı hatırdan çıkarmayalım. Tuz gibi olduğumuzu varsayalım, çünkü tuz tüm kokuşmuşluğa ve bozulmuşluğa birebirdir. Ama tuz bozulursa yapacak ne kalır? O yüzden toplumdaki vicdanın sesi ve yaşadığımız zamanın şahidi olduğumuzu unutmayalım.


Rabbim bizleri nefsini ıslah eden, adab-ı muaşeret ve muamelat konuları dahil olmak üzere her konuda olduğu gibi, aile nizamını da islam şeriatına göre düzenleyen, murakabe bilinciyle toplumdaki ahlaki tahribata karşı emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker görevini üstlenen, nezih ve erdemli bir cemiyetin inşasında rol oynayan, ferdi, ailevi ve ictimai ıslahın din-i mübin-i islam ile ihya olunarak mümkün olunacağına inanan kullarından eylesin. Amin…