Kitap Okumaya Nerden Başlamalıyız?-2

e-Posta Yazdır PDF

Ahir zamanda tabiri caizse beynimizi bir bilgisayar gibi düşünmek zorundayız, her bilgisayar için antivirüs yazılım gereklidir, yoksa virüsler bilgisayarımızı işgal ederler. Bahsettiğimiz bu virüsler ahir zamanda yeni yeni ve çok çeşitli kavramlarla bize sunulan bidatlerdir. Antivirüsler de her bidati yok edecek güç ve etkide olan sünnetlerdir. Bilgisayar antivirüsleri benzetmesinin yanısıra yabani otları da bu konuda örnek verebiliriz. Faydalı ilim peşinde koşan müslüman bal arısı gibi olmalı; ama önce polen toplayacağı çiçekleri seçmeli, ardından bu seçtiği çiçeklerden polen toplamalıdır. Önüne gelen her bitkiyi çiçek zannederse, çiçeklerin etrafını saran yabani otlardan yada zehirli bitkilerden çiçekleri farketmeyebilir. Maalesef yabani otlar yada zehirli bitkiler olan ehl-i bidat hocalara verdiğimiz değeri çiçeklerimiz olan Ehl-i Sünneti müdafaa eden alimlerimize vermiyoruz. Asıl mesele Ehl-i bidate karşı Ehl-i Sünnet vel-Cemaat’in mücadelesini devam ettirmektir.  Bu anlamda günümüzde de bidat düşüncelerinin yeniden hortladığını müşahade etmekteyiz. Kurtuluş yolumuz olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat yoluna muhalif olan bidat fırkaların düşüncelerini savunmak akıl karı değildir. Son dönem Osmanlı alimlerinden Tokatlı Şeyhul İslam Mustafa Sabri Efendi ve Düzceli Muhammed Zahid el Kevseri Ehl-i Sünneti müdafaada sembol isimlerden ikisidir. Bunları Ahmed Davudoğlu takip etmiştir ki, kendisi teşrik-i mesayisini çevresindekilerin Ehl-i Sünnet dışı bidat görüşleri ayıklayıp müstakim olma yolunda harcamış, ilmi gayretlerini Ehl-i Sünneti müdafaa üzerine yapmıştır. 


Eskiden ehl-i bidatin kullandığı dil ve uslüp müphem yani belliydi; şimdilerdeyse bu dil ve uslüp muğlak yani belli değil, yani karışık. Bu karışıklığın temelinde yatan sorunun terminoloji sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Terminoloji sorunu islami kavram ve ıstılahlar yerine tamamen gayri islami yada yabancı argümanların kullanılmasıyla başlar. Bunu yapanlar kitle sürü psikolojisini etkili bir şekilde kullanarak etraflarında azımsanmayacak zihinleri işgal edilmiş bir taban toplarlar. Ehl-i bidatten farklı kesimin herbiri kendini farklı cepheden savunmak için birtakım kavram ve argümanlar geliştirmişlerdir. Bu kavram ve argümanları; Kuran Müslümanlığı, Mealcilik, Akılcılık, Kuran Tarihselciliği, Dinlerarası Diyalog, Dinin Yenilenmesi, Dinde Reform, Çağdaş ve Modern İslam, Öze Dönüş, Şirk ve Hurafe dini, Uydurulan Dinden İndirilen Dine vb. olarak sayabiliriz. Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (SAV) 1400 küsür sene evvel bunlara karşı bizi uyarmış; adeta gafil olmayıp teyakkuz halinde olmamız emredilmiştir. Ebu Hureyre’nin (ra)’ın rivayet ettiğine göre Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuştur: “Ahir zamanda ümmetimden öyle insanlar olacak ki, sizin ve babalarınızın duymadığı şeyleri sizlere söyleyeceklerdir. Sizler onlara dikkat edin!” (Bu Ahmed bin Hanbel’in rivayetidir. el-Musned. Yazarı: İmam Ahmed bin Hanbel. 8267 numaralı rivayet. Risale bsk. Senedi Sahihtir.) İshak bin Rahuyeh’in rivayeti ise şöyledir: İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, (bazı) insanları sizin ve babalarınızın duymadığı şeyleri sizlere söyleyeceklerdir. Sizler onlara dikkat edin! (el-Musned. Yazarı: İshak bin Rahuyeh. 1.clt. 339.s. Mektebetul İman bsk. Senedi Sahihtir.) İmam Muslim’in Sahih’inde rivayet ettiği şöyledir: Ahir zamanda Deccaller olacaktır. Yalancılar olacaktır. Ne sizin, ne de babalarınızın duymadığı sözleri sizlere getireceklerdir. Sizler onlara dikkat edin. Sakın sizleri dalalete sokmasınlar. Sakın sizleri fitneye düşürmesinler. (Sahihi Muslim. 7 numaralı rivayet. Mukaddime. Aynı zamanda Hakim İbnul Beyyî de rivayet etmiştir. ) 


Dinde reform yapmaya çalışan yenilikçi-modernist bidatçiler yıllarca hep bu yeni farklı ve duyulmamış kavram ve argümanları kullandılar. Necip fazıl Kısakürek Ahmed Davudoğlu hocanın Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri adlı eserinde önsüz yazarken İstiklal şairi Mehmed Akif’in de bu reformculuk rüzgarına kapıldığından esefle bahsetmiştir. İçten  kırmak, eksiltmek, yontmak ve dıştan yapıştırmak, eklemek, yamamak… İşte, bugünkü varış noktalariyle, olanca tabiyeleri, reformcuların!.. Mehmed Akif’in — heyhat ki, o da kendini reformculara kaptıranlardandır — sandığı gibi:


«Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı…» değil de, yine aynı vezinle:

«İslâm idrâkine söyletmeliyiz asrımızı…» Bu gamızayı, bu nükteyi, bu sırrı, bu inceliği, bilhassa yeni nesillere, yeni gençliğe sindirdiğimiz gün doğacak olan büyük düşünce adamıdır ki, asrımızın gerçek kahramanı olacak; veya küfür, yahut küfürden beter bir dalâlet anlayışı ile sözde îman adına çalışmış sahte kahramanlardan ortalığı temizleyecektir.


Temenni edelim ki, bu eser, o düşünce adamına yol gösterici ve malzeme verici ilk teşhis ve tespitlerden biri olsun ve büyük zuhura basamak teşkil etsin… Necip Fazıl KISAKÜREK


Rahmetli Ahmed Davudoğlu hoca daha o zamanlar Yüksek İslam Enstitüsü başkanıyken aynı zamanda kendi talebesi de olan Hayreddin Karaman’ın yanlış ve bozuk fikirlerden beslendiğini görmüş olacak ki ona hitaben şöyle bir uyarı ve ikazda bulunmuştur. Evladım! Bu okullarda size öğretilen ilmi bir şey zannetmeyin. Bu ilimleri Osmanlının kasabında manavında vardı bunlar okumakla alim olduğunuz zannına kapılmayın. Hayreddin Karaman dinler arası diyaloğu savunur. Bu düşüncesini Polemik Değil Diyalog adlı kitabında şöyle izhar eder:  “Benim anlayışıma göre Kuran-ı Kerim hangi Yahudi kafir hangisi değil,; hangi Hristiyan kafir hangisi değil bunu anlatır.  Kuranın tanımlamasına göre kafir olmayan, bir Allah’a iman ve ameli salih sahibi ehli kitap bugün de kafir değildir. Yani dün öyleydi, bugün de öyledir. ’’( Ufuk Kitap 2.baskı syf.43, İstanbul, Aralık 2006) Karamanın meslektaşı Yaşar Nuri Öztürk de bu konuda benzer anlam taşıyan yaklaşık ifadeler kullanmıştır. Kuran’daki İslam adlı kitabının 367.sayfasında inanç temellerini kendine göre yorumlayıp Bakara Suresi 62. Ayeti göstererek ‘… bu üç şartı taşıyanlar (Allah’a iman, ahirete iman ve barışa yönelik hizmetler sergilemek) ister Müslüman ister, Yahudi ister Hristiyan, ister Sabii olsun ölüm sonrası kurtuluşa ererler’ ifadesini kullanarak kendince kurtuluş reçetesi çıkarmış.  


Esasında Karaman ve Öztürk gibi ilahiyatçıların islami hükümleri zorlama tevillerle farklı mecralara çekmelerinin altında yatan bazı gerçekler vardır. Görünen o ki, sık sık dile getirilen medeniyetler ittifakı, dinlerarası diyalog safsataları ilahiyatçılar eliyle halkın bilinçaltına kazındırılmak isteniyor; halbuki bunların adı altında oynanan başka oyunlar var. En başta yeni ortaya atılan ılımlı islamla dinin bir şiarı olan cihad olgusunu devreden çıkartıp müslümanları uyuşturmak, nihayetinde ehli kitaba islamı şirin göstererek onları da insanlık ailesinin bir ferdi gibi kabullenip barış yalanları atmak gelir. Şimdi bunlar Muhammedurresulullah demeden sadece sadece La İlahe İllallah diyerek mi kurtuluşa erecekler?  Hem Allah’ın peygamberleri arasında ayrım yapacaksınız (bakınız: Bakara / 285) hem de kurtuluşa mı ereceksiniz? Yahudiler Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed’i(as), Hristiyanlar da sadece Hz. Muhammed’i(as) inkar ederler. Peygamberlerin hepsine iman etmek zaruret-i diniyyedendir. Bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmekse küfürdür (bakınız: Nisa / 150-151). 


Herhangi bir islami ilmi icazetli hocadan almadan sadece kendi kendine okuyarak yetişen kişilere alim gözüyle bakılması günümüzdeki müslümanların yaptıkları belki de en büyük hatalardan birisidir. Örnek vermek gerekirse vahhabi ve selefilerin meşhur fetvacısı asıl mesleği saat tamirciliği olan Nasiruddin Elbani hiçbir hocadan ders almadığını itiraf etmesinin yanında Hanefi fıkıhçısı olan babasına muhalefet etmiştir. Türkiye’de de Malatya İslamcılarının merkezi şahsiyeti Said Çekmegilin damadı, talebesi, aynı zamanda yüksek inşaat mühendisi ve emekli binbaşı olan Hikmet Zeyveli  (hemen belirtelim Hikmet Zeyveli yönetiminde çıkan Kelime dergisinde Hikmet Zeyveli, Metin Önal Mengüşoğlu, Murat Kapkıner,  Mikail Bayram, Dücane Cündioğlu gibi isimlerin yazıları, şiirleri ve çevirileri yayımlanmıştır)  herhangi bir icazetli hocadan ders almadığı gibi tüm islami meselelerde bilgisizce atıp tutmayı maharet sayanlardan biridir. Nitekim Hikmet Zeyveli Mucize Anlayışı Üzerine adlı makalesinde ‘‘Geçmiş toplumların ve özellikle peygamberlerle yaşamış toplumların hatıralarında neden daha çok “mu’cize menkibeleri”ne raslamaktayız?’’ ibaresini kullanarak mucizeye menkıbe deme cahilliğinde bulunur. Daha sonra Zeyveli meşhur müsteşrik İskoçyalı oryantalist Episcopal Kilisesi rahibi William Montgomery Watt  ve Fransız din tarihçisi Ernest Renandan alıntılar yaparak Kuran kıssalarında tarihselci olduğunu sezdirir. Peygamberlerle yaşamış toplumlardan bize kadar gelmiş hatıraların çoğu, artık tarihî olmaktan çok menkibevîdir. Özellikle Kitab-ı Mukaddes yoluyla gelen malzemeye, inananları bile artık “tarihî malzeme” gözü ile bakmamaktalar. Meselâ Montgomery Watt’a göre “Tevrat’taki şekliyle Âdem kıssası, insanlığın kardeşliğini simgeleyen bir efsaneden öteye geçemez.” Ernest Renan’ın, İncilleri kaynak alarak hayatını anlattığı İsa (s) ise, yeryüzünde yaşamış ve orada ölmüş samimi ve erdemli bir insanoğlundan başka bir şey değildir. 

Esasında tek kaynak olarak sadece Kuranı kabul edip hadisleri inkar etmek için menkıbe/hurafe söylemine hapseden harici-mealci Zeyveli’nin görüşü tıpkı aklına uymayan hadislere rivayet kültürü diyerek onları inkar eden mutezili-akılcı İbrahim sarmışınkine çok benziyor. Ki zaten İbrahim Sarmış ve Hikmet Zeyveli Nida Dergisi’nin geçmiş sayılarında yazmışlar, iki kalemşör beraber kalem oynatmışlar. Zira Sarmış, Hz. Muhammed’i (sav) Doğru Anlamak adlı kitabında şefaatin mantığın sorgular; “ Şefaatin mantığı nedir? Şefaatin hangi mantığa dayandığı şu ana kadar netleşmiş değildir.” adı geçen kitabının 148. Sayfasında şefaatle ilgili rivayetleri Kurana aykırı bulur; “ Ahirette şefaatin olacağını belirten rivayetler Kuranın açık ifadelerine aykırı olduğu gibi kendi içinde de birçok tutarsızlıklar içermektedir. ”  Bizde şefaatte mantık arayan Sarmış’ın imanından şüphe duyuyoruz, çünkü iman şeksiz ve şüphesiz teslimiyeti gerektirir. Kati naslara böyle bir teslimiyet gerekirken sarmışın tıpkı şeytan gibi serkeş aklıyla isyan etmesi bir müslümana yakışmaz. Zira biz biliyoruz ki, şeytan Allah’a isyan ederken aklını kullanıp; Beni ateşten, Ademi çamurdan yarattın; ateş çamurdan üstündür demiştir. 


Peygamber’e beşer-üstü sıfatları atfetmenin tevhide aykırı olduğunu söylerken, Peygambere verilen şefaat yetkisini inkar edip Allaha şirk koşmakla eş tutuyor. Tevhidi doğru anlamalıyız. Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını beşere vermek demek olan “tevhid” konusunda peygamberini istisna ederek ona beşer-üstü sıfatlar atfetmemeliyiz. Bu meyanda bütün şefaatın Allah’a ait olduğunu Kur’an kesin olarak ifade ederken, Peygamberi (s) bu işde Allah’a şerîk yapmamalıyız diyor. Öncelikle Zeyveli’nin peygamber tasavvuru, islamın içini oymaya çalışan oryantalistlerin anladığı peygamber tasavvurudur. Zira peygamberlik kesbi değil (çalışmakla elde edilmez), vehbidir (Allah tarafından seçilir); peygamberler Allahın seçkin kulları olduklarından onlara diğer kullarda olmayan üstün özellikler ve vasıflar verilmesi gayet normaldir, Biz soruyoruz Zeyveli’ye niçin peygamberlerin günahlardan beri olması (ismet sıfatı) tuhafına gitmiyor da şefaat veya mucizeye şaşırıyorsun? Çünkü günahtan işlememe de, onlara verilen üstün özelliklerdendir. Öyle ya Allah’ın koruması altında günah işlemekten beri olan peygamberlere Cenabı Allah’ın kendi tasarrufundan mucize gösterme kabiliyeti vermesi yada şefaat yetkisi vermesi çok mu zor? 


Aslında şefaat dua, yalvarış, yardım istemedir. Bu anlamda Cenabı Mevla Habib-i Edib-i hatırına, O’nun kadri kıymeti için bazı kullarını affedeceğini bildirmektedir, böyle olmakla Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam inanların kurtuluşuna vesile olmakla görevlendirilmiş oluyor. 


“Onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nur 62)


“(Sana gelen kadınların biatlarını kabul et ve) onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mümtehine 12)


“Hem kendin hem mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile.”(Muhammed 19)


Şefaat iki kısımdır; birincisi  İsra suresinde Makam-ı Mahmud olarak geçen şefaati uzmadır (büyük şefaat). Bununla ilgili olarak Ebu Hureyre (r.a)’ın bildirdiğine göre Peygamberimize: “Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a (övgüye değer bir makama) yükselteceği ümit edilir.” (İsra/79) ayetinde zikredilen makam-ı mahmuddan sual edildi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bu şefaattir” diye cevap verdi. (Tirmizi, Tefsir 17 (nr.3136); Beyhaki, Şuabü’l-İman, nr 300) Bu şefaat yetkisi sadece peygamberimize (sav) hastır, kıyamet gününde mahşer yerinde yaratılmışların bir an önce hesaplarının görülmesi ve mahşer yerinde beklenmesi için olacak olan şefaat türüdür. Bunu mutezile bile reddetmemiştir. İkinci tür şefaat etme yetkisi peygamberlere, meleklere, alimlere ve şehidlere verilmiş olup günahkar müslümanlar içindir, Mutezile bu tür şefaatle ilgili sahih hadisleri tevil ederek reddetmiştir. Bu şefaatle ilgili tevatür derecesine varan sahih hadisler vardır “Şefaatim ümmetimden kebair ehli olanlar (büyük günahlar işleyenler) içindir.” (Ebu Davud Tirmizi, İmam Ahmed, Enes bin Malik’ten).  Başka bir hadisteyse “Kıyamet günü üç sınıf şefaat edeceklerdir. Peygamberler, sonra alimler, sonra şehidler.”  (Osman bin Affandan (ra); İbn-i Mace, Zühd, 37(4313); Acurri eş Şeria s. 360 (829); Deylemi  5 / 519 (8946); Hatib Tebrizi, Mikatul Mesabih (5611); Suyuti, Camiussağir 2 / 178;


Allah’ın kitabında yer alan şefaate dair ayetler şunlardır: “Onlar Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.”  ( Enbiya /28)  “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”  ( Taha / 109)


Sadru’l İslam Ebu’l Yusr Muhammed Pezdevi Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabın 245 - 246. sayfalarında şefaati mutezile ve rafizilerin inkar ettiğini söyledikten sonra bunlara göre büyük günah temelli ateşte kalmanın sebebidir, küçük günah ise bağışlanmıştırder. 


Hurafeden kendini arındıran Zeyveli şimdide Kuran müslümanı olmak istiyor, sanki tefsir ve hadis ilminden bir nebzede olsa anlıyor da Kur’ân’a tahakküm ettirilmiş bir “tefsir/hadis” anlayışı hüküm sürmektedir ibaresi kullanarak adeta ahkam kesiyor, işine gelmediği için mucizeleri anlatan ayetlerin yanlış tefsir edildiğini söylüyor.


Allah’ın dinini hurafelerden temizlemeliyiz. Zira hurafeler, toplumları maddî-mânevî geri bırakır. Allah’ın “Kelâmı” ile “Varettikleri” arasında çelişki görmemeliyiz. Allah’in “sünneti” ile çelişen nakillerimizi te’vil etmeliyiz: Geçmişte Hz. İsa’nın ölüleri dirilttiği, kendisinin de ölmediği, hâlen dördüncü kat semâda yaşadığı; Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu, rüzgâra binip gezdiği, “cin”leri işçi olarak çalıştırdığı; Ebrehe ordusunu “Ebabil” kuşlarının püskürttüğü; Son Peygamber’in (s), bir işareti ile ayı ikiye böldüğü, parmaklarından binlerce –hatta onbinlerce– kişiyi ve bineklerini doyuracak kadar sular akıttığı… şeklindeki yanlış tefsirleri doğrultmalıyız. Kur’ân kıssalarının ibretâmiz ve mev’ize özelliğini öne çıkarmalıyız. Mazrufu bırakıp zarfla oyalanmamalıyız…


Mucize azamet sahibi Cenabı Allah’ın gönderdiği resullerin peygamberlik iddiasını tasdik için peygamberlerinin eliyle gösterdiği tabiatüstü harikuladelerdir. Mesela Hz. Musa’nın mucizesi olan asa yılan olup tüm sihirbazların yılan şeklinde gösterdikleri ipleri yutarken sihirbazlar hemen secdeye kapandılar, bunu yapanın bir insanın olamayacağını, arkasında  ilahi kudretin olduğunu kabul ettiler. Hz. İsa’ya da körleri iyi etmek ve ölüleri diriltmek gibi mucizeler verilince doktorlar onun haklılığını kabul ettiler. Hz. Muhammed’e verilen mucize Kuran-ı Kerim’di, Kuran’ın eşssiz fesahat ve belağati karşısında Arapların edibleri ve şairlerinin adeta dilleri tutuldu, böylece Kuran’ın beşer gücünün üstünde olduğunu herkes kabul etti. (bakınız: İslam İnancının Temelleri Akaid / Syf, 170-171/ Ömer Nesefi / Otağ Yayınları/ 8.baskı) 


Gelelim Hikmet Zeyveli’nin mucizeleri reddeden saçma sapan açıklamalarına. Al-i İmran Suresi 49.ayet ve Maide Suresi 110.ayetlerde Hz. isa’nın ölüleri diriltmesi mucizesinden bahsedilmektedir. Al-i İmran Suresi 155.ayet ve Nisa Suresi 157 - 158.ayetlerdeyse Hz. İsa’nın öldürülmeyip Allah’ın onu kendi katına yükselttiği anlatılmaktadır. Neml Suresi 16.ayette Hz. Süleyman’a kuş dilinin öğretildiği, Enbiya Suresi 81.ayet Sebe Suresi 12.ayette rüzgarın Hz. Süleyman’ın emrine verildiği, Sebe Suresi 12 – 13.ayetlerde ve Sad Suresi 37-38.ayetlerde bazı inlerin O’nun hizmetine verildiği anlatılmaktadır. Ayrıca ebabil kuşları hadisesi Fil Suresinde Hz. Peygamber’in (as) ayı ikiye yardığı Kamer Suresi 1- 2.ayetlerde anlatılmaktadır. Bu kadar ayet mucizeye delil teşkil ederken Zeyveli’nin yanlış tefsirleri doğrultmalıyız ifadesi sonuçsuz kalmaktadır, çünkü bu deliller ayetlerde olmasa tefsirlerde çok fazla alıntı yapılsaydı o zaman derdik ki Zeyveli haklı bunlarda israiliyyat var; ama deliller o kadar açık ki, yanlış anlamaya mahal yok, hemen her yaşta insan anlayabilir. Kati ayetleri inkar eden yada sahih hadisleri inkar eden küfre girer bunda tüm icmayı ümmet ittifak halindedir. Ayetleri işine gelmediğinde yanlış tevil eden, hadislere itibar etmeyen, doğru naslardan yanlış hüküm çıkaran tüm bidatçileri tevbeye davet ediyorum, imanların yenileyip teslimiyetlerini yeniden gözden geçirsinler. Aslına bakılırsa tüm bu sakat ve yanlış sonuçların kökeninde Kuran’ın ilk müfessiri Hz. Peygamber’i(sav) devre dışı bırakıp kendi aklına, heva ve hevesine göre hüküm çıkarma yatmaktadır. Ehli sünnetin müdafaacılarından Mehmet Emin Akın Hoca’nın dediği gibi Hz. Ebubekir namazla zekat arasını ayıranlarala savaşt;ı şimdi de Kuran’la Sünnet’in arasını ayıranlar var. Bizde dilimizin döndüğü müddetçe bu bidatçilere karşı kuran ve sünnete göre cevap vermekle yükümlüyüz.