Kitap Okumaya Nerden Başlamalıyız?-1

e-Posta Yazdır PDF

Okumanın karakterimiz üzerindeki etkisi tartışmasız olduğuna göre okuma eylemine önem vermeliyiz. Okuma yüzeysel olduğu kadar derin de olabilir; bu tamamen okuyanın tercihine bağlıdır. Kimisi elindeki kitabı sadece yüzeysel ve pasif bir okumayla bir an önce bitirme telaşı içine girer, kimisi de aktif bir okumayla kitabın derin bir analizini yapar. Sıradan yüzeysel bir okumanın etkisi de cılız kalacaktır. Ama derin bir tefekkür ve analizle yapılan okumanın tadı bambaşka olacaktır. Esasında konunun başından itibaren okumadan kasdımız derin süzgeçli okumadır. Yoksa yüzeysel okumadan kurtulamayıp at gözlüğü takan ufku dar, sığ düşünce sahiplerinden biri de biz olabiliriz. Bu anlamda bir fikir işçisi ve düşünce adamı olan ismi okumayla müsemma olmuş Cemil Meriç bizlere çok güzel örnektir. Okuyup yazdıklarını genlerine nakşeden, ömrünü okumaya adayan, bu yüzden de görme duyusunu yitiren bizim medeniyetin yetiştirdiği ünlü Türk aydını ve mütefekkiri Üstad Cemil Meriç bizler örnek olmalıdır. Sultan’ul Şuara (Şairlerin Sultanı) ünvanıyla bilinen Necip Fazıl Kısakürek, Cemil Meriç’e ithafen şöyle der; “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye, dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevverdir.” Yine ünlü tarihçi - yazar Dursun Gürlek Cemil Meriç için; “Kitabı okşayan, sayfaları koklayan ve Meriç ırmağı gibi çağlayan bir adamdır.” tespitini yapar. Cemil Meriç kitabın hayatındaki kıymet ve değerinin anlatırken şu cümleleri kullanır: 


Kitap limandı benim için. 

Kitaplarla yaşadım. 

Ve kitaptaki insanları, sokaktakilerden daha çok sevdim.

Kitap benim has bahçemdi. 

Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.


Kitap okurken mutlaka kendimize ait bir kütüphanemiz olmalıdır. Bu kütüphane bizim sermayemizdir, tabiri caizse nasıl arabaların yakıtı bitince petrol istasyonuna yakıt ikmali için gidiyorsa bizimde ilim istasyonumuz bu kitaplardır. İlim olmadan amel olmayacağına göre, bu ilim yakıtıyla amel motorunu çalıştırmalıyız; tabii ki unutmayalım inanç, itikad bir direksiyona benzer, bu direksiyonu yanlış yöne doğru kullanırsak, bizde farklı kulvarlara sapmış oluruz. Arabamızın pusulası yani bakım, onarım ve sürüş rehberi Ehl-i Sünnet vel Cemaat itikadı olmalıdır. İçinde bize tecrübelerin aktarıldığı bu pusula olmadan araba randıman vermeyecektir, arabanın eksik ve çalışmayan bir aksanı elbette çıkacaktır. Buradan hareketle fikirlerin bizi nerelere götüreceğini tahmin edebilirsiniz. O yüzden islamın şumüllü hüküm ve prensiplerini; itikadi, fıkhi ve tasavvufi olarak sıralarsak bu üç alana taalluk eden eserleri ayıklayarak ve seçerek okumalıyız; nasıl ki ilaç alırken doktora danışıyorsak dini eserler alırken ya yakından tanıdığımız istikamet üzere olan ehli sünnet alimlere danışmalı yada görüşleri ehli sünnet itikadıyla uyuşan kimselerin kitaplarını almalıyız. Aksi takdirde biz şifa olmasını beklediğimiz kitap ve eserler bizim için zehir tadında olabilir. Din doğru kaynaklardan ve istikamet üzere olan icazetli hoca yada alimlerden öğrenilmelidir. Doğru kaynaklardan beslenmediğimiz takdirde temiz olmayan pis ve kirli sulardan içmek zorunda kalırız, bu halimiz tıpkı kirli sudan içip hasta olan kişiye benzer; hasta olan bu kişinin biriken toksik maddeleri vücuttan uzaklaştırması zaman alır, belki de kalıcı bazı zararlar verir vücuduna. Bazen böyle itikade ve istikamete zarar veren, bozuk ve sakat düşünceler fikri tahribatları doğurur; bu fikri tahribatlar da doğru bir şekilde bilgilenmenin önünde bir engel gibi durur. Bu yüzden güvenilir, sağlam ve bilen birilerinin tavsiyesiyle okuma yapmalıyız. 


Nitekim merhum Seyda Molla Bahri 90’ lı yıllarda şia ve vahhabilik görüşlerinin gençler arasında yayılması için bedava kitaplar dağıtılarak mezhepsizleştirme ve şiileştirme propagandası yapıldığını, bunun da şark medreselerinin içine kadar sızdığını belirtmiştir. 


En fazla okunanlar arasında İbn-i Teymiyye, Ali Şeriati, Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin eserleri vardı. Baktığımız zaman İbn-i Teymmiyye dışında diğerleri herhangi icazetli bir hocadan ders almayıp ilimle meşgul olmadıkları için alim diyemeyiz. Ali Şeriati, Seyyid Kutup ve Mevdudi alim değillerdir, bilakis mücadele adamıdırlar; kendilerine has geliştirdikleri metod ve hareket tarzıyla mücadele etmişlerdir. Bu saydıklarım arasından İbn-i Teymiyye birçok meselede icma-ı ümmete zıt görüş beyan etmiştir; kabir ziyaretini yasaklaması, üç talakla boşanan kadının ancak bir defa boş olacağını söylemesi, cehenennem azabının sonsuz olmadığını iddia etmesi onu ehli sünneten koparan fetvalarıdır. Ayrıca daha da kötüsü Kitabul Arş isimli eserinde Allahu Teala’nın (c.c) kürsü üzerinde oturduğu ve yanında Hz. Peygamberin (sav) oturması için boş yer bıraktığı şeklinde ifadeler vardır. Allah’a yer ve mekan tayin etmesi, haşa O’nu cisimleştirme yoluna gitmesi İbn-i Teymiyye’yi müşebbihe ve mücessime taifesine katmıştır. 


Bir sosyolog olan Ali Şeriati’nin Hacc, Muhammed Kimdir gibi kitaplarında itikadi arızalar mevcut, şianın tipik Ehl-i Sünnet düşmanlığı, Selman-ı Farisi, Miktad, Ebu Zerr dışındaki sahabelere hakaret etmesi, ilk üç halifeye tan edip sövmesi, müminlerin annesi Hz. Aişe’yi kötü bir şeklide itham etmesi Şeriati’nin eserlerine de işlemiş, dini alanda yazdıkları dışında asıl uzmanlı alanı olan sembolik bir dilin kullanıldığı sade, lirik bir tarzda yazılmış, sosyolojik tahlille ve felsefi üslupla yoğrulmuş Kevir, Medeniyet Tarihi, Dinler Tarihi ve Yalnızlık Sözleri gibi eserlerini tenkit edersek yazara haksızlık etmiş oluruz. 


Seyyid Kutupta da hayatının ilk yıllarında Fizilalil Kuran tefsirinde ehli sünnete zıt bir şekilde İsa aleyhisselâmın öldürüldüğünü iddia etmiştir. Hemen belirtmekte fayda var, rahmetli Seyyid Kutup sonraki yıllarda bu düşüncelerini terketmiştir. Allah (c.c), İsa aleyhisselâmın öldürülmediğini, asılmadığını Kur’ân’ı Mubin’inde açıkça bildirdiği halde Seyyid Kutup buna muhalefet edere şöyle demektedir: “Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme alınmış bu incilerde…”( Fizilâlkuran tefsiri, Maide süresinin 115. ayet-i kerimesini tefsir ederken yazmış).  Halbuki ayeti kerimede çok açık ve anlaşılır bir şekilde İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediği belirtiliyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyuruluyor. Merhum Ahmed Davudoğlu, onun için, “Seyyid Kutub bir ediptir, biraz dini kültürü vardır. Sözü dinde sened olamaz. Çünkü, (icazetli) din alimi değildir” demiştir. (Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri)  Seyyid Kutub’un akidesi tam netleşmediği için ilk döneminde Fizilal-il Kuran’ın tefsirinde akideye uymayan birtakım yanlış görüşleri olmuştur. Fakat daha sonraki döneminde sağlam bir akideye sahip olduğu zaman Yoldaki İşaretler adlı kitabı yazmış, hapishane hayatında Fizilal-il Kuran’ı 13. cüze kadar tekrar gözden geçirmiştir, akideye ters düşen düşünce ve görüşleri ayıklamış, fakat tamamını düzeltmeye ömrü yetmeden kafir Mısır yönetimi tarafından hapishanede asılarak şehid edilmiştir. Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet” adlı eserinde Hz. Osman ve Hz. Muaviye hakkındaki bazı sözlerine de burada bir açıklık getirmek istiyoruz:  Seyyid Kutub’un akidesi netleşmeden önce yazmış olduğu, akideye ters düşen yazı ve sözleri sanki müslüman olduktan sonrada aynı düşüncedeymiş gibi insanlara yaymaya çalışan ve ona reddiyeler yazanlar; her iki dönemini de bir birinden ayırmadan reddiye yazıp kendisini tekfir etmişlerdir. Seyyid Kutub bu eserini 1946’da yazmaya başlayıp 1948 de bitirmiştir. Eseri çok rağbet görmüş zamanla, İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe ve Farsça’ya tercüme edilmiştir.  Bu eserin ilk baskılarında Hz. Muaviye ve onunla birlikte bulunan sahabe-i kiram ile Hz. Osman’ı tenkit eden sözler sarf edilmiştir. Bu sözlerinden dolayı Allame Mahmud Şakir ve diğer bazı ilim adamları tarafından tenkit edilmiştir.   Kutub, sağlığında bu konudaki yanlışlarını bizzat kendisi düzeltmiş ve adı geçen kitabın altıncı baskısında tenkit konusu sözleri tamamen çıkarmıştır. Kitabın son şekli 1964’te basılmıştır. (Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine’l-Milad ile’l-İstişhad - Doğumundan Şehadetine Seyyid Kutub, sh. 540) Kitabın Türkçe tercümelerinde ilk baskılar esas alındığından hala bazı tercümelerde bu sözlere rastlamak mümkündür. Ancak hakikat yukarıda belirtildiği gibidir.  Fi Zilal’la ilgili iddialara Muhammed Kutub tarafından, Seyyid Kutub’un İslam Düşüncesi ve Esasları adlı kitabına yazdığı mukaddimede cevap verilmiştir. (Bu kitap Resul Tosun tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.) (Seyyid Kutub’u Yanlış Anlayanlar ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası) 


Gelelim Mevdudi’nin yazmış olduğu Kuran’da dört terim adlı esere. Mevdudî “Kur’ân’da Dört Terim” adlı kitabında Müslümanların ilk üç asırdan sonra RAB, İLAH, İBADET, DİN kavramlarının Kur’ânî manalarını yitirdiklerini iddia ediyor ve şöyle diyor: “İlah, Rab, İbadet ve Din! Kuranın dört temel ıstılahı! Bunları bilen kuranı bilir, bunları bilmeyen kuranı bilmez, tevhidi bilmez, şirki bilmez, ibadetin yalnız Allaha mahsus olduğunu bilmez, her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mümin olsa bile o kimseye kuranın anlaşılması gizli kalır ve mümin olmasına rağmen inanç ve ameli eksik olur.” Sonra devamla şöyle diyor.  “Bu ıstılahların manalarında Kuranın indiği devirde anlaşılandan değişme vaki bulmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar, madut ve müphem manalara terketmiştir. Bunun iki sebebi vardır; Arap idilinin zevkinin azlığı ve müslümanların islam devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kuranın indiği devirde kafirlerin hakkında kullanılan manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kuranın indiği devirde kullanılan manaları ile birlikte lugat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış, hatta islamın hakiki ruhu kendilerine gizli kalmıştır, bundan dolayı inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.” İsterseniz Ebul Hasan En –Nedvi’nin bu esere reddiye olarak kaleme almış olduğu İslamın Siyasi Yorumu adlı kitabından alıntılarla konuya devam edelim. İslam tarihinin en uzun, en verimli ve cihad bakımından en zengin döneminde bile Kuran anlaşılamıyorsa, Onun açıklığından, anlaşılırlığından ver ifade gücünden bile şüphe duyulabilir. Kuran hakkında şimdiye kadar ne söylendiyse ve gelecekte de ne söylenecekse bunları yetersiz ve tesirsiz bırakabilir. (Sayfa, 50) Devamla Üstad Nedvi Mevdudi’nin iddia ettiği üzere Kuran’ın anlamı hüküm ve emirlerinin anlaşılabilmesi için mutlaka gerekli olan bu temel kelimelerin (dört terim) asırlar boyunca anlaşılmaz, saklı ve belirsiz kaldığı düşüncesinin Allah’ın Kıyamet suresi 19. ayetinde belirttiği “Onu açıklamak bize düşer” ayetindeki sarih ve emin vaade aykırı olduğunu söyler. Yine Mevdudi’nin ümmetin fikir ve amellerinin bu kelimelerin üstüne kurulduğunu düşündüğünde bu ümmeti büyük bir cehalet, ihmal ver açık bir delaletle suçlayabilir. Halbuki Kuran, Sünnet ve Hadisler önceki dinlerin aksine bu ümmetin hiçbir zaman her yeri saran genel bir hataya düşmeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Peygamberimizin (sav): “ Benim ümmetim topu olarak bir hataya veya sapmaya asla düşmeyecektir.” hadisi de bu şekilde yorumlanabilir. Hafız İbn-i Kesir “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygamberden ayrılıp inananların yolundan başka yola uyan kimseyi döndüğü yöne döndürür ve onu Cehennem’e sokarız. Orası ne kötü bire dönüş yeridir.” (Nisa / 115) ayetini şöyle açıklıyor: bu suretle Allah peygamberini yüceltmek ve inananları şereflendirmek için hatada birleşmeyeceklerini teminat altına almaktadır. Bu ayetle ilgili birçok hadis varit olmuştur. (Sayfa, 55-56) Merhum Ahmet Davudoğlu hoca da Din tahripçileri kitabında, Mevdudi’yi eleştirerek şöyle demiştir: Felsefe ile meşgul olan Mevdudi, kolay tarafından din âlimi olmaya heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkarırken, Pakistan uleması da yerin dibine batırmıştır. (Syf, 283)